31 Ağustos 2013

Michaël Löwy - Walter Benjamin: Yangın Alarmı

.
.
.
.
Walter Benjamin: Yangın Alarmı
"Tarih Kavramı Üzerine" Tezlerin Bir Okuması (1940)
Michaël Löwy
(Çev. U. Uraz Aydın) Versus Yay. 2007 İstanbul

3
heterodoks  ortodoks'un zıttı
mesiyanik an  -  diyalektiğin askıda kalması
mesiyanik zaman

4
... kapitalizm-öncesine ait kültürel ve tarihsel referanslar...

5
Alman Romantizmi
Yahudi Mesiyanizmi
Marksizm

7
(Romantizm 19.yy başının bir edebi ve sanatsal ekolü değildir yalnızca) ... gerçek bir dünya görüşü, bir düşünce tarzı, bir hassasiyet yapısıdır.

Hayatın nicelleşmesi ve mekanikleşmesi, toplumsal ilişkilerin şeyleşmesi, cemaatin çözülmesi ve dünyanın büyüsünü yitirmesi (romantizm bunların eleştirisi veya protestosudur).

8
"toplumsal din"

İnsanların birer “iş makinesi”ne dönüşümü, emeğin basit bir tekniğe alçaltılması, kişilerin toplumsal mekanizmaya umut kırıcı itaati, geçmişin “kahramansal-devrimci çabalarının” yerini evrimin ve ilerlemenin (bir yengecinkine benzeyen) acınası yürüyüşünün alması.

Benjamin’e göre toplumun önüne dikilen gerçek sorunlar, “bilimsel nitelikli sınırlı teknik sorunlar değil, Platon ve Spinoza'nın, Romantiklerin ve Nietzsche’nin metafizik sorunlarıdır”.

10
… insanların tarihsel, “dünyevi”, özgürleştirici mücadeleleriyle mesiyanik vaadin tamamlanışı arasında bir dolayım kurmayı hedefleyen yaklaşım…

11
Lukacs, "Tarih ve Sınıf Bilinci"
sınıf mücadelesi

12
"devrimci" kötümserlik [= (değil)] kaderci tevekkül

13
Benjamin’in eserinde kötümser tarih felsefesinin kendini özellikle keskin biçimde gösterdiği konu Avrupa’nın geleceğidir: “Baştan sona kötümserlik. Evet, keskin biçimde ve tam anlamıyla. Edebiyatın, özgürlüğün, Avrupa insanlığının geleceğine güvensizlik, ama hepsinden önce her türlü uzlaşmaya, sınıflar, uluslar ve bireyler arasındaki her türlü uzlaşmaya güvensizlik, güvensizlik, güvensizlik. …”

14
Luftwaffe, (… I.G. Farben’in, sadece 12 yıl sonra soykırımı “rasyonelleştirmek” için kullanılacak Zyklon B gazının üretimiyle ün kazanması..), Shoah

15
“gotik Marksizm”
Gotik: (romantikler tarafından kabul edilen manası:) Büyünü ve olağanüstülüğün yanı sıra modernlik-öncesi kültürlerin ve toplumların ‘sihirli’ yönlerine duyulan hayranlık.
işrak (illumination)


Aynı zamanda “gotik”, ortaçağın dünyevi kültürünün kimi kilit anlarına olumlu göndermeler şeklindeki reel anlamında ele alınmalıdır: Benjamin gibi (André) Breton’un da ortaçağın nezaketli aşk anlayışına hayran oluşu bir tesadüf olmasa gerek.


16
… tipik bir romantik fikir olan yaşamla otomat arasındaki kökten karşıtlık..


17
Engels’le Paul Lafargue’a gelince, (Johann Jakob) Bachofen’in çalışmaları        , onların da yüksek bir demokrasi ve yurttaş eşitliği derecesinin yanı sıra “otorite kavramının gerçek bir alt üst oluşa” uğramasına yol açan ilkel komünizm biçimlerinin varolduğu anaerkil toplumlara ilgisini çekmişti.

18
(Baudelaire üzerine denemelerinde) Benjamin şair tarafından sözü edilen “önceki hayatı”, otantik deneyimin hâlâ varolduğu ve tapınma törenleriyle şenliklerin bireysel geçmiş ile kolektif geçmişin iç içe geçmesini sağladığı yeryüzü cennetini andıran ilkel bir çağa gönderme olarak yorumlar.

Bayram günlerini büyük ve önemli kılan, “önceki hayat”la buluşmayı sağlamalarıdır.

mütekabiliyetler: karşılıklılık (correspondances)

19
heretik: Ortodoks Hıristiyan inancıyla aynı inancı paylaşmayanlara vurulan damga; sapkın, hain; içinde bulunduğu toplumun doktrinlerine karşı gelen kimse.

27
Benjamin kendini, bir yüzü Moskova’ya diğeri Kudüs’e bakan bir Janus’a (Bir yüzü sağa, bir yüzü sola bakan iki yüzlü Roma tanrısı) benzetmeyi severdi. … Marksizm ve mesiyanizm tek bir düşüncenin iki ifadesidir -Ausdrücke, Benjamin’in en çok sevdiği terimlerden biri. Bu, … siyasalın dini-olana ve dinin-olanın siyasala “paradoksal bir karşılıklı tersine çevrilebilirliği” olarak adlandırdığı durumla karakterize olan yenilikçi, özgün, sınıflandırılamaz bir düşüncedir.

30
Yavaş yavaş Benjamın’in önerilerinin, ezilen sınıfların yanı sıra kadınların -insanlığın yarısının-, Yahudilerin, Çingenelerin, Amerikan yerlilerinin, Kürtlerin, siyahların, cinsel azınlıkların, kısacası tüm çağların ve kıtaların paryalarının -Hannah Arendt’in bu terime verdiği anlamla- da tarihini, “mağlupların bakış açısından” anlama bakımından öneminin, evrensel kapsamının farkına vardım.

34                     
profan: dini, kutsal olmayan
… Teolojiyi kullanın ama göstermeyin.
… teolojinin ‘profan’ düşüncenin yüreğinde belirleyici -fakat görünmez- varlığı…
teoloji: Hatırlama ve mesiyanik kefaret: yeni “tarih kavramı”nın başlıca unsurları…

35
Teoloji ve tarihsel maddecilik bazen efendi bazen hizmetkârdır, birbirlerine ihtiyaçları var.

Benjamin için teoloji kendinde bir amaç değildir, ne ebedi hakikatler konusunda sözle ifade edilemeyecek bir tefekküre dalmayı, ne de etimolojik kökeninden çıkartılabileceği gibi Tanrısal varlığın doğası üzerine düşünmeyi hedefler: O ezilenlerin mücadelesinin hizmetindedir.

“Marksizm geçmişin anlaşılması için ne kadar gerekliyse, teoloji de şimdiki ve gelecekteki eylemler için o kadar elzemdir.”

36
Teoloji ve Marksizm arasında bir ortaklık kurulabileceği fikri Benjamin’in en fazla anlaşılmazlık ve şaşkınlık yaratan tezlerinden biridir. Halbuki birkaç on yıl sonra, … Latin Amerika’daki kurtuluş teolojisi. … Taban cemaatlerinde ve halk pastorallerinde yer alan ve bu teolojiden ilham alan milyonlarca Hıristiyan Nikaragua’daki Sandinist Devrim’de, Orta Amerika’da gerilla hareketlerinin ortaya çıkışında (El Salvador, Guatemala), Brezilya’daki yeni işçi ve köylü hareketinin oluşumunda -Emekçiler Partisi (PT), Topraksız tarım Emekçileri Hareketi (MST)- ve hatta Chiapas’taki yerli mücadelelerinin belirmesinde temel bir rol oynamıştır. Aslında, Latin Amerika’da son otuz yıl içinde ortaya çıkan tüm isyancı toplumsal ve siyasal hareketler, belirli bir derecede kurtuluş teolojisiyle alakalıdır.

37
II.Tez
... esenliğe çıkma imgesinden ayrılamaz mutluluk imgesi. Tarihin kendine kattığı geçmiş imgesi için de aynı şey geçerlidir. … Yeryüzünde bizi önceleyenlerin seslerinin yankısını bulmaz mıyız dostlarımızın sesinde? Ve başka bir çağın kadınlarının güzelliği bizim dostlarımızınkine benzemez mi? Geçmiş kuşaklar ile bizimki arasında üstü örtülü bir anlaşma var. Yeryüzünde bekleniyorduk biz.

38
Geçmişin kefareti, her bir bireyin ve her bir kuşağın mutluluk imgesi uyarınca bu tamamlanıştan ve bu telafiden başka bir şey değildir.

… Alman filozof Hermann Lotze (1817-1881), Leibnizci monadcılığa yakın idealist bir metafizik akımına aittir. Mikrokosmos adlı eseri…

39
“Geçmişin adaletsizliği tamamlanmış ve kapanmıştır. Katledilenler gerçekten katledilmiştir… Tarihin kapanmamışlığını ciddiye alırsak Son Yargı’ya inanmamız gerekir…” (Horkheimer) Benjamin … Horkheimer’ın katı bilimsel ve maddeci postürünü paylaşmaz. Hatırlamaya, geçmişin kurbanlarının görünürde tamamlanmış olan ıstırabını “kapanmamış kılabilecek” kefaretçi bir teolojik nitelik yükler. “Bu teolojiktir; fakat hatırlama eylemiyle tarihi radikal biçimde a-teolojik şekilde kavramamızı yasaklayan bir deneyim yaşarız, her ne kadar bunu doğrudan teolojik terimlerle yazmaya girişme hakkımız olmasa da.” Dolayısıyla hatırlama maddeciliğin içinde gizli -ve kendini fazla “doğrudan” göstermemesi gereken- teolojik cücenin görevlerinden biridir.

40
"En alt noktadayken, başka insanların size yaşattığı bir sıkıntılar sonsuzluğuyla karşı karşıyayken, bir varlığın gelip, ışıklar içinde durup sizin için hakikati ve adaleti getireceği düşüncesini bir kurtuluş hayali olarak besleriz. Bunun siz hayattayken bile gerçekleşmesine ihtiyacınız yoktur, ne de size işkence edenler hayattayken, fakat bir gün, hangisi olursa olsun, her şey sonunda onarılacaktır. (...) Tanınmamış olmak ve karanlıkta ölmek acıdır. Bu karanlığı aydınlatmak, tarihsel araştırmanın onurudur." Horkheimer

41
Mesiyanik/devrimci kefaret bizlere geçmiş kuşaklar tarafından yüklenmiş bir görevdir. Gökyüzüne gönderilmiş bir Mesih yoktur: Bizzat bizleriz Mesih, her kuşak mesiyanik gücün bir kısmına sahiptir ve onu kullanmaya gayret etmelidir.

Olası tek Mesih kolektiftir: Bu bizzat insanlıktır - daha doğrusu … ezilen insanlık. Söz konusu olan Mesih’i beklemek, veya geleceği günü hesaplamak değil, kolektif biçimde eyleme geçmektir. Kefaret, dünyevi karşılığını Marx’ta bulabileceğimiz bir öz-kefarettir: İnsanlar kendi tarihlerini yapar, emekçilerin kurtuluşu kendi eserleri olacaktır.

42
Kefaret kesinlikle güvence altına alınmış değildir, o zamanında yakalanması gereken küçük bir ihtimaldir.

43
III. Tez
Şimdiye dek meydana gelmemiş olan ne varsa hiçbiri tarih için yitirilmiş sayılmamalıdır.

vakanüvis: resmi tarihçi; olaylar günü gününe yazan

44
(Benjamin) ... Vakanüvis'i tüm yüreğiyle çağrıda bulunduğu bu "eksiksiz" tarihi temsil ettiği için seçer: Hiçbir ayrıntıyı, olayı, ne denli anlamsız olsalar da dışlamayan ve hiçbir şeyin "kayıp" sayılamayacağı bir tarih. Bu anlamda, Rus yazar Leskov, Franz Kafka ve Anna Seghers onun için vakanüvisin modern simalarıdır.

45
... "eski haline getirilmiş, kurtarılmış, yeniden oluşturulmuş insanlık"

46
(Dipnot) "... -geçmiş, geçmiş olarak ancak kendisine özdeş olmadan geri gelebileceğinden- geleceğe bir açılış, oluşturucu bir tamamlanmayıştır".

47
Makable şamil: geriye yürür; suçluya fayda sağlayan yasalara uygulanması, zarar sağlayanlara uygulanmaması; lehteki yeni yasayı geriye yürütmek, aleyhtekini es geçmek; kanunun henüz varolmadığı dönemlerde gerçekleşmiş olan fiilleri suç haline getirmesi.

48
Cesaret, sebat, inanç, mizah, ezilenlerin kurnazlığı

49
Böylece tarih ona egemenlerin galibiyetlerinin art arda dizilişi olarak görünür. Bir egemen sınıfın iktidarı yalnızca ekonomik ve siyasal gücünden, veya mülkiyet dağılımından, yahut üretim sisteminin dönüşümlerinden ileri gelmez: Her zaman alt sınıflara karşı savaşımda tarihsel bir galibiyeti içerir. Tarihi bir "kazanımlar" birikimi, her zaman daha çok özgürlüğe, akılcılığa, uygarlığa doğru bir "ilerleme" olarak kavrayan evrimci bakışa karşı, Benjamin tarihi "aşağıdan", mağlupların tarafından, hakim sınıfların zaferler dizisi olarak algılar. Dolayısıyla onun formülasyonu, Komünist Manifesto'nun esas olarak tarih boyunca -"mücadele içindeki sınıfların ortak yıkımı" gibi istisnai bir durum dışında- devrimci sınıfların galibiyeti üzerinde duran ünlü cümlesinden de yeterince açık biçimde ayrışır.
Bununla birlikte, ezilenlerin her yeni mücadelesi yalnızca o günkü egemenliği değil, geçmişteki galibiyetleri de sorgular.

51
(Dipnot) (tarih alanındaki hakikat) "Kendisinin onun (geçmiş) tarafından hedef alındığını görmeyen her şimdi'yle birlikte yok olup giden, yeri doldurulamaz, eşsiz bir geçmiş imgesidir. (Dante)

52
Aufhebung: çelişkileri aşmak

54
Tarihsel özne için -yani ezilen sınıflar (ve onların tarafını seçen tarihçi)- tehlike ânı geçmişin otantik imgesinin zuhur ettiği andır. Neden? Muhtemelen çünkü bu, tarihi kesintisiz bir "ilerleme" olarak gören rahat ve tembel bakışın çözüldüğü andır. Güncel bir yenilginin tehlikesi önceki mağlubiyetlere yönelik hassasiyeti keskinleştirir, mağlupların mücadelesine dönük ilgiyi uyandırır, tarih üzerine eleştirel bir bakışı cesaretlendirir.

56
Devrimci tarihçi bugünkü düşmanın galibiyetinin ölüleri bile tehdit ettiğini bilir ... onların mücadelelerinin tahrif edilmesi veya unutulması şeklinde... Oysa "bu düşman durmadan yenmektedir": Ezilenlerin bakış açısından geçmiş "ilerici" tarih yazımındaki gibi fetihlerin/kazanımların tedrici bir birikimi değil, daha çok bitmek bilmeyen bir felaketsel mağlubiyetler dizisidir: Roma'ya karşı kölelerin ayaklanmasının, 16. Yüzyılda Anabaptist köylülerin isyanının, 1848 Haziran'ının, Paris Komünü'nün, 1919'da Berlin'de Spartakist isyanının ezilmesi.

... Düşmanın zaferleri anıtsal boyuttaydı: Cumhuriyetçi İspanya’nın yenilgisi, Alman-Sovyet anlaşması, Avrupa'nın III. Reich tarafından işgali.

O güncel düşmanı Benjamin iyi tanıyordu: Bu faşizmdi. Faşizm, ezilenler açısından en uç seviyedeki tehlikeyi temsil eder, tarih boyunca karşı karşıya kaldıkları en büyük tehlikeyi: Geçmişin kurbanlarının ikinci ölümünü ve tüm düzen karşıtlarının katlini. Öncesinde görülmedik bir boyutta geçmişin tahrifatını ve halk kitlelerinin egemen sınıfların bir aracı haline dönüştürülmesini.

57
"Mesih yalnızca kefaretçi olarak değil, Deccal'ı alt eden kişi olarak da gelir" (Benjamin). "Başka hiçbir yerde Benjamin bu denli dolaysızca teolojik şekilde konuşmaz, fakat hiçbir yerde de böylesine maddeci bir niyeti yoktur" (Tiedemann). Mesih'te proleter sınıfını, Deccal'daysa egemen sınıfları görmek gerek.

58
"Deccal'in mesiyanik vaadi taklit ettiği gibi III. Reich da sosyalizmi taklit eder" (Benjamin).

59
VII. Tez
… Şimdiye dek zafer elde edenlerin hepsi, bugünün efendilerinin bugünün mağluplarının vücutları üzerinde yürüdükleri büyük zafer alaylarına katılırlar. Aynı zamanda, ganimet de, her zaman olduğu gibi bu zafer alayına aittir. Bu kültürel ürünler olarak tanımladığımız şeydir. Tarihsel maddeciliğe inanan kişi ancak mesafe dolu bir bakışla bakabilir bu ürünlere. Çünkü ürünleri bütün halinde ele alıp, kökenlerini düşündükçe ürküntüye kapılmamak elde değildir. Onları yaratmış olan dehaların çabalarının verimi değillerdir yalnızca; bu dehaların çağdaşlarına dayatılmış anonim angaryanın da sonucudurlar. Aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmayan hiçbir kültür belgesi yoktur. Ve onları etkilemiş olan bu aynı barbarlık elden ele aktarım süreçlerini de etkiler. Tarihsel maddecilik kuramcısı elinden geldiği ölçüde onlara sırtını dönüyorsa nedeni budur. Kendi görevinin tarihin havını tersine taramak olduğunu düşünür.

60
... Acedia, insan faaliyetlerini her türlü değerden yoksun kılan kaderin kadiri mutlaklığı karşısında duyulan melankolik duygudur. Böylece şeylerin mevcut düzenine tümüyle tabi olmaya yol açar. Derin ve melankolik bir tefekkür olarak, egemenler alayının görkeminin çekimine kapıldığını hisseder. Yürek tembelliğinin -acedia'nın- hakimiyeti altında olan melankolik kişinin en mükemmel temsilcisi nedim/dalkavuktur (courtisan). İhanet onun esas ortamıdır, çünkü kadere teslimiyeti onun her zaman galipler safına katılmasını sağlar.

61
"Zamansız düşünceler"in Nietzsche'si...
Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Yararsızlığı Üzerine (1873)

62
... tarihin havını tersine taramak -tarih yazımı açısından da, siyasal açıdan da müthiş bir erime sahip bir formüldür bu- her şeyden önce, şu veya bu şekilde, yerde yatanların üzerinden geçmeye hala devam eden zafer alayına katılmayı reddetmek anlamına gelir.

63
(Benjamin'in devrimci kötümserliği) Bu kötümserlik "yürek tembelliği"nin melankolik kaderciliği kadar "ilerici güçlerin karşı konulmaz zaferi"nden emin -sosyal-demokrat veya komünist- resmi solun iyimser kaderciliğinin de karşısında durur.

64
Zafer Tâkları, hem birer kültür anıtı, hem de, ayrılmaz biçimde savaşı ve katliamı kutsayan birer barbarlık anıtıdır.

67
Kültür ve barbarlık arasındaki diyalektik aynı zamanda ezilenlerin "anonim angaryası"yla yaratılan başka ünlü eserler için de geçerlidir, İbrani kölelerce inşa edilen Mısır pramitleri veya III. Napolyon döneminde Haziran 1848'de yenilen işçiler tarafından yapılan Opera binası gibi. Bu tezde Nietzsche'nin önem verdiği bir temanın tersine çevrilmiş bir imgesini buluruz: Büyük sanat ve medeniyet eserleri -tıpkı pramitler gibi- ancak çokluğun acıları ve köleleştirilmesi bedeliyle yaratılabilir. Sils-Maria filozofu için bu kaçınılmaz ve gerekli bir fedakarlıktır.

Bu metni yazarken (VII Tez) Benjamin muhtemelen Brecht'in ironik ve saygısız şiiri "Okuyan bir işçinin soruları"nı (1935) düşünüyordu:

"Yedi kapılı Thebes'i kim inşa etti?
Kitaplarda kralların adı yazılı.
Krallar mı taşları kayalıklardan taşıdı?
Ya o kadar sıkça yakılan Babil?
Onu o kadar sıkça yeniden inşa eden kim?
(...) Büyük Roma
Zafer kemerleriyle doludur. Kime karşı
Galip gelmiştir Sezarlar? (...)
Her sayfaya bir zafer.
Galibiyet yemeğini kim hazırladı?
Her on yılda bir bir büyük adam.
Harcamaları kim ödedi?
Ne kadar anlatı,
O kadar soru."

(Dipnot) Mayence çeşmesi

68
Yüksek kültür, kültürel ürünlerin verdiği hazdan dışlanan dolaysız üreticilerin -köle, köylü veya işçi- anonim emeği olmaksızın sahip olduğu tarihsel biçimle varolamaz. Dolayısıyla bu ürünler, sınıf adaletsizliğinden, toplumsal ve siyasal baskıdan, eşitsizlikten doğduğu ölçüde ve onların aktarımı katliamlar ve savaşlar aracılığıyla yapıldığı için birer "barbarlık metnidir".

... kültür tarihi "sınıf mücadeleleri tarihine dahil edilmelidir".

Bu Benjamin'in bir "kültürel popülizm" yanlısı olduğu anlamına gelmez elbette: "Yüksek kültür" eserlerini gerici olarak değerlendirip reddetmek şöyle dursun, Benjamin bunların birçoğunun açıkça veya örtük biçimde kapitalist topluma muhalif olduğu kanısındaydı. ... kültürel "miras"ta saklı bulunan ütopyacı veya yıkıcı uğrakları yeniden keşfetmek ... geleneksel kültür eserlerinin kalbinde bulunan gizli ütopyacı potansiyelin açığa çıkarılmasını ve muhafaza edilmesini Benjamin maddeci eleştirmenin esas görevi olarak görür.

69
Benjamin kültürün, kültürel establishment tarafından mumyalanmasının, etkisiz hale getirilmesinin, akademikleştirilmesinin ve yüceltilmesinin (Baudelaire) önlenmesi yoluyla yıkıcı ve burjuva karşıtı biçimlerinin korunmasıyla ilgilenir. 

70
(Uruguaylı yazar Eduardo Galeano) neredeyse Benjaminci ifadeler kullanarak "galip olanların değil, mağlupların kutlanması" ve ortaklaşmacı yaşam tarzı gibi "en eski geleneklerimizden bazılarının korunması" çağrısında bulundu. Çünkü Amerika ancak "en eski kökenlerine" başvurarak "en genç canlı güçlerini" bulabilir: "Geçmiş, geleceği ilgilendiren şeyler söyler."

78

"Devasa soğuk, uçsuz bucaksız mezarlıkta
Ak ve donuk bir güneşin ışıkları altında,
Kadim ve modern tarihin bütün halkları yatmakta" (Kötülük Çiçekleri)

83
1940 yılındayız, Nihai Çözüm'ün başlamasına birkaç ay kalmış. Hazırlık notlarındaki dünyevi bir imge, "ilerlemeci" solun beylik düşüncelerine cepheden karşı çıkarak bu fikri özetler: "Marx devrimlerin dünya tarihinin lokomotifi olduğunu söylemişti. Ancak belki de olaylar kendilerini bambaşka biçimde sunar. Belki de devrimler, bu trende seyahat eden insanlığın imdat frenini çekme eylemidir".

84
Benjamin için geleceğin sınıfsız toplumu ,yeni Cennet- ilkçağınkinin basit ve saf bir geri dönüşü değildir: Kendinde, diyalektik bir sentez olarak, insanlığın tüm geçmişini barındırır. İstisnasız tüm kurbanların evrensel düzeyde hatırlanışı üzerine kurulu gerçek evrensel tarih -ölülerin dirilişinin dünyevi karşılığı- ancak gelecekteki sınıfsız toplumda mümkün olacaktır.

85
Burada mesiyanik çağ ile geleceğin sınıfsız toplumu arasında kurulan bağ -tıpkı 1940 tezlerindeki diğer "mütekabiliyetlerde" olduğu gibi- yalnızca bir sekülerleştirme aracılığıyla anlaşılamaz. Dini ve siyasal-olan Benjamin'de her türden tek taraflı indirgemeden kaçan bir birbirine tahvil edilebilirlik, bir karşılıklı tercüme ilişkisi içindedir: Bir bileşik kap sisteminde, sıvı zorunlu olarak tüm kollarda aynı anda mevcuttur.

["... Foucault, elbette siyasal İslam'ı desteklemez ve açıkça böylesi bir İslam'da ya da Şii din adamları sınıfında devrimci hiçbir yan bulunmadığında ısrar eder; ancak Avrupa'da başka yerlerdeki diğer tarihsel örneklerde olduğu gibi, dinin İran'da halk sınıflarını harekete geçiren bir mücadele biçimine önayak olduğunu kabul eder. ... Foucault'nun halk hareketlerinde dini güçlerin günlük yaşam, aile bağları ve sosyal ilişkileri özenle düzenleme biçimine hassasiyet göstermesi hiç de şaşırtıcı değildir. Başkaldırı bağlamında Foucault, "Onlar için din, öznelliklerini radikal biçimde değiştirecek bir şey bulma vaadi ve garantisi gibiydi" diye açıklar. Bizim Şah'ın devrilmesinin ardından baskıcı teokratik bir rejimin, kendisinin karşı çıktığı bir rejimin iktidara geldiği gerçeğinden ötürü Foucault'yu suçlamak gibi bir niyetimiz yok. Bunun yerine, onun makalelerinde en kayda değer bulduğumuz yan, isyanın dinsel köktenciliğinde ve beden üzerine odaklanışında, eğer farklı bir şekilde kullanılıp, teokratik rejimin sınırları dışına çıkarılabilseydi, radikal bir öznellik değişimi getirebilecek ve bir özgürlük projesine katkıda bulunabilecek biyo-politik güçlerin ayırdına varmış olmasıdır." M. Hardt & A. Negri - Ortak Zenginlik, s.49]

Bizce tezlerin yöntemi şuna dayanır: a) siyasal gündem karşısında biraz mesafeli durmak, onu görmezden gelmek için değil, derinde yatan nedenlerini bulmak için; b) yüzyılın yanılsamalarından ve "ayartmalarından", ilerlemenin rahat ve cezp edici doktrinlerinden yüz çevirmek. Benjamin bir çeşit çileciliğin gerekliliğini ve "dünya"yla yapılan anlaşmalar karşısında bir çeşit uzlaşmazlığı savunur gibi.

89
XI. Tez
Sosyal demokrasinin başından beri gizli zaafı olan konformizm, yalnızca siyasal taktiğini değil iktisadi görüşlerini de etkilemiştir. Alman işçi hareketini akıntı yönünde yüzme gerekliliğine inanmaktan -ki bu yönde yüzdüğü kanısındaydı- daha çok bozan hiçbir şey olmamıştır. Bundan bir adım sonrası teknik ilerlemenin güzergahı içinde bulunan sınai çalışmanın bir siyasal performansı temsil ettiğini düşünmektir. ... Eski Protestan ahlakı ...Gotha (Programı), çalışmayı/emeği "her türlü zenginliğin ve her türlü kültürün kaynağı" olarak tanımlar. ... Josef Dietzgen "çalışmayı modern dünyanın Kurtarıcısı" olarak ... ilan eder. Vülger bir Marsizme özgü bu çalışma/emek anlayışı çalışmanın ürünlerinin, bu ürünlerden yararlanamadıkları sürece işçilerin ne işine yarayacağı sorusu üzerinde durmaz hiç. Yalnızca doğaya hükmetme yolundaki ilerlemeleri görmek ister, toplumun gerilemelerini değil. Bu teknokrasinin daha sonraları faşizmde karşımıza çıkacak olan hatları şimdiden burada görülmektedir. Bunlardan biri de, 1848 öncesi sosyalist ütopyaların doğa kavramından hazin biçimde kopan bir doğa anlayışıdır.

91
(Benjamin'in isyan ettiği söylem tarzı:) ... "bilimsel sosyalizmin matematik bir kesinlikle ileri sürebileceği ve sürdüğü şudur: İnsan evriminin akıntısı ve güzergahı sosyalizm tarafından gösterilen ve tasarlanan yönde, yani insan türünün çıkarlarının ve kârlarının, bireyinkiler karşısında gitgide artarak süreklileşen üstünlüğü yönünde gider (...). Sosyalizm insan evriminin doğal ve kendiliğinden gelişen, dolayısıyla da kaçınılmaz ve geriye döndürülemez bir evresidir." (Enrico Ferri, Socialism and positive science (Darwin-Spencer-Marx), 1896, Londra, ILP, 1906, s.114) 

(Dipnot 88) Pozitivizm tekniğin gelişiminin "belirleyici biçimde kapitalizm tarafından koşullandığını" unuttu. ... Yıkıcı potansiyel özellikle askeri teknikte kendini gösterir: bombardımanlar, kimyasal savaş ve gazlar ...

92
Dolayısıyla on birinci tezin polemiği teknik ilerlemenin akıntısı yönünde yüzme yanılsamasını hedef alıyor -bu akıntının zorunlu olarak (kelimenin pozitivist anlamıyla) "bilimsel" sosyalizmin zaferine götürmesi bekleniyor. Bu kaderci iyimserlik işçi hareketini yalnızca edilgenliğe ve bekleyişçiliğe götürebilirdi - tam tersine, çok geç olmadan, ufukta beliren felaketten önce acilen müdahale etmek, hızla hamle yapmak gerekirken. Bu 1933 yıkımının nedenlerinden biridir.

94
(Dipnot 94) Webwe'e göre: "Egemenlik, muhtevası belirli bir düzene itaat etmeye hazır belirlenebilir kişiler bulma şansı anlamına gelir"

99
Tahakküme karşı mücadele eden ve Marx'a göre "kurtuluş eserini" tamamlamakla yükümlü son sınıf -proletarya-, Benjamin'e göre zulüm çekmiş atalarını unuttuğu takdirde bu rolü yerine getiremez: Geçmişin hafızası olmadan gelecek için mücadele olmaz.

107
eliptik  "Eksiltili" anlamı, dilbilgisiyle ilgilidir, ve elipse değil, ellipsis (atlama, eksik bırakma) kökünden gelir.

tedrici  Aşamalı, yavaş yavaş

109
Hıristiyan sosyalist Tillich, biçimsel zaman chronos'un karşısına, kairos'u, her anın eşsiz bir fırsat, göreli ile mutlak arasında özgün bir kümeleniş içerdiği "dolu" tarihsel zamanı koyuyordu.

114
Kapital'in sayfaları duvar saatinin emekçilerin hayatı üzerindeki zorbalığına dair korkunç örneklerle doludur. Kapitalizm-öncesi toplumlarda zaman niteliksel anlamlarla yüklüyken, sanayileşme süreci içinde bunlar tedrici biçimde yerlerini yalnızca kol saatinin zamanına bırakırlar.

120
Benjamin'de, hatırlamanın görevi bugünle geçmişi birbirine bağlayan kümelerin inşasıdır. Bu kümeler, boş tarihsel süreklilikten koparılmış bu anlar, birer monaddır (diyalektik imge), yani tarihsel totalitenin yoğunlaşmış halleridir. 

Sınıfsız toplum da, Marx'a göre tarihin değil tarih öncesinin sonudur, insanların tahakküm altında tutulmasının ve yabancılaşmasının tarihinin sonu.

(Dipnot 127) Devrimci mücadele vuku bulanın ve bulmuş olanın durduruluşunu gerektirir... (Marcuse)

122
XVIIa Tez
Marx, sınıfsız toplum fikriyle, mesiyanik çağ fikrini sekülerleştirdi. Ve bu iyi oldu. Felaket, sosyal-demokrasinin bu fikri bir "ideal" haline getirmesiyle başladı. İdeal, neo-kantçı öğretide bir "sonsuz görev" olarak tanımlanır. Ve bu öğreti sosyal-demokrat partilerin okulda öğrenilmiş felsefesiydi... Sınıfsız toplum bir kez sonsuz bir görev olarak tanımlandıktan sonra, homojen ve boş zaman, devrimci bir durumun gelişinin, az ya da çok sakinlikle beklenebileceği bir çeşit bekleme odasına dönüşüyordu.

123
... Tüm şeylerin İlerleme yönünde bir sonsuz göreve dönüşmek üzere bükülmesi.


125
XVIII. Tez
"Organik yaşamın yeryüzündeki tarihiyle karşılaştırıldığında", diye yazıyor çağdaş bir biyolog, "homo sapiens' in sefil elli bin yılı, yirmi dört saatlik günün sonundaki iki saniye gibidir. Bu ölçekte, uygar insanlığın tarihinin tümü son saatin son saniyesinin beşte birini dolduracaktır." Mesiyanik zamanın bir modeli olarak tüm insanlığın tarihini devasa bir kısaltmada özetleyen "şimdinin zamanı" insanlık tarihinin evren içinde oluşturduğu beti ile tam tamına örtüşmektedir."

125
... Leibniz'de monad -ki yeni-platoncu bir kavramdır- tüm evrenin bir yansımasıdır. ... Benjamin onu "olayların bütününün kristali" olarak tanımlar.

132
Benjamin'in 1929'da gerçeküstücülük üzerine yazdığı makaleden beri Marksist ihtiyatlılığa ve disipline, gerçeküstücülerin taşıyıcısı olduğu sarhoşluğun (Rausch) ve anarşist kendiliğindenciliğin gücünü katmayı önüne hedef olarak koyduğu doğrudur. Fakat amacı devrimi "ilan etmek"ten ziyade, sürprizlerin, beklenmedik şansların, öngörülmedik fırsatların her an ortaya çıkabileceği, önceden belirlenmemiş, açık bir süreç şeklindeki bir tarih anlayışını savunmaktır.

135
Bu anlayış ("Tarih Kavramı Üzerine" tezler) mutlak bir özgürlük yanılsamasına da düşmez: "Nesnel" koşullar aynı zamanda imkânların da koşullarıdırlar.

138
... tek biçimli zamansallığın pürüzsüz aynasını kırarak pozitivist türdeki "bilimsel öngörünün" tuzaklarını bir kenara iten ve yeniliklerle dolu clinamen'i (lat. sapma, eğim), stratejik fırsatlarla yüklü kairos'u göz önünde bulunduran diyalektik bir akılcılığın arayışı...

Ay tutulmalarının veya Halley kuyruklu yıldızının bir sonraki geçişinin aksine, bireylerin ve toplumsal grupların tarihsel eyleminin sonucu fazlasıyla öngörülemez olmayı sürdürmekte.

139
(Dipnot 5) "... Özgürlük adını verdiğimiz, kültürel düzenin doğal düzene indirgenemezliğidir" (Jean,Paul Sartre, 1960)

141
İnsanlığın başına gelebilecek en kötü olaylar kaçınılmaz değildir, tarih hâlâ açıktır, devrimci, özgürleşimci ve/veya ütopik başka olanaklar barındırır. Her türden erekbilimsel belirlenimcilikten ve çatışmaların, dolayısıyla da tarihin sona ereceği yanılsamasını besleyen tüm ideal toplum modellerinden koparak Benjamin ütopyaya negatif gücünü geri vermemize yardımcı olur. (negatif biçim: Sınıfsız ve egemenliğin olmadığı bir toplum).

142
kötümserliği örgütlemek

Sosyalizmi sınaî işçi sınıfını ilgilendiren ekonomik amaçlara indirgemiş olan -ki bu işçi sınıfı da eril, beyaz, "milli" ve sabit bir işe sahip fraksiyonuna indirgenmiştir- tarihsel solun egemen akımlarının akıntısına karşı, Benjamin'in yaklaşımı, daha genel bir özgürleşimi hedefleyen bir devrimci projeyi düşünmemizi sağlamakta.

143
... totalitarizmi doğuran ütopya değildir, totaliter bir toplum haline gelme riskini asıl taşıyan, tehlikeli bir tamamlanmışlık yanılsamasına kapılan ütopyasız toplumdur. (Miguel Abensour)

144
Açık tarih anlayışında çeşitli çıkış yolları mümkündür, bunlardan biri de devrimci eylemdir -"nesnel koşulların olgunlaşmasının" ürününden ziyade en kötüsünü engellemeye yönelik umutsuz bir girişim olarak görünen devrimci eylem.

146
adaletsiz ve insanlık dışı toplumsal sistemlerin ortadan kaldırılması

Galiplerin tarihine, oldubittinin kutsanmasına, tek yönlü tarihsel yollara, galip gelenlerin zaferinin kaçınılmazlığına karşı, şu temel saptamaya geri dönmek gerekir: Her şimdiki zaman, bir olası gelecekler çokluğuna açılır.

147
Gelecek "kapalı" tarihsel dosyaları yeniden açabilir, iftira atılmış kurbanlara "saygınlıklarını" iade edebilir, yenilmiş umutlara ve özlemlere yeniden güncellik kazandırabilir, unutulmuş veya "ütopik", "anakronik" ve "ilerlemenin akıntısına karşı" olduğuna kanaat getirilmiş mücadeleleri yeniden keşfedebilir.

148
Eleştirel olmayan bir şekilde geçmişin bu simalarını “idealleştirmekten” uzak biçimde, onların mücadelesinin insani ve toplumsal anlamına yapılan vurgu, kazananı mümkün olanla özdeşleştiren ve sonuçta, istese de istemese de sanayi devriminin galiplerinin Büyük Anlatısına katılan “ilerlemeci” ve “modernleştirici” tarih anlayışının sınırlarını görünür kılıyor.



.
.
.
.

30 Ağustos 2013

Michel Foucault - Kliniğin Doğuşu

.
.
.
.
Michel Foucault
Kliniğin Doğuşu (Naissance de la clinique, 1963)
(Çev. İnci Malak Uysal), Epos Yay. 2002 Ankara

[(Bu denemenin) Tarihsel dayanağı sınırlıdır, çünkü sonuç olarak tıbbî gözlemin ve yöntemlerinin gelişimini en fazla yarım yüzyıl boyunca inceler. 225]

10
Modern tıp, doğuş tarihini kendiliğinden 18. yüzyılın sonları olarak belirlemiştir. Kendisiyle ilgili olarak düşünmeye koyulduğu zaman, pozitifliğinin kaynağını, her kuramın ötesinde, algılananın etkili gösterişsizliğine dönüşle özdeşleştirmiştir.

11
Deneyin mekânı, dikkatli bakışın ve yalnızca görünür içeriklerin gerçekliğine açık olan bu amprik özneninkiyle özdeşleşmiştir gibidir. Göz, açıklığın kaynağı ve temsilcisi haline gelir; ... Bu, klasik açıklık dünyasından başlayarak, 19. yüzyılda "Aydınlanma"ya geçişe damgasını vuran değişimdir.

16
... klinik, hekimin, algılanabilirin ve açıklanabilirin deneyi için, yeni bir profil olarak ortaya çıkar: Bedensel mkânın gizli öğelerinin yeniden dağılımı (örneğin, organın işleyen kitlesinin karşıtı olan ve bir "iç yüzey" paradoksu oluşturan, iki boyutlu işlevsel bir alan olarak dokunun ayrılması), patolojik fenomeni oluşturan öğelerin yeniden düzenlenmesi (bulgularla ilgili bir dilbilgisi, bir semptomlar botaniğinin yerini alır), hastalıklı olayların lineer dizilerinin tanımlanması (nozolojik türlerin dallanıp budaklanmasının tersine), hastalığın organizmaya eklemlenmesi (semptomları tek bir mantıksal şekil olarak kümelendiren genel hastalıklı varlıkların, hastalığın varlığını nedenleri ve sonuçlarıyla birlikte üç boyutlu bir mekânın içine yerleştiren lokal bir statü lehine ortadan kalkması).

17
... O andan başlayarak, gösterenin gösterilenle olan tüm ilişkisi, tıbbi deneyin tüm düzeylerinde yeniden düzenlenir: Gösteren semptomlar ve gösterilen hastalık arasında, betimleme ile betimlediği şey arasında, olayla belirtisi olduğu şey arasında, lezyonla işaret ettiği hastalık arasında, vb. Sürekli olarak amprizmiyle, dikkatinin gösterişsizliğiyle ("Neyiniz var?" sorusunun yerine, "Nereniz ağrıyor?" sorusunun koyulması) ve şeylerin sessizce, hiçbir söylemle bozulmadan, bakışa sunulmasına izin veren bakımıyla yardıma çağrılan klinik, gerçek önemini, yalnızca tıbbî bilgilerin değil, hastalık üzerine bir söylem olasılığının da yeniden ve derinlemesine bir organizasyonu olmasına borçludur. Klinik söylemin (hekimler tarafından açıklanan: Kuramın reddi, sistemlerin terk edilişi, felsefesizlik) ölçülülüğü, ona dayanarak konuşabileceği sözel olmayan koşulları yansıtır: Görüleni ve konuşulanı ayıran ve birleştiren ortak yapı.

20
nosologie  Hastalıkların, her birinin tanımlanmasına ve ayrılmasına olanak veren neden, belirti, lezyon, özel lokalizasyon gibi bir takım kriterlere göre genel olarak sınıflandırılması, nozoloji.

29
mani  Hiçbir gerçek neden yokken kişide büyük ruhsal coşkunlukla, kişilikte ani değişikliklerle kendini belli eden ruh hastalığı.

36
teratoloji  Bitki ve hayvanlarda doğuştan gelen oluşum bozukluklarının nedenleri, gelişimi, tanımlanması ve sınıflandırılmasıyla ilgilenen ve bazı durumlarda bu oluşum bozukluklarının deneysel olarak yaratılmasını amaçlayan bilim dalı.

38
Hasta insan şüphesiz çalışamaz, ama eğer hastaneye yatırılırsa, topluma iki kez yük olur: Faydalandığı yardım yalnızca ona yöneliktir ve yüzüstü bırakılan ailesi de sırası gelince kendisini sefalet ve hastalıkla karşı karşıya bırakılmış bulur. Kapalı ve pis kokular yayan bir alan şeklinde görünen ve hastalığın yaratıcısı olan hastane, yer aldığı toplumsal mekân içinde de hastalığın yaratıcısıdır. Korumaya ayrılan bu bölüm, hastalığı yayar ve sonsuza kadar çoğaltır. Buna karşılık, eğer ortaya çıktığı ve geliştiği serbest alanda bırakılırsa, asla kendisinden başka bir şey olmayacaktır: Ortaya çıktığı gibi yok olacaktır ve evde ona geçici süreyle sağlanacak yardım, hastalığın yol açacağı yoksulluğu giderecektir... (Dupont de Nemours).

42
lika  Polonya'ya özgü ve saçları hasırlaştıran bir deri hastalığı.

49
... Razoux her gün (1761), bir yandan gözlenen hastaların nozolojik analiziyle, diğer yandan hastalıkların gelişimi, krizleri ve sonucuyla karşılaştırdığı, meteorolojik ve iklimsel gözlemler yapıyordu. O zaman, nedensel bir yapının belirtisi olan ve de hastalıklar arasında yakınlıklar ya da yeni bağlantılar salık veren bir örtüşmeler sistemi ortaya çıkıyordu. ... Somut şekliyle tıp bilgisinin edimini tanımlayan şey öyleyse ne hekim ile hastanın karşılaşması ne de bir bilginin bir algıyla karşılaştırılmasıdır; birbirleriyle türdeş, ama birbirlerine yabancı birçok bilgi dizisinin sistematik kesişmesidir.

50
Gündelik deneyde, tıbbî mekan toplumsal mekanla örtüşebilir ya da daha doğrusu onu geçip tamamen içine işleyebilir. Kesişen bakışları bir ağ oluşturan ve mekanın her noktasında, zamanın her anında, sürekli, devingen ve farklılaşmış bir gözetim uygulayan hekimler için yaygınlaşmış bir katılım tasarlanmaya başlanır. Hekimlerin köylere yerleştirilmesi sorunu gündeme gelir; doğum ve ölüm kütükleri sayesinde istatistiksel bir sağlık kontrolü yapılması istenir (bu kütüklerde hastalıklar, yaşam tarzları ve ölüm nedenleriyle ilgili olarak notlar bulunması gerekirdi, böylece patolojinin nüfus dairesi haline geleceklerdi); reform sebeplerinin revizyon kurulu tarafından detaylıca belirtilmesi ve son olarak da, her il için "bölge, konutlar, insanlar, başlıca alışkanlıklar, giyim kuşam, hava yapısı toprak üretimleri, tam olgunluk ve hasat zamanı hakkında olduğu kadar yöre sakinlerinin fiziksel ve ruhsal eğitimiyle de ilgili özenle hazırlanmış bir genel özetle birlikte" tıbbî bir topografya hazırlanması istenir.28 Ve hekimlerin yerleştirilmesi yetmezmiş gibi, bir de her bireyin bilincinin tıbben uyarılmış olması talep edilir; her yurttaşın, tıp konusunda bilmesi zorunluve mümkün olanlarla ilgili olarak bilgilendirilmiş olması gerekiyordu. Ve her pratisyen hekim gözetmenlik görevinin yanı sıra öğretmenlik de yapmak zorunda olacaktı. Bilginin oluştuğu yer, tanrının türleri dağıttığı bu patolojik bahçe değil, mekâna ve zamana yayılmış, açık ve devingen, her bireysel varoluşa; ama aslında her zaman, hastalığın farklı görünümler altında, büyük, toplu formunu açığa çıkardığı sonsuz alanda uyanan ulusun toplu yaşamına bağlı yaygınlaşmış bir tıp bilincidir.

51
İlerleyen ve hemen Devrim'i izleyen yıllar, karşıt tema ve kutupsallıkta iki büyük mitin doğuşunu görmüştür; ulusallaştırılmış, ruhban sınıfı tarzında örgütlenmiş, beden ve sağlık konusunda, ruhban sınıfının ruhlar üzerinde kullandığına benzer güçlerle donatılmış bir tıp mesleği miti; huzursuz ve kızgın olmayan, asıl sağlığına yeniden kavuşmuş bir toplumda hastalığın tam olarak yok olması miti.

(birinci mit toplumun kesin, etkin ve dogmatik olarak tıbbileştirilmesini anlatırken; diğeri bu aynı tıbbileştirmeyi zafer kazanmış, hastalığın düzeltilmiş, örgütlenmiş ve sürekli denetlenmiş bir ortamda ortadan kaybolacağını ve aynı ortamda) sonuç olarak bizzat tıbbın da amacı ve varoluş sebebiyle birlikte yok olacağını dile getirir.

din adamları ve hekimler...
ruhların tesellisi ve ıstırapların hafifletilmesi...

Hekimler bedenin papazları değiller midir?

52
(Diğer mit) Bireylerin varoluş koşullarına ve yaşam tarzlarına bağlı olarak hastalıklar, farklı dönemlerde olduğu gibi farklı yerlerde de değişiklik gösterirler. Ortaçağda, savaşlar ve kıtlıklar çağında, hastalar korkuya ve bitkinliğe teslim olmuşlardı (beyin kanamaları, hektik ateşler); ama 16. ve 17. yüzyıllarla birlikte vatan sevgisinin ve vatana karşı duyulan gönül borçlarının eski ciddiyetinin kalmadığı görülür; egoistlik ağır basmaya başlar, sefahat ve oburluk alışkanlık haline gelir (zührevi hastalıklar, bağır ve damar tıkanmaları); 18. yüzyılda, zevk arayışı imgelemden geçer, tiyatroya gidilir, romanlar okunur, boş konuşmalarla kendinden geçilir; gece uyanık kalınır, gündüz uyunur; histeriler, hastalık hastalıkları, sinir hastalıkları bundan ileri gelir.

O halde hekimin ilk görevi politiktir: Hastalığa karşı olan savaşım, kötü hükümetlere karşı girişilen bir savaşla başlamalıdır. ... Politik olarak etkili olmayı başarabilirse, tıp artık tıbben zorunlu olmayacaktır. Ve eşitsizliklerin bastırıldığı ve dirlik düzenliğin hüküm sürdüğü, sonunda özgür kalmış bir toplumda, hekimin rolü yalnızca aracılık etmek olacaktır... öğütler vermek... Bundan böyle ne akademilere ne de hastanelere ihtiyaç olacaktır... perhiz...

57
1789'dan II. Yılın Thermidorunar kadar, tıbbî yapıdaki tüm reformları yönlendiren ideolojik tema, doğrunun egemen özgürlüğüdür: Kendi hükümdarlığını kuran aydınlanmanın görkemli şiddeti, ayrıcalıklı bilgilerin karanlık krallığını ortadan kaldrıp yerine bakışın ayırımsız imparatorluğunu kurar. 


Thermidor Fransız devrim takviminin on birinci ayı (20 Temmuz - 18 Ağustos) 

59
Direktuvar  1795-1799 yılları arasında hüküm süren ve Napoléon Boneparte'ın 18 Brumaire Darbesi'yle sona eren siyasal yönetimin adı.

61
(Tenon ve Cabanis) Sağlıklı insanların hastalığa karşı korunması, "Halkı kendi hatalarından korumak", hastaların birbirlerinden korunması...
Her hastaneyi bir kategorideki hastalara ya da aynı hastalık soyuna tahsis edecek olan "kuruluş" ilkesi ve "hastaneye kabul edilmesi kararlaştırılmış hastaların türlerini ayırmak için" aynı hastane içinde izlenmesi gereken düzeni tanımlayan "dağılım" ilkesi. Böylece, hastalığın doğal yeri olan aileye, patolojik dünyanın spesifik konfigürasyonunu bir mikrokosmos gibi yansıtmak zorunda olan başka bir mekân eklenir. Orada, hastane hekiminin bakışı altında, hastalıklar, özlerin asıl dağılımını yapan rasyonelleştirilmiş bir alanda sınıflara, cinslere ve türlere göre kümelenecektir. ... Hastalık orada, doğruluğunun zorunlu meskeni gibi görünen büyük ailesiyle karşılaşır.

62
Montagnard'lar (Fransız Devrimi sırasında, burjuvazinin radikal kanadını oluşturan Konvansiyon üyeleri) hastanelerin ortadan kaldırılmasını istemiştir çünkü bunu sefaletin kurumsallaştırılması olarak görmektedirler...

66
(Thermidor'a kadar) ... sayı ve bilgi açısından yetersiz olan öğretmenlerin sınavları ve unvanları dağıttığı ya da sattığı sürünen küçük fakülteleri ortadan kaldırarak yerel özellikleri silmek gerektiği düşüncesine sık rastlanır. 

71
(Thermidor'dan Konsüllüğe kadar... Konvansiyon üyelerinin çektiği bu zorluk...) Tüm bu süre boyunca eksik olan şey, kaçınılmaz bir yapıydı: Şimdiden bireysel gözlem, olayların incelenmesi, hastalıkların günlük pratiğiyle tanımlanan bir deney formuna, ve Fakülte'den çok hastanede, hastalığın somut dünyasının güzergahı içinde sağlanması gerektiği iyice anlaşılan bir öğretim biçimine bütünlük verebilecek olan bir yapı. Yalnızca bakışla edinilebildiği düşünülen bir şeyin sözle nasıl verilebileceği bilinmiyordu. Görünür olan ne Dile getirilebilir ne de Öğretilebilirdi.

72
Ona göre hastalık, kendini bozulmamış ve zorluk çıkarmadan hekimin bakışına sunulmuş bir doğruluk olarak biçimlendirilmeliydi ve tıbben kuşatılmış, eğitilmiş ve gözetilmiş toplum bu yolla hastalıktan yakasını sıyırmalıydı. Keşfetme eylemine bağlılığı içinde, yok etme erdemini kazanan büyük özgür bakış miti; kurtaran kurtarılmış bakış; gizlilikten kurtulmuş olarak, belirsizlikleri dağıtır. Aufklarung (Aydınlanma)'taki örtük kozmolojik değerler burada da geçerlidir. Güçleri tanınmaya başlayan tıbbi bakış, klinik bilgi içindeki yeni uygulama koşullarını henüz kazanmamıştır; o, Aydınlanma diyalektiğinin hekimin gözüne aktarılmış bir parçasından başka bir şey değildir.

74
"Ayrım gözetmeksizin herkes bu tıbbı uyguluyordu... birinin yaptığı deneyler diğer insanlara iletiliyor ve bu bilgiler babadan oğula geçiyordu" (Lettson). Bir bilgi olmadan önce klinik, insanlığın kendisiyle olan evrensel ilişkisiydi: Tıp için mutlak başarı çağı. Düşüş, yazı ve gizliliğin ortaya çıkmasıyla, yani bu bilginin ayrıcalıklı bir grup içinde bölüştürülmesi, ve Bakış ile Söz arasındaki engelsiz ve sınırsız, doğrudan doğruya ilişkinin kopmasıyla başlar: Bilinen artık başkalarına iletilmiyor ve pratiğin hesabına, ancak bilginin içrekçiliğinden bir kez geçtikten sonra aktarılıyordu.

içrek  Kimseyle paylaşılmayan, belirli bir grupla sınırlı kalan (bilgi, düşünce, inanç).

75
... Yunan tıbbının (5. yüzyıl) onu, "kolaylaştırmak" ve "öğrenimini kısaltmak" amacıyla ... tıbbi deneye yeni bir boyut eklenmiştir: Bakışıksız olması nedeniyle, sözcüğün tam anlamıyla kör denebilecek bir bilgininki. Bu görmeyen bilgi tüm yanılsamaların başlangıcıdır (daha önce "genç insanlar tıp bilimini hastanın yatağında öğreniyorlardı" (Moscati); bu öğrenciler genellikle hekimin evinde kalıyor ve sabah akşam öğretmenlerine hasta ziyaretinde eşlik ediyorlardı.); metafiziğin yakasını bırakmadığı bir tıp mümkün hale gelir: "Hipokrat'ın tıbbı, sisteme indirgemesinden sonra gözlem bırakılmış ve onun yerini felsefe almıştır" (Moscati).

79
Kliniğin hastaneyle bağlantısı özeldir. ... Tissot'nun, bir kliniğin optimum yatak sayısının otuzu geçmemesi gerektiğini belirtmesine rağmen, bu seçim yalnızca nicel değildir, şu ya da bu hastalığa daha çok öğretici değer yüklemesine karşın yalnızca nitel de değildir. Seçim, bizzat hastalığın açığa çıkma tarzını ve bu belirtiyle hasta arasındaki ilişkinin doğasını bozar; hastanenin işi ayrım gözetmeksizin bir hastalığın ya da bir diğerinin taşıyıcısı olan bireylerdir; hastane hekiminin rolü hastanın içindeki hastalığı bulmaktır; ve hastalığın bu içe dönüklüğü, onun çoğu zaman hastanın içine gömülmüş, bir şifreli yazı gibi saklanmış olduğu izlenimini verir. Kliniğin işi ise, tersine taşıyıcısı önemsiz olan hastalıklarladır: Varolan, ona özgü ve hastalığa değil de doğruluğa ait olan bir beden içinde bulunan hastalığın kendisidir. "Metin görevi görenler çeşitli hastalıklardır" (Tissot): Hasta yalnızca, aracılığıyla, bazen karmaşık ve anlaşılmaz olan metnin okunabileceği şeydir. Hastanede hasta hastalığının öznesidir; yani söz konusu olan bir kişidir; yalnızca örneğin söz konusu olduğu klinikte, hasta hastalığının rastlantısı, onu ele geçirdiği geçici nesnedir.

80
Klinik, henüz bilinmeyen bir doğruluğu keşfetmek için bir araç değildir; daha önce erişilen bir doğruluğun düzenlenmesinin ve sistematik olarak ortaya çıkması için onu sergilemenin belli bir yoludur. Klinik, öğrencinin çözümü baştan bilmediği bir çeşit nozolojik tiyatrodur.  ... klinik muayenede, ideal bir çare yakalama olanağı sağlayacak öğeler saptanır, ki bu çarenin dört fonksiyonu vardır: Bir adlandırma yoludur, bir bağlantı prensibidir, bir gelişim kuralıdır ve bir temel kurallar birliğidir. Diğer çarelerde, acı çeken bir beden üzerinde dolaşan bakış, aradığı doğruluğa ancak iki doğruluğu olan adın dogmatik anından geçerek ulaşabilir: Gizli ama çoktan varolan, hastalığın doğruluğu ve açıkça varılabilir olan, çarenin ve çıkış yollarının doğruluğu. Öyleyse, analiz ve sentez gücü olan bakışın kendisi değil, öğrencinin dikkatli bakışının bir ödülü gibi dışarıdan gelip eklenen usavurmaya dayanan bir bilginin doğruluğudur. Algılananın derinliğinin yalnızca adlandıran zorunlu ve lakonik doğruluğu sakladığı bu klinik yöntemde, söz konusu olan bir muayene değil bir décryptement (Şifre anahtarını bilmeden şifre ile yazılmış bir şeyi çözme)'dır. (lakonik  Kısa ve özlü söz, veciz)

81
Klinik, hiçbir şekilde bakış ile keşfetmeyecektir; yalnızca, göstererek ispatlama sanatının yerini alacaktır.

84
Öğretme ve söyleme tarzı yerini öğrenme ve görme tarzına bırakmıştır.

111
Klinik, kuşkusuz uygulamaya ve bakışın kararlarına dayalı bir bilim oluşturulması için ilk girişim değildir. 17. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak, doğa tarihi kendine, doğa varlıklarının analizini ve görünür özelliklerine göre sınıflandırılmasını iş edinmişti. İlkçağ ve Ortaçağın biriktirdiği - ve bitkilerin özel niteliklerini, hayvanların güçlerinin, gizli dengelerin ve sempatilerin söz konusu olduğu - tüm bu bilgi "hazinesi", Ray'dan beri, natüralistlerin bilgisinin payına düşmüştü.

Klinik, doğa tarihinden olduğu kadar bakıştan da bir şeyler ister. Ve bir noktaya kadar aynı şeyleri: Görmek, özellikleri ayırmak, aynı ve farklı olanları bulmak, onları kümelendirmek, türlerine ya da soylarına göre sınıflandırmak.

113
Semptom ... hastalığın ulaşılamaz doğasının ilk çevriyazısıdır.

115
... hastalık semptomların bir araya gelmesinden başka bir şey değildir.

118
Hastalığın, semptomları içinde eksiksiz olarak var olması, patolojik varlığın, betimlemeye dayanan bir dilin sentaksındaki engelsiz saydamlığına denktir: Hastalığın yapısıyla, onu kuşatan sözel formun temel eşbiçimliliği. ... Görünürün, ve sonuç olarak da açıklanabilir olanın alanına girmeyen hastalık yoktur.

120
Hekimin usavurmaya dayanan ve iyice düşünülmüş algısıyla, filozofun ilgili, usavurmaya dayanan iç düşünmesi tam olarak çakışır, çünkü dünya onlar için dilin anolagonudur.

127
... 18. yüzyıl sonundaki tıp, ortaya çıkış ve ortaklık kuralları, yalnız yinelemelerin incelenmesiyle belirlenmesi gereken bir dizi olguya mı, yoksa, tutarlığı doğal bir yapıda aranması gereken bulgular, semptomlar ve belirtiler bütününe mi başvurduğunu hiçbir zaman bilemedi.

128
Olasılıklar aritmetiğiyle, mantıksal yapıya dair bir bilgi kurulmak istenir; fenomenle anlamı arasındaki ilişkinin, olayla ait olduğu dizi arasındaki ilişkinin aynısı olduğu varsayılır.

136


Pinel tarafından çizilen ideal anket şemasında, ilk andaki genel ipucu görseldir: O anki durum belirtileriyle gözlemlenir. Ama soru dizisi, dilin bu muayene içindeki yerini şimdiden sağlamlaştırır: Gözlemcinin duyularına hemen hitap eden semptomlar not edilir; ama hemen sonra, hasta çektiği acılarla ilgili olarak sorgulanır, son olarak -algılananla konuşulanın, soruyla gözlemin karma biçimi- bilinen önemli fizyolojik fonksiyonların durumu saptanır. İkinci an, dilin ve de zamanın, gelişmelerin ve birbirini izleyen sonuçların anımsanmasının etkisindedir. Söz konusu olan öncelikle, belli bir anda algılanabilir olmuş olanın ne olduğunu söylemektir (hastalığın yayılma biçimlerini, semptomlar dizisini, o anki karakterlerinin ortaya çıkışını ve daha önce uygulanan tedavileri anımsamak); sonra, hastayı ya da çevresindekileri, habitüsü (Habitüs: Fizyolojide, organların düzenli işleyişi; patolojide, bozukluğu ya da lezyonu olan organlar, rahatsızlıkların ve ıstırapların yeri ç.n.), mesleği, geçmiş yaşamıyla ilgili olarak sorgulamak gerekir. Gözlemin üçüncü anı, yine algılanan bir andır; hastalığın ilerlemesiyle ilgili olarak her gün dört başlık altında açıklamalarda bulunulur: Semptomların evrimi, yeni fenomenlerin rastlantısal olarak ortaya çıkışı, salgıların durumu, kullanılan ilaçların etkisi. Son olarak, kalan zaman söze ayrılmıştır: Nekahet dönemi için perhiz reçetesi. Ölüm halinde, klinik hekimlerin çoğu -Pinel diğerlerinden daha az istekli olarak, neden olduğunu göreceğiz- son ve en kesin sonuca götüren mercii bakışa saklıyordu: Vücudun anatomisi. Sözle bakışın bu düzenli çarpışması içinde hastalık, yavaş yavaş doğruluğunu, görmeye ve duymaya teslim ettiği doğruluğunu dile getirir ve normalde tek bir duyusu olan metin, yadsınamaz bütünü içinde, ancak iki duyuyla oluşturulabilir: Bakan ve dinleyen duyularla. İşte bu nedenle, muayene olmadan soru ya da sorusuz muayene, sonu gelmez bir işe mahkûmdur: Diğerinden kalan boşlukları doldurmak ne birine ne diğerine düşer. 

138
Betimlemek, belirtilerin düzenini izlemektir, ama aynı zamanda oluşlarındaki anlaşılabilir ayrımları da izlemektir; aynı anda hem görmek hem bilmektir, çünkü görülen söylendiği zaman, kendiliğinden bilgiyle bütünleşir; ayrıca görmeyi öğrenmektir, çünkü görüneni egemenliği altına alan bir dilin anahtarını göstermektir. ... "Olguları betimleme sanatı tıptaki en üstün sanattır: Onun yanında her şey sönük kalır" (Amard).

Kendini, klinik düşüncenin kendi yöntemlerini ve bilimsel ilkelerini tanımlama çabalarının üstünde tutan büyük arı Bakış miti, arı Dil mitine dönüşecekt: Göz konuşacaktı.

139
Artık görünür, yalnızca Dil bilindiği için görülür; olaylar, sözcüklerin kapalı dünyasına girmiş olan şeye sunulmuştur; ve eğer bu sözcükler olaylarla iletişim kuruyorsa bu, dilbilgisinin özünde bulunan bir kurala uydukları anlamına gelir. Bu yeni içrekçilik (içrek  Kimseyle paylaşılmayan, belirli bir grupla sınırlı kalan bilgi, düşünce, inanç; batıni, ezoterik)... O zaman söz konusu olan yalnızca anlaşılmamak ve reçetelerde, dilin bir meslek birliğine ait ayrıcalıklarını korumaktı... 

140
Klinik yöntem, hesabın gerekliliğinden yeniden, oluşun üstünlüğüne döner, yani görünürün açıklanabilir olana uygunluğu postulatını, kesin ve evrensel bir hesaplanabilirlikle aramaya çalıştıktan sonra, ona toplam ve eksiksiz bir betimlenebilirlik anlamı verir.

141
... "kesinliği, istenildiği kadar olasılığa bölünebilen bir bütün olarak incelemek" (Cabanis) ... Oysa ki, Tıp Devrimleri'nde, bilimin kesin biçimi, bir tür hesaplama değil, değerleri öz bakımından anlamlı olan bir organizasyonla tanımlanmıştır; söz konusu olan, olasıdan kesine gitmek için bir hesap yapmak değil, algılanan öğeden söylemin tutarlılığına varmak için bir sentaks belirlemektir...

142
(Klinik bakışın mitleri:) 
      1. hastalığın alfabetik yapısı...
"Söylem için harfler ve sözcükler neyse, bilim için de özel, ayrı gözlemler odur" (Double)

143
      2. Klinik bakış, hastalığın varlığı üzerinde nominalist bir indirgeme gerçekleştirir.
Bireysel ve somut varlığa göre hastalık, yalnız addan ibarettir... Bir insan öksürür; kan tükürür; zorlukla nefes alır; nabzı hızlı ve serttir; ateşi yükselir: Birçok dolaysız izlenim, âdeta birçok harf. Hepsi birleşince bir hastalığı oluştururlar, zatülcenp...

144
      3. Klinik bakış, patolojik fenomenlerle ilgili kimyasal tipte bir indirgeme gerçekleştirir. 
18. yüzyılın sonuna kadar, nozografların bakışı, bir bahçıvan bakışıydı; görünümlerin çeşitliliği içinde spesifik özü bulmak gerekirdi. ... "Nozolojistler, bitkibilimcilerin örneğini izlemek yerine, model olarak madenbilimci-kimyagerlerin sistemlerini almaları, yani hastalıkların öğelerini ve bunların en sık rastlanan kombinasyonlarını sınıflandırmakla yetinmeleri gerekmez miydi?" (Demorcy-Delettre)

145
      4. Klinik deney üstün bir duyarlıkla özdeştir.
Tıbbi bakış, fenomenlerin altında yatan, özlerin değiştirilemez katışıksızlığını algılayabilen entelektüel bir gözün bakışı değildir. Somut duyarlığın bakışıdır, bedenden bedene gezen bir bakıştır ve katettiği tüm yol, duyumsanabilir belirtinin mekânında yer alır. ... düşünce her zaman yalnızca duyudan doğar.

Analizin her boyutu, yalnız bir estetik düzeyine açılır. Ama bu estetik yalnızca her doğruluğun asıl biçimini tanımlamaz; aynı zamanda uygulama kurallarını salık verir; ve bir sanatın normlarını salık vermesi anlamında, ikinci düzeyde de estetiktir. Duyumsanabilir doğruluk, artık bizzat duyulardan çok, üstün bir duyarlığa açıktır. Kliniğin tüm karmaşık yapısı, bir sanatın saygın hızlılığı olarak özetlenir ve gerçekleşir: "Tıpta her şeyin ya da hemen hemen her şeyin, bir göz atışa veya başarılı bir içgüdüye bağlı olması nedeniyle, doğruluklar, sanatın ilkelerinden çok bizzat sanatçının duyumlarında bulunurlar" (Cabanis). Tıbbi bakışın teknik donanımı sakınım, yetenek ve beceriklilik önerilerine dönüşür: Gerekli olan "büyük bir öngörü", "büyük bir dikkat", "büyük bir titizlik", "büyük bir ustalık", "büyük bir sabırdır" (Roucher-Deratte).

152
(Morgagni) ... hastalıkların niteliklerini, semptomlarının ya da çıkış noktalarının lokal dağılımıyla belirliyordu; anatomik dağılım, nozolojik analizin temel prensibiydi: Sayıklama, beyin kanaması gibi, başla ilgili hastalıklardandı; astım, akciğer vebası ve kan tükürme yakın türleri oluşturuyordu, çünkü üçü de göğüste yer alıyordu.

Daha sonra Genel Anatomi'de sistemleştirilen, Zarlar Üzerine İnceleme'nin büyük keşfi, bedenin mekânıyla ilgili hem organlariçi hem organlararası hem de organlarötesi bir çözümleme prensibidir.

154
Bichat satesinde, yüzeysellik, artık zarların gerçek yüzeylerinde ortaya çıkar. Doku örtüleri, kliniği tamamlayan bu yüzeysel bakışın algısal bütünleyenini oluştururlar. Bakanın yapısı olan yüzey, tıbbî pozitivizmin kökenini bulacağı gerçekçi bir dengelemeyle, bakılanın biçimi olur.

Gerçekte, dokusal analiz, Morgagni'nin coğrafi dağılımlarının üzerine, genel patolojik formların yerleştirilmesine olanak verir; organik mekânın içinde, aynı önemli semptomlara ve aynı tipte bir gelişime sahip, büyük hastalık soyları belirecektir.

157
(Bichat) ... şeylerin derinliği içinde, yüzeylerin düzenini gün ışığına çıkarıyorlardı...

158
(Laënnec) ... tüm dokusal bütünlerde aynı tipolojiye sahip yabancı cisimleri ve özellikle yapı bozukluklarını, bölgesel sınırlar olmaksızın inceler...



160
Kadavra iki kez yanıltır, çünkü ölümün kesintiye uğrattığı fenomenlere, onun yol açtığı ve ona özgü bir zaman içinde, organlar üzerinde yarattığı fenomenler de eklenir. Tabii ki, kangrene ya da tifoya ait klinik tabloya dahil olanlardan ayrılması zor olan bozulma fenomenleri vardır; buna karşılık gerileme ya da yok olma fenomenleri de görülür: Dolaşımın durmasından sonra iltihapların kızarıklığı hemen ortadan kalkar; doğal etkinliklerde görülen bu kesinti (kalp atışları, lenf toplanması, solunum) bizzat, hastalıklı öğelerden kolay ayırt edilemeyen sonuçlar ortaya çıkarır: Beyindeki tıkanıklık ve onu hemen izleyen yumuşama, patolojik bir kanamanın mı yoksa ölümün kesintiye uğrattığı bir dolaşımın mı sonucudur?

Bir nozoloji oluşturmak isteyen patolojik anatomiye sorulacak iki dizi soru vardır: Biri, semptomların zamansal bütünüyle dokuların mekânsal olarak birlikte varoluşunun birleşme biçimiyle ilgilidir; diğeri ölümle ve ölümün yaşamla ve hastalıkla olan ilişkisinin kesin olarak tanımlanmasıyla.

163
17. ve 18. yüzyıl tıbbı, hastayla arasındaki "mesafeyi" korumuyor muydu? Ona uzaktan bakıp, yalnızca doğrudan doğruya görünür olan, yüzeysel izlerini gözlemleyip, fenomenleri, dokunmadan, elle muayene etmeden ve kulağını dayayıp dinlemeden gözetleyip, içeriyi yalnız dış işaretlerle tahmin etmiyor muydu? 18. yüzyıl sonunda tıp bilgisinde meydana gelen değişim, her şeyden önce, hekimin hastaya yaklaşmasına, parmaklarını uzatıp kulağını dayamasına ve böylece aşama kaydederek, görünür yüzeyin ardında doğrudan doğruya ne olduğunu algılamaya başlamasına ve yavaş yavaş "diğer tarafa geçip" hastalığı bedenin gizli derinliği içinde tedavi etmeyi başarmış olmasına bağlı değil midir?

Orada söz konusu olan değişimin asgari açıklamasıdır. ... Gözlemin ilerlemesi, deneyin geliştirilip genişletilmesi kaygısı, elle tutulur gözle görülür verilerin ortaya koyduklarına daha büyük bir bağlılık, kuramların ve sistemlerin gerçekten bilimsel olan bir amprizm yararına terk edilmesi. 

170
Doğal ölümde ilk olarak diriksel yaşam son bulur: Önce duyumsal zayıflama, beynin uyuşması, devinim güçsüzlüğü, kasların sertleşmesi, kasılabilme yetilerinin azalması, bağırsakların neredeyse felç olması ve son olarak kalbin durması. Bu art arda gelen ölümlerin kronolojik tablosuna, organizmanın bir noktasıyla diğeri arasında, zincirleme ölümleri başlatan etkileşimlerin mekânsal tablosunu da eklemek gerekir; bunların üç temel aracı istasyonu vardır: Kalp, akciğer ve beyin.

172
Bichat, ölüm kavramını, ayrılamaz, kesin ve telafi edilemez bir olay gibi göründüğü bu mutlaklıktan çıkararak göreli hale getirmiştir: Onu, detaylı ölümler, kısmi ölümler, yavaş yavaş ilerleyenler ve ölümün ötesinde bile tamamlanamayacak kadar yavaş ölümler şeklinde bölüştürüp yaşam içinde ortadan kaldırmıştır.
['Hastalık' olarak tanımlanamayacak, çocukluğun çok erken bir döneminde ya da çocuklukta başlayan 'ölümler'.. Damar sertliği, Koah, vb...]

173
Yaşam, yaşamın yokluğuna karşı koyan fonksiyonlar bütünüdür. (Buisson)

(dipnot) Ölümcülük: Dirimselciliğin tersine, doğal yaşamı ve doğal yaşam olaylarını ölümle açıklayan görüş.

174
anatomo-patolog deney...
... Bichat, tıbbı ölüm korkusundan kurtarmaktan fazlasını yaptı. ... "Yirmi yıl boyunca, hastaların başucunda, sabahtan akşama kadar, kalp, akciğer, mide hastalıklarıyla ilgili notlar alırsanız, her şey sizin için, hiçbir şeye bağlanmayıp, size bir dizi tutarsız fenomen sunan semptomlardaki karışıklıktan başka bir şey olmayacaktır. Birkaç kadavra açın: Yalnız gözlemin dağıtmaya yetmediği karanlığın hemen o anda yok olduğunu göreceksiniz." Yaşayan karanlık, ölümün açıklığında dağılır.


176
Her doku katmanı kendi patolojik özelliklerini korur. Hastalığın yayılması, yakınlık veya üst üste bulunmaya değil, eşbiçimli yüzeylerle ilgilidir.

179
Hastalık, yaşamdan beslenerek ve "her şeyin art arda geldiği, sıralandığı ve birbirine bağlandığı bu karşılıklı etkinlik alışverişine" katılırken, bizzat yaşama bağlıdır. Artık dışarıdan getirilmiş bir olay ya da doğa değildir; sapmış bir işleyiş içinde değişen yaşamdır. ... Hastalık, yaşamın bir iç sapmasıdır...

180
O halde, yaşama saldıran hastalık düşüncesi yerine, çok daha anlamlı olan hastalıklı yaşam nosyonunu koymak gerekir. Hastalıklı fenomenler, nozolojik bir özden değil, bizzat yaşam konusundan kaynaklı olarak düşünülmelidir...

182
Yaşama ve patolojik yaşama böylesine temel bir statü vererek Bichat, tıbbı, dirimselci ve ona bağlı tartışmalardan kurtarmıştır. Hekimlerin büyük çoğunluğunun 19. yüzyıl başında, sonunda sistemlerden ve kurgulardan kurtulduklarına dair kuramsal düşünceye yol açan izlenim bundan kaynaklanır. ... anatomo-patologlar kendi yöntemlerinde, sonunda algılamayı öğrenerek aşabilecekleri bir felsefesizlik, ortadan kalkmış bir felsefe bulurlar: Söz konusu olan yalnızca, algılarını dayandırdıkları epistemolojik temeldeki bir farktı.

İnsan hastalandığı için ölmez; temel olarak, ölebileceği için hastalandığı da olur.

183
Ölüm, yaşam içinde mümkün kılınmış hastalıktır. ... Yaşam içindeki sapma yaşamın doğasındadır, ama ölüme giden bir yaşamın.

Patolojik anatominin ortaya çıkışından beri "dejenerasyon" kavramının önem kazanması bu yüzdendir.

187
Ölüm, teknik ve kavramsal bir organona dahil edildiği andan itibaren, hastalık hem mekânsallaşmış hem bireyselleşmiş olabilirdi. Mekân ve birey, kaçınılmaz olarak taşıyıcı bir ölüm algısından çıkan, bağlantılı iki yapıdır.

(Dipnot) Organon: Alet, araç. Doğru düşünmenin aleti [Buren]; bilimsel bilgiye götüren araç...

Patolojik anatomi, bedenlerin kapalıdünyası içinde hastalığa sessiz yollar ayırarak, klinik semptomların önemini azaltıp, görünür olanın yöntembilimi yerine, doğruluğun, erişilemez rezervinden, yalnız cansız olana, parçalanmış kadavranın şissetine ve oradan da yaşayan anlamın, kitlesel bir geometri yararına silindiği biçimlere geçişle, ortaya çıktığı daha karmaşık bir deney koymuştur.

Bulgular ve semptomlar arasındaki ilişkiler yeniden yön değiştirir. İlk şekliyle klinik tıpta, bulgu nitelik olarak semptomlardan farklı değildi. Her hastalık belirtisi, bilgili bir tıbbî okumanın onun hastalığın kronolojik bütünü içine yerleştirebilmesi koşuluyla, temel bir değişiklik olmadan, bulgu değeri taşıyabilirdi. Her semptom fiilen bulguydu ve bulgu okunmuş bir semptomdan başak bir şey değildi. Oysa, anatomo-klinik bir algıda, semptom tamamıyla dilsiz kalabilir ve hazır olduğu sanılan belirtici özün varolmadığı ortaya çıkabilir. 

189
lezyon  Doku bozukluğu

191
Klinik hekiminin bakışı, bir patolojik olaylar dizisi ve alanı üzerine toplanıyordu; aynı zamanda hem eşzamanlı hem artzamanlı olmak zorundaydı, ama ne olursa olsun zamansal bir bağımlılık içinde yer alıyordu; bu düiziyi inceliyordu. Anatomo-klinik hekiminin bakışı bir hacmi ortaya çıkarmalıdır; işi, tıpta ilk kez üç boyutlu olan mekânsal verilerin karmaşıklığıyla uğraşmaktır. Klinik deneyin, görünür ve okunurdan ibaret karma bir yapının kuruluşunu içermesine karşın, yeni semiyoloji, o ana kadar tıbbî tekniklerin dışında tutulmuş çeşitli atlasların yardımda bulunması gerektiği bir çeşit duyumsal üçleme gerektirir: Görmeye, işitme ve dokunma eklenir.

oskültasyon  Fizik muayenenin steteskop isimli araç ile yapılan kısmı.Vücudun üretiği sesleri (örn. kalp Sesi, solunum sesi) dinlemek amacıyla yapılır.
Pektoriloki: Oskültasyon sırasında gözlemlenen, ses ve öksürüğün doğrudan doğruya göğüsten geldiği izlenimini yaratan fenomen.
Egofoni: Yalnız oskültasyon sırasında algılanabilen ve plevrada (akciğer zarı) sıvı toplanmasının belirtisi olan ses titremesi.
Perküsyon: Vücuda parmaklarla özel bir şekilde vurarak alınan sese göre oradaki organ ve boşlukların durumunu muayene etme.

194
Dokunsal ve işitsel boyutlar görme alanına açıkça eklenmemiştir. Anatomo-klinik algı için kaçınılmaz olan duyusal üçleme, görünür olanın egemenliğindedir.  

195
Gizleyen ve örten, doğruluğun üzerindeki gece perdesi, paradoksal olarak yaşamdır; ve ölüm, tersine, bedenlerin kara kutusunu gün ışığına çıkarır: Karanlık yaşam, berrak ölüm, batı dünyasının en eski düşsel değerleri...

196
Bichat mikroskop kullanımını bile kabul etmez: "Karanlığa bakıldığında herkes kendine göre görür". Patolojik anatomi tarafından kabul edilmiş tek görünürlük tipi, gündelik bakışla tanımlanmış olandir... 

198
Bireysel olmayan hastalık yoktur: Birey kendi hastalığını etkilediği için değil ama hastalığın etkinliğinin kendiliğinden, bireysellik biçiminde gelişmesi nedeniyle.

Artık söz konusu olan, çift anlamlı bir aktarımla, görünürü okunura yükseltip, derlenmiş bir dilin evrenselliğiyle onu anlamlı hale getirmek değil, tersine, sözcükleri her zaman daha somut, daha bireysel, daha biçimlenmiş belli bir nitel titizliğe bırakmaktır; rengin, kıvamın, "tanenin" önemi, ölçüyle ilgili metaforun tercih edilmesi (... kadar büyük, ... uzunluğunda...); basit operasyonlardaki kolaylığın veya zorluğun değerlendirilmesi (yırtmak, ezmek, sıkmak); duyulararası niteliklerin önemi (düz, yumuşamış, kabarmış); amprik karşılaştırmalar ve günlük ya da normal olana göndermeler (doğal durumundan daha koyu, "parmaklarla bastırılan, yarısına kadar hava dolu, ıslak sidik torbasınıkiyle sağlıklı bir durumdaki bir akciğer dokusunun doğal çıtırdaması arasındaki" aracı duyum).

199
"Büyüklüğünün üçte biri kadar kalmış karaciğer, bulunduğu bölgede adeta saklıydı; hafif kabartılı ve kurumuş dış yüzeyi sarı-gri bir renkteydi; çizerek yarıldığında, büyüklüğü darı tanesinden kenevir tohumuna kadar değişen bir sürü küçük yuvarlak veya oval tanelerden oluşmuş gibi görünüyordu. Birbirinden ayrılması kolay bu taneler, aralarında, karaciğere özgü bazı doku kalıntılarının bulunabileceği bir mesafe bile bırakmıyordu; pas renginde veya yer yer yeşile çalan kızıl sarı renkteydiler; yeterince ıslak ve saydamsız dokuları, dokunulduğunda, yumuşaktan çok pörsüktü ve taneler parmaklar arasında sıkıldığında yalnız küçük bir bölümü eziliyordu, kalan kısım yumuşak bir deri parçasıymış duygusu veriyordu." (R. Laennec)

200
... İnsanla ilgili bilimsel söylemi yasaklayan eski Aristotelesçi kural, ölüm, dilde kavramının yerini bulduğu zaman kalkmıştı...

202
Ölüm, eski trajik havasını bırakıp sonunda insanın, lirik özü haline gelmiştir: Görünmeyen doğruluğu, görünür sırrı.

212
Lezyonsuz ateşler temel, lokal lezyonlu ateşler sempatiktir. Dış belirtileriyle belirginleşen bu bağımsız hastalık biçimleri, "iştahı kesip sindirimi duraklatmak, dolaşımı bozmak, bazı salgıları durdurmak, uyumayı engellemek, zekâ etkinliğini uyarmak ya da azaltmak, duyuların bazı fonksiyonlarına zarar vermek ve hatta onları durdurmak, kas hareketlerinin her birini kendi tarzında engellemek gibi ortak özelliklerin" ortaya çıkmasına izin verir (Pinel).

220
Hastalıkların nedeninin belirlenmesinin imkânsızlığı.

Uyarıcı bir etkene karşı organik bir reaksiyon olan patolojik fenomen artık, hastalığın, özel yapısı içinde, bireysel değişiklikler ve özü olmayan tüm rastlantılar ayrıldıktan sonra, ondan önceki zorlayıcı bir tipe uygun olarak varolacağı bir dünyaya ait olamaz; yapıların mekânsal, belirlemelerin nedensel, fenomenlerin anatomik ve fizyolojik olduğu bir organik yapıya dahil olmuştur. Hastalık, uyarıcı bir nedene reaksiyon gösteren dokuların karmaşık hareketinden başka bir şey değildir: Patolojik olanın tüm özü budur çünkü, artık ne temel hastalıklar ne de hastalıkların özleri vardır: "Hastalıkları bize özel varlıklar gibi gösterme eğilimindeki tüm sınıflandırmalar hatalıdır ve rasyonel bir düşünme biçimi, buna rağmen, durmaksızın, zarar gören organların araştırılmasına yönelmiştir" (Broussais, 1816). Öyleyse ateş, temel hastalık olamaz...

223
Polemikler nihayet son bulur. 1821'de lezyonsuz genel ateşlerin var olduğunu ileri süren Chomel, 1834'te hepsinin organik bir lokalizasyonu olduğunu kabul eder.

SONUÇ

227
Tüm psikolojiler ve bizzat psikoloji olanağı, Akla aykırılığın deneyinden doğmuştur; ölümün tıp düşüncesine dahil edilmesinden, insan bilimi olarak ortaya çıkan bir tıp doğmuştur.

229
... tanrıların yokluğunda oluşan boşluğa yerleşen bir dil...


Ama bu pozitivizmin dikey incelemesi yapıldığında, onun tarafından saklanan, ama doğması için kaçınılmaz olan, daha sonra kurtarılıp paradoksal olarak ona karşı kullanılacak olan bir dizi öğenin ortaya çıktığı görülür. Özel olarak, fenomenolojinin inatla onun karşısına çıkaracağı şey, zaten onun koşullarının sisteminde bulunuyordu: Algılananın anlamlı güçleri ve deneyin temel biçimleri içinde dille olan ilişkisi, nesnelliğin bulgunun değerlerine göre düzenlenmesi, verinin gizli dilbilimsel yapısı, bedensel mekânsallığın kurucu karakteri, bitimliliğin insanın doğrulukla olan ilişkisindeki ve bu ilişkinin kurulmasındaki önemi, tüm bunlar daha önce pozitivizmin doğuşunda ortaya konmuştu. Ortaya konmuş, ama onun yararına unutulmuştu.



 




.
.
.
.