28 Eylül 2015

Bruno Latour - Biz Hiç Modern Olmadık

.
.

.
.

Biz Hiç Modern Olmadık, 1991
Simetrik Antropoloji Denemesi
Bruno Latour

(Çev. İnci Uysal), Norgunk Yay. 2008 İstanbul



İçindekiler


I. Kriz: Karmaların çoğalışı. Kördüğümü yeniden atarken. Eleştiri krizi. Mucizevi 1989 yılı. Modern nedir?

II. Anayasa: Modern anayasa. Boyle ve nesneleri. Hobbes ve özneleri. Laboratuarın        aracılığı. İnsan-olmayanların tanıklığı. Laboratuarın ve Leviathan’ın çifte yapaylığı.       Bilimsel temsil ve siyasal temsil. Modernlerin anayasal güvenceleri. Dördüncü güvence: Üstü çizili Tanrının güvencesi. Eleştirinin gücü. Modernliğin yenilmezliği.    Anayasanın aydınlattığı ve kararttığı. İhbarın sonu. Biz hiç modern olmadık.

III. Devrim: Başarılarının kurbanı modernler. Modernleştirici felsefelerin büyük farkı. Sonların sonu. Semiyotik dönemeçler. Varlığı kim unuttu? Geçen zamanın başı. Devrim mucizesi. Aşılmış geçmişin sonu. Ayıklama ve çoklu zamanlar. Kopernikçi bir karşı-devrim. Arabuluculardan aracılara. Kendinde şeyden sorgulamaya. Değişken geometrili ontolojiler. Dört modern repertuarı bağlamak.

IV. Görecilik: Asimetriye nasıl son verilebilir? Genelleştirilmiş simetri ilkesi. İki Büyük Paylaşımın ithalat-ihracatı. Antropoloji tropik bölgelerden gelir. Kültür diye bir şey yoktur. Boy farklılıkları. Arşimet’in darbesi. Mutlak görecilik ve göreci görecilik. Dünyanın büyüsünün bozulmasıyla ilgili küçük hatalar. Uzun bir ağ bile her noktasında yerel kalır. Leviathan bir ağ yumağıdır. Marjların zevki. Daha önce işlenmiş olan suçlara yenilerini eklememek. Aşkınlıklar bolca bulunur.

V. Yeniden Dağıtım: İmkânsız modernleşme. Geçme sınavları. Yeniden dağıtılmış         hümanizm. Modern olmayan Anayasa. Şeyler Parlamentosu.


I. KRİZ

Karmaların çoğalışı
7
Gazetemin dördüncü sayfasında, Antarktika üzerindeki ölçüm çalışmalarının bu yıl iyi olmadığını okuyorum… ozon… yüksek atmosfer kimyagerleri… sanayileşmiş büyük ülkelerin devlet başkanları… çevrimsel dalgalanmalar… meteorologlar…

Aynı makale böylece kimyasal tepkimelerle siyasal tepkileri birbirine karıştırıyor. Aynı ip, bilimlerin en ezoteriğiyle en aşağı siyaseti, en uzak gökyüzüyle Lyon banliyösündeki filanca fabrikayı, en küresel tehlikeyle gelecek seçimleri ya da sonraki yönetim kurulunu birbirine bağlıyor. Boyutları, riskleri, süreleri, oyuncuları karşılaştırılamasa da hepsi aynı hikayenin içine sokulmuşlar.

[gazetenin dördüncü sayfası: antartika üzerinde ölçüm çalışmaları, ozon tabakasındaki delik, yüksek atmosfer kimyagerleri - ekosfer - Atochem ve Monsanto CEO'ları; kimya, buzdolapları, spreyler ve atıl gazlarla meşgul olan sanayileşmiş büyük ülkelerin devlet başkanları; çevrimsel dalgalanmalardan söz eden meteorologlar; üçüncü dünya ülkeleri ve ekolojistlerin uluslararası anlaşmalardan, gelecek nesillerin haklarından, gelişme hakkından ve moratoryumlardan söz etmeleri... gazetenin altıncı sayfası: Paris'te AIDS virüsü - Bay Chirac ile Bay Reagan - dernekler - kimya sanayi - salgının kara Afrika'da yayılması... sekizinci, dokuzuncu sayfalar: Japonların denetiminde bilgisayarlar ve çipler; dondurulmuş embriyolar; doğabilimciler - nadir türler - duman bulutları - yanan orman; sinyal alıcı künyelerin takıldığı balinalar; gelişmiş nadir flora - ekolojik rezerv - Kuzey; Papa, piskoposlar, Roussel-Uclaf - Fallop boruları - Teksaslı köktendinciler --> doğum kontrol hapı; yüksek çözünürlüklü televizyondaki çizgi sayısı --> Bay Delors'u, Thomson'ı, CEE'yi, standartllaştırma komisyonlarını, Japonları ve televizyon filmi yapımcılarını birbirine bağlıyor]

8
Bununla birlikte, hiç kimse bundan kaygılanıyormuş gibi görünmüyor. Ekonomi, Siyaset, Bilim, Kitap, Kültür, Din, Güncel Olaylar sayfaları hiçbir şey olmamış gibi sayfa düzenini paylaşıyorlar. En küçük AIDS virüsü sizi seksten bilinçaltına, Afrika’ya, hücre kültürlerine, DNA’ya, San Francisco’ya götürüyor, ama analistler, düşünürler, gazeteciler ve karar mercileri, virüsün oluşturduğu ince ağı, içinde yalnızca bilimin, yalnızca ekonominin, yalnızca toplumsal temsillerin, yalnızca güncel olayların, yalnızca merhametin, yalnızca seksin bulunacağı özel küçük bölmelere ayıracaktır.

9
… ama bu hassas ip, ne kadar saf disiplin varsa o kadar parçaya ayrılacaktır: Bilgiyi, çıkarı, adaleti, iktidarı karıştırmayalım. “Ama bu karışıklıklar karışımı oluşturuyorlar, diyeceksiniz, dünyamızın dokusunu oluşturuyorlar?” - “Keşke hiç var olmasalardı”, diye yanıtlıyor analistler. Kördüğümü iyi bilenmiş bir kılıçla kestiler. Dümen kırıldı: Solda şeylerin bilgisi, sağda insanların çıkarı, iktidarı ve siyaseti.

[Bu kitap içerisinde Latour'un sürekli kullandığı bazı anahtar kelimeler bulunmaktadır. Bunlar,
nesnemsiler/öznemsiler (64),
anayasa/modern anayasa (109),
kültür-doğa, kültür-doğalar,
arındırma çalışması - aracılık çalışması; aracılık, tercüme (92, 97),
karmalar, karmaları çoğaltma,
antropoloji, eski antropolojik matris (109, 122)
ağ (92),
insanlarla insan-olmayanlar (arasındaki arabulucuların artışı),
çifte avangardlık (87)
üstü çizili Tanrı, gibi kavram ve deyimlerdir.]

9
Kördüğümü yeniden atarken
Yirmi yıldan beri, ben ve arkadaşlarım, içinde yaşadığımız entelektüel kültürün nereye koyacağını bilemediği bu tuhaf durumları inceliyoruz. Daha iyisi olmadığından, adlarımız sosyolog, tarihçi, ekonomist, siyaset bilimci, filozof, antropolog. Ama bu saygın disiplinlere her defasında tamlayan durumundaki kelimeleri ekliyoruz: bilim ve teknik. İngilizlerin deyişiyle Science studies ya da fazlasıyla ağır şu sözle: "Bilim, teknik, toplum". Nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, söz konusu olan, kesin bilgi ve iktidarın uygulanmasını, yani doğayla kültürü ayıran kesiği gerektiği her seferinde geçerek kördüğümü sürekli yeniden atmaktır. Bilimsel kurumların içine ters yönde yerleşmiş, yarı-mühendis, yarı filozof, istemeden bilgili üçüncü kişiler ve bizzat karmalar olarak bizler, sürüklendiğimiz bu karışıklıkları betimlemeyi seçtik. Mekiğimiz tercüme ya da ağ kavramı. Sistem kavramından daha esnek, yapı kavramından daha tarihsel, karmaşıklık kavramından daha ampirik olan ağ, bu karışık hikâyelerin kılavuz ipidir.

atalet  tembellik, işlemezlik
peptit  aminoasitlerin birbirlerine bağlanmasıyla oluşan protein altbirimleri
olumsallık  zorunlu olmadığı halde rastlantı ya da tevafuk (iyi rastlantı) sonucu ortaya çıkan, gerçekleşen ancak pekâla da ortaya çıkmayabilecek, gerçekleşemeyebilecek olan şeyin durumu; nedenselliğin reddi; determinist olmayan süreçler sonunda meydana gelmiş olguların özelliği

10
McKenzie kıtalararası füzelerin atalet merkezini betimlediğinde, Callon yakıt pillerinin elektrotlarını betimlediğinde, Hughes, Edison'un karbon flamanlı akkor lambasını betimlediğinde, ben Pasteur'ün önünü aldığı şarbon bakterisini ya da Guillemin'in beyin peptitlerini betimlediğimde, eleştirmenler teknikten ve bilimden söz ettiğimizi sanıyorlar. Bilim ve teknik onların gözünde marjinal olduğundan, olsa olsa saf araçsal ve hesapçı düşünceyi ortaya koyduğundan, siyasetle ya da ruhlarla ilgilenenler bunları bir kenara bırakabilir. Ama yine de, bu araştırmalar, kendinde şeylerin doğasını ya da bilgisini değil, onların kolektiflerimize ve öznelere angaje olmalarını ister. Araçsal düşünceden değil, toplumlarımızın kendi maddesinden bahsediyoruz.

"Ama bu politika mı? Bilimsel hakikati çıkarlara, teknik verimliliği ise politikacıların manevralarına mı indirgiyorsunuz?" İşte ikinci yanlış anlama. Eğer olgular hayranlıklarımızın onlara tahsis ettiği hem marjinal hem de kutsal yeri işgal etmezse, hemen saf yerel olumsallıklara ve sefil dümenlere indirgenirler. Bununla birlikte, toplumsal bağlamdan ve iktidarın çıkarlarından değil, bunların kolektiflere ve nesnelere girişinden bahsediyoruz.

11
"Ama ne kendinde şeylerden ne de kendi aralarında insanlardan bahsediyorsanız, o halde yalnızca söylemden, yalnızca temsilden, yalnızca dilden, yalnızca metinlerden bahsediyorsunuz." Üçüncü yanlış anlama budur. Dış göndergeyi -şeylerin doğasını- ve konuşmacıyı -pragmatik ya da toplumsal bağlamı- dışarıda bırakanlar aslında yalnızca anlam etkilerinden ve dil oyunlarından söz edebilir. ... söz konusu olan pekâlâ retorik, metin stratejisi, yazı mizansen, semiyotiktir, ama hem şeylerin doğası hem de toplumsal bağlam üstünde etkili olup, yine de ne birine ne de diğerine indirgenebilen yeni bir biçimde.

12
Entelektüel yaşamımız hiç kuşkusuz pek kötü yapılanmıştır. Epistemoloji [doğa], toplum bilimleri [siyaset], metin bilimleri [söylem], her birinin belirli bir tanınmışlığı vardır, fakat birbirinden ayrı olması koşuluyla. Peşinde olduğumuz varlıklar üçünden de geçiyorsa, kesinlikle anlaşılmazsınız. Kurulu disiplinlere bazı güzel sosyoteknik ağlar, bazı güzel tercümeler sunun, birinciler kavramları çıkarıp onları toplumsala ya da retoriğe bağlayabilecek tüm köklerini sökecektir; ikinciler toplumsal ve siyasal boyutunu alıp onu her nesneden arındıracaktır; son olarak üçüncülerse söylemi koruyacak ama gerçekliğe -horresco referens- (gerçek pratikler? çalışma?) ve iktidar oyunlarına aykırı her yapışıklıktan onu kurtaracaktır. Kafalarımızın üstündeki ozon deliği, yüreğimizdeki ahlak yasası, özerk metin, ayrı ayrı eleştirmenlerimizi ilgilendirebilir. Ama ince bir mekiğin gökyüzünü, sanayiyi, metinleri, ruhları ve ahlak yasasını bağlaması, işte bilinmedik, olmadık, duyulmadık olan budur.

Eleştiri krizi
Eleştirmenler, dünyamızdan bahsetmek için üç ayrı repertuar geliştirmiştir: doğallaştırma, toplumsallaştırma, yapıbozum. Çabuklaştırmak için, biraz da haksızlık ederek, Changeux, Bourdieu, Derrida diyelim. Birincisi doğallaştırılmış olgulardan bahsettiğinde, ne toplum, ne özne, ne de söylemin biçimi vardır. İkincisi toplumbilimselleştirilmiş iktidardan söz ettiğinde, ne bilim, ne teknik, ne metin, ne de içerik vardır. Üçüncüsü hakikat etkilerinden söz ettiğinde, bu, beynin nöronlarının ya da iktidar oyunlarının gerçek varoluşuna inanmak kadar büyük bir saflık göstermek olacaktır. Bu eleştiri biçimlerinin her biri bizatihi güçlüdür ama diğerleriyle birleştirilmesi imkânsızdır. Ozon deliğini doğallaştırılmış, toplumbilimselleştirilmiş ve yapıbozuma uğratılmış bir şey haline getirecek bir inceleme hayal edilebilir mi? ... Epistemologlar, sosyologlar ve yapıbozumcular, eleştirilerini diğer iki yaklaşımın zayıflığıyla besleyerek makul bir mesafede devam ettirdikleri sürece, entelektüel yaşamımız da kabul edilebilir kalacaktır. Bilimleri genişletin, iktidar oyunlarını sergileyin, bir gerçekliğe inanışı gülünçleştirin, ama üç kostik asidi karıştırmayın [!].

13
Bilimsel olgular inşa edilmiştir ama toplumsala indirgenemez, çünkü toplumsal, kendisini inşa etmek için seferber olmuş nesnelerle doludur. Bu çifte inşanın etmeni, yapıbozum kavramının olabildiğince kötü yakaladığı bir pratikler bütünüdür. Ozon deliği, gerçekten doğal olamayacak kadar toplumsal ve anlatımlıdır; firmaların ve devlet başkanlarının stratejisi, iktidara ve çıkara indirgenemeyecek kadar kimyasal tepkimelerle doludur; ekosfer söylemi, anlam etkilerine indirgenemeyecek kadar gerçek ve toplumsaldır. Ağların doğa gibi doğal, söylem gibi anlatımlı, toplum gibi kolektif olması bizim hatamız mı? Eleştirinin kaynaklarını terk ederek bu ağları mı izlemeliyiz yoksa eleştirel üç bölümlülüğün ortak anlamını paylaşarak ağları terk mi etmeliyiz? Zavallı ağlarımız, İranlıların, Iraklıların ve Türklerin kendilerine mal ettikleri Kürtler gibidir, gece olunca sınırları geçip kendi aralarında evlenirler ve kendilerini bölen üç ülkeden alınacak bütün bir vatanın hayalini kurarlar.

Antropoloji uzun zamandır doğa-kültürlerin dikişsiz kumaşını kriz ve eleştiri olmaksızın işlemeye bizi alıştırmış olmasaydı, bu ikilem çözümsüz kalırdı. En rasyonalist etnograf bile, bir kez uzaklara gönderildiğinde, incelediği halkların mitlerini, etnobilimlerini, soykütüklerini, siyasal biçimlerini, tekniklerini, dinlerini, destanlarını ve ayinlerini aynı monografi içinde birbirine tamamen bağlayabilir. ... Orada hem gerçek, hem toplumsal hem de anlatımlı olmayan tek bir öğe bile yoktur.

14
Geleneksel antropologlar için, modern dünyanın antropolojisi yoktur, olamaz, olmamalıdır.

15
Modern dünya sırası gelince antropolojisi yapılabilir hale geliyorsa, ona bir şeyler olmuştur.

Mucizevi 1989 yılı
Tüm tarihler uzlaşımsaldır, ama 1989 tarihi diğerlerinden daha az uzlaşımsaldır. Berlin Duvarı'nın yıkılması tüm çağdaşları için sosyalizmin yıkılışını simgeler. "Liberalizmin, kapitalizmin, batılı demokrasilerin Marksizmin boş umutları karşısındaki zaferi"...
Ama bu zafer kısa süreli olmuştur. Bu aynı görkemli 1989 yılında, Paris'te, Londra'da ve Amsterdam'da, gezegenin küresel durumuyla ilgili ilk konferansların yapılması, kimi gözlemciler için, hem kapitalizmin hem de sınırsız fethe ve doğaya bütünüyle hakim olmaya ilişkin bu boş umutların sonunu simgeler. İnsanın insanı sömürüşünü insanın doğayı sömürüşüne çevirmek isterken, kapitalizm ikisini de sürekli çoğaltmıştır.

martingal  (ekşi)
obskürantizm  bilgiyi tekelinde tutanların, bu gücü ellerinden kaçırmamak için geri kalanların bilgiye erişimini zorlaştırmak veya imkansız kılmaya yönelik çabalarına, bilginin anlaşılmasını zorlaştırmalarına verilen ad.

16
Sonunda, ekolojik obskürantizmi ya da antisosyalist obskürantizmi reddedenler ile postmodernlerin kuşkuculuğundan tatmin olamayanlar, hiçbir şey olmamış gibi devam etmeye karar verip kararlı bir şekilde modern kalıyorlar. Hâlâ bilimin vaatlerine ya da özgürleşmenin vaatlerine veyahut ikisine birden inanıyorlar. Bununla birlikte, modernleşmeye olan güvenleri ne sanatta, ne ekonomide, ne siyasette, ne bilimde, ne de teknikte artık pek doğru tınlamıyor. Konser salonlarında olduğu gibi resim galerilerinde de, gelişim enstitülerinde olduğu gibi binaların cepheleri boyunca da, kalbin artık orada atmadığı hissediliyor. Modern olma istenci kararsız, hatta kimi zaman modası geçmiş görünüyor.

17
Antimodern, modern ya da postmodern de olsak, hepimiz mucizevi 1989 yılının çifte yıkımıyla tartışma konusu edildik. Ama bunu tam bir çifte yıkım olarak, hayranlık uyandıran simetrisinin bütün geçmişimizi başka şekilde ele almamıza izin verdiği iki ders olarak düşünürsek, düşüncenin ucunu yakalarız.

Modern nedir?
... tüm tanımlar şu ya da bu şekilde zamanın geçişini gösterir. Modern sıfatıyla, yeni bir rejim, bir hızlanma, bir kopukluk, zamanın bir devrimi belirtilir. "Modern", "modernleşme", "modernlik" sözcükleri belirdiğinde, bir karşıtlık içinde arkaik ve yerleşmiş bir geçmişi tanımlarız.

18
Eskilerle modernlerin sayısız tartışmasında, ... artık hiçbir şey devrimlerin eski rejimlerin sonunu getirdiğini ya da onları tamamladığını söylememize izin vermez. Sonsuza dek modernlerin yerini alıp alamayacağı bilinmemesine rağmen, kuşkuculuğun gülünç bir şekilde "post"modern olarak adlandırılmasının nedeni budur.

Bu denemenin varsayımı "modern" sözcüğünün, etkili olmak için ayrı kalması gerektiği halde son zamanlarda ayrı kalmayı bırakan tamamen farklı iki pratikler bütününü belirtmesidir. İlk pratikler bütünü, "tercüme" yoluyla, bütünüyle yeni varlık türleri arasında karışımlar, doğa ve kültür karamaları yaratır. İkincisi "arındırma" yoluyla, bütünüyle ayrı iki ontolojik bölge yaratır, bir yanda insanlarınki, diğer yandaysa insan-olmayanlarınki. Birinci bütün olmadan, arındırma pratikleri boş ya da yararsız kalacaktır. İkincisi olmadan, tercüme çalışması yavaşlayacak, sınırlanacak, hatta yasaklanacaktır. Birinci bütün, benim ağlar adını verdiğim şeye, ikincisiyse eleştiri adını verdiğim şeye tekabül eder. Birincisi, örneğin, yüksek atmosfer kimyasını, bilginlerin ve sanayicilerin stratejilerini, devlet başkanlarının kaygılarını, ekolojistlerin sıkıntılarını sürekli bir zincir halinde birbirine bağlayacaktır; ikincisiyse, her zaman orada olmuş olan bir doğal dünya, öngörülebilir ve kalıcı çıkarları ve riskleri olan bir toplum ve toplumdan olduğu kadar gönderimden de bağımsız bir söylem arasında bir bölümleme oluşturacaktır.

Bu iki pratiği ayrı ayrı düşündüğümüz ölçüde, gerçekten modernizdir, yani kendimizi bütün yüreğimizle eleştirel arındırma projesine veririz, oysa bu proje ancak karmaların çoğalmasıyla gelişir. Dikkatimizi hem arındırma hem de karmalaştırma çalışmasına verir vermez, tamamen modern olmaktan çıkarız, geleceğimiz değişmeye koyulur. Tam da aynı zamanda, geçmiş zaman kipinde modern olmuş olmayı da bırakırız, çünkü geçmişe dönük olarak, iki pratikler bütününün tamamlanan tarihsel dönem içinde zaten her zaman işlemekte olduğunun bilincine varırız. Geçmişimiz değişmeye koyulur. Son olarak, en azından eleştirinin bize anlattığı şekilde, hiç modern olmamışsak, öteki doğa kültürlerle girmiş olduğumuz karışık ilişkiler dönüşmüş olacaktır.

19
Tercüme ya da aracılık çalışmasıyla arındırma çalışması arasında ne gibi bir bağ vardır? Aydınlatmak istediğim soru budur. Henüz çok üstünkörü olan varsayım, ikincinin ilkine imkân tanıdığıdır; karmaları düşünmekten kaçındığımız ölçüde, kesişmeleri mümkün hale gelir, içinde bulunduğumuz istisnai durumun nihayet kavramamıza imkân verdiği, modernlerin paradoksu budur. İkinci soru premodernlerle, öteki doğa-kültürlerle ilgilidir. Yine çok kaba olan varsayım şudur ki, kendilerini karmaları düşünmeye verirken, çoğalmalarını engellediler. Onlar ile Biz arasındaki Büyük Paylaşımı açıklayacak ve çözümsüz görecilik sorununu sonunda çözmeye imkân verecek olan bu farktır. Üçüncü soru güncel krizle ilgilidir: Modernlik, ayırma ve çoğaltma çalışmasında bu denli etkili olduysa, bugün neden gerçekten modern olmamızı engelleyerek zayıflıyor? Aynı zamanda en zoru da olan son soru bundan kaynaklanmıyor: Artık modern olmayı bıraktıysak, artık çoğaltma çalışmasıyla arındırma çalışmasını ayıramıyorsak, sonumuz ne olacak? Modernlik olmadan Aydınlanma nasıl talep edilir? Yine fazlasıyla büyük varsayım şudur ki, varoluşlarını resmi olarak temsil ederek canavarların [Negri & Hardt] çoğalmalarını yavaşlatmak, saptırmak ve düzenlemek gerekecektir. Bir başka demokrasi mi gerekli olacaktır? Şeylere yayılmış bir demokrasi?  ... Nietzsche büyük sorunları soğuk duşlara benzetirdi: Hemen girilip çıkılması gereken soğuk duşlar.

2. ANAYASA

Modern anayasa
21
Gerek insanın doğuşunu selamlamak, gerekse ölümünü ilan etmek için, modernlik çoğu zaman hümanizmle tanımlanır. Ama bizzat bu alışkanlık bile moderndir çünkü asimetrik kalır. "İnsanlık-olmayanın"; şeylerin, ya da nesnelerin, ya da hayvanların; ve onlardan daha az yabancı olmayan, oyunun dışındaki, üstü çizili bir Tanrının birlikte doğuşunu unutur. Modernlik, üçünün birlikte yaratılışından, sonra da bu birlikte doğuşun kapsamından ve üç topluluğun ayrı ayrı işlenmesinden kaynaklanır, bu arada alttan alta, bizzat bu ayrı işlenişin etkisiyle, karmalar çoğalmaya devam eder. Bir yandan üstle alt arasında, diğer yandan insanlarla insan-olmayanlar arasında yeniden inşa etmemiz gereken bu çifte ayrımdır.

Doğal dünya ile toplumsal dünya arasındaki modern ayrım aynı anayasal karaktere sahiptir, şu hariç, şimdiye kadar hiç kimse siyasilerle bilim adamlarını simetrik olarak inceleme konumuna girmemiştir çünkü merkezi bir noktaları yokmuş gibi kabul edilmiştir. Bir anlamda, temel yasanın çifte ayrımla ilgili maddeleri o kadar iyi kaleme alınmıştır ki, bir çifte ontolojik ayrım olduğu sanılmıştır. Bu simetrik mekân çizildiğinde ve doğal iktidarlar ile siyasal iktidarların ayrımını düzenleyen ortak anlaşma böylelikle yeniden sağlandığında, modern olmaktan çıkarız.

Bu anlaşmayı ve bu ayrımı tanımlayan ortak metne anayasa adı verilir. Onu kim yazmalıdır? Siyasi anayasalar konusunda görev hukukçulara düşer, ama şimdiye kadar işin ancak çeyreğini yapmışlardır çünkü karmaların çalışması olarak bilimsel iktidarı unutmuşlardır. Şeylerin doğası konusundaki görev bilim adamlarınındır, ama onlar da işin çeyreğini yapmışlardır, çünkü siyasi iktidarı unutmuş gibi görünmüşler ve bir yandan karmaları çoğaltırken diğer yandan onların herhangi bir yararını kabul etmemişleridir. Tercüme çalışmasında, görev, ağları inceleyenlerindir, ama sözleşmelerinin ancak yarısını yerine getirmişlerdir çünkü üstlerinde yapılan ve bu çoğalışı açıklayan arındırma çalışmasını açıklamamaktadırlar.

22
Yabancı kolektifler konusunda, aynı anda dört koldan konuşma görevi antropolojinindir. Aslında, ... her etnolog mevcut kuvvetlerin tanımını, iktidarların insanlar, tanrılar ve insan-olmayanlar arasındaki dağılımını, anlaşma prosedürlerini, din ile iktidarlar arasındaki bağları, ataları, kozmolojiyi, mülkiyet hakkını ve bitkilerin ya da hayvanların sınıflandırılmasını aynı monografide yazabilir. Biri bilgiler, diğeri iktidarlar, sonuncusu da pratikler için üç kitap yazmamaya özen gösterecektir.

23
Bu Anayasa nasıl betimlenmelidir? Örnek bir duruma yoğunlaşmayı seçtim, hazırlanışının en başında, 17. yüzyılın ortasında, bilim adamı Boyle ile siyaset bilimci Hobbes, bilimsel ve siyasal iktidarların dağılımı konusunda tartışırlar.

25
Boyle ve nesneleri
[Steven Shapin ile Simon Schaffer'in kitaplarının güzelliği], Hobbes'un bilimsel çalışmalarını bulup çıkarmalarından -siyaset bilimciler bunları görmezden geliyorlardı çünkü kahramanlarının matematiksel zırvalarından utanıyorlardı- ve Boyle'un siyaset kuramlarını unutulmuşluktan kurtarmalarından -bilim tarihçileri bunları görmezden gelirler çünkü kahramanlarının örgütlenme çalışmasını gizlemeye çalışırlar- kaynaklanmaktadır. Bir asimetri ve bir paylaşım yerine -Boyle'a bilim, Hobbes'a siyaset kuramı- Shapin ve Schaffer, pek güzel bir kuadrant [galaktik kadran; çeyrek daire] çizerler: Boyle bir bilime ve bir siyaset kuramına sahiptir; Hobbes da bir siyaset kuramıyla bir bilime. ... neredeyse her konuda uyuşurlar. Bir kral, bir Parlamento, uysal ve birleşik bir Kilise isterler ve mekanik felsefesinin ateşli yandaşıdırlar.

[Boyle... boşluk içindeki boşluk deneyi...]

26
Bir düzine sivil savaş ortalığı yakıp kavururken, Boyle bir kanıtlama yöntemi seçer, en eski skolastik geleneğin alay ettiği kanı yöntemini. Boyle ve meslektaşları, zorunlu akıl yürütmenin kesinliğini doxa için terkeder. Bu doxa çabuk kanan kitlelerin başıboş hayal gücü değil, denklerin birlikteliğini sağlamak için yeni bir düzenektir. Boyle, mantıktan, matematikten ya da retorikten çok hukuk-yanlısı bir metafora dayanır: Eylem sahnesi etrafında toplanmış güvenilir, iyi seçilmiş, iyi niyetli tanıklar bir olgunun varlığını, gerçek doğasını tanımasalar da, the matter of fact, teyit edebilirler. Boyle böylece bugün hâlâ kullandığımız ampirik tarzı icat eder.

Beyefendilerin kanısını değil, kapalı ve korunaklı laboratuar ortamında yapay olarak üretilmiş bir fenomenin gözlemlenmesini ister. İronik olarak, konstrüktivistlerin anahtar sorusu -olgular laboratuarda bütünüyle inşa edilmiş midir?- tam olarak Boyle'un ortaya koyup çözdüğü sorundur. ... "Olgular olmuştur" diyecektir Bachelard. Ama insan tarafından inşa edilince, yanlış mı olurlar? Hayır, zira Boyle, tıpkı Hobbes gibi, Tanrının "konstrüktivizmini" insana yayar -Tanrı şeyleri tanır çünkü onları kendi yaratır. Olguların doğasını biliyoruz çünkü onları tam olarak kontrol ettiğimiz koşullar altında biz hazırladık. Zayıflık bir kuvvet haline gelir, yeter ki bilgi araçsallaştırılmış olguların doğasıyla sınırlansın ve nedenlerin yorumlanması bir kenara bırakılsın. Boyle bir kusuru -yalnızca laboratuarda yaratılmış ve ancak yerel değeri olan matters of fact'ler üretiyoruz- yeniden kesin bir avantaja çevirir: Kuram, metafizik, din, siyaset ya da mantık alanında bunun dışında ne olursa olsun, bu olgular asla değiştirmeyecektir.

27
Hobbes ve özneleri
Hobbes için, iktidar bilgidir ki bu şu anlama gelir, sivil savaşlara bir son verilmek isteniyorsa, ancak tek bir bilgi ve tek bir iktidar var olabilir. Bu nedenle Leviathan'ın en büyük kısmı, Eski ve Yeni Ahit'i yorumlar. Sivil barış için en büyük tehlikelerden biri, insanların sivil iktidarın yargısı karşısında başvurduğu tinler, hayaletler ya da ruhla gibi maddesiz cisimlere inançtan kaynaklanmaktadır.

28
Bu indirgemecilik totaliter bir devlete götürmez çünkü Hobbes bunu bizzat cumhuriyete uygular: Hükümdar her zaman toplum sözleşmesiyle tayin edilen bir aktörden başka bir şey değildir. Hükümdarın istediği gibi hareket etmek ve Leviathan'ı yıkmak amacıyla başvurabileceği tanrısal hukuk, üst merci yoktur. Bilginin iktidara eşit olduğu bu yeni rejimde, her şey indirgenmiştir: hükümdar, Tanrı, madde ve çokluk. Hobbes, kendi devlet bilimini herhangi bir aşkınlığa başvuru haline getirmekten bile kaçınır. Tüm bilimsel sonuçlarına kanıyla, gözlemle ya da vahiyle değil, herkesi kendi rızasını vermeye zorlayabilecek tek kanıtlama yöntemi olan matematiksel kanıtlamayla ulaşır; ve bu kanıtlamaya, Platon'un kralı tarzında aşkınsal hesaplarla değil, bir saf kompütasyon aracıyla [bilgisayarları problem çözme aracı olarak kullanmak], son halini almamış bilgisayar olan mekanik beyinle erişir.

Thomas Hobbes      1588 - 1679
Robert Boyle           1627 - 1691

30
Araştırmacılarımız (Shapin ve Schaffer) toplumsal bir makro-bağlamın varolduğu -İngiltere, hanedanlık savaşı, kapitalizm, devrim, tüccarlar, Kilise- ve bu bağlamın, bir şekilde, maddeye, havanın esnekliğine, boşluğa ve Torricelli'nin tüplerine [Hava basıncını, deniz seviyesindeki hava basıncının 76 cmciva olduğunu bulan bilim insanı] "ilişkin fikirleri" etkilediği, oluşturduğu, yansıttığı, yankıladığı ve onların üstünde bir baskı uyguladığı ilkesinden yola çıkarlar.

31
Deneyler asla yolunda gitmez. Pompa kaçırır. Onu üstünkörü onarmak gerekir. Nesnelerin insani kolektife saldırısını, gerektirdikleri tüm manipülasyonlar ve pratiklerle açıklayamayanlar, antropologlar değildir, çünkü Boyle döneminden beri, kültürümüzün en temel yönünü oluşturan şey gözlerinden kaçmıştır: Toplumsal bağı laboratuarda üretilmiş nesneler olan toplumlarda yaşıyoruz; fikirlerin yerine pratikler, zorunlu akıl yürütmelerin yerine denetim altındaki doxa ve evrensel uyum yerine meslektaş grupları konmuştur.

(Hobbes) Modern iktidarın asıl karakteri haline gelecek olanı inkâr eder: Laboratuar çalışmasının önvarsaydığı ölçek değişikliği ve yer değiştirmeler

İnsan-olmayanların tanıklığı
32
[Boyle] Bugüne kadar tanıklar her zaman insani ya da tanrısal olmuştu -asla insan-olmayanlar olmamıştı. ... Oysa Boyle'a göre, laboratuar deneyleri, namuslu tanıkların teyit edilmemiş ifadelerinden daha fazla otorite oluşturmaktadır.

33
Anayasaya göre, kuşkuya düşülmesi durumunda, insanların insan-olmayanlara başvurması daha iyidir. Yeni semiyotik iktidarlarıyla donatılmış insan-olmayanlar, yeni bir metin biçimine katkıda bulunacaklardır, ... deneysel bilim makalesi. ... Eski hermenötik devam edecektir ama parşömenlerine bilimsel araçların titrek imzasını ekleyerek.

Laboratuarın ve Leviathan'ın çifte yapaylığı
34
Hem Hobbes'u hem de Boyle'u işlemeyi seçmiş olmak deha gerektirir, zira hem doğayı hem de toplumu açıklamaya yönelik yeni simetri ilkesi bize ilk kez modern çağın en başındaki iki önemli şahsiyet üzerinden bilim incelemelerinde benimsetilmiştir. Hobbes ve emsalleri, iktidardan söz etmek üzere sahip olduğumuz başlıca kaynakları yaratırken -temsil, hükümdar, sözleşme, mülkiyet, yurttaşlar-  Boyle ile onu devam ettirenler, doğadan söz etmek üzere en önemli repertuarlardan birini hazırlarlar -deney, olgu, tanıklık, meslektaşlar. Bizim henüz bilmediğimiz şey, bir çifte icadın söz konusu olduğudur.

Bilimsel temsil ve siyasal temsil
38
Boyle, siyasetin dışında tutulması gereken siyasal bir söylem yaratırken, Hobbes da deneysel bilimin dışında tutulması gereken bir bilimsel siyaset hayal eder. Diğer bir deyişle, modern dünyamızı, şeylerin laboratuar aracılığıyla temsilinin, yurttaşların toplum sözleşmesi aracılığıyla temsilinden ebediyen ayrıldığı bir dünya icat ederler. O halde, siyaset felsefecileri Hobbes'un bilimine ilişkin olan her şeyi unuturken, bilim tarihçilerinin de Boyle'un bilim siyasetine  ilişkin tavırlarını unutmaları hiç de yanlışlıkla olmamıştır. Bundan böyle her birinin "çift görmesi" ve insan-olmayanların temsiliyle insanların temsili arasında, olguların yapaylığıyla siyasal organların yapaylığı arasında doğrudan bağıntı kurmaması gerekiyordu. ... Artık tamamen modern olmadığımız günümüzde, iki anlam yeniden birbirine yaklaşmaktadır.

Hobbes'un devleti bilim ve teknoloji olmadan güçsüzdür, ama Hobbes yalnızca çıplak yurttaşların temsilinden söz eder; Boyle'un bilimi, din, siyaset ve bilim alanlarının kesin bir sınırlaması olmadan güçsüzdür ve bu nedenle Hobbes'un monistliğini ortadan kaldırmak için bu denli uğraşır. Onlar, siyaset kuramında bir tek ve aynı icadı gerçekleştirmek için elbirliği eden iki kurucudur: İnsan-olmayanların temsili bilime düşer ama siyasete her tür başvuru imkânı men edilmiştir; yurttaşların temsili siyasete düşer ama bilim ve teknolojinin üretip seferber ettiği insan-olmayanlarla herhangi bir bağıntı men edilmiştir.

Hobbes, Leviathan'ı, bu ölümlü tanrıyı, bu yapay yaratığı oluşturan hesapçı bir çıplak yurttaşı tanımlar. Leviathan'ı ayakta tutan nedir? Herkesin kuvvetinin geriye dönüş olmadan tek birinin elinde toplamasına karar veren sözleşmeye yol açan insan atomlarının hesaplanmasıyla. Bu kuvvet neden oluşmaktadır? Tüm çıplak yurttaşlardan tek birine onlar adına konuşma yetkisi vermesinden. O harekete geçtiğinde kim harekete geçer? Ona iktidarımızı kesin olarak devreden bizler. Cumhuriyet, herkesi temsil etme yetkisinin tek bir kişiye verilmesiyle birleşen yurttaşlardan oluşmuş paradoksal bir yapay yaratıktır. Hükümdar kendi adına mı yoksa ona yetki verenler adına mı konuşur? Modern siyaset felsefesinin durmadan çözmeye çalışacağı çözümsüz sorun budur.

39
Ama Boyle daha da tuhaf bir artefaktı tanımlar. Yapay makinelerin, içinde fenomenleri bütünüyle yarattığı laboratuarı icat eder. Yapay olmalarına rağmen maliyetlidirler, yeniden üretilmeleri güçtür ve az sayıdaki güvenilir ve idmanlı tanığa rağmen, bu olgular pekâlâ mevcut haliyle doğayı temsil ederler. Olgular, doğmakta olan tanıklar topluluğu tarafından kabul edilmiş ve yetkilendirilmiş laboratuarda ve bilimsel yazılarda üretilmiş ve temsil edilmiştir. Bilim adamları olguların titiz temsilcileridir. Onlar konuştuğunda kim konuşur? Hiç kuşkusuz bizzat olgular, ama aynı zamanda yetkilendirilmiş sözcüleri. O halde kim konuşur, doğa mı yoksa insanlar mı? Modern bilim felsefesinin üç yüzyıl boyunca savaşacağı çözümsüz sorun budur. Bizatihi olgular dilsizdir, doğal kuvvetler ham mekanizmalardır. Ve yine de bilim adamları kendilerinin konuşmadığını, ama bizatihi olguların konuştuğunu iddia ederler. O halde bu dilsizler, laboratuarın yapay ortamında ya da hava pompasının daha da seyrelmiş olan yapay ortamında konuşmaya, yazmaya, bildirmeye muktedirdirler. Küçük beyefendi grupları, hem doğal kuvvetlere tanıklık ederler hem de ihanet etmeyip [şirk koşmayıp! Ama neye şirk koşmayıp?] nesnelerin sessiz davranışını tercüme ettikleri yolunda birbirlerine tanıklık ederler. Boyle ve öğrencileriyle birlikte, bir doğal kuvvetin, dilsiz ama anlam yüklü bir nesnenin ne olduğunu kavramaya başlarız.

40
Ortak tartışmalarında, Hobbes ve Boyle'un ardılları bize bugüne kadar kullandığımız kaynakları sunarlar: Bir yanda, toplumsal kuvvetler, iktidar; diğer yanda, doğal kuvvet, mekanizma. Bir yanda, hukuk öznesi; diğer yanda, bilim nesnesi. Siyasal sözcüler, kavgacı ve hesapçı yurttaşlar yığınını temsil edecektir; bilimsel sözcüler, bundan böyle, dilsiz ve maddi nesneler yığınını temsil edecektir. Birinciler hep birlikte konuşamayan müvekkillerini tercüme ederler; ikinciler doğuştan dilsiz olan temsilcisi oldukları şeyleri tercüme ederler. Birinciler ihanet edebilir, ikinciler de. 17. yüzyılda simetri hâlâ görünürdür, birbirlerini çatışma kaynaklarını çoğaltmakla suçlayarak hâlâ sözcüler arasında tartışırlar. Ortak kökenlerinin görünmez olması için, insanlar tarafının dışında hiçbir yerde sözcü bulunmaması için ve bilim adamlarının aracılığının görünmez olması için yalnızca küçük bir çaba gerekmektedir. Pek yakında "temsil" sözcüğü, seçilmişlerin ya da şeylerin söz konusu olmasına göre iki farklı anlam kazanacaktır.

Modernlerin anayasal güvenceleri
40
Hobbes, Leviathan'ında, aynı anda fiziği, teolojiyi, psikolojiyi, hukuku, İncil yorumunu ve siyaset bilimini yeniden kurar. Boyle, yazılarında ve mektuplarında, aynı anda bilimsel retoriği, teolojiyi, bilim siyasetini, siyaset bilimini ve olguların hermenötiğini yeniden oluşturur. Birlikte, Tanrının nasıl hükmetmesi gerektiğini, yeni İngiltere kralının nasıl yasaması gerektiğini, ruhların ya da meleklerin nasıl hareket etmesi gerektiğini, maddenin özelliklerinin neler olduğunu, doğayı nasıl sorgulamak gerektiğini, bilgece ya da siyasal tartışmanın sınırlarının ne olması gerektiğini, plebin iplerinin nasıl elde tutulacağını, kadınların hak ve ödevlerinin neler olduğunu, matematikten ne beklenmesi gerektiğini betimlerler. O halde eski antropolojik matris içinde yer alır, şeylerle insanların yeterliklerini bölüştürür ve saf toplumsal kuvvetle saf doğal mekanizma arasında henüz hiçbir ayrım yapmazlar.

41
Bütün modern paradoks buradadır: Karmaları dikkate alıyorsak, işimiz yalnızca doğa ve kültür karışımlarıyladır; arındırma çalışmasını dikkate alıyorsak, doğa ile kültür arasındaki tam bir ayrımla karşı karşıyayızdır. Anlamak istediğim, iki görev arasındaki bağıntıdır. Boyle ve Hobbes ... şeylerin bilimiyle ... insanların siyasetiyle sınırlayacak şekilde görevleri bölüşürler. Bu iki hareket arasındaki içsel bağıntı nedir? Bu çoğalmaya izin vermek için bu arındırma gerekli midir? ... O halde modern dünyanın sırrı nedir? Bunu kavramak için, ... tam Anayasayı tanımlamamız gerekir.

Her Anayasa gibi, bunu da sunduğu güvencelerle ölçmek gerekir. [doğal iktidarın temel güvencesi:] Doğayı yapanlar insanlar değildir, ezelden beri vardır ve her zaman zaten orada olmuştur, biz yalnızca sırlarını keşfederiz. [siyasal iktidarın temel güvencesi:] Toplumu inşa eden ve yazgılarına özgürce karar veren yalnızca ve yalnızca insanlardır.

Şayet modern siyaset felsefesinin yaptığı gibi, bu iki güvenceyi ayrı ayrı dikkate alırsak, anlaşılmaz kalırlar. Doğa ne insanlar tarafından ne de onlar için yapıldıysa, o zaman yabancı, ebediyen uzak ve düşman kalır. Bizzat aşkınlığı bizi ezer ya da onu erişilmez kılar. ... şayet toplum yalnızca insanlar tarafından ve onlar için yapıldıysa, hem biçimi hem de maddesi olduğumuz yapay yaratık Leviathan, ayaklarının üstünde duramayacaktır.

42
Onlar birlikte yaratılmıştır. Karşılıklı olarak vardırlar. İlk ve ikinci güvence, birbirleri için terazi ağırlığı ... görevi görürler. Aynı yönetimin iki kolundan başka bir şey değildirler. 

Onları ayrı ayrı değil de birlikte dikkate aldığımızda, güvencelerin tersine döndüğünü görürüz. ... Hava pompası içindeki yapay inşalarına rağmen -bu aracılık ya da tercüme evresidir- olgular insan eliyle yapılan her imalattan bütünüyle kaçıp kurtulurlar -bu arındırma evresidir. ... İnsan eliyle gerçekleşmiş inşasına rağmen, Leviathan, kendisini yaratmış olan insanı olabildiğince aşar, zira gözeneklerinde, damaralarında, dokularında ona dayanıklılığını ve sürerliğini veren sayısız şeyi seferber eder.

Ama bu iki güvence çelişkilidir, yalnızca birbirleriyle değil, her biri kendi içinde çelişkilidir, çünkü hem aşkınlıktan hem de içkinlikten yararlanırlar. Boyle ve sayısız ardılı, hem doğayı yapay olarak inşa etmeyi hem de onu keşfettiklerini söylemeyi sürdürecektir; Hobbes ve yeni tanımlanmış yurttaşlar, Leviathan'ı hesap ve kuvvetle durmadan inşa edecek, ama onun kalıcı olmasını sağlamak için her zaman daha çok nesne arayıp bulacaktır.


.
.
.
.

14 Eylül 2015

Bruno Latour - Tarde ve Toplumsalın Sonu

.
.
.




.
.

Tarde ve Toplumsalın Sonu
Bruno Latour

(Çev. Fırat Berksun, Emre Koyuncu, P. Burcu Yalım),
Tesmeralsekdiz, Yıl:2, No:3, yaz 2008 (s.34-49)


34
[Gabriel Tarde, taklit, tesir, medya, iletişim]

‘toplumsal’ yerine -> ilişkilenme, aktör ağ teorisi (tasarısı) ANT

(ANT’nin savunmak istediği iki görüş:) a) insan etkileşimlerini anlamak için doğa ve toplum ayrımı önemsizdir; b) makro/mikro ayrımı toplumun nasıl oluştuğunu anlamaya dair çabaların önünü tıkamaktadır.

[Tarde], Bu zamansız ağ düşünürü…

35
[bir argümanın ampirik bir kavrayış sunamaması, sezgilerin veriye dönüşmesini engeller] Teknolojik ağların sahnede yerini almasıyla birlikte artık durum değişmiştir ve Tarde’ın birçok argümanı makul ampirik kullanımlar için müsait hale gelmiştir.

Durkheim’ın yapmış olmaktan pek şeref duyduğu üzere, sosyolojiyi felsefeden, ontoloji ve metafizikten bütünüyle bir kopuş üzerine kurmak yerine Tarde, direkt bu alanların üzerine giderek, kendi görevinin toplumsal teoriyi dünyanın temel malzemesine ilişkin keskin varsayımlarla buluşturmak olduğu iddiasında bulunur. … ben hala bir metafizikçi mi yoksa bir sosyolog mu olduğuma karar verebilmiş değilim.

(dipnot 6: … ölü yazarlara yaklaşmanın en iyi yolunun, bugün de bize düşünürken yardım edebilmek için yaşıyorlarmış gibi, onları yeniden diriltmek olduğu kanısındayım.)

36
Monad nedir? Monad kendisi yoluyla evrenin oluşturulmasını sağlayan şeydir. Fakat tuhaf bir şeydir bu çünkü monadlar arzu ve inancın sahip olduğu bir şey teşkil etmesi itibariyle yalnızca maddi varlıklar değildir … Bu olumlamadan bir spiritualizm ya da idealizm de beklenmemelidir çünkü monadlar aynı zamanda tamamiyle materyalisttir: herhangi bir yüce amaç, büyük tasarım ya da bir telos peşinde değillerdir. Her biri, Richard Dawkins’in genleri ya da Susan Blackmore’un mem birimleri (memes) gibi kendi özel hedefi doğrultusunda mücadele eder. Son olarak, monadlar, oldukça indirgemeci bir metafizik biçimi gerektirir; çünkü büyüğün anlaşılmasında anahtarı elinde bulunduran küçük olandır. … küçük olan aynı zamanda en karmaşık olandır: “[atom], evrensel olan ya da olmaya yönelmiş bir ortamdır; kendinde bir evrendir; Leibniz’in ileri sürdüğü gibi yalnızca bir mikrokozmoz değil, kozmozun bütünüyle kuşatılıp tek bir varlık içinde soğurulmasıdır”. Daha etkili bir şekilde ifade edecek olursak, “Her şeyin bağrında, gerçek ve mümkün olan diğer her şey yatar” (MS, 57-58). Eğer Tarde’ın neden ‘toplumsal’a bütünüyle bir son verdiğini ya da neden bununla başlamadığını anlamak istiyorsak çelişkili gibi görünen bu metafiziğin tuhaf düzenine kendimizi alıştırmalıyız. Tarde, toplumu bireysel monadlardan daha yüce, daha karmaşık bir düzen olarak ele almayı reddettiği gibi, toplumu bireysel eyleyici insanlardan oluşan bir şey olarak kabul etmeyi de reddeder: her bir beyin, zihin, beden, inanç ve arzulara sahip ve kişinin bütüncül halini teşvik eden milyarlarca küçük kişiden, eyleyiciliklerden oluşmuştur. Eyleyiciliğin üstüne etki ve taklidi de eklersek, başka sözcükler kullanarak ifade etmiş olsak bile bu aslında aktör ağ dediğimiz şeyin ta kendisidir.

37
Tarde bir indirgemeci olmasından ötürü doğa ve toplum arasında çizilecek herhangi bir sınıra itibar etmez; fizik, biyoloji ve sosyoloji arasındaki sınırlara takılıp kalmadığından alt seviyede olanı daha üst seviyelerle açıklamaya inanmamaktadır. Esas zorluk burada yatar: insan toplumlarının özgüllüğü, sembolik olmalarından, bireylerden oluşmalarından ya da mevcut makro örgütlenmelerden ileri gelmez. Bize özgül gibi görünmelerinin, onları içeriden görmemiz ve dışarıdan anladığımız diğer toplumlara nazaran daha az unsur içeriyor olmaları dışında bir nedeni yoktur.

"Fakat bu her bir şeyin ve her şeyin bir toplum olduğu anlamına gelir. Eski hareketlerinin mantık güzergâhlarını takiben, bilimin toplum nosyonunu tuhaf bir şekilde genelleştirmesi dikkate değerdir. Hücresel toplumlardan bahsediliyorsa, yıldız ve güneş sistemleri toplumları bir yana, neden atomik toplumlardan da bahsedilmiyor? Öyle görünüyor ki bütün bilimler sosyolojinin alt dalları olmaya mahkûm edilmişlerdir" (MS, s.58).

Durkheim gibi, "sosyal olgulara nesne muamelesi yapmalıyız" diye bir ifadede bulunmak yerine Tarde, "her şey bir toplumdur" ve her olgu toplumsal bir olgudur, demiştir. ... [Bu], bütün bilimlerin birbirlerine kenetlenmiş birlikteliklerinin göz önüne alınması gerektiği iddiasını taşır. 'Bitki sosyolojisi' insan sosyolojisinden çok daha önce vardı... Peki, öyleyse insan toplumlarının özgüllüğü nereden gelmektedir? İki tuhaf özellikten: eğer insan toplumları hakkında konuşurken bir ayrıcalık söz konusuysa, bu, bizim bu toplumları deyim yerindeyse, içeriden görmemizden kaynaklanır. "Mesele insan toplumları olduğunda, ... kendimizi evimizde hissederiz; şehir ya da devlet, alay ya da cemaat adı verilen bu tutarlı insan sistemlerinin gerçek birer parçasıyızdır. İçeride olan her şeyi biliriz" (MS, s68). Bu yüzden iyi kavradığımız bu yegâne agrega içerisinde, birbirinden geçen rakip monadların hiçbirinden, "bu ilişkiyi yönetecek bir üstorganizma ortaya çıkmaz. (agrega  birbirleriyle hiç alakası olmayan şeylerin bir araya gelmesi).

38
Eğer insan grubunda makro toplum yoksa ("Emin olmak adına denebilir ki her zaman için grubun bütünlüğünü kapsayacak şekilde onu temsil eden ve kişileştiren bir ilişki vardır ya da grubun bütününü, hepsi belirli farklı açılardan kendilerinde bireyselleştirecek az sayıda ilişki (bir Devlet'in bakanları gibi). Ancak bu lider veya liderler, her zaman içinde bulundukları grubun da üyesidirler ve kendi anne babalarından doğmuşlardır; kolektif bir şekilde tebaasından ya da seçmenlerinden değil." MS, s.68), hiçbir yerde yoktur ya da biraz daha zor şekilde ifade edersek: daha küçük olan her zaman, var olan daha büyük varlıktır.

... bu birliktelikler ..., diğer toplumlara kıyasla çok az sayıda unsurdan oluşmaktadır. Bir polip, bir beyin, bir taş, bir gaz, bir yıldız insan toplumlarına göre çok daha fazla sayıda monadın bir araya gelmesiyle oluşur. Tarde, neşeli bir anında, kendi zamanının en büyük insan toplumu olan Çin'i herhangi bir diğeriyle karşılaştırır. Sadece 300 milyon unsurdan oluşan bir toplum nedir ki? "Bu kadar az sayıda temel anatomik bileşen içeren bir organizma, kaçınılmaz olarak hayvansallık ve bitkiselliğin en düşük derecelerine yerleştirilecektir" (s.64)! Herhangi bir beyin, toz yumağı ya da bir mikrolitre gaz 300 milyondan fazla agregadan oluşur. [taş ve insan toplumu -> ölçek değiştirmeksizin]

ex abrupto  doğrudan doğruya, direkt
antite  varlık

39
İyi bildiğimiz tek durum olan insan toplumları için küçük büyüğü barındırdığına göre, Tarde'a göre bu bütün diğer toplumlar için de böyle olmalıdır; yalnızca taşların, gazların ve taneciklerin monad düzeylerine ulaşmanın, ölçek değiştirmeden nasıl mümkün olabileceği konusunda en ufak bir fikrimiz yoktur. Bunları sadece istatiksel olarak kavrarız.

Makro, mikronun belli belirsiz bir uzantısından başka bir şey değildir

Sosyal bilimlerde karmaşıklık seviyelerinden, yüksek düzeylerden, ortaya çıkan özelliklerden, makro-yapılardan, kültürden, toplumlardan, sınıflardan, ulus devletlerden söz etmeye hayli alışkınız. Hatta o kadar alışkınız ki, savı kaç kez duyarsak duyalım, hemen unutup, sanki matruşkaları özenle birbiri içine yerleştirmeden düşünemiyormuşuz gibi, kısmi etkileşimleri küçükten büyüğe sıralamaya başlarız. Fakat Tarde baştan sona heterarşiktir. Büyük olan ya da bütün olan, monadlardan daha üstün değildir; yalnızca monadlardan birinin, kendi görüşünün bir kısmını diğerlerine benimsetme amacını başarmış, daha basit ve standartlaştırılmış bir biçimdir. Tarde Les Lois sociales'de "Bütün o güzel düzenlemeler (Medeni Kanun gibi) uygulamaya konmadan önce tasavvur edilmiş olmalıdır; onca geniş sınırları kapsamadan önce, birkaç beyin hücresinde saklanmış birkaç fikir olarak varolmaya başlamış olmalıdırlar" (s.116) diye yazar.

[büyüğün nasıl olup da küçükten ortaya çıkmayıp, onun bazı özelliklerine ön alan yarattığı] "İçinden bildiğimiz tek dünya olan, [insana ait] sosyal dünyaya baktığımız zaman, eyleyicilerin, yani insanların, yönetime ait  aygıtlara, hukuk ve inanç sistemlerine, hatta onların etkinlikleriyle oluşturulmuş sözlüklere ve dilbilgisi kurallarına kıyasla çok daha farklılaşmış, çok daha bireysel olarak belirlenmiş ve sürekli değişiklikler bakımından çok daha zengin olduğunu görürüz. Tarihsel bir olgu, bu olguya katılan herhangi bir katılımcının herhangi bir zihinsel durumundan daha basit ve daha açıktır" (s.69).

40
Makro özellikler o kadar geçicidir ve durumlar üzerinde o kadar az etkileri vardır ki ancak daha fazla farkın üretilmesine vesile olabilmektedirler.

41
"... onca muntazam mekanizmanın her birinde, -sosyal, yaşamsal, yıldızsal, moleküler ... varlıkların yalnızca çeşitli yüzeylerinden meydana gelen kolektif güçle mücadele eden başka şeyleri de vardır" (MS, s. 80).

Hiçbir bileşeni onun tam olarak bir parçası olmadığı için sürekli doğrudan ayrışma tehdidi altında olan, sıradışı bir toplumsal düzenin resmidir bu. Her bir monad, varlığına sadece kendisinin bir yönünü verdiği için, herhangi bir 'üstün' düzenin yapay varlığından taşar! Monadlara bazı yanlarından ait olabilirsiniz ama asla hakim olamazsınız. Ayaklanma, direniş, çöküş, komplo; bu alternatifler her yerdedir. Sanki Deleuze ve Guattari'nin Mille Plateaux'sunu okuyormuşuz izlenimi vermiyor mu? Toplumsal olan bütünün kendisi değil, bir parçasıdır; hem de kırılgan bir parçası. Görüldüğü üzere, sosyal bilimlerin profesyonel refleksine bundan daha uzak bir konum olamazdı.

"Her zaman aynı hataya düşülür: toplumsal olguların muntazam, kurallı, mantıksal örüntülerini görebilmek için kendinizi bunların temelde düzensiz ayrıntılarının dışında bırakmanız ve geniş görünümleri panaromik olarak kapsayana kadar yukarılara çıkmanız gerektiğine dair bir inançtır bu; buna göre tüm toplumsal koordinasyonların başlıca kaynağı, tikellere ulaşana dek derece derece azalıp güçsüzleşen, oldukça genel birkaç olguya dayanmaktadır. Kısacası insanlığın çalkantıları sırasında bir evrim yasası da onun yolunu çizer. Ben bunun tam zıttına inanıyorum" (LS [Les lois sociales], s.114).

42
İyi bir sosyolog olabilmek için yukarılara çıkmak, daha geniş bir görüş kazanmak, büyük görünümler derlemek reddedilmelidir! Sosyologlar, aşağıya inin! Daha kör, daha dar, daha da pratik, hatta daha da miyop olun. Ona büyükbabam demekte haksız mıyım? Bizi, panoptika yerine benim 'oligoptikon' dediğim şeye katılmaya çağırmıyor mu? Benim 'düz toplum' savı olarak adlandırdığım şeyi savunmuyor mu? Havaya elleriyle balkabağından daha büyük olmayan bir şekil çizen sosyologların bu tipik hareketiyle sunulan 'büyük resim' ancak kısmen ifade ettiği sayısız monadlardan her zaman daha basit ve daha lokalizedir: o büyük resim monadlar olmadan var olamaz; ama o olmadan, monadlar hala bir şeydir. Toplumsal, insanların geliştiği ve yaşadığı ortam olmaktan ziyade, metrolojilerinin sonsuz küçük eyleyicilerin iç direnciyle olarak kırılmadan önce kati suretle uygulamaya konup sürdürülmesi şartıyla, sadece monadların bazılarını ve bazı zamanlarda meşgul eden standartlaştırılmış dar bağlantılardan oluşan küçücük bir kümedir. Bu küçücük ağları terk ettiğiniz an, artık toplumsalın içinde değilsinizdir. O andan sonra, sosyal bilimcilerin göz göze gelmemek için her şeyi yaptıkları, sayısız monaddan oluşmuş karmakarışık bir 'plazma'nın, bir kaosun, bir kokteylin ortasındasınızdır.

sui generis  kendine özgü, nevi şahsına münhasır 

Durkheimcılar açıklanması gereken bir şeyi açıklayıcı olarak görmektedirler.

"Kısacası, benim kavrayışım Bay Durheim'ın görüşünün neredeyse tam olarak zıttıdır. Her şeyi, daha büyük olguları kendilerini belirli bir özdeş düzenle yeniden üretmeye, tekrar etmeye zorlayan bir evrim yasası dayatarak ya da küçüğü büyük olanla, ayrıntıyı kapsamlı olanla açıklayarak değil; genel benzerlikleri temel, basit eylemlerin birikimiyle, büyüğü küçükle ve kapsamlı olanı ayrıntıyla açıklarım" (LS, s.63).

43
Durkheim toplumu sadece monadların yeniden farklılaşmaları için oldukça geçici bir fırsattan daha fazlası olmayan bir şey değil de, başlı başına sebep olarak ele almakla kalmamış; Tarde'a göre, toplumsal yasaları, bu yasaların uygulandığı eyleyicilerden ayırmak gibi çok daha fena bir hata yapmıştır. ... Tarde'ın monadolojisi ile sarstığı görüş, böyle bir şey sosyal bilimlerin geri kalanı için ne kadar aşikar olsa da, yasa ile yasaya tabi olan arasındaki ayrımdır.

[bilim]
İnsan toplumlarının bütün diğer yönleri için, bir monadı yayılım alanlarına yönlendiren yollar (aktörü ağına yönlendiren de diyebiliriz), gelenek ve alışkanlıklarla silinip kaybolabilir. Ama yine de bunu toplumsal kuramın en etkili örneği kılan bir istisna vardır ve bu, bilimsel pratiğin, izole edilmiş bir laboratuvardaki ufacık bir beyinden, insan ırkının ortak sağduyusu olmaya giderken izlediği yoldur. Bilimin izleği tamamlanmıştır (İnternetin bana bu kadar Tardecı bir teknoloji gibi gelmesinin nedeni de bu: herhangi bir söylentiyi, haberi, bilgi parçasını, alım satım işlemini tam olarak takip edilebilir kılıyor; aynı bir yüzyıl önce bilimin de, yazılan makaleler ve raporlarla, özenli atıflar ve alıntılar ağıyla takip edilebilir olduğu gibi. Bu, toplumların genel olarak bilimselleştirildiği vakalardan bir diğeridir):

"İnsanlık anıtlarının en ihtişamlısı olan bilimsel anıta gelince, hiç bir şüphe olası değildir. Bu anıt, tarihin ışığında inşa edilmiştir ve gelişimini neredeyse başlangıcından bugüne dek takip edebiliriz. (...) Onun içindeki her şey kökenini bireysel eylemde bulur. Yalnızca hammaddede değil, genel görüşler de, esas planlarla beraber ayrıntılı kat planları da; şimdi eğitimli beyinlere yayılmış, ilkokullarda öğretilen şeyler de dahil olmak üzere her şey, yalnız bir beynin sırrında başlamıştır" (LS, s.125).

44
İnsan toplumunu tesir, taklit, bulaşma ve rutinleştirme yoluyla tutarlı hale getiren bütün hareketleri belgeleyemeyebiliriz; ama bugün bilimetri diye tabir ettiğimiz yüksek kaliteli araçlardan faydalandığımızdan dolayı, bunu, emsalsiz bir vaka teşkil eden bilim tarihi için belgeleyebiliriz.

Bu Durkheimcıların ona söyletmeye çalıştıkları şey de olsa, hiçbir sosyoloji psikolojiden Tarde'ın sosyolojisi kadar uzak değildir. Şu çarpıcı cümlenin yazarı nasıl olur da yöntembilimsel bireyciliğin atası olabilir: "Her kime bakarsak bakalım, dikkatli bir gözlemle, kendilerini çoğaltarak birbirlerine katıp bulandırmış, belirli sayıda kişilerden başka bir şey bulamayız" (LS, s.61)? Aynı ANT'de olduğu gibi, eğer bir ağı anlamak istiyorsanız gidip aktörlere bakmanız gerekir ama anlamak istediğiniz bir aktörse, yarattığı ağa bakmalısınız. Her iki durumda da önemli olan, muğlak bir toplum kavramına uğramaktan kaçınmaktır. 'Bilimsel deha' kelimesinin, Tarde'ın kaleminden çok tuhaf bir anlam kazanmasının nedeni de tam olarak budur: aniden eyleyiciliklerin yalnızca başka sayısız bilim insanına değil, aynı zamanda sayısız beyin durumlarına da tamamiyle yeniden dağıtılması ile yüzyüze gelmişizdir!

45
"Herhangi bir ruhsal faaliyetin bedensel bir aygıta bağlı olduğunu söylememiz ne anlama gelir? Sadece bir toplumda kimsenin, çoğu zaman görmezden gelinen, başka birçok bireyin işbirliği olmaksızın belirli bir şekilde kendini ortaya koyamayacağı ya da toplumsal davranamayacağı anlamına gelir. Ufacık bilgilerin birikmesiyle, bir Newton'un, bir Cuvier'nin, bir Darwin'in büyük bilimsel teorilerinin belirmesini sağlayan meçhul işçiler, bir anlamda bu dehaların ruhu olduğu organizmaları oluşturmuşlardır. Bu işçilerin işleri ise teorinin bilincini teşkil eden beyinsel titreşimlerden başka bir şey değildir. Bilinç burada, bir anlamda beynin en etkili ve en güçlü kısmının beyinsel ihtişamı anlamına gelir. Kendi kendine bırakıldığında, bir monadın elinden hiçbir şey gelmez (MS, s.66).

Bilim, sanki monadların davranışlarını yöneten yasaları bulmuşuz gibi bunları dışarıdan çalışmamıza izin veren şey değil, monadların yayılma biçimlerinden ve onların dünya inşa etme faaliyetlerini anlama yollarımızdan yalnızca biridir. Leibniz'in monadlarının tam aksine, önceden kurulu herhangi bir uyum çerçevesinde birbirlerine bağlı değillerdir. Ve tabii ki Tarde'a göre, "Leibniz'in kendine özgü metafiziksel Darwinizmini birarada tutacak veya uzaklaştıracak bir Tanrı yoktur ve yine aynı nedenle, materyalistler de, kararsız ve kör atomlarını tümleyen evrensel yasalar ya da bütün bu yasaların indirgenebileceği eşsiz bir formülün himayesine ihtiyaç duymaktadır. Bu formül, bir nevi mistik bir buyruktur; bütün varlıkların boyun eğeceği, hiçbir varlıktan kaynaklanmayan, tarif ve tasavvura gelmeyen bir söz; hiç kimse tarafından hiçbir zaman dile gelmemiş ama yine de her zaman ve her yerde dinlenen bir emir" (MS, s.56).

Bu sıradışı cümlede, eyleyicilerin eylemleri ile bu eylemleri yöneten yasalar arasında ayrım yaptıkları için, Tarde hem materyalistleri hem de spiritüalistleri karatahtaya geri gönderir. Kör atomların faaliyetlerine hükmeden doğa yasalarından bahsetmek, bu atomlara bir miktar irade ve amaç bahşetmek çok daha spiritüalist bir tutumdur çünkü bu, bu yasaların, kimse tarafından 'dile gelmemiş' bir 'sesi dinlediğine' ve 'boyun eğdiğine' işaret eder. Epistemolojileri, eyleyicilerin kendi agregalarını anlamlandırmak üzere yaptıkları şey ile bilimi birbirinden ayırdığı için, materyalistler de 'mistik buyruğa' bel bağlamışlardır.

46
… monad “kendinde bir evrendir; Leibniz’in ileri sürdüğü gibi yalnızca bir mikrokozmoz değil, kozmozun bütünüyle kuşatılıp tek bir varlık içinde soğurulmasıdır” (Monadologie et Sociologie, s.57) Bilimler - ya da daha kesin bir ifadeyle bir beyin halinden diğerine çoğalıp yayılarak, kendi başlarına hareket eden kolektif teoriler - bu fetihe katılırlar; ancak bu yolla doğanın yasalarını yazdıkları söylenemez; daha ziyade, doğaya yeni farklar eklerler. “Her şeyin bağrında, gerçek ve mümkün olan diğer her şey yatar” (MS, s.58).

47
Hamlet’in yanı sıra, cogito’su ile Descartes, Varlık olarak Varlık fikriyle Heidegger ve ‘ne olduğumuz’u ‘sahip olduğumuz’dan üstün tutan bunun gibi binlercesi daha böylelikle geride kalır. Zira Tarde bize bunların tamamen zıttını gösterir. Eşi benzeri olmayan bir dayanışma ve bağlılık yaratan iyelik felsefesinden ve deyim yerindeyse, iyelik politikalarından başka hiçbir şey, kimlik politikaları şöyle dursun, kimlik felsefesinden daha steril değildir. “Binlerce yıldır insanlar varlık biçimlerini, varlık türlerini listelediler ama çok sayıdaki çeşitli iyelik türlerini, derecelerini listelemek kimsenin aklına gelmedi. Ancak, sahip olmak evrensel olgunun kendisidir ve bir varlığın oluşumunu ve gelişimini ifade edebilmek için ‘edinim’den daha iyi bir terim yoktur (MS, s.89). … eğer herhangi bir monadın özelliklerine ve sahiplerine bakacak olursanız, bütün kozmozu tanımlamaya çıkarsınız. Oysa yalıtılmış bir kimliğin özünü tanımlamaya çalışırsanız, bu imkansızdır. Kimlik felsefesinin bu reddedilişi, biz ANT sosyologları için, çok sık eleştirilmemize neden olan, insan olmayanların durumuna dair çok kritik bir sonuç doğurur. İnsanla insan olmayan arasındaki sınırın aşılması, sıklıkla toplumsal kuramımızın üzerinde durduğu veya altını oyan mihenk taşı olarak addedilmiş ve okuyucularımız için birçok açıdan sorun teşkil etmiştir. Ama Tarde, yüzyıl öncesinden, dikkati özlerden iyeliklere kaydırdığında, çok daha sağlam bir çözüm önermiştir. “Bütün dış evren benimkinden farklı ama aslında benimkine benzer ruhlarca oluşturulmuştur” (MS, s.44). Bu, ‘ruh’ kelimesine rağmen spiritualist bir sav değil, tam olarak insan olmayanların ne olduklarını -kimliklerini- söylediğini iddia ederken, aynı zamanda özenle onların ne istediklerini, gayretlerini, sahip olduklarını ve özelliklerini söylemekten uzak duran bir ikiyüzlülüğü sona erdirmesinin bir yoludur. İşte Descartes’tan sonra Kant ve onun kendinde şeyi de geride kalmış olur.

48
ANT araştırmacılarında şiddetle karşı çıkılan mantıksal imkânsızlık -konuşmayı yapan her zaman siz insanlarken, nasıl olur da deniz taraklarına, mikroplara, kapı kollarına, kayalara, arabalara ve aletlere irade ve inanç atfedersiniz?- Tarde’da radikal ama sağlıklı bir çözüm bulur: istek ve inancı sahip olduğumuz şeylerle paylaşmak istemiyorsanız, o zaman onların ne olduğunu söylemeyi de bırakın. Böylece suçlama tersyüz edilmiş ve ispat yükü suçlayanlara geçirilmiş olur. Şeylerin kendilerinde var olduğu ve sizin onları bilemeyeceğinizi söylemek gibi gülünç bir çözümden kaçının. Ya konuşursunuz ya da sessiz kalırsınız. Ama konuşup, hakkında konuştuğunuz şeylerin size benzemediğini söyleyemezsiniz: bunlar sizin vasıtanızla, kendilerine sahip olanlardan biri olarak konuşanı, yani sizi de içeren bir çeşit fark ifade ederler. … sosyologlar sahip olunmak istemiyorlar.



.
.
.
.