06 Ocak 2014

Alan Musgrave - Sağduyu, Bilim ve Kuşkuculuk

.
.
.
.



















.
.



Sağduyu, Bilim ve Kuşkuculuk
(Bilgi Kuramına Tarihsel Bir Giriş), 1993
Alan Musgrave

(Çev. Pelin Uzay), Göçebe Yayınları, 1997 İstanbul


Arda Denkel’in Önsözü

10
Yüzyılımızın ikinci yarısının analitik felsefe dünyası içinde bilgi-bilim alanında oluşan ilerleme, felsefe tarihinin tüm öbür dönemlerinde gerçekleşmiş epistemoloji birikimini aşmış bulunuyor.

11
bilim felsefesi
(Musgrave) … kuşkuculukla belli bir denge kuran özgün bir bakış açısı … sunuyor.
Bilgi, algı, gerekçelendirme gibi, bilgi kuramının odaksal sorunları…

Önsöz

12
(Bu kitap) … tarafsız olma çabasına girmemektedir. Bunun yerine, yanılabilircilik ya da eleştirel gerçeklik olarak adlandırılan özel bir epistemolojik tutum içindeki bir uslamlamadır.

13
… bu Popperci bir kitaptır.

BÖLÜM 1
Bilgi Sorunu

14
Birçok önemli felsefi sorunda olduğu gibi, karşılaşılan ilk zorluk ortada gerçek bir sorun olup olmadığıdır.

Bilgi güç demektir.

15
Filozofların söylediği gibi bir şeye inanmak, bilgi için gerekli fakat yeterli olmayan bir koşuldur. … Başka hangi koşullardan söz edilebilir?

Bu inancın ‘bilgi’ adını almasından önce, inanılan şeyin doğru olması gereklidir.

17
Sadece ve ancak iddiamı gerekçelendirdiğim ve bu iddiamın şanslı bir tahmin olmadığını gösterdiğim zaman o konuyu bildiğim söylenebilir.

18
Yunanlılar bütünüyle kesin olan (bu) bilgiye episteme adını vererek, bunu doxa, yani sıradan kanıdan ayırmışlardır.

Bir şeyi kesin olarak bilebilir miyiz?

20
… görünürde üç değişik bilgi çeşidi bulunmaktadır.
(1) Nesnelerin ya da şeylerin bilgisi (tanıdık bilgi - tanıyarak bilme)
(2) Bir şeyin nasıl yapılacağına dair bilgi (yordam bilgisi) (tavuk çiftlikleri, dişi tavuk, anatomik inceleme için veterinerin yüksek maliyeti,özellikle kadınların bir bakışta cinsiyet ayrımı yapabilmeleri) (Kendileri de dahil olmak üzere kimse bunun nasıl yapıldığını bilmemekte …  Bilgi sahibi, bildiği şeyi önermelerle ifade edememektedir ve şu ana kadar kimse de bunu yapamamıştır)
(3) Yargı ve önermelerin bilgisi (konular bilgisi ya da önermesel bilgi)

22
… hayvanların, bu tür inanç ve gerekçelendirmeleri oluşturmaların olanak verecek dilden yoksun (olmaları).

23
Eğer bazılarının düşündüğü gibi hayvanların da gelişmiş bir dile sahip oldukları ortaya çıkarsa, o zaman önermesel bilgiye ulaşabilecekleri anlaşılabilir.

25
(Yunan düşünürleri) Kuşkucular ve dogmacılar

26
Bilgi kuramı ya da diğer adıyla epistemoloji esasında dogmacılık ve kuşkuculuk arasındaki uzun ve henüz son bulmamış bir savaştan ibarettir.

Kesin doğruya bakarsak, hiç kimse bunu bilememiştir,
Hiç kimse de bilemeyecektir, ne tanrılar hakkında bir şey,
Ne de şimdi benim bahsettiğim tüm bu şeyler hakkında.
Eğer insanoğlu şans eseri söyleyebilseydi en son gerçeği,
Bunun ne olduğunu kendisi de bilemezdi;
Aslında her şey örülmüş bir tahmin ağından ibarettir.

27
Kuşkucu, inançları gerekçelendirme işleminin, kaçınılmaz sonsuz geri gidişlere maruz kaldığını iddia eder.

28
Sonsuz sayıdaki gerekçelendirmeleri tamamlamak imkansız olduğu için herkes inançlarını gerekçelendirilmemiş varsayımlara bağlayacaktır. Yalnızca düşünceye dayanan şeyler, yine sadece düşünceden oluşmakta, böylece bilginin yapısı bozulmaktadır.

29
‘tanımların sonsuz geri gidişi’
İnandığımız şeyi anlamak için öncelikle bu inancımızı dile getirirken kullandığımız kelimelerin anlamlarını bilmemiz gerekir.. Bir kelimenin anlamını bilmek ise onun ne anlama geldiğini söylemek (için yeni tanımlar gerektirecek başka başka kelimeler kullanmamız anlamına gelir). Bu aynı şekilde devam ederek yeni bir ad infinitum oluşturmaktadır.

32
Gözlem yargılarındaki dolaysız bilginin kaynağı olarak duyuları temel alan bilgi kuramına ‘deneycilik’ diyoruz. Bu kavram tanımların sonsuz geri gidişlerinin son bulmasını da duyularla açıklar. Anlamları tanım ya da açıklama gerektirmeyen asli (ilkel) kavramlar, gözlem yargılarıdır. (kırmızı, sıcak, soğuk, pürüzlü, düzgün, kaba, zarif, tatlı ve acı…)

33
Nihil in intellectus quod non fit priori in sensu
Daha önce duyulardan geçmeyen hiçbir şey zihinde yer alamaz.

(Sonsuz geri gidiş açıklamasına verilen ikinci yanıt) … bilginin kaynağı olarak sebep ya da zihinsel önseziye dayanan bir düşünceyi barındırmaktaydı. Gerekçelendirmelerin sonsuz geri gidişi, açıkça ortada olan veya zihinsel önseziyle doğruluğu anlaşılan ilk ilkeler ya da aksiyomlarda son bulmaktaydı. … Bu, ‘akılcılık’ ya da ‘anlıkçılık’ adını taşıyan bilgi kuramının temel düşüncesidir. (Akılcılığın temel dayanağı başta Eukleides geometrisi olmak üzere matematiksel bilgidir.)

36
Kuşkucular dogmacıların cevapları karşısında sessiz kalmamış ve hem duyumsal, hem de zihinsel yaklaşımlara karşı çıkmışlardır.

BÖLÜM 2
Saldırı Altındaki Kuşkuculuk

38
aldatmaca: Sokrates’in bildiğimiz tek şeyin başka hiçbir şey bilmediğimiz olduğu düşüncesi…

aldatmaca: … eğer en az bir şeyi bilmek mümkünse aynı yolla diğerlerini bilmenin neden imkansız olduğu… (sorusu).

aldatmaca: bir yanlışlığı bilemeyiz.

40
“Eğer dili eleştirirken -ki bu düşünen birey için en önemli vazifedir-, basamakları tırmanmak istiyorsam arkamda kalan lisanı basamak basamak yok etmeliyim; merdivene çıkarken, tüm basamakları yok etmem şarttır.” Fritz Mauthner

41
Mauthner’den oldukça etkilenen Ludwig Wittgenstein, felsefenin esasında bir saçmalıktan ibaret olduğunu savunan bir kitap yazmıştır; kuşkucu bir tezi destekleyen bu çok ünlü eserin adı Tractatus Logico-Philosophicus’tur.

… kesin bir kuşkuculuk anlayışına sahip çok az filozof vardır.

46
Tarih boyunca bu türden birçok yargılama olmuştur; günümüzde de devam edenleri vardır: engizisyon, dinsel, ahlaki ya da politik konularda düşüncelerinin yanlış ya da günahkar ‘olduğu’ bilinen insanlara zulüm yapan bir kurumdur. Sadece dogmacılar bu türden engizisyonlar oluştururlar.

48
Makul derecede bir kuşkuculuk anlayışının dünyayı daha yaşanabilir bir yer yapacağı söylenebilir, kuşkucular da bugüne kadar hep bunu savunmuştur.

BÖLÜM 3
Duyular Hakkında Kuşkuculuk

50
Sextus Empiricus M.S. 160-210 civarında, Pyrrhon ise ondan beş yüz yıl önce, yaklaşık M.Ö. 275 yıllarında yaşamıştı.

53
Belki de Puss (kedi’nin ismi) dünyayı gerçekte olduğu gibi görmekte ve biz bunu yapamamaktayız.

Hayvanlar insanların hoşlanmadığı şeyleri yemeği severler, yani bunlar hayvanlara ve insanlara farklı görünmektedir.

66
Otto Neurath bilgimizi açık denizde yol aldığımız bir gemiye benzetmektedir; yolculuk sırasında gemiyi sürekli onarmamız ve daha iyi duruma getirmemiz gerekmektedir, geminin kutsal ve değiştirilemez ve hiçbir öze döşeme tahtası bulunmamaktadır.

67
Yarısı suyun içinde olan çubukla karşılaştığımızda ‘Çubuk eğridir’ demez, bunun yerine çubuğun sadece eğriymiş gibi durduğunu ya da böyle göründüğünü ama gerçekte öyle olmadığını söyleriz. Eğer bunu neye dayanarak yaptığımızı sorarsak, genel anlamda cevap, gözlemlediğimiz şeyler hakkındaki bilgi ya da kanaatlerimizi, deneylerimizi gerçeğe uygun ya da uygunsuz olarak sınıflandırabilmek için kullandığımız olacaktır.

Bu cevap beraberinde üç ilginç soru getirmektedir. İlk soru deneyimimizdeki çelişkileri çözümlememize yardım eden kanılara nasıl vardığımızdır: bunların kendisi de bir şekilde deneyimden çıkarılmamış mıdır? Tam olarak anlaşıldığı gibi bu psikolojik ya da olgulara dayanan bir sorudur. Ancak bu daha felsefi olan ve geri dönüşler gerektiren ikinci bir soruyla bağlantılıdır. İkinci soru deneyimlerimizi anlamak için önceki inançlarımıza güvenmemiz durumunda, bu inançların hata yapmamıza yol açıp açmayacağıdır. Eğer yanlış bir inancımız varsa buna dayanarak gerçeğe uygun bir deneyimi gerçek dışı ya da gerçek olmayan bir deneyimi gerçek olarak nitelememiz durumunda ne olacaktır? Bu, üçüncü bir soruyu ortaya çıkarmaktadır. Deneyimlerimizi anlamak ya da yorumlamak için önceki inançlarımıza güvenirsek, o zaman güvendiğimiz inançların doğru olduğundan emin olduğumuz sürece doğru bir şey yaptığımızdan kuşku duymayabiliriz. Ancak bundan gerçekten emin olabilir miyiz?

72
Yazım hatalarını bulmak için bir yazıyı kontrol eden kişi, yazıların manasıyla ilgilenmemesi gerektiğini bilir.

73
Bu ‘beklenti’ ya da kanılarımızın farkında olmayabiliriz.

Kısaca özetlersek, ilgilerimiz, önceki inanç ve beklentilerimizin hangi duyusal uyaranı dikkate alacağımızı belirlememize yardımcı olduklarını gördük. Önceden sahip olduğumuz kanı veya beklentilerin deneyimlerimizi yorumlamamız, bazılarını gerçeğe uygun, bazılarını ise gerçeğe uymayan şeklinde adlandırmamız konusunda bize nasıl yardım ettikleri üzerinde birkaç örnekle karşılaştık.

75
“İnsanın anlama yetisi kendi doğasından dolayı dünyada olduğundan daha fazla düzen ve düzenliliğin varlığını varsaymaya eğilimlidir” Bacon

Bir düzenin geçerli olduğunu kabul eder, yani bununla ilgili bir inanç oluşturursak, önyargılarımızla uyuşmayan her deneyimi yok sayarız.

83
Bir şeyin ne olduğunu görmek önermelerle ilgili bir durumdur ve söz konusu önermenin ortaya çıkabilmesi için gözlemcinin gerekli olan sözcük ya da kavramlara sahip olması gerekir. Görmek ise önermelerle ilgili bir durum değildir ve herhangi bir kavrama sahip olmayı gerektirmez. Bir şeyin ne olduğunu görebilmemizi mümkün kılan şey dil ya da kavramların anlayışına önceden sahip olmamızdır. (fizik laboratuarında bir galvonametre gören kedi)

BÖLÜM 4
Deneyci Psikoloji

92
Görme özürlü kişi etrafındakilerin renkleri, duyma özürlü de çıkardıkları sesler hakkında bir şey bilmez. Eğer bizim sahip olmadığımız duyularla donatılmış canlılar varsa, o zaman onların bu duyularla ne tür deneyimler yaşadığını bizler asla bilemeyiz.

97
Dil, etrafımızdakileri başka insanların gözüyle görmemizi ve onların anlama yetisiyle bilmemizi sağlamaktadır. Bizi varolan en üstün canlılar yapan da bu özelliğimizdir.

görme ve duyma yetiler…
İnsan bilgisinin en az beşte ikilik bir bölümü beş duyumuzdan bu ikisine aittir.

98
Bilincin, insanın kendisiyle ilgili bir his gerektirdiği ve buna bağlı olarak da dilin kazanılmasına bağlı olduğu ilginç bir düşünce tarzıdır. (Helen Keller vakası)

100
Dil öğrenimi sadece belirli kelimelerin anlamlarının öğrenilmesi değildir, bundan daha önemli olarak cümlelerin oluşturulması için gereken dilbilgisi kurallarının kavranmasını içerir. Bu tür bir kural aralarında ilişki kurulan uyaranların tekrarıyla öğrenilebilir mi? Eğer bu mümkünse, bu ne tür bir uyarandır?

Dil öğreniminin çabukluğu ve öğrenilmekte olanların karmaşık doğası Noam Chomsky’e çocukların doğuştan birtakım dilsel bilgilere sahip olduklarını ve bu bilgilerin öğrenme gerektirmeyerek, öğrenilmesi gereken bilgilere bir yapı ve öğrenmede hız kazandırdığını düşündürmüştür.

Cohomsky, doğuştan gelen bu bilginin tüm dillerin yapısına ait genel özellikleri taşıdığını farzetmektedir.

101
“Çocuklar kelimelerin anlamlarını abartılı bir şekilde genelleştirerek, algıladıkları tüm kelimeleri bilmediklerinin yerine de kullanırlar… Bir sözcük çocuğun kelime dağarcığında belirdiği anda belli nesneye gönderme yapmaktadır, fakat çocuk hızla bu kelimenin anlamsal kapsamını genişleterek aynı kelimeyle pek çok farklı şeye gönderme yapar. Kelimenin anlamı yetişkinlerin kullanımıyla bir oluncaya kadar gittikçe daralır… Çocuklar bir kelimenin anlamsal açılımını en çok o kelimeyle ima edilen ilk nesnenin biçimine dayandırırlar.” Moskowitz

102
Eğer iletişim kurmak istiyor, fakat dağarcığımızda yeteri kadar sözcük bulundurmuyorsanız, o ana kadar sahip olduğunuz kelimeleri kullanmamanız için ne sebep olabilir ki?

104
Canlılar acı verici ya da hoş olmayan deneyimlerden çok çabuk öğrenirler: Bu türden tekrarsız deneyimlere dayanarak ani çıkarımlar yaparlar.

105
İnançların çoğunlukla aniden sonuca ulaşmak suretiyle oluşturulduğuna yönelik düşünce bazı deneyciler tarafından fark edilmiştir.

108
… hayvanlar kendileri için önemli olan bazı uyaranları seçmek, onları belli şekillerde yorumlamak ve bunlara uygun şekilde tepki vermek için ‘ayarlanmışlar’dır.
(Dipnot: Tabii ki bu ‘seçim’ ve ‘yorumlama’nın bilinçli birer işlem olduklarını düşünmemeliyiz.)

109
Yumurtadan yeni çıkan Ringa martısı yavruları… ebeveynin gagasının ucundaki kırmızı nokta…

111
(hayvanlar) … eğer doğru uyaran uygun zamanda verilmezse, tepki oluşmayacaktır.

su soreksleri

114
Aşağıda Amerika’da yapılan bir araştırmayla ilgili gazete haberi bulunmaktadır:

Bildiğim kadarıyla kurbağa ya da maymununkine benzeyen özel tepkiler insan gözünde bulunmamaktadır.

115
arılar mor ötesi ışınlara tepki gösterirler…

… farklı canlılar belli uyaranları seçmek ve bunlara çeşitli yollardan tepki vermek için programlanmışlardır; bu programların bazıları duyu organlarının yapısına bile işlenmiştir.

(Tavuk – yumurta) (‘Hangisi önce gelmektedir; varsayım mı, yoksa gözlem mi?’) bir cevap verme durumunda kaldığımızda, ilk önce gelenin, algısal uyaranları ‘seçmek’ ve ‘yorumlamak’ için bizde ilkel ve yaratılıştan gelen bir mekanizma, bir tür ilkel önsav (hipotez) olduğunu öne sürmek en iyi yanıt gibi görünmektedir. (Popper 1972)

116
‘Doğuştan gelen idealara yönelik saldırısından yola çıkılarak kendisine hiçbir deneyim olmadan yuvalarını nasıl ve hangi malzemeden yapacaklarını bilen kuşlarla ilgili bir soru sorulmuştur. Locke bu soruya oldukça belirsiz bir yanıt vermiştir: ‘kitabımı hayvanların davranışlarını açıklamak için yazmadım’ 1690.

doğuştan gelen eğilimler

Locke, hayvanların doğuştan gelen algısal becerileriyle ilgili ayrıntılı keşiflerden haberdar değildi; bu buluşlar oldukça yeni olduğu için Locke’u bu konuda suçlayamayız.

117
Martı yavrularıyla karşılaştırıldıklarında insan yavruları oldukça savunmasız bir konumdadırlar. Aynı zamanda bildikleri pek çok şeyi öğrenen ve bunları doğuştan getirme zorunluluğu taşımayan oldukça akıllı canlılardır. Martılar yaşamları boyunca pek bir şey öğrenemezler, bu yüzden davranışlarının çoğu içgüdüseldir.

(bebek) emme tepkisi

Eğer Chomsky haklıysa, insanlar dilin genel yapısıyla ilgili bilgiye doğuştan sahip olabilirler.

118
nesne bilgisiyle (ve inancıyla) yordam bilgisi arasındaki farklılık…

119
İnanç ya da bilginin, kavramlara sahip olmayı gerektirdiğini ve hayvanların bu kavramlara sahip olmadıklarını düşünenler bile…
(Dipnot: Ben de hayvanlara kanaat ve kavramların atfedilmesinin saçma olduğu görüşündeyim…)

(Popper) İnançlarımızı şekillendirmemizi ve kontrol etmemizi sağlayan dil, bunları bilinçli olarak eleştirmemizi de sağlamaktadır. Bunu, amip ve Einstein arasındaki tek farkın ikincinin vardığı ani sonuçları eleştirme yeteneğine (bu onun dile sahip olmasına bağlıdır) sahip olduğunu (söyleyebiliriz).

Doğuştan gelen yordamsal bilgilerin onların ‘yanlış sonuç çıkarmalarına’ (Lorenz’in anneleri olduğu sonucu) sebep olmuştur.

120
… dile sahip olmak yeni bir hata olasılığını ortaya çıkarmaktadır. Ancak bu, hatalardan bir şey öğrenilmesini de mümkün kılmaktadır.

BÖLÜM 5
İdea-cılık, Görünüş ve Gerçeklik

121
Duyuların gerçekte nasıl işlev gördüğü ve inançların gerçekte nasıl oluşturulduğu ile ilgili sorular felsefi sorular olmaktan çok psikoloji ve/veya fizyolojiyi ilgilendiren olgusal sorulardır.

122
...ideacılığın epistemolojik, idealizmin ise ontolojik ya da metafiziksel birer öğreti olduklarını söyleyebiliriz.
(Sextus Empiricus) "Söz konusu nesnenin göründüğü gibi olup olmadığını sorguladığımız zaman, bize göründüğü gerçeğini kabul ederiz; şüphemiz görünüşünün kendisi ile ilgili değil, bu görünüşe getirilen açıklamayı içermektedir."

123
(Sextus) Duyuların şeylerin nasıl göründüğü konusunda kesin bilgi verdiğini, ancak bunun gerçekte nasıl olduklarını içermediğini kabul etmektedir.

127
[Düşerken el yordamıyla kaptığımız bir dal; bisikleti sürerken sürekli düştüğümüz gerçeğini kabul etmeden sürdürdüğümüz sürüş...]

(elips şeklindeki para, yarısı suyun içinde bulunan çubuğun bükülmesi, halüsinasyon anında görülen pembe fareler...)

Paraya yukarıdan, çubuğa suyun dışındayken ya da gerçek kahverengi farelere baktığım zaman algıdaki hazır nesne yine bir görünüş, idea ya da duyu-verisidir. Gerçeğe uygun ya da gerçeğe uymayan algılar mevcut nesnelere göre farklılık göstermezler. Bundan ziyade görünüş, idea ya da duyu verisinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığına göre ayrılırlar...

129
Bilim bize algının, algılanan nesne ve algılayıcı arasında az ya da çok karmaşık bir nedensel etkileşim gerektirdiğini gösterir. Örneğin, masayı görebilmemiz için masanın yüzeyinden ışığın yansıması, bu ışığın göze girmesi, retinayı, görme sinirini ve sonra da masanın görsel imgesinin oluşacağı beyindeki görsel bölgeyi uyarması gerekmektedir. Diğer duyular için de benzer şeylerden bahsedilebilir. Bu algının nedensel kuramıdır.

Bunun gerçekçi bir dille ifade edildiğine dikkatinizi çekmek istiyorum. ... Algının nasıl oluştuğuyla ilgili bilimsel analiz, algıdaki nesnelerin (görülen, duyulan, kokusu ve tadı alınan, dokunulan şeyler) dış dünyadaki nesneler yerine idea ya da duyu verileri olduğu yolundaki ideacı tezi inanılır kılmak için herhangi bir şey söylememektedir. Bilim sadece bize algının doğrudan olmayan bir işlem olduğunu öğretmektedir. Algılayan kişi, şekil ve zamanda algılanan nesneden ayrı tutulmakta ve algılanan doğrudan bir 'ilişki' kurmak yerine bu nesneye sadece ayrıntılı bir nedensel işlemle bağlı bulunmaktadır.

131
zaman yanılgısı tartışması

"Varsayalım ki geceyarısı bir yıldıza, mesela Sirius'e bakıyorum. Fiziğe inanmamız durumunda, Sirius'dan yıllar evvel yola çıkan ışık dalgaları yeryüzüne ulaşmakta, retinama çarpmakta ve Sirius'u gördüğümü söylememe sebep olmaktadır. ..." C.E.M. Joad
masayı görmüyorum, gördüğüm, masanın üzerimde bıraktığı etkidir...

134
Hiç kimse bir masaya dokunmamış ya da bir portakalın tadına bakmamıştır, bunun yerine dokunmayla ilgili duyu verisine dokunmakta ve tatmayla ilgili duyu verisini tatmaktayız. Zaman yanılgısı tartışması bu şekilde tüm algı çeşitlerine genellenebilir.

Sağduyulu görüşler çoğunlukla hatalı çıkmışlardır; muhtemelen algıyla ilgili sağduyulu gerçekçi görüş de yanlıştır. (Dipnot: Kuşkucular ve bilim adamları naif ya da doğrudan gerçekçiliğin yanlış olduğunu göstermektedirler.)

135
İdeacılık, algıda ilk anda bilincine vardığımız şeyin görünüş, idea ya da duyu verisi olduğu görüşüdür.

136
(İdeacılık yirminci yüzyıla kadar devam eder.)

137
Bilim adamlarının yıldızlar, kayalar, atomlar ya da insan beyni türünden şeyleri inceleyebileceklerini düşündükleri beklenebilir. Ancak filozof bilim adamları bu konu üzerine daha derin düşünüyor gibi görünmektedirler.

138
İdeacılık...
'Şu an eğri bir çubuğun görsel idesinin bilincine varmaktayım', 'Şu anda masaya benzeyen bir duyu verisini tecrübe etmekteyim', 'Şimdi bozuk yumurtanınkini andıran koku duyumuna ait bir idenin (koku) bilincine varmaktayım' türünden ifadeler ortaya çıkmaktadır.

139
Günlük konuşma dili 'kaşınmak', 'gıdıklanmak' türünden kelimeler içermektedir ve bunlar duyumların ifade edilmesi açısından yetersiz kalmaktadırlar (bu idea ya da duyu verisi kuramının sağduyulu olmaktan çok felsefi bir kuram olduğunu bir kere daha göstermektedir).

142
Şu anki idea ya da duyu verilerimi temel alarak tüm idea ya da duyu verilerimin süregelen konusu olarak varolduğumdan emin olabilir miyim? Bu bellek sorunuyla bağlantılı bir problemdir, çünkü birçok ideacı belleğin, kişisel kimliğin anahtarı olduğunu öne sürmüşlerdir.

Daha önemli bir kuşkucu itiraz, yeni deneyci temelin yeterliliğini sorgulamaktadır. Bu güvenirliğin oldukça pahalıya mal olduğu ortadadır. Deneyci temel eskisinden çok daha dar bir hal almıştır: Naif gerçekçilik dış dünya hakkında bize hazır bilgi vermektedir; ideacılık bize sadece zihnimizin (duyumsal) içeriği hakkındaki hazır bilgiyi sunmaktadır. Dış dünya hakkında söylediğimiz her şey dolaylı (aracılı) ya da çıkarılmış bilgi (inanç) halini almıştır. Kuşkucu saldırıdan korunmak uğruna bilgiye ait dayanağı dar bir kapsama sokmak, bu dar oluşumun üzerine farklı bir yapının oluşturulmasını güçleştirmiştir.
'bir şeyin gerçek rengi nedir?'

145
dış dünya sorunu

İdealizm sadece idealar ya da duyu verilerinin (bir de bunlara sahip olan zihinlerin) varolduğu yolundaki metafiziksel ya da ontolojik görüştür. Dış dünya sorunu, ideacılığı idealizme dönüşmekten kurtarıp kurtaramayacağımız ve idealara dayanarak ideaların dışında bir şeyin varlığını kabul ettirip ettiremeyeceğimiz ile ilgili bir sorundur.

İdealizm sadece kendine mahsus bir öğretiyken, tekbencilik aşırıya kaçmaktadır.

146
Tekbencilik oldukça çılgın bir fikirdir, ancak 'yöntembilimsel tekbencilik' aynı durumda değildir.

BÖLÜM 6
Birincil ve İkincil Nitelikler

(John Locke)
Birincil nitelikler: biçim, boyut, ağırlık, hareket halinde ya da hareketsiz olmak, sayıca teklik ya da çokluk
İkincil nitelikler: renk, tat, koku, ses,dokunma, sıcaklık ya da soğukluk.

152
"Herhangi bir maddesel ya da cisimsel tözü ne zaman idrak etsem, anında onu bu ya da o şekilde, başka şeylere oranla büyük veya küçük olmak üzere, belli bir zamanda belirli bir yerde, hareketli veya hareketsiz halde, başka bir cisme dokunurken ya da dokunmazken, sayıca tek, birkaç tane ya da çok olmak üzere sınırlanmış olarak düşünme ihtiyacı hissettiğimi söylüyorum. Hayalgücümü ne kadar zorlarsam zorlayayım, böyle bir tözü bu koşullardan ayrı düşünemiyorum. Ancak zihnim beyaz ya da kırmızı, acı ya da tatlı, gürültülü veya sessiz, iyi ya da kökü kokuda olmayı zorunlu eşlik eden unsurlar olarak getirmemi gerektiriyor. Duyularımızın rehberliği olmadan, onların desteğinden uzak kalan akıl ya da hayalgücü muhtemelen bu türden niteliklere asla ulaşamayacaktır. Buna bağlı olarak tat, koku, renk, vb.'nin ... sadece bilinçte yer aldığını düşünüyorum. Böylelikle eğer canlı yaratıklar ortadan kalksalardı, tüm bu nitelikler silinecek ve yok edileceklerdi.
Bizdeki tad alma, koklama ve işitme duyularını uyarmak için dış dünyadaki cisimlerin biçimleri, sayıları ve hızı ya da yavaş hareketleri dışında başka hiçbir şeyin gerekli olmadığını düşünüyorum. Kulaklar, diller ve burunların ortadan kaldırılması durumunda biçimler, sayılar ve hareketin kalıcı olacağı, ancak koku, tad ve seslerin yok olacağına inanıyorum."
Galileo

Birincil nitelikler aklın buyurdukları, ikincil nitelikler ise duyu-deneyin (hatalı bir şekilde) öne sürdükleridir.

156
Burada söylenen şey renk, tad, koku ve seslere ait olan 'idealar'ın (yani renk duyumları, tad duyumları...) algılayıcıların ortadan kaybolması durumunda yok olduklarıdır.

157
Lock'a ait bu ikinci görüşe göre birincil ve ikincil nitelikler arasındaki farklılık birincillerin gerçek veya nesnel, ikincillerin ise gerçekdışı veya öznel olmalarından ileri gelmemektedir. Bu farklılık, birincil niteliklere ait idealar birincil niteliklere benzerken (görünüş olan ve gerçek olan biçimin her ikisi de biçimdir), ikincil niteliklere ait ideaların ikincil niteliklere (görünen renkler ya da renk duyumları bunları oluşturan yüzeylerin özelliklerine benzemezler) benzememesinden ileri gelmektedir.

160
İkincil Nitelikler Öznel midir?

... bilimadamları bir yüzeyin kırmızılığının tam olarak ne içerdiğini belirtmeye çalışırlar: Eğer kızıl bölge dışındaki görünür spektrumdaki tüm radyoaktif ışınları emiyorsa, bir yüzeyin kırmızı olduğu kabaca söylenebilir. (Dipnot: Burada 'görünür spektrum' ve onun 'kızıl bölge'sine yapılan göndermeler dalgaboylarının belirlenmesiyle değiştirilebilirler)

161
Belli bir durumda yüzeyin kırmızı görünmesi yüzeyin gerçekten kırmızı olduğunu garanti etmemektedir.

İkincil niteliklerin bazıları bilimsel analize karşı direnmeye devam etmektedirler. Nesnelerin sıcaklık ve renklerine yönelik bilimsel açıklamalara sahip olmamıza rağmen, bunlara ait tad ve kokular daha zorlayıcı bir durumu ortaya koymaktadırlar. Bildiğim kadarıyla, bilim adamları halen bir maddenin insanlara neden tatlı geldiğini açıklayamamışlardır. Eğer durum böyleyse, tatlılığı ele alarak Locke'un açıklamasından pek öteye gidemeyiz: İnsanlarda belli bir tad-duyusu oluşmasına yol açan şey maddedeki (bilinmeyen) kuvvettir.

162
Bu durumda ikincil nitelikler sadece 'görünüş’, 'idea' ya da duyumlardır. Kuşkucunun sorgulayacağı 'gerçek renk' bulunmamaktadır. Eğer kendi idealarımız hakkında hatasız bilgiye sahipsek, o zaman ikincil nitelikler hakkında da hatasız bilgiye sahip oluruz. Bu durumda hatalı çıkılacak başka hiçbir konu yoktur.

163
İkincil nitelikler öznel olduğuyla ilgili kuram ideacılıktan idealizme uzanan yoldaki ilk adımdır ... Tartışmanın ana safları belirginleşmektedir: Bir tarafta sağduyu, bilim ve kuşkuculuk, diğer tarafta ise duyuları ele alan doğmacılık ve idealizm bulunmaktadır.

(Berkeley) İkincil niteliklerin öznel olduğu yolundaki her uslamlamanın aynı zamanda birincil niteliklerin de öznel olduğunu göstereceğini iddia etmiştir.

164
Maddi nesneleri oluşturduğu söylenen atom ya da gözenekleri duyumsamamaktayız. Işık ışınlarını yansıtan parçacık konfigürasyonlarından ve buna bağlı olarak 'kırmızılık' ideasını oluşturmak için bir 'kuvvet'e sahip olunduğundan bahsetmek, hakkında hiçbir ideaya sahip olmadığımız şeyler üzerinde konuşmakla aynı anlama gelmektedir. Aslında bu Berkeley'e göre boş laftan ibarettir, çünkü yerini tutacak 'idea'ları olmayan kelimeleri kullanmakla aynı anlamdadır. Locke bu sorunun bilincine belirsizce varmıştır. Newton ve Boyle'a olan büyük hayranlığına karşın 'doğa felsefesinin bilime dönüştürülme konusunda yetersiz kaldığını' söylemiştir.

BÖLÜM 7
Berkeley: İdeacılık İdealizme Dönüşüyor

BÖLÜM 8
Hume: İdeacılık Akıldışılığa (İrrasyonalizm) Dönüşüyor

198
İzlenimler ya da ideaları temel alarak bilebileceklerimiz nelerdir (neyin doğruluğunu kanıtlayabiliriz)? Locke, dış dünyaya ait nesnelerin varlığını ve bunlara ait bazı özellikleri bilebileceğimizi düşünmüştü. Berkeley bu görüşü eleştirerek, bunun yerine kendi idealarımıza sebep olan diğer zihinlerin ve Tanrı'nın varlığını bilebileceğimizi iddia etmişti. Hume her ikisine de karşı çıkmıştır. Dış dünyaya ait nesnelerin, Tanrı'nın, diğer zihinlerin ve hatta kendi zihinlerimizin varlığını kanıtlayamayız. Tek mantıklı durum (kanıtlayabileceğimiz tek durum) tekbenciliktir; akıl, kendi izlenim ve idealarımın dışındaki her şey hakkında tam bir kuşkuculuğa bizi götürmektedir.

Hume bir tekbenci ve bir kuşkucu muydu? Başlangıçtaki okurlarının çoğu bu kanaatteydiler, ancak Hume'un düşüncesindeki esas noktayı kaçırdıklarını düşünmekteyim ki bu düşünce akıldışıcılıktır. Hume, aklın tekbenciliğe ve kuşkuculuğa yol açması sebebiyle, aklı reddetmemiz gerektiğini düşünmektedir, Gerçekte tekbenci ya da kuşkucu olamayız.

199
İnsan doğası veya alışkanlık ya da içgüdü, denetimi ele alır ve kendimizi bir kere daha felsefenin mantıksız olarak değerlendirdiği şeylere inanır durumda buluruz.

"İnsan aklındaki bu çeşitli çelişkilerin ve kusurların hareketli görünümü beni sinirlendirmekte ve tüm inanç ve akıl yürütmeleri reddetmeye beni hazırlayacak ve diğerinden daha büyük olasılıkta ya da uygunlukta hiçbir fikri yoklayamayacak şekilde kafamı kızdırmaktadır...

Aklın bu bulutları dağıtma becerisine sahip olmaması nedeniyle, neyse ki doğa kendisini bu amaca yöneltmekte ve beni bu felsefi melankoli ve hezeyandan kurtarmaktadır. Ziyafetler veriyorum, tavla oynuyorum, sohbet ediyorum ve dostlarımla mutlu oluyorum; üç veya dört saatlik eğlenceden sonra bu düşüncelere döndüğüm zaman, bunlar öylesine soğuk, zorlayıcı ve saçma görünüyorlar ki, içlerine daha fazla girecek gücü yüreğimde bulamıyorum.

Böylelikle burada yaşamaya, konuşmaya ve hayatın sıradan akışındaki diğer insanlar gibi davranmaya bütünüyle ve gereklilik içinde tayin edilmiş bulunuyorum... Duyularıma ve anlama yetime teslim olarak doğanın akışına uyabilirim; ve bu kör teslimiyetçilikle kuşkucu eğilim ve ilkelerimi gösteriyorum." Hume, Treatise, I, iv, 7

Hume'un içinde bulunduğu durum oldukça anlaşılmazdır. Bir taraftan hepimizin inandığı şeyin ne olduğunu, neden hepimizin buna inandığını ve niçin buna inanmaktan kurtulamadığımızı sormaktadır. Diğer taraftan da bu doğal ya da içgüdüsel inançların mantıksal açıdan doğrulanıp doğrulanamayacaklarını sorgulamaktadır. İkinci soruya verdiği yanıt değişmez şekilde olumsuzdur. Yunanlılar insanın doğası itibarıyla akılsal bir hayvan olduğunu düşünmüşlerdi; Hume insanın doğası itibarıyla akıldışı bir hayvan olduğunu düşünmüştür.

201
Zihnin dışındaki bedenleri değil de, sadece içindeki izlenim ve ideaları algılamaktayız. Algıladıklarımız hakkındaki öncüllerden, algılamadıklarımız hakkındaki sonuçlara da varamayız:

"O zaman bu duygu, bütünüyle mantık dışı olarak, anlama yetisi dışındaki bir güçten ileri geliyor olmalıdır." Hume

202
"... algıların varlığından ya da herhangi bir özelliğinden, nesnelere dair herhangi bir sonuç çıkarmamız veya bu konuda anlama yetimizi memnun etmemiz imkansızdır." Hume
Yani sonuç şudur: Nesnelere inanmaktan kendimizi alıkoyamamaktayız. Ancak bu, ya algılanmayan algılara (kaba anlayışa sahip olanlarla birlikte), ya da varlıkları, özellikleri ve algılarımıza neden oluşları hakkında hiçbir kanıta sahip olamayacağımız şeylere (filozoflarla birlikte) inanmamız anlamına gelmektedir. Her iki inanç da oldukça mantıksızdır.

reductio ad absurdum: saçmaya indirgeme

204
Hume hepimizin duyuların verdiği kanıtın ötesine gittiğimiz ve tecrübe etmediğimiz şeyler hakkında davranışlarımızı düzenlememize yardımcı olan inançlar oluşturduğumuzu farketmişti.

205
... gelenek hakkındaki inançları ya da beklentileri doğrulamak için geçmişteki deneyimlere başvurmak tümevarımsal akıl yürütmeyi kullanmak anlamına gelmektedir.

Ekmek beni Pazartesi günü beslemişti.
Ekmek beni Salı günü beslemişti.
Ekmek beni Çarşamba günü beslemişti.
Ekmek beni Perşembe günü beslemişti.
Ekmek beni Cuma günü beslemişti.
Ekmek beni Cumartesi günü beslemişti.
Yani, ekmek beni yarın (Pazar günü) besleyecektir.

Hume psikolojik bir olgu olarak tümevarımsal akıl yürütmeden kurtulamayacağımızı düşünmüştü. Hatta buradaki 'biz'in hayvanları da içerdiğini düşünmekteydi: Kediler ve köpekler de bağımlı tümevarımsal akıl yürütücülerdir (Treatise, I, iii, 16).

206
(Dipnot: Geçersiz olan tümevarımsal uslamlamamızla şu geçerli tümdengelimsel uslamlamayı karşılaştırın: 'Ekmek her zaman besleyicidir, böylelikle ekmek beni yarın (Pazar günü) besleyecektir'. Burada, eğer öncül doğruysa, sonuç da doğru olmak durumundadır. Tam tersine, eğer Pazar günkü ekmek beni zehirliyorsa, ekmeğin beni her zaman beslediği öncülü yanlıştır.)

Hume tümevarımsal uslamlamaların geçersiz olmaları yüzünden geçmiş deneyimlere başvurmanın, gelecek hakkındaki inançları kanıtlayamayacağı ya da doğrulayamayacağı veya bunlar için bir sebep gösteremeyeceği konusunda ısrar etmekteydi.

İnsan (ve hayvan) doğası yüzünden tümevarımsal akıl yürütmelerden kurtulamamaktayız.
Ekmekle tekrar tekrar beslendikten sonra, bundan sonraki ekmeğin de bizi besleyeceğine inanmaktan kaçınamamaktayız. 

210
Sorunumuz şudur: Hume'un akıldışıcı sonucundan kaçınılabilir mi?

(Öncüller: s.207
(1) Tümevarımsal olarak akıl yürütmekteyiz ve bunu yapmak durumundayız.
(2) Tümevarımsal akıl yürütme geçersizdir.
(3) Tümevarımsal olarak akıl yürütmek mantıksızdır.)

Öncül (1)'i reddedip, tümevarımsal şekilde akıl yürütmediğimizi ya da buna ihtiyacımız olmadığını söylemek. Bu Karl Popper ve onun takipçilerinin tümdengelimci çözümüdür.
Öncül (2)'yi reddedip, bunun yerine tümevarımsal akıl yürütmenin geçerli olduğunu söylemek. Bu, tarihsel anlamda, şu ana kadar en çok rağbet gören çözüm olmuştur. Tabii ki bu, tümevarımsal uslamlamaların şu ana kadar sunduğumuz halleriyle geçerli oldukları türünden saçma bir görüş değildir. Bunun yerine şu ana kadar tümevarımsal uslamlamaları doğru şekliyle sunmadığımız ve bunu yaptığımızda tümevarımsal uslamlamaların geçerli olacakları anlamındadır. Sunulan şekliyle geçersiz olan uslamlamaları geçerli yapmanın iki yolu bulunmaktadır: Sonucun öncüllerden çıkarılmasını sağlayacak şekilde öne sürülen öncüller güçlendirilebilir, ya da ortaya konan sonuç öncüllerden çıkarılacak şekilde zayıflatılabilir. Tümevarımsal uslamlamaları 'geçerli kılma'nın her iki yolu da denenmiştir.
Öncül (3)'ü reddedip, bunun yerine tümevarımsal akıl yürütmenin mantıksız olmadığını söylemek. Bu, Wittgenstein, Strawson ve onların takipçilerinin tümdengelim karşıtı çözümüdür.

BÖLÜM 9
Tümevarımda Hume'a Karşı Koymak

211
Tümevarım ilkesi nedir? Bunu ifade etmenin bazı basit şekilleri şunlardır: 'Gelecek, geçmişe benzer', 'Gözlemlenmemiş durumlar, gözlemlenmiş durumlara benzerler' ya da 'Doğa düzen içindedir'.

212
Gelecek, Pazartesi günü geçmişi andırmıştı.
Gelecek, Salı günü geçmişi andırmıştı.
Gelecek, Çarşamba günü geçmişi andırmıştı.
Gelecek, Perşembe günü geçmişi andırmıştı.
Gelecek, Cuma günü geçmişi andırmıştı.
Gelecek, Cumartesi günü geçmişi andırmıştı.
Yani, gelecek (her zaman) geçmişi andırmakta ya da geçmişe benzemektedir.

Geleceğin geçmişe benzemeyeceği varsayımından hiçbir çelişki çıkmamaktadır. Böylelikle deneyime dayanmayan hiçbir uslamlama (hiçbir reductio), tümevarım ilkesine olan inancımızı doğrulayamamaktadır.

213
Deneyimden bağımsız olarak doğanın düzen içinde olduğunu, geleceğin geçmişe benzediğini ya da bu türden bir ilkeyi nasıl bilebileceğimiz tümüyle sırdır.

214
Hume'un kendisi de deneyimden bağımsız olarak bazı doğruları kanıtlayabileceğimizi kabul ederken deneyciliği umursamamakta değil midir? Deneyci, tüm bilginin deneyimden geldiğini iddia etmemekte midir? Bazı deneyciler bunu iddia etmişlerdir. Ancak düşüncede, en katı deneyciler bile, 'Hiçbir bekar erkek evli değildir' türünden yargıların doğruluğunun, içerdikleri kelimelerin anlamlarına bağlı olduğunu kabul edeceklerdir. Böylelikle bu türden yargıların değillemeleri çelişkilere yol açacaktır; tüm bekar erkeklerin evli olmadıklarını varsaymak, birinin hem bekar, hem de evli olduğunu varsaymaktır.

217
'Ekmek Pazartesi'den Cumartesi'ye kadar beni besledi, yani beni Pazar günü de besleyecektir' uslamlamanın geçersiz olduğu açıkça görünmektedir. Pazar günkü ekmeğin beni zehirlemesi durumunda (ki, bu mümkündür), bu uslamlamanın geçersizliği daha açık bir hal alacaktır (doğru olan öncüllerden yanlış bir sonuç çıkmıştır).

229
Tümdengelimcilik

Genelde, yaptığımız şey hemen sonuçlara sıçrayarak gelecekteki davranışlarımızı düzenlemek için bu sonuçları kullanmaktır. (Dipnot: Buradaki 'biz' ifadesi hayvanları, günlük yaşamdaki sıradan insanları ve bilim adamlarını da içermektedir.)

234
(gözlemlenmeyenler hakkındaki hiçbir genel varsayım ya da önermeye akla uygun bir şekilde inanamayacağımız fikri) Popper ve Hume2un görüş ayrılığı yaşadıkları nokta da budur. Popper doğruluğu ya da olasılığı belirlenmemiş olan bazı gerekçelendirilmemiş önermelere inanmanın (deneyim yoluyla kabul etmenin, tercih etmenin) mantıklı olduğunu düşünmektedir. Yanlış olduklarını gösterme konusundaki ciddi çabalara dayanabilmiş olan doğrulanmamış önermelere inanmak akla uygundur. Önermenin kendisini doğrulamadan, o önermeye olan inancımızı (kabul, tercih) doğrulayabiliriz. Böylelikle, Popper'ın durumu gerekçelendirici olmayan akılsallık kuramı olarak nitelendirilmiştir.

BÖLÜM 10
Akılcı Seçenek

236
Akılcı Paradigma - Eukleides

Yüzyıllar boyunca bilginin akılcı paradigması genelde matematiksel bilgi ve özellikle de Eukleides geometrisi olmuştur. Filozoflar Eukleides'den oldukça fazla etkilenmişlerdi.

237
(Eukleides, on tane kanıtlanmamış önermede bulunur:)

(1). Eğer eşitler, eşitlere eklenirse, sonuç eşitler olacaktır.
(2). Eğer eşitler, eşitlerden çıkarılırsa, sonuç eşitler olacaktır.
(3). Aynı şeye eşit olanlar birbirlerine eşittirler.
(4). Örtüşen şekiller eşittirler.
(5). Bütün parçadan daha büyüktür.
(6). Herhangi iki nokta düz bir çizgi oluşturur.
(7). Düz bir çizgi her iki taraftan da sonsuza dek uzatılabilir.
(8). Bir nokta ve bir uzaklık verildiğinde, merkezi bir nokta ve yarıçapı bu uzaklık olan daire ortaya çıkacaktır.
(9). Tüm dik açılar eşittir.

Eukleides'in aksiyomları kendinden apaçıktır: Bunları bir kere anladığınızda, doğru olduklarını 'aklın doğal ışığı'yla görebilirsiniz.

239
(Einstein) Bu, 'saf düşünce yoluyla, deneyime ait nesneler hakkında kesin bilgi'dir. ... Akılcılar, Eukleides'in geometri için yaptığını yaparak, bunu diğer disiplinler için de gerçekleştirmeyi ümit etmekteydiler.

Aynı durum Spinoza'nın Ahlakın Geometrik Tarzda Sunumu eseri için de geçerlidir. (... geometrik tarzda yazılmıştır.)

240
Akıl, bazı kavramları deneyimden bağımsız olarak idrak etmemizi sağlamaktadır. Bu görüş için baş ilham kaynağı yine Eukleides olmuştur. ... Geometrik bir nokta yer kaplamamaktadır ve geometrik bir çizgini derinliği yoktur.

241
Kavramlar ve gerçekler de birbirinden ayrılmalıdır. Deneyimin, tüm kavram ve doğrulukların kaynağı olduğu düşünülebilir (köktenci deneycilerin yaptığı gibi). Ayrıca deneyimin, tüm kavramların kaynağı olurken, bazı doğrulukların kaynağı olmadığı da düşünülebilir (Lock'un yaptığı gibi). Deneyimin, tüm doğrulukların kaynağı olduğunu, fakat tüm kavramların kaynağı olmadığını düşünmek de mümkündür (Einstein'ın yaptığı gibi). Deneyimin, ne tüm kavramların, ne de tüm doğrulukların kaynağı olmadığı da düşünülebilir (Platon ve Descartes'ın yaptıkları gibi). Akılcılar ve deneyciler arasındaki asıl tartışma, doğruluklar ve bilgiyle ilgilidir, tartışma konusu bunların ifade edilmesini sağlayan kavramlarla ilgili değildir.

242
Niye Matematiksel Bilgi Deneyciler İçin Bir Sorun Oluşturmaktadır?

Matematiksel bilgi, akılcılar için baş ilham kaynağı iken, deneyciler için tam bir baş belası durumundaydı.

243
Bir yargı, yüklemini  öznesinde 'içermekte' ise analitiktir. ... Bir doğruluk, doğruluğun yalnızca çelişki yasasından çıkması halinde analitik olacaktır.

246
... her çift sayısının iki asal sayının toplamı olduğu... İkiz asal sayı varsayımı, ikincinin birinciden iki fazla olduğu sonsuz sayıda 'ikiz asal sayı' çiflerinin bulunduğu... Aritmetikçiler, yüzyıllardır süregelen çabalara rağmen, bu varsayımların ikisini de kanıtlamayı ya da çürütmeyi başaramamışlardır. ... Bunların analitik olarak doğru ya da analitik olarak yanlış olduklarının düşünülmesi inanılması güç bir olaydır, ancak hangisinin bu duruma uyduğunu henüz bulabilmiş değiliz.

BÖLÜM 11
Akılcılığın Savunulması: Descartes

258
(Descartes sadece felsefi değil, matematiğe ve bilime yaptığı katkıları da savuma çabasındaydı). Descartes analitik geometriyle yüzyıllar boyunca çözülememiş olan geometrik problemleri çözebilmekteydi. Ayrıca, diğer bilim dallarına da önemli katkılarda bulunmuştur. Eylemsizlik yasasının ilk açık şeklini ortaya koymuştur. Oluşturulan ilk korunum yasası olan ve Newton'un momentumun korunumu yasasına benzeyen hareketin korunumu yasasını öne sürmüştür. Işık kırılması yasasını bulmuş ve bunu gökkuşağı olayını açıklamak için kullanmıştır.

262
... en güvenilir bilgileri bile şüphe halinde bırakma...

Descartes sistematik kuşku yöntemini benimseyerek bunu tuhaf bir şekilde yapmaktadır. Uç noktada bir kuşkucu haline gelmekte ve yanlışlığından en ufak şüphe duyduğu her şeyi reddetmeye karar vermektedir.

263
Etrafımızdakilerden şüphe duymak için verdiği bazı nedenler oldukça inanılmazdır:
"Yani, duyularımızın bizi bazen aldatmaları yüzünden, hiçbir şeyin düşündüğümüz gibi olmadığını farzetmeye karar verdim. Akıl yürütmede hatalar yapan, geometrideki en basit sorularda mantıksal hatalar düşen insanlar olduğuna ve ben de hata yapmaya herkes kadar yatkın olduğuma göre, daha evvel tanıtlayıcı ispatlar olarak kabul ettiğim tüm uslamlamaları geçersiz sayarak reddettim. Son olarak, o an doğru olmamalarına rağmen, uyanıkken sahip olduğumuz düşüncelerin uyurken de bizlerle olacaklarını göz önünde bulundurarak, şu ana dek zihnime giren her şeyin rüyalarımdaki yanılsamalardan daha doğru olmadıklarını farzetmeye karar verdim." (Descartes)

Bu gerçekten de uç noktada bir kuşkuculuktur! Descartes, herhangi bir fikir çatışması durumunda, söz konusu her iki taraftan da şüphe etmemiz gerektiğini eklemektedir.
(Dipnot: Yani, halen dünyanın düz olduğuna inananların bulunması sebebiyle dünyanın yuvarlak olduğundan da şüphe etmeliyiz!)

268
... kötü niyetli cin varsayımı... Descartes gibi inançlı Katoliklerin inandığı iyi Tanrı'nın değil de, 'tüm gayretini Descartes'ı aldatmak için sarfeden ve güçlü olduğu kadar akıllı ve aldatıcı olan kötü bir cinin' onu yarattığını düşünmektedir.

269
"İster uyanık, ister uyuyor olayım, ikiyle üç toplandığında sonuç beş olacaktır ve bir karenin dörtten fazla kenarı yoktur. Bu türden apaçık gerçeklerin yanlış oldukları hakkında herhangi bir şüphe uyandırmaları imkansızdır.

Yine de zihinde köklü bir şekilde bulunan kalıcı fikir beni şu anki halimle yaratan ve gücü her şeye yeten bir Tanrı'nın olduğu yolundadır. Yeryüzünün, gökyüzünün, biçimin, boyutun, yerin olmadığı bir şekilde dünyanın yaratmış olduğunu, aynı zamanda da tüm bunların şu an yaptıkları gibi göründüklerini garanti ederek nasıl bilebilirim?" (Descartes)

"Aldatıcı bir tanrının varolduğuna inanmak için sebebim olmadığından dolayı... sadece tahmin üzerine kurulu herhangi bir kuşkunun sebebi önemsiz, ve tabiri caizse, metafizikseldir. Ancak bu önemsiz kuşkunun sebebini bile ortadan kaldırmak için... Tanrı'nın olup olmadığını, eğer varsa, aldatıcı olup olamayacağını sorgulamalıyım. Eğer bunu bilmiyorsam, öyle görünmektedir ki başka hiçbir şey hakkında kesin olarak emin olamam." (Descartes, Metafizik Düşünceler, Üçüncü Meditasyon, 1984:25)

273
"Kuşku duymaktayım, kuşku bir kusurdur, yani ben kusurluyum." (Descartes)

274
Tanrı'nın ilk görevi, Descartes'ın 'aklın doğal ışığı'nın onu asla yanlış yola saptırmayacağı, yani genel doğruluk ölçütünün güvenilir olduğu konusunda tam bir güven sağlamaktır: ...

275
Diğer insanların varolduklarından da emin olabiliriz, çünkü dış dünyanın bazı nesneleri akıl yoluyla bizimle bağlantı kurma becerisine sahiptir ve yalnızca başka 'düşünen varlıklar'ın bunu yapabileceği ortadadır.

(Dipnot: Descartes bunu, diğer bedenlerin sadece karmaşık mekanizmalar olmadıklarını ve kendimizinki gibi zihin ve ruhlarla hayat bulduklarını gösteren dilin akılcı yöntemi olduğunu söylemiştir. Hayvanlar ise sadece karmaşık mekanizmalardır, çünkü bizimle akla uygun şekilde bağlantı kurmazlar.)

276
Descartes'ın ispatlarının geçerli ve tüm öncüllerin doğru olması halinde bile, bunlar Descartes'ın kendi ilkelerinde adlandırdığı ispatlar değildir. Her bir ispat Cogito dışında öncüller içermektedir. Descartes bu diğer öncülleri de kabullenmektedir, çünkü açık ve seçik şekilde bunların doğru olduklarını algılamaktadır. Ancak iyi niyetli bir Tanrı'nın varlığı ispatlanmadan önce Descartes genel doğruluk ölçütünü kullanma hakkına sahip değildir. Bundan önce sadece Cogito bilinebilir ve kötü varlık varsayımı kalan her şeyi şüphe altında bırakmaktadır. Yani Descartes tuhaf bir şekilde döngüsel olarak akıl yürütmektedir: Tanrı'nın varlığını ispatlamak için (Sayfa 272-273'te üç ispat bulunuyor) genel doğruluk ölçütünü ve daha sonra da genel doğruluk ölçütünün güvenilirliğini garanti etmek için Tanrı'nın varlığını kullanmaktadır. Buna "Descartes felsefesindeki döngü" adı verilmiştir.

279
Descartes'ı eleştirenler her ne derlerse desinler, o öncüllerinin şüphe edilmez ya da apaçık oldukları konusunda ısrarcı olmalıdır. Ancak bu durumda onu eleştirenler bunu neden görememektedirler? Descartes önyargıları sebebiyle bunu kasten reddettiklerini söylemek zorundadır- ya da 'doğal ışıkları' eksik veya kusurludurlar. Bu, tam anlamıyla samimi olan eleştirilere bu şekilde davranması gereken iflas etmiş bir epistemolojidir.

280
Descartes'ın akılcı epistemolojisi başarısızlığa uğramaktadır. Apaçıklık ya da şüphe götürmezlik veya açık ve seçik algı gerçek için hatasız birer rehber değildir. Descartes'ın bunların hatasız olduğunu gösterme yolundaki çabaları, özellikle Descartes felsefesindeki döngü nedeniyle başarısızlığa uğramaktadır. Akılcılık hakkındaki kuşkucu kuşkular devam etmektedir: Bir şey sizin için apaçık olabilir, onu açık ve seçik bir şekilde kavrayabilirsiniz, ondan şüphe etmeyebilirsiniz, ancak onu bildiğinizi kabul ettiremezsiniz.

BÖLÜM 12
Kant ve Sentetik A Priori

281
Kant'ın Sorusu

Matematiğin deneycilik için neden sorun çıkardığını daha önce görmüştük. Bu sorunu açıklıkla ortaya koyan Kant olmuştur. A prioriyi a posterioriden, analitiği sentetikten ayıran odur. Deneycilerin matematiği ya analitik a priori ya da sentetik a posteriori olarak değerlendirmek zorunda olduklarını, ancak görüşün de akla yakın olmadığını söyleyen de kendisi olmuştur.

282
Mekaniğin temel yasaları ve evrensel kütle çekimi yasası Kant'tan bir yüzyıl önce Isaac Newton tarafından ortaya konmuştur. Newton'un kuramı mekaniğin üç temel yasasını ve kütleçekim yasasını içermekteydi:

(l) Eylemsizlik yasası: Hareketsiz ya da sabit bir hızla yol alan bir cisim kendisine karşı herhangi bir etmen bulunmadığı sürece, hareketsizliğini sürdürür ya da sabit hızla yol almaya devam eder.
(2) Hareket yasası: Hareketteki herhangi bir değişim, üzerindeki kuvvetle orantılı ve aynı doğrultudadır.
(3) Etki ve tepki yasası : Her etki için eşit ve zıt yönde bir tepki bulunmaktadır.
(4) Kütleçekim yasası : Evrendeki her cisim diğer bir cismi, kütlelerinin çarpımı ile doğru orantılı ve aralarındaki uzaklığın karesi ile ters orantılı biçimde değişen bir kuvvetle çekmektedir.

Sonuncunun olasılıklı istisnası dışında tüm bu yargılar sezgisel olarak açık, hatta apaçık görünebilirler.

Newton'un yasaları birleştirildiğinde o ana kadar ortaya konan en başarılı bilimsel kuramı oluşturuyorlardı. Her türlü fiziksel duruma uygulandıklarında, birçok şaşırtıcı öndeyiyi sağlıyorlardı. Kant'ın yazdığı dönemde tüm bu öndeyiler doğru çıkmıştı. Newton kuramı Kepler yasalarını açıklamaktaydı; gezegenlerin birbirleri üzerindeki gözlemlenen çekimsel etkilerinin sebep olduğu önemsiz sapmaları tahmin etmişti. Galileo'nun düşen kütleler yasasını da açıklamaktaydı; gözlemlenen şekliyle kütlelerin büyük bir yükseklikten düştüğü durumlarda oluşan önemsiz sapmaları tahmin etmekteydi. Güneş ve ayın, okyanuslar üzerindeki kütlesel çekimleri sonucunda oluşan okyanus gelgitlerini açıklamaktaydı. Dünyanın ekseni etrafında dönmesi ve tam olarak küre şeklinde olmaması sebebiyle ekvatorda saat sarkaçlarının kuzey kutbunda olduğundan daha yavaş işlediğini tahmin etmişti ki, bu gerçekten de doğrudur. Halley kuyruklu yıldızının (Halley Newton'un bir öğrencisiydi) dönüş zamanını, tahmin etmişti ve Halley kuyruklu yıldızı belirlenen zamanda geçmişti. Bu ve daha birçok şekilde Newton'un kuramı doğru sonuçlar vermiştir. Bunun kesin olarak doğruluğunu bildiğimiz bir şey olduğunu düşünen Kant'ı muhtemelen bağışlayabiliriz.

288
Kant'a göre dünyayla ilgili deneyimlerimiz iki şeye dayanmaktaydı: Bunlar, dışsal nesnelerden gelen uyaranlar ve bu uyaranlara bizim yüklediğimiz bir yapıya dayanırlar. Gelen uyaranı belli kategorilere (hikayelerdeki pembe gözlüklere ve balık ağına karşılık) göre yapılandırırız. Gelen uyarılara zamansal bir yapı yükleriz, böylelikle tüm deneyimlerimiz zamana göre bir düzene girerek birbirlerinden önce ya da sonra meydana gelirler. Ayrıca uzaysal bir yapı da yükleriz, böylelikle tecrübe ettiğimiz her şey belli bir mekana sahip olacaktır. Ayrıca nedensel bir yapıyı da buna dahil ederiz, böylelikle tecrübe ettiğimiz şeyler birbirleriyle nedensel ilişkiler içine gireceklerdir. Bu şekilde yapılandırılmayan hiçbir şey dünyayla ilgili bir deneyim olarak nitelendirilemez. (Dipnot: Aynen pembe gözlükleri takan kişinin pembe olmayan bir algıyı bir halüsinasyon olarak nitelendirmesi, ya da öğrencinin iki inçten küçük bir balığı yakalanabilir bir balık olarak değerlendirmemesi gibi.) Kant'a göre deneyimimizin bu şekilde yapılandırılması belli yasalara göre olmaktadır: Zamansal yapılandırma aritmetiğin yasaları tarafından, uzaysal yapılandırma geometrinin yasaları tarafından ve nedensel yapılandırma mekaniğin yasaları tarafından yönetilmektedir. (Dipnot: Bunlar hikayelerde dünyanın pembe olduğu ya da hiçbir deniz canlısının iki inçten daha küçük olmadığı türünden yasalara karşılık gelmektedir.) Dünyayla ilgili tüm deneyimler bu yasalar uymaktadır ve dünyayla ilgili hiçbir deneyim bunları çürütemez. Bunlar analitik doğruluklar (ya da zorunlu doğruluklar) değildir. Ayrıca, deneyimi yapılandırma biçimimizi inceleyerek bunların apriori olarak doğru olduklarını anlayabiliriz. Dolayısıyla bunlar, sentetik a priori bilgiye karşılık gelmektedir.

291
... Kant'a göre cisimlerin görünen ya da algılanan tüm özellikleri özneldir ve sadece algılayıcıların zihninde varolmaktadır: Bu, renk ve koku kadar biçim ve boyut için de geçerlidir. Bu, Berkeley'nin idealizmi değildir, çünkü halen kendinde şeylerin, ya da cisimlerin varoldukları belirtilmektedir. Ancak bunları 'duyular yoluyla' bilemeyiz; duyu-deney bize sadece bunların yarattığı 'görünüşler' hakkında bilgi vermektedir.

Kant kuramının, idealizmin bir türü olduğunu kabullenmiş ve bunu 'transendental idealizm' olarak adlandırmıştır. Bu yeni bir idealizm biçimidir ve anlaşılması zordur. Kant tekbenci değildir: Nesnelerin kendileri gibi diğer insanların da varolduklarını düşünmektedir. Görünüşler dünyası ya da doğa tüm insanlar için ortaktır, çünkü bunların sınıflandırılması sırasında kullanılan gereçler tüm insanlar için aynıdır. Böylelikle görünüşler dünyası öznelerarasıdır ve bu anlamda nesneldir.

Kant'çı kendinde-şeyler son derece tuhaf şeylerdir. Bunların hakkında söyleyebileceğimiz tek şey varolduklarıdır. Sahip  oldukları görüntüsünde oldukları nitelik ya da özelliklerin hiçbirine sahip değildirler: Hiçbir biçim, boyut, ağırlık, hareket, renk, tad ya da kokuları bulunmamaktadır. ... bunların hepsi 'görünüşlerinin' nitelikleridir. 'Kendinde-şeyler uzay ya da zamanda varolmamaktadırlar', çünkü uzay ve zaman 'görünün biçimleri'dir ve sadece tarafımızdan tecrübe edilen şeyler ('görünüşler') uzay ve zamanda varolurlar.

292
Kant kendinde-şey fikrini korumuştur. Ancak bunların doğası hakkında olumlu herhangi bir şey söyleme çabalarına oldukça eleştirel yaklaşmıştır. 'Görünüşün perdesi'ni asla kaldıramaz ve bunlara ulaşamayız. Bunu deneyen filozoflar metafizikçilerdir ve Kant bu tür metafiziğe son vermeyi istemiştir.

293
Kant'ın felsefesi sadece felsefede değil, bilimlerde de son derece etkili olmuştur. Muhtemelen önemli ve en çok kabul gören düşüncesi gelen 'veri' ya da 'uyaran'ın algılayıcı tarafından sağlanan kategori ya da kavramlara uygun şekilde algıda yapılandırılması fikri olmuştur.
Kuşkucu Kant'a nasıl yanıt verebilir?

294
Kant bir ideacıdır ve ideacılıkla ilgili bilinen kuşkucu sorular Kant'a da yöneltilebilir. Kant kendi idealarına dayanarak kendinde-şeylerin ve diğer zihinlerin varolduklarını nasıl ispatlayabilir? Diğer sorular Kantçı sisteme özgüdür. Kant tüm insanların 'görünüşleri yapılandırırken' aynı yöntemi kullandıklarını ve böylelikle ortak bir 'görünüşler dünyası'yla karşı karşıya kaldıklarını nereden bilmektedir? Kant'ın önermesini kabul etmemiz halinde bile, insanlar dışındakilere ne olacaktır? İnsan olmayan algılayıcılar olasılıklı tüm deneyim için gerekli bir koşul olan tüm Kantçı kategorilere sahipler midir? Bunlara sahip olduklarını farzetmek biyolojik açıdan mantıksızdır. İnsanların deneyime sahip olabilen tek canlılar olduklarını farzetmek biyolojik açıdan daha da manasız olarak değerlendirilebilir. Sonuçta şempanzelerin ya da bal arılarının veya solucanların Kantçı kategorileri kullanmadan da deneyime sahip olabildikleri görülüyor. Ancak eğer bu kategoriler olmadan bunu yapabiliyorlarsa, biz neden onlarsız yapamamaktayız? (Dipnot: Diğer pek çok felsefe gibi Kantçı felsefe de bütünüyle Darwin öncesine aittir. Bu, Kantçı 'görünüşler dünyası'nın parçalarıdır. Kendinde-şeyler olarak bulunan bunların algılayıcı olup olmadıklarının sorulması saçma bir metafiziksel sorunun yöneltilmesi anlamına gelmektedir.

BÖLÜM 13
Alternatif Geometriler

295
Yüzyıllar boyunca akılcılığın temel esin kaynağı Eukleides geometrisi olmuştur.

(Eukleides'in 10 aksiyomundan 10.su:)
Eğer iki düz çizgiden, bir kenardaki iç açıların iki dik açı toplamından az olacağı şekilde üçüncü bir düz çizgi geçirilirse, o kenar üzerinde olmaları halinde bu iki çizgi birleşecektir.

296
… 'Sadece görünüşte akla yakın olan, ama akla uygun olamayan bu varsayım…'

301
... geçerlilikle ispatlanabilirlik arasındaki farklılıkla ilgili sorunlar...
hiperbolik geometri

302
Eukleidesci olmayan geometrinin nasıl doğru olabileceklerini düşünmek bizim için oldukça zordur, çünkü Eukleides'in üç boyutta sonsuza dek giden uzay kavramına alışkınız. Esasında bu uzay kavramı (fiziki ya da gerçek uzay) nispeten yeni bir buluştur (sadece 500 yıllıktır). Yazılı tarihin çoğunda (önceki 2000 yıl) Batı düşüncesine, boşluk ya da evrenin sonlu ve küre şeklinde olduğuyla ilgili Aristoteles'e dayanan farklı bir görüş hakim olmuştur. Aristoteles'e göre küresel evrenin dışında hiçbir şey, hatta boşluk bile bulunmamaktadır. 2000 yıl boyunca insanlar bu görüşü bütünüyle özümsemiş ve çoğu da bunu doğru olarak kabul etmişlerdir.

307
Her ölçüm, e hata payını beraberinde getirmektedir.

Hiperbolik geometri 180 dereceden az olan açı toplamları vermektedir, üçgen büyüdükçe bu toplam küçülmektedir.

308
Kant (mantıksal olarak) bilimi Eukleidesci ilkelere göre yapılandırmamız gerektiği konusunda haksızdı, haklı olduğu konu her zaman bunu yapmak isteyeceğimizdi.

309
Newton'un mekanik ve kütleçekim yasaları... Bu kuram Eukleides geometrisini kabul etmekte ve içermektedir. (Dipnot: Bunun sebebi Newton'un kabul ettiği her şeyin Eukleides tarafından da kabul edilmiş olmasıdır.) Günümüzde birçok fizikçi uzayın Eukleidesci ya da Reimanncı olup olmadığını sormuş ve eldeki kanıtın Reimann'ı desteklediğini belirtmişlerdir. Bunun Eukleides olduğunu farzetmemiz halinde, birçok gündelik ve bilimsel amaç uğrunda yanılmayacağımızı ve hele farkedilebilir şekilde kesinlikle yanılmayacağımızı ekleyebilirler.

310
Hillary Putnam, Eukleidesci olmayan geometrilerin icadının 'epistemolojist için bilim tarihindeki en önemli olay' olduğunu söylemiştir. Bununla ne kastettiğini anlamaya başlıyoruz.

Daha önceki deneyciler geometriyi Kant'ın analitik a priori ya da sentetik a posteriori bölmelerinden birine koyma konusunda kararsız kalmışlardır. Mantıksal deneyciler öncelikle saf geometri ve uygulamalı geometri arasındaki önemli ayrımı yapmamız gerektiğini söylemektedirler.

... yanlış öncüllerden doğru sonuçlara varılabilir.

313
Saf geometri neticede analitik a prioridir.

316
(Uygulamalı aritmetik sentetik a posterioridir.) 

318
Varsayalım ki matematiksel nesneler varolmaktadır. Bunlar uzay ve zamanda varolmamaktadırlar: Üç sayısının şu anda nerede olduğunun, ne zaman varolduğunun, ya da yok olup olmayacağının sorulmasının bir anlamı yoktur. Matematiksel nesneler soyut nesnelerdir, yani öncesiz ve sonrasız (eternal) Platoncu nesnelerdir. Bu şekilde bizim varolduğumuz gibi uzay ve zamanda varolan nesnelerle hiçbir nedensel ilişkiye girmezler. Bunları duyular yoluyla tecrübe edemeyiz, çünkü duyu deneyi tecrübe edilen nesneyle bunu tecrübe eden arasında nedensel işlemleri gerekli kılmaktadır.

323
Eukleidesci olmayan geometrilerin icadı akılcılığı paradigmasından uzaklaştırmıştır. Deneycilere matematikle baş edebilecekleri yeni bir yol olduğunu göstermiştir: Bu, saf matematiğin uygulamalı matematikten ayrılarak, ikincinin Kant'ın kutusunun sentetik a posteriori bölmesine, birincinin de Kant'ın kutusunun analitik a priori bölmesine konmasıdır. ... Saf matematiğin doğası gerçekte sorunlu kalmakla birlikte 'saf düşünme yoluyla deneyimle ilgili nesnelere ait kesin bilgi' yolundaki akılcı düş ortadan kaldırılmıştır.

BÖLÜM 14
Doğruluk ve Doğruluk Kuramları

326
(1) 'Kar beyazdır' önermesi sadece ve sadece karın beyaz olması halinde doğrudur.

Bu doğrulukla ilgili sağduyulu görüştür.

Bir önerme yalnızca ve yalnızca öne sürdüğü durumun gerçek durum olması halinde doğrudur.

Bir önerme yalnızca ve yalnızca olgulara karşılık geliyorsa doğrudur.
                  
327
Öznel Doğruluk Kuramları

... böyle bir kuram doğruluğu inançların öznel özellikleriyle bir tutmaktadır. Bazı örnekler:

Kendinden apaçıklık kuramı: Bir inanç yalnızca ve yalnızca benim için apaçık olduğu sürece doğrudur.

Kuşku duyulmazlık kuramı: Bir inanç yalnızca ve yalnızca ondan şüphe [etmemem] halinde doğrudur.

Açık ve seçik algı kuramı: Bir inanç yalnızca ve yalnızca onu açık ve seçik algılamam (kavramam) halinde doğrudur.

Tutarlılık kuramı: Bir inanç yalnızca ve yalnızca geri kalan inançlarımla uyuşması halinde doğrudur.

Pragmacı kuram: Bir inanç yalnızca ve yalnızca onun varlığını faydalı bulmam halinde doğrudur.

Gerçekleme kuramı: Bir inanç yalnızca ve yalnızca deneyimim yoluyla onaylanması halinde doğrudur.

Uzlaşma kuramı: Bir inanç yalnızca ve yalnızca entelektüel topluluğumuzdakilerin onu onaylaması halinde doğrudur.

333
reductio ad absurdum uslamlaması
reductio uslamlaması  

335
Doğruluğun öznel tanımlarında, toplumsal, ideal ve uzun vadedeki nitelikler [Örneğin, 'Tutarlılık kuramı: Bir inanç yalnızca ve yalnızca mantıklı bir araştırmacının (ya da ideal bir araştırmacının) uzun bir süreç içinde sahip olduğu inançlarına uyum göstermesi halinde doğrudur], doğruluğu, insanoğlunun sağduyuya ya da doğruluğun nesnel kuramına yaptığı gibi ulaşılmaz yaparlar. 

Aslında öznelcilerin arasında sonuca ulaştırılmamış olan bir gerilim bulunmaktadır. ... Gündelik doğruluk açıklamasına yakın kalma isteği ortaya çıktığında, toplumsal, ideal ve uzun vadedeki içeriğe dönmektedirler. 

337
Tarski'nin T-Kalıbı

(I) 'Kar beyazdır' ifadesi yalnızca ve yalnızca karın beyaz olması halinde doğrudur.
(T) S yargısı yalnızca ve yalnızca P'nin olması halinde doğrudur.                            

340
Bir kelimenin ne anlama geldiğiyle ilgili açıklamanın epistemolojik sorunları çözmesi beklenmemelidir: Semantik ya da Anlam kuramı felsefenin tümünü içermez.  

341
Dilsel bir şey, dilsel olmayan bir şeyi tam olarak nasıl karşılayabilir? ... Belki de dil ve gerçeklik, tıpkı bir resmin, resimlediği şeye karşılık gelmesi gibi, birbirlerine karşılık gelmektedir. Ludwig Wittgenstein ... bazı cümlelerin küçük resimlerden oluştuğu hiyeroglif diller bulunmaktadır. Bir noktada Wittgenstein tüm dillerin hiyeroglif diller olduklarını, sadece bazılarının diğerlerinden daha stilize olduğunu söylemiştir (1922: 4.016).

Ancak Wittgenstein bunun yürümeyeceğini görmüştür. Daha kuvvetli bir sonuca varmıştır: Dil ve dünyanın birbirine nasıl uyduğunu açıklayan bir kuram olamayacağı, bunun dile getirilemez bir şey olduğu, yalnızca gösterilebileceği ama dile getirilemez olduğu sonucuna varmıştır.

344
Dil, büyük ölçüde uzlaşımsal içerikler taşıyan bir insan icadıdır. Tüm dillerdeki bütün doğrulukların bir özü paylaşabilecekleri fikri oldukça naiftir.     

348
(1) 'Kar beyazdır' önermesi yalnızca ve yalnızca karın beyaz olması halinde doğrudur.
(2) 'Elektronlar negatif enerji yüklüdür' önermesi yalnızca ve yalnızca elektronların negatif enerji yüklü olmaları halinde doğrudur.
(3) 'İnsanları yemek yanlıştır' önermesi yalnızca ve yalnızca insanları yemenin yanlış olması halinde doğrudur.
(4) 'Mona Lisa' portresi güzeldir' önermesi yalnızca ve yalnızca Mona Lisa portresinin güzel olması halinde doğrudur.
(5) 'Bir milyondan daha büyük olan asal sayılar vardır' önermesi yalnızca ve yalnızca bir milyondan daha büyük asal sayılar olması halinde doğrudur.
(6) 'Karındeşen Jack beni ürpertiyor' önermesi yalnızca ve yalnızca Karındeşen Jack'ın beni ürpertmesi halinde doğrudur.
(1) sağduyulu gerçekçilik, (2) bilimsel gerçekçilik, (3) yanlışlıkla ve doğrulukla ilgili ahlaki gerçekçilik, (4) güzellikle ilgili estetik gerçekçilik, (5)  doğal sayılarla ilgili Platoncu gerçekçilik, (6) Karındeşen Jack'ın bana (şüphesiz ki başkalarına da) verdiği bir hisle (ürperti) ilgili gerçekçiliği...   

Yalancı Paradoksu

'Bu dikdörtgenin içindeki tek cümle yanlıştır.'

Yalancı paradoksu bir cümle hakkındaki bir cümledir (yani cümlenin kendisi hakkında). ... Tarski, cümlelerin ifade edildiği dili 'nesne dili' ve nesne dilinden bahsedilen dili 'üst-dil' olarak adlandırmaktadır. Yalancı paradoksunda, nesne dili ve üst-dil aynıdır. ... Yalancı paradoksunu çözmenin (ya da bundan kurtulmanın) tek yolu, semantik açıdan kapalı bir dili engelleyecek kuralların dile dahil edilmesidir. Bu türden bir kuralın en basit formülasyonu 'Hiçbir dil (doğrudan ya da dolaylı olarak) kendi üst-dili olamaz' şeklindedir.         

BÖLÜM 15
Yanılabilirci Gerçekçilik

361
Görme eylemi zaman aldığına göre, sürekli artık varolmayanı görürüz. Görme eylemi zaman aldığı için sürekli görülen geçmiştir, nesneleri eskiden oldukları (ya da göründükleri) gibi görürüz.

362
(Bir taşı gözlemlemek) Fiziğe (ve fizyolojiye) inanıldığı sürece, taşın algılayıcı üzerindeki etkileri nelerdir? Bu etkiler, bizi görüntüyle sınırlandıran retinal hücrelerden gelen uyarılar, görme sinirlerindeki uyarılar ve görsel korteksteki sinirsel tepkilerdir. Fizik bize taşa baktığımızda gerçekten nelerin gözlemlendiğini öğretmektedir. Bunun aksine, fizik böyle şeylerin gözlemlenemeyeceği konusunda (ya da en azından, "çıplak gözle" gözlemlenemeyeceği konusunda: Retinal hücrelerdeki uyarıları gözlemlemek istiyorsak, gözel araç ve gerece ihtiyaç vardır) bizi ikna eder. Bir taşı görebilmek için, belirtilmiş etkilerin gerçekleşmesi gerekmediğini söyleyebiliriz(fizik bunu söylemektedir). Esas görünenin söz konusu etkiler olduğu da söylenebilir (bunu da ancak kötü bir felsefe söyleyebilir).

365
Algı konusunda gerçekçi kalabilmek için ödediğimiz bedel, bilgi için deneyci ve yanılmaz bir temelden vazgeçmiş olmamızdır. Algıladığımızı (ya da öyle göründüğümüzü) rapor eden gözlemsel yargılar, kesin olarak bilinen gerçeklerden çok, dünya hakkında temel varsayımlar [olmuşlardır].

368
P'ye olan inancın doğrulanmasıyla, P'nin doğrulanması arasındaki ince ayrım...

369
[Bir yanlışın kesin olarak doğrulanamayacağını ya da ispatlanamayacağını düşünüyoruz] Bundan çıkan şey bir yanlışa olan inancın da kesin olarak doğrulanamayacağıdır.
[Kesin olmayacak şekilde bile bir yanlışlığın doğrulanamayacağını düşünüyoruz (bunu düşünmek pek makul olmasa da). (Tekrar pek makul olmayacak şekilde) bir yanlışa olan inancın (kesin olmayacak şekilde) bile gerekçelendirilemeyeceği sonucu çıkmaktadır.

370
Duyular kesin bilgi yerine akla uygun inançların kaynağıdır. Bir masa gördüğünüzü düşünüyorsunuz. ... bu konuda herhangi bir şüphe içerisine düşerseniz, ... uzanıp masaya dokunabilir, yanınızdaki kişiye masayı görüp görmediğini sorabilir ve benzeri şeyleri yapabilirsiniz.

Ancak çoğu kez algısal yargılarımızdan şüphe duymayız ve herhangi bir yoldan bunları kontrol etmeyiz. ... (371) Evrim kuramına inanılması halinde, insanın duyu sisteminin üzerinde yaşadığımız dünya hakkında bize bilgi vermek için evrim geçirmiş olduğu ortadadır. Çoğunlukla yanlış bilgi veren bir duyu sistemi, sahibine yararlı olmayacak ve doğal ayıklamayla ortadan kalkacaktır. Böylelikle evrim kuramına inanılması halinde, duyuların çoğunlukla bize yanlış bilgi vermediklerine de inanmamız gerekmektedir...

372
Duyularımız hatalı olmadan seçici olabilirler.

373
Naif gerçekçilik açıkçası Darwin öncesine aittir. Daha az görülür bir şekilde, duyuların her zaman aldatıcı oldukları görüşü de Darwin öncesi döneme aittir.

382
yanılabilirciliğin eski kuşkucu eleştiriye hem deneycilik, hem de akılcılıktan daha iyi dayanması... Bunun böyle olması gerçekten de oldukça açıktır: Kuşkuculuk, dogmacılığın üzerinde bir asalaktır ve dogmacılık olmadan varolmayacaktır. 

... bu türden tüm (kuşkucu) uslamlamalar inançlarımız yerine inançlarımızı ispatlama ya da doğrulama çabalarına karşı yöneltilmişlerdir. Odaya göz atar ve 'Burada masa var' deriz. Kuşkucu eleştiri yoluyla bu yargının doğru olduğunu göstermeye çalışmamaktadır. Bunun yerine bu yargının doğru olduğundan emin olamayacağımızı gösterme gayretindedir.

383
Yanılabilirci, inançlarını ispatlama ya da doğrulamaya bile çalışmamaktadır. ... Başka bir deyişle, deneycilik ve akılcılık karşısındaki geleneksel kuşkucu uslamlamaların yanılabilircilik karşısında güçsüz oldukları ortadadır.  
 



.
.
.
.

02 Ocak 2014

Oğuz Atay - Tutunamayanlar

.
.
.
.















.
.



Tutunamayanlar
Oğuz Atay

İletişim Yayınevi, 1990 İstanbul



"Romandan hemen hiç söz etmedim, kimse yazar ile okur arasına girmemelidir; …" Önsöz'den, Enis Batur

26
Kaç sayfa eder hepsi? Bin sayfa, beş bin sayfa, on bin sayfa. Bir sayfa kaç dakikada okunur, yemek ve uyku saatleri çıkarılırsa geriye günde kaç saat kalır, cumartesi, pazar ve bayramlar için daha uzun süre konursa..

Evinizde Türkçe bir şey kalmamıştı.

34
Pencereye yaklaştı, perdeyi hafifçe aralayarak dışarı baktı: karşı evlerin Turgut’a sırtını dönmüş arka cepheleri: çizgilerini yumuşatmayı bilememiş kütleler; çirkinliklerini, rüyadan yeni uyanmış bir insana, sadece var olmalarıyla unutturan gerçek hacimler...

“Peki, hüküm neydi Selim? Kimin hakkındaydı? Benim mi, senin mi?” “Bilmiyorum.” dedi Selim: “Her zaman söylemezler. Zaten, bilinen, beylik sözlerdir. Her hükümden bir kaç kopya çıkarırlar.

47
Bizim gösterişe ihtiyacımız yoktur. Yaptıkları eserleri karşılarına koyup, bununla boş bir gurura kapılmak Evropalıların işidir. Durmadan, varlıklarını duymak için, olur olmaz yerde, good morning, bon soir derler birbirlerine.

63
Yıl bin dokuz yüz elli üç

66
… edebi değil teknik bir üslup seçersek… demokrasi gibi bunu da kendimize benzetmeyiz.

73
Ziya Paşa aynen şöyle demiştir: “Dî-rahtı ferganiyi nüman eyledi nevser
Tema-yı zur-u haltı kadar neyledi kevser.”

75
Bir de vatan denen bir şey vardı ki, çok iyi korunması gerekiyordu. Bizler, her sabah hep bir ağızdan onu özümüzden çok sevdiğimizi, ant denilen bir şey içerek haykırıyorduk.

Büyüyünce öğretmenliği nasıl yasak edeceğimin hayaliyle yaşarken bir yandan da durmadan tekrarlardım: öğretmenimi, yurdumu sevmek, budunumu -bu budun kelimesi bana kasapta çengele asılı etleri hatırlatırdı- korumak, saymak, üstün tutmak, doğruyum, yasam, onlardan, herkesten intikam almaktır, olmaktır, çalışkanım, armağan olsun.

83
Turgut: “Yaptığımız bütün devrimlerin aslı yok mu dersiniz?” diye sordu birdenbire. Sultan (Abdülhamit), başını geriye iterek: “Bana kalırsa yok,” dedi.

89
Nasıl bu duruma geldik Selim? Bir arada olmanın kaçınılmazlığından başka bir neden yok muydu bizi yaklaştıran?

90
(epsilon, ε şeklinde gösterilen matematiksel ifadedir. Limit teorisinde sıfıra çok çok yakın sayıları ifade etmek için kullanılır. Epsilon ile gösterilen sayılar, sıfıra çok yakındır ama sıfır değildir. Viki)

96
(Selim) Ekmeğini kazanırken bireyin yapacağı işler, onu bazı ilişkiler kurmak zorunda bırakacaktır. Bu ilişkilerde, işinin dışında devam edecek herhangi bir eylemden kaçınmalıdır birey. İş arkadaşlarıyla gerçek bir dostluk kurmaktan kesinlikle sakınmalıdır. Yalnız, bunu yaparken, çevreyle ilişkilerini aksatmayacak; bu geçici arkadaşlarında, kendisine karşı dargınlık, kuşku ve kızgınlık yaratmamaya çalışacaktır. Çevresindeki kişilerin düşmanlığını kazanmadan ölçülü bir yakınlık kurmalıdır onlarla.

97
(Selim) Bütün değerlerimizi önce yok sayarak işe başlamalıyız. Kişisel değer saydığımız şeylerin, toplumun baskısıyla edinilmiş sahte nitelikler olabileceğini de hiçbir zaman akıldan çıkarmamalıyız.

99
Canım Selim! Nasıl çırpınmışsın bir yere tutunmak için… bu toplumla ilişkisini kaybetmiş: yaptığı işe ve yaşadığı düzene yabancılaşmışmış. Tersini ispat edeceğim! Hepinize göstereceğim! … Oysa, ne kadar utanmıştır yıllar sonra tekrar okuduğu zaman. (Turgut)

102
Pencereler, pencereler. Külrengi külrengi, serpme sıva... ağır ve çiçek bozuğu kütle; keskin Ankara güneşi, çirkinliği kuvvetlendiriyor. Nasıl kaldıralım bu yığınları ortadan? Hakkınız yoktu buna: bizi zevksizliğinize mahkûm etmeye.

108
(Süleyman Kargı) "Öyle bir anlatmışsınız ki kitabı ona... Onun okumaya ihtiyacı yok, derdi.” Turgut, yorgun bir gülümsemeyle: “Cahil Turgut’u gizlemesini iyi bilirim. Kimse anlayamaz,” dedi. “Bütün dünyayı kandırabilirim gibi geliyor bana.”

111
(Turgut) "Bir yol bulunmalıydı. … Bir defaya mahsus olmak üzere bir istisna yapılmalıydı. Kâğıtlarınızda bir noksanlık var, bir imza eksik diye geri çevrilmeliydi Selim. Özür dileriz, kabul edemeyiz; bazı noktaları unutmuşsunuz denemez miydi?... Turgut’u, Süleyman’ı unutmuşsunuz; bilseniz ne merakla bekliyorlar sizi. …"

119
Oysa bilseydi (canım) biraz da Fransızca
“Voila Atatürk maman!” derdi muhakkak orada.

Gözüne güneş gelmesin diye elini
Siper eden Mehmetçik heykeli ne güzeldi.
Ve büstlerinden yalnız göğsüne kadar tanıdığım
Atatürk

119
Kabartmalı ve yüksek
Bir mermerin üstüne çıkmıştı atıyla.
(Böylece tanışmış oldum heykel sanatıyla.)
Baba, ordaki kadın sırtında ne taşıyor?
“Bomba.” Neden? “Türk yurdu topyekûn savaşıyor.”

Savaş, cephede bitti (yirmi yıl önce).
Oysa, bir türlü bitmez okul kitaplarından ince
Sesimle okuduğum
Şiirlerde (Zafer Bayramı münasebetiyle). “Oğlum,
Bu ne Şeker ne de Kurban Bayramı,”

124
Bir sıkıntı ve nefretle yaşadınızsa, Ankara güneşi sizin de
Uyuşturmuşsa beyninizi, Ata’nın izinde
Gitmekten başka bir kavramı olmayan

Cumhuriyet çocuğu olarak yayan,

126
Cranium fibula radius
Sacrum patella carpus
Nasıl ezberlenir Allahım
Arapça dua eden insanın Latince kemikleri?

(Süleyman Kargı'nın açıklaması) Selim’i, geçmişten ve gelecekten ayırmaya kimsenin hakkı yoktu. Bunun hesabı sorulmalıydı, sorulacaktı. Dün, bugün ve yarın, onun yaşantısıyla birleşmeliydi. … Tarihin aldatıcılığından kurtulmak istiyordu.

146
Yüzyıllardan beri sürüp gelen ve “Neden Batılılaşmıyoruz?” “Neden Her Şeyi Kendimize Benzetiyoruz?” “Neden Yüzyıllardır Denenmiş Uygulamaları Yapımıza Uyduramıyoruz?” gibi makale ve kitapların sorularına kesin bir karşılıktır Bilig-Tenüz.

… neden Batı kültürünü alıp soysuzlaştırdığımızı sanıyoruz? Batı, bizim kültürümüzü alıp soysuzlaştırmış olmasın? Tanzimatla birlikte başlayan “Garplılaşma” hareketleri, bir kültürün kötü bir biçimde kopya edilmesi mi demekti? Yoksa, biz, aslında gene atalarımızdan miras kalan bir medeniyete mi dönüyorduk? Bilig-Tenüz’ü inceleyenler göreceklerdir ki, biz, yeni uygarlığımızın asıllarını teşkil eden bütün kurumları, akımları ve düşünceleri yeni bir biçime sokarken bir keşmekeş ve bilmezlik içinde değildik; kökü ta iki bin yıl öncesine dayanan ve her noktası akıllara durgunluk verecek bir biçimde hesaplanmış olan bir bilimselliği sürdürüyorduk. Yoksa ayakta kalabilir miydik?

158
Her ne kadar Bela Bartok’un aynı biçimdeki aranjmanlarını kendisine gösterdimse de, İznik Konseyi ile ilk Ortodoks-Katolik uyuşmazlığı dışında Hıristiyanlık dünyasının çok sesli müziğin gelişiminde bir uyum sağlamış olması ve dillerinde birçok Türkçe kelime bulunan Macarların bile bu konuda bizden kaçınılmaz bir ayrılığa düşmesi, onun kuşkularını artırıyordu. Modern resmi benimsememizde geçirilen sarsıntılar düşünülecek olursa, Selim’in bu çekimser tutumunu yadırgamamak gerekir. …

165
Eski Yunan müverrihlerinden Deodoranus, Corridos’a yaptığı dört yolculuğun izlenimlerini şöyle anlatıyor: “Corridos Adası, kıyısı yüksek Pelentes (Labrium Hespandaira) ağaçlarıyla çevrili şirin bir tabiat köşesidir. …

186
7- DÜZGEN SİLİK: Salgan’la aynı okulda çadırbilim (bugünkü dilde karşılığı yok) öğretim üyesi, kumral…

215
Maurice Maeterlinck’in bir oyunundan alınan bu filmde ölümden sonrasıyla doğumdan öncesini, aynı ülkede geçen olaylar dizisi olarak görmek, Selim’e belirsiz bir haz ve endişe vermişti.

216
İstediğim gibi okudum, istediğim gibi yorumladım. Kimse beni rahatsız etmedi, bey kardeşim. Düşünceleri de olayları da istediğim biçimde düşündüm. Gözlük takmanın nedenini yıllarca, göze toz toprak kaçması, gözün de böylece yorularak iyi görmemesi sandım. Bugün de öyle sanmak isterdim; bunun kimseye zararı dokunmazdı. Ben de, yalnız bana ait olan bir düşüncenin mutluluğuyla yaşardım.

231
Tarih bir tahriften ibarettir. Tarih, geçmişten geleceğe uzanan ve bugün gördüğümüz bir rüyadır. Bütün rüyalar gibi tarih de yorumlanabilir; ama görülürken değil.

247
Babasını ve ağabeyini kaybetmiş iki ay arayla. Ondanmış bu elem. Talihleri vardır bu gibilerin: her zaman bir acı bulurlar çekecek. Senin de her işin iyi gider aksi gibi.

Acaba Metin de tutunamayanlara giriyor mu?

258
Canım Selim! Nereden bulursun böylelerini: “Zaten, bu milletin gerçek değerlerini tanımıyoruz. Kendi öz değerlerimizi ihmal ediyoruz.”

272
Derin bir nefes aldı. Biçimden önce öz, özden önce duygu, duygudan önce insan gibi basmakalıp sözler düşündü.

274
… daktilonun tıkırtısına kaptırdı kendini. Tuşların tıkırtısı, arzunun tıkırtısı, …

311
Kâğıdın ön tarafı dolar, arkasına geçilir. Her sayfa, taklidi imkânsız bir kompozisyon olur: daktilo harfleri, kırmızı damgalar, mor damgalar, siyah damgalar, mühürle basılmış tarihler, elle atılmış tarihler, yeşil kalemle imzalar, sabit kalemle paraflar, tarih ve numara kaşeleri, sağda solda altta üstte yatay, çapraz havale yazıları, mütalaalar, soru işaretleri, altı kırmızı kalemle çizilmiş satırlar. Gerçek bir sanat eseri: toplu bir sanatçı kalabalığının ürünü, kollektif sanat.

313
Binalar, binalar... Yetmiyormuş gibi bir de yenilerini yapıyorlar. Türk’ün parası olunca binaya gidermiş. Başka neye gider? … Güven Anıtı’nı geçti. Durdu, geriye döndü. Parka girdi. Çocuklar yok: öğle uykusundalar. Serseriler dinleniyor. Heykellere baktı: Türk’e benzemiyorlar. Ne duruşları benziyor ne de suratları. Kenan aklına geldi; gülümsedi. Alman Japon’una benziyorlar. Biri öğünüyor, biri güveniyor, biri de çalışıyor. Şuraya bir kuş konmuş: biri tutmuş... burada oturup düşünemem. Ortam uygun değil: düşünen heykel yok. Parktan çıktı.

319
Hücreler bütün güçleriyle, dış etkenlere karşı koyar ve vücuda girmek isteyen yabancı unsurları dışarı atmaya çalışırken değişebileceğini, onların bu kör inadını yenebileceğini düşünmek, insan için ne kadar zordu. Değişmek, kendine yabancılaşmak demekti. Dişimdeki küçük bir oyuğun içine giren bir yemek artığına, dilim ne kadar şiddetle saldırıyor, o küçük oyuğa giremeyeceğini bildiği halde, bütün yumuşaklığıyla kendini katı duvarlara vuruyor. Barınamazsın o kovukta yabancı, diyor. Tükürük bezleri, o küçük parçayı eritmek, boğmak için seller akıtıyor; dil, bir yılan gibi tekrar saldırıyor, küçük bir gedik bulup dalmaya çalışıyor. Boğazım yutkunuyor: büyük anaforlar yaratıp yutmak istiyor bu bilinçsiz küçük parçayı. Hepsi el birliğiyle uğraşıyorlar, kendilerini harap ediyorlar. Dilin ucu parçalanıyor, boğaz kuruyor. Amaç, canlının bütünlüğünü korumak, değişmesini önlemek. Yeni olan her şeye isyan ediyor vücut: dünyanın en rahat yatağında ilk yattığı gece uyuyamıyor. Beyin, vücudun o korkunç diktatörü de, tutucu bir derebeyi aslında. Gene de vücut kadar geleneklerine bağlı değil. Bazen vücudu, yeni maceralara, bilinmeyen yaşantılara sürüklemek istiyor ve cahil hücrelerin kör başkaldırmasıyla karşılaşıyor. Emirlerini dinlemiyorlar yöneticinin: ayaklanıyorlar.

322
Kollarını, sandalyenin iki yanına dayayarak gerindi. “Daha vaktim var, daha vaktim var,” diye söylendi. Vaktim de var, içim de var. Bütün kuvvetimle mi atılacağım maceraya? Onu bile korumayacak mıyım? Onu, o “şey”i? Kimsenin bilmediği bir parça: tarifi güç, gene de varlığını çok iyi bildiği “şey”. Onu da tehlikeye atacak mıydı? Bütün Turgut’u hiçbir zaman teslim etmemişti. Hiçbir zaman. Onu kendine saklamıştı. Değerini yalnız Turgut’un bildiği bir “şey”. Başkaları da birçok şeyler saklarlar insanlardan: gene de bir şey kalmaz kendilerine. Bu “şey” öyle değildi. Anlatılsaydı değeri kalmazdı ki. Bu nedenle anlatılamazdı. Bu “şey”i birine verseniz de farkında olmaz aslında. İnsan uzun uzun anlatsa, “onun” kendine güven verdiğini söylese, merak ederler belki. Fakat görünce bir “şey”e benzetemezler muhakkak. Bu muydu, derler o “şey”. Verdiğiyle kalır insan. Ezer, buruşturur, yere atarlar. Bazı ukalalar da Latince isimler takarlar bu “şey”e. Tarifler, benzetmeler... Ben ne dediğimi biliyorum. Benim, Turgut Özben’in özbenliği.

Evlendiği gece de onu kendine sakladı. Nermin’e anlatmak zordu. Anlatılabilecek gibi başlamamıştı ilişkileri. … Akşam, evine yorgun dönersin. Karına anlatacağın bir sürü olay birikmiştir; içinde birtakım duygular gelişmiştir. Anlatmaya başlarsın. Birden, içinde bir duraklama duyarsın. “Şey” engel olur sana: söyleme onu, der. Her “şey”i anlatma. Belki sözlerinin arasında, farkında olmadan beni ele verirsin. Belki anlar: insan bu, bilinmez. Sen gene dikkat et; her “şey”i ayrıntılı anlatma o kadar. Bütün “şey” ayrıntılarda değil midir zaten? Ayrıntılarda ele vermez mi insan kendini? Başkalarına anlatamadıklarınla beslenir, varlığını sürdürür herhalde. Başkalarından saklandıklarınla gelişir.

Ayrıca, kimsenin istediği yoktur bu “şey”i. Nermin bile farkında değil ona vermediğim “şey”in. Herkes gibi, kendi istekleriyle ilgili, benim vermek istediklerim o kadar önemli değil. Her şey iyi gittiği sürece, bunun önemi yok... iyi gittiği sürece... Görünüşte olağanüstü bir durum yok. Ben Nermin’i seviyorum. Nermin de beni seviyor. Bu durum gün gibi aydınlık; karanlıkta kalan yalnız o “şey”. Sessizce duruyor orada, olaylara karışmadan. Nermin, diyorsun; peki, diyor. Peki, bildiğin gibi yap. Bana dokunma da. … Anlatamadığım bir “şey” yüzünden kimseyi suçlayamam. İçimdeki düzenle ilgiliydi huzursuzluğum. Dışımdaki düzenle bir ilgisi yok. Nermin’e dış düzen mi diyorsun?

331
Zaman, baş döndürücü bir hızla geçiyor. Ayakta durmasını bilmeyenleri yıkıyordu. Onlar, bir bakıma birbirlerine tutunduklarından, düşmediler, Turgut’un neler yapabilirdim, dediği süreler geçti.

337
Bilinen bir marka değil, Japonya’dan özel olarak getirttim. Bu Japonlar harika insanlar. Bir makine yapmışlar: insanın aklı duruyor. Contraflex’le çekemezsiniz, onunla çektiğiniz resimleri. Kabul ediyorum. Contraflex’in de üstün tarafları var. Fakat bununla çektiğim resimleri göreceksiniz. Harika! Hiçbir makineye değişmem. Ben, resim çekmeye çok meraklıyım. Bütün Avrupa, Amerika, Asya, Afrika, Antartika ülkelerine yazdım; kataloglar getirttim. Adamlar çok ilgi gösterdiler. Teypimi de öyle getirttim. Benimki ST 527.

359
Düşüncelerine büyük bir içtenlikle bağlıydı (Selim): herkesi de öyle sanıyordu. Bu içtenlik, düşünmeyi meslek edinenlerin içtenliğinden çok farklı bir duyguydu. Mesleği sevmek gibi değil, hayatı sevmek gibi bir duyguydu. Camus’nün ‘Ontolojik mesele yüzünden ölen kimseye rastlamadım’ sözünü okuyunca: ‘Biri bu yüzden ölmeli, intihar etmeli,’ diye bağırmıştı. Ona, kimsenin soyut düşünceler nedeniyle kendini öldürmediğini söyledim. Benim de Camus gibi bir ahmak olduğuma karar verdi.”

360
‘… Oysa ben hiç yanlışlık yapmak istemiyorum. Yüzde yüz saf bir harika çocuk olmak istiyorum. Çünkü yüzde yüz saf olan bir şey kendinin aynıdır. Ben de kendim gibi olmak istiyorum.’ Ona, bu sözlerini ciddiye aldığımı söyledim. Hayır, ciddiye alınmak da istemiyordu.

362
(Selim) ‘Üç çeşit meslek varmış: mühendislik, doktorluk, bir de hukukçuluk. Ben ressam olmak istiyordum. Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi.

367
“Kitaplara ithaflar yazmak, beğenilen satırların altını çizmek, sayfaların kenarına düşüncelerini yazmak Selim’e, kendini elevermek, insanların ortasında çırılçıplak kalmak gibi geliyordu. İnsanların kitaplara birtakım çizgiler çizmeye, kelimeler yazmaya hakkı yoktu. Herkesin düşünebileceği satırları yazmak saçmaydı. Her insanın kendine özgü düşünceleri gizli kalmalıydı: yalnız kendi bilmeliydi bunları.

371
Benim dışımda kimseye de öfkesini belli etmezdi. ‘Bütün kötülüğün bana,’ diye takılırdım. ‘Anlamıyorsunuz Esat Ağabey,’ derdi. ‘Onları öfkeme layık bulmuyorum. Öfkem bana ait bir şey. Yakın hissetmediğim birine nasıl gösteririm onu. Onlara da size davrandığım gibi davranmış olurum. Asıl o zaman kötülük etmiş olurum size.’

378
Karısını uyandırmadan sessizce kalkmış, perdeyi aralamıştı; şehrin üstüne çirkinlik yığınları çökmüştü. İçinde herkesin küçük bir payı olan çirkinlikler. Mimarıyla, mühendisiyle, ressamıyla, yazarıyla bütün aydınların, rahatsız olmadan bir köşesinde yer almaya çalıştığı, bir köşesine tutunmak için uğraştığı çirkinlikler.

408
Yok canım, böyle şey anlatılır mıydı? İnsana deli derlerdi sonra. Deli mi? Olric anlatabilirdi belki? Olric mi? Nasıl ayrı düştüm evimden böyle, Olric? Neden her istediğimi anlatamıyorum? Neden, aynı yaşantının içinde bulunan insanlarla hiçbir ilişki kuramaz oldum? Neden, neden, neden?

430
Tunç devri... âşık oldu... utanç devri
Utanç devri, tutunamayanların (disconnectus erectus) ortaya çıktığı tunç devrinden hemen sonra gelen tarih öncesi bir dönemdir. Selim Işık, modası geçmiş bir yaratık olduğu için bu dönemi günümüzde yaşamaya çalışmıştır.

431
Akıllı olduğu söylenemezdi. Aptal da değildi. Eğilimlerine uygun her şeyi, iyi kötü ayırt etmeden beğendi. Üçüncü sınıf yerli romanlarla, Balzac ve Stendhal’i aynı zevkle okudu. Klasik müzik eğitimi görürken, Türkçe tangoları aynı heyecanla dinledi.

459
… intihar edenlere tören yapılmaz, böyle intikamcı Tanrı’ya tapılmaz.

463
… genç kız onu kamarasında saklar hayır daha önce kamarasına girdiğini görmezdi hafif bir çığlık koparır önce hayır koparmaz hemen anlardı Selim’in nasıl bir insan olduğunu hayır anlamazdı önce sınıfının ve yetiştirilme şartlarının şımartılmalarının dadıların mürebbiyelerin bozduğu içgüdülerinin etkisiyle onu saklamak istemez İngilizce Fransızca Almanca İtalyanca İspanyolca Avrupa Amerika Londra klasik müzik yüzme dans bale piyano şan araba direksiyon Balzac Proust Stendhal Sir Thomas Malory Hardy Keats Shelley Verlaine Comtesse de Ségur Donne opera melankoli uçak garden parti randevu ve Shakespeare bildiği için Selim’i küçümser ve fakat bütün bunların bozamadığı dürüstlüğü ve duyarlığı nedeniyle onu ilgili makamlara kaptana tayfalara polise teslim etmeye gönlü razı olmazdı …

501
… baba ben artık bu evde yaşamak istemiyorum yıllardır ruhumuzu öldürdün bu evde hayatında bir roman okumadın bir sinemaya gidip heyecanlanmadın beni ve annemi bu çirkin eşyanın içine hapsettin yemekten ve uyumaktan başka bir şey düşünmedin bende bütün duygular senin bu inatçı duygusuzluğuna karşı gelişti kuru mantığınla içimizi kuruttun sana benzeyen taraflarımdan ellerimden ayaklarımdan utanıyorum ihtiyarlayınca sana benzemekten korkuyorum kötülük edemeyecek kadar kısır kafanda yalnız bizim için yaptıklarının defterini tuttun bana aldığın ilk elbiseden verdiğin son harçlığa kadar hastalığımda uykusuz kaldığın gecelerin hesabına kadar kaydettin bu ağır havalı evin içini güzel bir müzik sesiyle bir kitapla süslememe izin vermedin nasılsa eve giren bütün güzelliklerin birer birer yok oluşunu kayıtsız bir sabırla seyrettin kanaryam öldüğü zaman bir yenisini almadın çiçekler solunca boş saksıları balkona taşıdın hiç duydun mu hediye diye bir sözün olduğunu insanların birbirine aldıkları ve genellikle çocukları sevindiren hediye bir gün elinde bir balonla eve döndün mü yaptığım resimler için ağzından çaktığın çivilere dikkat et duvarları berbat ediyorsun sözünden başka bir söz çıktı mı bu evde senden başka varlıkların yaşadığını hiç düşündün mü ben bir kitap okurken ne okuyorsun diye bir soru sordun mu beni elimden tutup bir gün parka götürdün mü sadece o soğuk mantığınla tenkit ettin elektriği açık bırakmışsınız pencereyi kapatmamışsınız radyoyu kapatın başım ağrıyor roman okuyup gözlerinizi yormayın boşuna elektrik yanıyor okuduklarınızın hepsi yalan senin bana isyan etmene bu kitaplar sebep oluyor bu yüzden karşıma geçip bacak bacak üstüne atarak sigara içiyorsun yemeğin suyu bitmiş altını kısın ayakkabılarının burnunu eskitmişsin taşlara çarpma …

511
… ayrıca şehir meydanına bir heykelinin dikilmesini de belediye meclisi karar altına aldı yok yok heykel istemez bazılarının hoşuna gitmiyor üstelik kuşlar durumu bilmediklerinden olur olmaz yerlerini kirletiyorlar merhuma saygısızlık oluyor …

532
… seni seviyorum fakat neresini düzelteceğimi bilmediğim bu yaşantımı sürdürmenin anlamsızlığını seziyorum yok olmaya doğru hızlı bir gidişin farkındayım henüz koruyabildiğim bazı özelliklerim varken daha insan olduğumu hissederken bu gidişe bir son vermeliyim yoksa çok geç olacak ve kendimi affetmeyeceğim seni seviyorum ve beni unutmanı istiyorum …

533
… şimdi şu anda artık ne kadar yaşayacağımı bilmenin rahatlatıcı bir düşünce olduğunu ve kâbuslardan gelecekten korkmadığımı söyleyebilirim düşün son günlerde ne duruma gelmiştim artık bilmem bu ıstırap daha ne kadar sürecek gibi bir alaturka şarkıya yer yok yaşantımda yarın sabah kalkınca kim bilir gene ne olacak endişesi yok …

536
… gene de fazla üzülme edebiyat hevesi olarak kabul et gerçek sayma bunları mustarip bir ruhun çırpınmalarını ifade etmekten çok okuyucuların duygularını kötüye kullanmak isteyen acemi bir yazarın karalamaları dersin …

541
Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil. Çok denediler, efendimiz. Allah’tan, ne denediklerini bilmiyorum, Olric. Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz, diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz.

559
Reklamcı biri var: kapağını yaptırırız. Kuşe kâğıdına basılmış nefis cıvıl cıvıl şömize bir kapak. Siyah çerçeveli ciddi bir ilan: bu kitap ne ciddi kavgaların, ne büyük ve yaygın sıkıntıların, ne de ezilen insanların romanıdır; bu kitap, mustarip bir ruhun iç çekişlerinin romanıdır. Sizlere hizmetten şeref duyan yayınevimiz iftiharla sunar: Tutunamayanlar.

581
Ne yazmak için? Benim büyük ve mustarip bir ruhum yok ki Olric. Ben on ikinci dereceden resmî bir Türk vatandaşıyım. Törelerime bağlıyım. Yazamam ben. Ben fakir bir Turgut’um. Turgutların en önemsizi. Şimdiye kadar yaptırdığım bütün tahliller normal çıktı; böyle bir şeye rastlanmadı. Ben, düz bir çizgi üzerinde sürüp giden yaşantımın, bazı beklenmedik olaylar -bunlara olay demek de fazla iyimserlik olurnedeniyle küçük titreşimler göstermesi üzerine, aslında çok zayıf olan bağlarımı kopararak -buna koparmak dersem fazla kötümserlik olur- süresi ve sonu belirsiz bir atılışa, benden başka kimsenin farkına varmayacağı bir kavgaya sürüklenmeye karar vermek için elindeki imkânlarla düşünmeye çalışan bir macera heveslisi, bir karınca, bir ne bileyim, böyle şartlar altında herkesin aptallık sayacağı bir teşebbüsün basit bir noktasıyım.

583
Adamı konuşturmamak için, bu incelemenin antropomorfolojik olduğunu söyledi. Anadolu’nun sosyomorfolojik değil de antropomorfolojik bir incelemeye konu olmasını üniversitede bazı arkadaşları eleştirmişlerdi; fakat Turgut, haklı olduğu kanısındaydı.

594
Bugün annem dayanamadı; ne yazdığımı sordu. Ona nasıl anlatsam? Bütün hayatımı birlikte geçirdiğim ve beni gerçekten seven bu insana hiçbir şey anlatamamak ne kötü. Ondan farklı gelişmeye ne zaman başladım? Bu ayrılık nasıl doğdu? Hiç anlamıyorum. Bir gün baktım, iki yabancı olarak yaşıyoruz aynı evde. Aslında kimseye bahsetmedim kendimden. İstemiyorum da.

Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım. Bana acımayın.

602
Dönerken yolda, uzun uzun arabasının özelliklerinden bahsetti: Bir düğmeye basınca camlar yıkanıyor, bir düğmeye basınca kuruyor, bir düğmeye basınca pencereler iniyor... Bir düğmeye... bir düğmeye... ne söylediğini izleyemiyordum. Düğmeler bitmiyordu. Bütün bu aşağılık durumlara, düğmelere sahip olmak için katlanıyor.

611
Beni kötü yetiştirdiler. Annem de, babam da bana gerekli eğitimi vermediler. Yaşamak için demek istiyorum. Bana yaşamasını öğretmediler. Daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler. Ben de kolayca razı oldum bana öğretilen bu yanlışlara.

646
Ben bir eskiciyim, eskiye dönük bir adamım. Ülkemizin insanları, eskiden, bugünkü gibi bilgili olmadıklarından, büyük bir içtenlikle, büyük bir saflıkla, büyük bir iyi niyetlilikle ve her şeyi yeni öğrenen insanların coşkunluğuyla, bize özentisiz eserler kazandırmışlardır.

657
Yabancı düşmanlığı içimi bir kere kemirmeye başladı mı durduramıyorum. Ben öfkelendikçe sanki onlar gittikçe artan küçümseyici bir ifadeyle bakıyorlar yüzüme. Bazı aptal vatandaşlarımız da onlara katılıyorlar bu küçümseme işinde. Neymiş? Yabancı dil konuşuluyormuş onlarla. Bu onların anadili, anlamıyor musunuz? Bu aptal vatandaşlar pervane olurlar bu ahmak yabancıların çevresinde. Gene de beğendiremezler bizi.

658
Ah, ben az gelişmiş bir ülkede doğmamış olsaydım, bu yakıcı öfkemle yalnız kendimi yakıp bitirmemiş olsaydım, gösterirdim size!

659
(İsa) İnsanlar arasında eşitliği savunduğu tespit edilmekle birlikte özel mülkiyet konusuna temas etmediği anlaşılıyor. Zenginlerin cennete girmesinin, devenin iğne deliğinden geçmesinden daha zor olduğu gibi birtakım sözler etmiş ve bazı işadamları tarafından dövdürülmek istenmiş. Fakat halkın tepkisinden çekinmişler.

665
Senin aramızda ne işin var, diyordu, bu cahilliğinle? Bir başkası kadınlarla ilişkimi ele alıyordu: cinsel hayatımı bir düzene sokmam için yarı ciddi öğütler veriyordu bana. Ben, hepsini büyük bir saflıkla dinliyordum. İstiklal Marşının çalındığı yerde ayağa fırlayan, gece yarısı radyo biterken İstiklal Marşı başlayınca oturduğu koltuktan fırlayan küçük Selim’in ciddiyetiyle sözlerini değerlendirmeye çalışıyordum onların. Mühendis olmamı da beğenmiyorlardı. Para kazanmayı düşünerek seçmiştim bu mesleği. Ne aptaldım ki babamın zorla beni üniversiteye yolladığını o anda unutuyor ve onları haklı buluyordum.

666
Benimle adam kıtlığı yüzünden görüşüyorlardı. Ben de onlar hesabına üzülüyordum. Yorulmuştum da. Adam olmadığı için, insanlığa vekâlet ediyordum. Esas adamlar gelseydi de ben de biraz rahat nefes alsaydım. Sonunda tabii birbirimize girdik.

Kimsenin yaşantısını beğenmedim: kendime uygun bir yaşantı da bulamadım. Turgut’u da hor gördüm bu arada. İstediği gibi yaşamasına karşı koydum. Sonunda uzaklaştı benden. Ona Burhan’lık yaptım. Evlenmesine karıştım. Sonra evlerine gitmedim. Şimdi gitmek isterdim. Özür dilemek, kendimi olduğu gibi bırakmak isterdim.

685
Ressamların İsa’sı (Gümrükçü Rousseau). Yapmacığın eseri yok onda. Ne hayatında ne de sanatında. Bu konuda yazmak zor. İnsan hissedebilir ancak.

Bizde de böyle bir ressam olsaydı: onun gibi eşsiz bir kişiliği olan biri ya da bize göre bir Rousseau olsaydı canım.

HÜSEYİN BEZENEL: Türk ressam ve tutunamayanı. Sanayi- i Nefise mektebinde okudu. Osman Hamdi Beyin tesirinde yetişti. Maarif Nezaretinin açtığı bir müsabakayı, “Sudaki Halkalar” isimli pentürüyle kazandı ve bir sene müddetle Paris’e gönderildi. Orada, daha ziyade Changot ve Duvalier gibi ikinci sınıf ressamların atölyelerinde çalıştı. Resim müzelerine ve galerilerine -duhuliye meccani olmadığı için- fazla gidemedi ve bu sebeple yeni cereyanları pek takip edemedi. Paris’ten temin ettiği bir bursla Berlin’e geçti ve Alman romantiklerinin tesiriyle müfrit iptidai renkler kullandı. Bu devresindeki eserlerinde bilhassa kırmızı rengin hakimiyeti hissedilir. Harbı Umumiyi Berlin’de geçirdi. Almanların mağlubiyeti üzerine tekrar Paris’e avdet etti. Bazı galerileri ziyaret ederek, muasır cereyanları takriben otuz beş sene kadar geriden takibe başladı. Esasen, Sanayi-i Nefise Mektebinde öğrendikleriyle vardığı yer, daha gerilere isabet ediyordu. Fakat Harbı Umuminin Avrupa sanatına tahmil ettiği inhitat sebebiyle -bazı unsurları biraz aceleye getirmiş bile olsa- terakkiye muvaffak olmuş ve romantizmi geride bırakarak, empresyonizmin son safhalarına varmıştı. O sıralarda Picasso’nun ismini dahi duymamış olması, ancak bir talihsizlik olarak vasıflandırılabilir. Cumhuriyetin ilanıyla anayurda dönünce de bu cereyanlar hakkında onu uyaran bulunmadığı için, bir dereceye kadar mazur görülebilir. Soyadı kanunu çıkınca diğer meslektaşları gibi, sanatına uygun bir soyadı aldı. Hiç evlenmedi ve bir daha yurt dışına çıkma fırsatını bulamadı. Bununla birlikte, Paris’te tanıyamadığı modern resim sanatını Avrupa’ya gidenler sayesinde Türkiye’de öğrenmek imkânına kavuştu. Oysa, yurda döndüğü sıralarda, yapmakta olduğu empresyonist resimler, oldukça yeni sayılıyordu. Fakat, Berlin’de edindiği renk anlayışını değiştirmeyi başaramadığı için zamanla gölgede kaldı. Kübizm ve fütürizm akımlarının etkisiyle yaptığı resimler cidden hazindi. Aynı süre içinde dört beş akımı birden atlamasını becerenlerin alaylarına uğruyordu. Bir dergide yazdığı “İnsan Düşmanı Resim” makalesiyle modern resme karşı bütünüyle cephe aldı ve tekrar romantik devreye dönerek, yenicilere şiddetle tepki gösterdiğini açıkça belirtmek istedi.

Akademideki atölyesinde bir iki öğrenci çalışıyordu. Bunlar da öteki atölyelere giremeyenlerdi. Bir süre sakal bıraktı; sonra ondan da vazgeçti. Beşiktaş’ta harap bir evde oturuyordu. Akademideki bir tartışmada “çağdışı” olmakla suçlandı. Yeni deyimleri pek iyi anlayamadığı için, kendisine saldırıda bulunulduğundan başka bir şey çıkaramadı bu sözden. Borç harç bastırdığı “Perspektifin Esasları” adlı kitabı kaldırıma düştü. “Büyük Ressamlar”sa acınacak bir kitaptı. Baskının kötülüğü yüzünden, resimlerin ne olduğu bile anlaşılmıyordu. Beşiktaş’taki eski evi kat karşılığı sattı ve bir dairesine yerleşmeye karar verdi. Bina üç yıl sürdü. Sonunda, yeşil ve pembe badanalı odalardan meydana gelen bir daireye kavuştu.

Çarşıdaki bir meyhaneye giderek, kendini içkiye vermek istedi. Midesi izin vermedi. Altı ay hastanede yattı. Hüseyin Bey, sen artık bu işleri kaldıracak yaşta bir adam mısın? sözü çok ağırına gidiyordu. Ihlamur’da bir arsasını sattı: kendi başına bir apartman yaptırmak istiyordu. Gece geç vakitlere kadar oturuyor, süslü bina cepheleri, kesitleri çiziyordu. Yeğeni, bazen onu ziyaret eder ve masanın başında, konuşmadan saatlerce çalışmasını hayretle seyrederdi. Artık yaşlandığı için elleri titriyor, şekilleri çinilerken, her tarafına mürekkep damlatıyordu. Şömineler, süslü konsollar, kabartma süsler, projenin her tarafını dolduruyordu. Fakat, yaptığı değişiklikler yüzünden projeyi bitirmek mümkün olmuyordu. Yeğenini yanına oturtur, perspektif kurallarından uzun uzun bahsederek çizer dururdu. Yeğeninin mühendis mektebine gitmesiyle gurur duyuyor, ona sık sık pergel takımları, T cetvelleri hediye ediyordu. Şişman ve biraz aptal görünüşlü bir gençti bu yeğen. Bir akşam Hüseyin Beyin evine gittiği zaman uzun uzun çaldığı halde kapı açılmadı. Mutfak kapısının anahtarı onda dururdu. Anahtarla kapıyı açıp mutfağa girdi. Amcası onun için buzdolabında daima yiyecek birşeyler bulundururdu. Biraz yiyip içtikten sonra salon-salamanjeye girdiği zaman amcasını çalışma masasının başında bir projenin üstüne yaslanmış bir durumda ölü buldu. Koca bir şişe çini mürekkebi projenin üstüne dökülmüştü. Çok şaşırmadı. Kapıyı kapatıp çıktı.

İçimden geçenleri bilselerdi beni dünyanın bir numaralı vatandaşı sayarlardı. İnsanları dinlerken sıkıntılı bir görünüşüm vardı: sanki, her zaman onların sözlerini bitirmelerini ve konuşma sırasının bana gelmesini sabırsızlıkla beklerdim. Bana kalırsa, bu görünüş çok aldatıcıydı. Bana kalırsa, bana kalırsa... ne yazık hiç kalmadı bana.

692
Bence suçlu, bana görevleri verendir. Altından kalkamayacağım bir yükle beni ezendir. Hiçbir zaman bu görevleri yapmaya gönüllü olmadım. Kimsenin istekli olmaması üzerine ve o sırada orada benden başkasının bulunmaması yüzünden kabul etmek zorunda kaldım. İnsanlar, bu görevleri kabul etmemenin utancını yaşamasınlar diye (bu utancın çok korkunç bir duygu olduğunu tecrübelerimle biliyordum) onları bu acıdan kurtarmak istedim. Belki de, bana verilmeyen bir görevi, aptalca bir heyecanla ortaya atılarak yüklenmek zorunda kaldım.

693
Bütün hayatımca cezalıydım: durmadan bir kafesin içinde dolaştım. Gittiğim her yere, üstü kapalı, demir parmaklıklı bu kafesi taşıdım. Bütün dünyayı parmaklıkların arasından seyrettim. Sizinle aramızda bulunan bu demir parmaklıkların varlığını her an duydum. Sizleri istediğiniz biçimde, önyargılardan uzak bir biçimde değerlendiremeyişimde bu parmaklıkların payı büyüktür. Bu parmaklıklar yüzünden, dar görüşlü ve korkak bir hayvan gibi yaşadım.

709
Bilseydim hepsine haber verirdim. Bir teşkilatımız, bir lokalimiz yok ki bir araya gelelim. Bu ülkenin belini dağınıklık büküyor.

723
… ve itibarlarını iade etmesine karar verildi.

.
.

“BİZ NİÇİN ONLAR GİBİ OLAMIYORUZ?”
Çağlar Keyder, Milliyet Gzatesi, 29 Ocak 1984

Her tabakanın, her üslûbun kendi koşullandırıcıları, kendi tarihi vardı. Devletin ve özellikle resmî tarihin söylemi (Oğuz Atay belki de tarih kitaplarındaki anlatımı en etkin hicveden romancıdır), XIX. yüzyıl Batıcılarının tercüme üslûbu, sonraki aşk romanlarının ucuz hissiyatı hep bir aradaydı. “Biz niçin onlar gibi olamıyoruz?” sorusunu bir yandan alaya alırken, bir yandan da çünkü onların İsa-Mesih’i ve Hamlet’i var diye cevap veriyordu.




.
.
.
.