13 Eylül 2024

Gilles Deleuze & Félix Guattarri - söküm protokolleri

 

.

.


.

.


söküm protokolleri

kafka – minör bir edebiyat için

 

 

Gilles Deleuze - Félix Guattari

 

(Çev. Özgür Uçkan, Işık Ergüden)

Yapı Kredi Yayınları, 2001, İstanbul

 

 

8

Anı arzuya ket vurur, kopyalarını çıkarır, katmanlara indirir, bütün bağlantılarını keser.

 

10

Kafka’yı ilgilendiren şey, bestelenmiş, göstergebilimsel olarak biçimlendirilmiş bir müzik değil, sesli bir katışıksız maddedir.

 

... Josephin’in şarkı söylediği kuşkuludur, yalnızca ıslık çalar, ama başka farelerden daha iyi değil, hatta daha kötü, öyle ki var olmayan sanatı daha da gizemli bir hal alır.

 

11

[yersizyurtsuzlaştırılmış müzikal ses] ... anlamdan, besteden, şarkıdan, sözden kaçan çığlıktır; hâlâ fazlasıyla gösteren bir zincirden kurtulmak için gerekli olan kopuş halindeki ahenktir. Seste önemli olan, yalnızca genel olarak tekdüze ve her zaman gösterendışı olan yoğunluktur: ...  söz konusu olan, itaat etmenin karşıtı olarak özgürlük değil, yalnızca bir kaçış çizgisi, daha doğrusu olası en az gösteren olarak “sağa, sola, nereye olursa” yönelen basit bir çıkıştır.

 

13

Bir yazar, yazar olarak insan değildir, siyasal insandır, makine insandır, deneysel insandır. ... Sorun, kesinlikle özgür olmak değil, ama bir çıkış, bir giriş, bir kenar, bir geçit, bir bitişme noktası vb. bulmaktır.

 

14

Arzu biçim değildir, süreçtir, gelişimdir.

 

15

Cinsel sorunlarım varsa, evlenemiyorsam, yazıyorsam, yazamıyorsam, bu dünyada başım eğikse, son derece çölümsü bir başka dünya kurmak zorunda kaldıysam: Bunların hepsi babanın suçu. Oysa çok geç kalmış bir mektup bu. Kafka bütün bunların gerçek olmadığını çok iyi biliyordu: Evlilik konusundaki yeteneksizliği, yazısı, çölümsü, yoğun dünyasının cazibesi, tüm bunlar libido açısından tamamen olumlu güdülenimler, yoksa babayla ilişkiden türeyen tepkiler değil.

 

16

“… bana öyle geliyor ki, içinde yaşayacağım bölgeler ya senin vücudunla kapayamadığın ya da senin ulaşamadığın yerlerdir ancak.” … Kafka’nın dediği gibi, sorun, özgürlük değil, çıkış sorunudur. Baba sorunu, baba karşısında nasıl özgür olunacağı (Oedipusçu sorun) değil, onun yolu bulamadığı bir yerde yolun nasıl bulunacağıdır. … Kısaca, nevrozu üreten Oedipus değil, nevrozdur; yani zaten itaat etmiş olan ve kendi itaat edişini iletmeye çalışan arzu’dur Oedipus’u üreten. Oedipus, nevrozun meta değeridir.

 

18

Kafka’da kaygılandıran ya da sevinç yaratan, baba değildir, bir üstben ya da herhangi bir gösteren de değildir; teknokratik Amerikan makinesi, bürokratik Rus makinesi ya da faşist makinedir bu.

 

20

“Ancak benim dünyamın çekim gücü de büyüktür; beni sevenler varsa, sevmelerinin nedeni terk edilmiş durumda bulunmamdır, belki Weiss vakumu olduğum için değildir beni sevmeleri, burada şuncacık sahip olmadığım hareket özgürlüğünü bir başka aşamada, daha mutlu zamanlarımda ele geçireceğimi sezmelerindendir.” [Günlükler] Hayvan-oluş, tam da, hareket etmek, bütün olumluluğu içinde kaçış çizgisini çizmek, bir eşiği aşmak, yalnızca kendileri için değer taşıyan yoğunluklar sürekliliğine ulaşmak; biçimlenmemiş bir maddenin, yersizyurtsuzlaştırılmış akımların, gösterendışı göstergelerin yararına, bütün biçimlerin ve gösteren, gösterilen bütün anlamlandırmaların çözüldüğü katışıksız bir yoğunluklar dünyası bulmak demektir. Kafka’nın hayvanları asla bir mitolojiye ya da ilkörneklere göndermede bulunmaz, anlatımların kendilerini biçimselleştirmiş olan gösterenden, içeriklerin de kendi biçimlerinden kurtuldukları serbest bırakılmış yoğunluk bölgelerine, aşılmış gradyanlara tekabül ederler yalnızca. Hareketlerden, titreşimlerden, ıssız bir maddedeki eşiklerden başka hiçbir şey yoktur. … Böcek-oluşta, sesi sürükleyen ve sesin tınlamalarını birbirine karıştıran acılı bir cıvıldamadır. Gregor hamamböceği olur, yalnızca babasından kaçmak için değil, daha çok, babasının çıkış bulamadığı yerde bir çıkış bulmak için, müdürden, ticaretten ve bürokratlardan kaçmak için, sesin uğuldamaktan başka bir şey yapmadığı bu bölgeye ulaşmak için. “‘Onu konuşurken duydun mu? Tam bir hayvan sesiydi’ dedi Müdür Bey.”

 

21

Ama bir yandan da, kaçış, mekân içinde yararsız bir hareket olarak, özgürlüğün yanıltıcı hareketi olarak reddedilir; buna karşılık, olay mahallinde kaçış, yoğunluğa kaçış olarak kabul edilir. (“Ortadan toz olmak. Ben de bunu yaptım, toz oldum ortadan. Özgürlüğü seçemeyecek oluşum karşısında başka çıkar yol göremedim.”)

 

23

… Gregor’un hayvan-oluşundaki yersizyurtsuzlaşması başarısızlığa uğrar… …Baba üç kiracı bürokratı kovar, Oedipusçu üçgenin babaergil ilkesine geri dönülür, aile mutluluk içinde kendi üzerine kapanır.

 

[Dipnot 1] “Psikanalitik eserler ilk bakışta sizi şaşırtıcı bir biçimde tatmin ederler, ama, hemen sonra o eski açlıkla yeniden karşılaşırsınız”

 

25

Minör edebiyat, minör bir dilin edebiyatı değil, daha ziyade, bir azınlığın majör bir dilde yaptığı edebiyattır. Ama temel özelliği, dilin, güçlü yersizyurtsuzlaşma katsayısından her koşulda etkilenmiş olmasıdır. Kafka, Prag Yahudilerine yazı yoluyla tıkayan ve edebiyatlarını olanaksız kılan çıkmazı şu şekilde tanımlar: Yazmama olanaksızlığı, Almanca yazma olanaksızlığı, başka türlü yazma olanaksızlığı. Yazmamak olanaksızdır, çünkü ulusal bilinç, ister belirsiz olsun ister baskı altında, zorunlu olarak edebiyattan geçer. (Edebi savaş, olası en geniş ölçekte gerçek bir meşruluk kazanır.”)

 

26

Minör edebiyat ise tümüyle farklıdır: Daracık mekânı, her bireysel sorunun doğrudan siyasete bağlanmasını sağlar. … Büyük edebiyatlarda ancak bir anlık konuşmaya neden olan şey, küçük edebiyatlarda herkesin ölüm kalımıyla ilgili bir karar niteliği taşır.

 

27

… yetenekli kişilere az rastlanması aslında yararlıdır ve ustalar edebiyatından başka bir şeyin kavranmasına izin verir: Yazarın tek başına dile getirdiği şey zaten ortak bir eylemi oluşturur ve söylediği ya da yaptığı şey, başkaları hemfikir olmasa da, zorunlu olarak siyasaldır. … Gothe’ye duyduğu hayranlığa rağmen yazar ya da usta edebiyatını reddetmiş olması gibi, anlatıcı ilkesinden de çabuk vazgeçer.

 

28

Özne yoktur, yalnızca kolektif sözcelem düzenlemeleri vardır – ve edebiyat, bu düzenlemeleri, henüz dışarıda verili olmadıkları ve yalnızca gelecekteki şeytani güçler ya da oluşturulacak devrimci güçler olarak var oldukları koşullarda dile getirir. … K harfi, artık ne bir anlatıcıyı ne de bir kişiyi gösterir; bir bireyin, münzeviliği için kendilerine bağlı olması ölçüsünde, makinesel bir düzenlemeyi ve kolektif bir faili gösterir.

 

29

Kendilerinin olmayan bir dilde yaşayan ne kadar insan vardır günümüzde? Kendi dillerini bile bilmeyen ya da henüz bilmeyen ve kullanmaya zorlandıkları majör dili de iyi bilmeyen ne kadar insan vardır? … İnsan nasıl kendi öz dilinin göçebesi, göçmeni ve çingenesi olur? Kafka, çocuğu beşikten çalmak, gergin ipte dans etmek, diyor.

 

30

Aslında dil genellikle, yersizyurtsuzlaşmasını anlamın içindeki yeniden-yerliyurtlulaşmayla dengeler. Gerçek anlam olan anlam, seslerin adalandırılmasının (sözcüğün adlandırdığı şey ya da şeylerin hali) belirlenmesini mecazi anlam ise, imgelerin ve metaforların (sözcüğün bazı bakımlardan ya da bazı koşullar altında uygun düştüğü diğer şeyler) belirlenmesini, yönlendirir.

 

31

Anlamdan koparılmış, anlamdan kazanılmış bu dil, etkin bir anlam etkisizleştirilmesi sağlayarak, yönelimini artık yalnızca bir sözcük vurgusunda, bir bükünde bulur: “Yer yer küçük bir sözcükte yaşayabilirim ben; sözcüğün ince seslisinde bu işe yaramaz başımı bir an yitiriyorum(…) sezgilerim, bir balığın sezgilerini andırıyor.” Çocuklar şu alıştırmada çok beceriklidir: Anlamı belli belirsiz hissedilen bir sözcüğü, kendi üzerinde titreştirmek için yinelemek. Kafka, çocukken, babasının söylediği bir sözü tam bir anlamsızlık çizgisine vardırmak üzere nasıl yinelediğini anlatır: “Ay sonu, ay sonu…”

 

33

Kafka, her türlü metaforu, simgeciliği ve anlamlandırmayı da, her türlü adlandırma gibi, bilinçli olarak öldürür. Metamorfoz (dönüşüm) metaforun karşıtıdır. Artık ne gerçek anlam ne de mecazi anlam vardır, yalnızca sözcük yelpazesinde hallerin dağılımı vardır. Şey ve diğer şeyler, yalnızca kendilerine ait kaçış çizgisini izleyerek yersizyurtsuzlaşmış olan ses ya da sözcüklerin kat ettikleri yoğunluklardır artık. Bir hayvanın davranışıyla, insan davranışı arasında var olan benzerlik değildir söz konusu olan, hele sözcük oyunu hiç değildir. [Burada çağdaş dans sanatçısının, insan zaten dans eder ifadeleri bulunmalı] Artık ne insan ne de hayvan vardır; çünkü her biri diğerini, akımların birleşmesiyle, tersine çevrilebilir yoğunluklar sürekliliği içinde yersiyurtsuzlaştırır. ... Hayvan, insan "gibi" konuşmaz, anlamlandırmadan yoksun tonlamalar çıkartır; sözcükler de hayvanlar "gibi" değildir; ama tam anlamıyla dilbilimsel köpekler, böcekler ya da fareler olduklarından, kendi paylarına, tırmanırlar, havlarlar ve hızla ürerler. Sekansları titreştirmek, sözcüğü şimdiye dek duyulmamış iç yoğunluklara açmak; özetle, dilin gösterendışı, yoğun kullanımı. Dahası, artık ne sözcelem öznesi ne de sözce öznesi vardır: Sözcelem öznesi bir insan “olarak” kalırken, köpek olan sözce öznesi değildir artık; sözce öznesi bir insan olarakkalırken, bir mayısböceği “gibi” olan sözcelem öznesi değildir artık. İster istemez çoğul ya da kolektif bir düzenlemenin ortasında karşılıklı bir oluşu oluşturan bir haller devresidir söz konusu olan.

 

“Bir dilin iç gerilimleri”ni ifade eden dilbilimsel öğeleri, ne kadar çeşitli olurlarsa olsunlar, genelde yoğunlaştırılmışlar ya da gerilim-sağlayıcılar diye adlandırabiliriz. Dilbilimci Vidal Sephiha, dilin, kendi uçlarına, birbirlerine dönüşebilir bir öteye ya da beriye doğru gerçekleşen hareketini belirleyen, “bir kavramın sınırına doğru yönelmeyi ya da onu aşmayı olanaklı kılan her türlü dilbilimsel aygıt”ı, bu anlamda, yoğunlaştırılmış olarak adlandırır. Vidal Sephiha, bu tür öğelerin çeşitliliğini çok iyi bir şekilde ortaya koymuştur; bunlar, her yerde ise yarayan sözcükler, herhangi bir anlamı üstlenen fiil ya da edatlar; adıl fiiller ya da İbranicede olduğu gibi yoğunlaştırılmışların ta kendisi; bağlaçlar, ünlemler, zarflar; acıya yananlam katan terimler olabilir. … [Wagenbach] Edatların doğru olmayan kullanımı; adılın aşırı kullanımı; (“koymak, oturmak, yerleştirmek, kaldırmak” dizisini karşılayan, bu andan itibaren de yoğunlaştırıcı haline gelen Giben gibi) her yerde işe yarayan fiillerin kullanımı; zarfların çoğalması ve birbirini izlemesi; acı barındıran yananlamların kullanımı; sözcüğün içsel gerilimi olarak vurgunun önemi, ünsüzlerin ve ünlülerin iç ahenksizlik olarak dağılımı. … “Yazdığım sözcüklerin neredeyse hiçbiri diğeriyle uyuşmuyor, hurda demirlerin gürültüsüyle gıcırdayıp duran ünsüzlerin, teşhir edilen zenciler gibi şarkı söyleyen ünlülerin seslerini duyuyorum.” Dil, uçlarına ya da sınırlarına doğru yönelebilmek için temsil edici olmaktan çıkar.

 

36

Böylece, bu dil dolayımıyla uygulanan, kiliseye ya da okula ait iktidar biçimlerine özlem duyulur çünkü bugün bu iktidar biçimlerinin yerini başka biçimler almıştır.

 

37

Bu dil, uyandırdığı horgörüden ziyade korkutan bir dildir, “bir tiksintiyle karışık korku”; çalınmış, seferber edilmiş, göç etmiş, “güç ilişkileri”ni içselleştirerek göçebeleşmiş sözcüklerle yaşayan ve grameri olmayan bir dildir bu…

 

40

(imleyenin, metaforun ve sözcük oyunlarının efendiliğine özenen bugünkü psikanaliz)

 

[4. not: “Ben yerine insan dendiği sürece sorun yok.” Ve bu iki özne s.12’de yeniden ortaya çıkar: “Kendim kalkıp köye gitmeyebilirim, bunu ille de yapmam gerekmez; giyinik vücudumu yollarım, tamam…”

 

43

Majör ya da yerleşik bir edebiyat, içerikten anlatıma doğru giden bir vektörü izler: Verili bir biçimde, içerik verili olduğunda, ona uygun anlatım biçimini bulmak, keşfetmek ya da görmek. İyi tasarlanmış olan şey, kendini sözceler… Ama minör ya da devrimci bir edebiyat, sözcelemekle işe başla, ancak sonradan görür ve tasarlar (“Sözcük, görmüyorum onu, icat ediyorum”). Anlatım, biçimleri kırmalı, yeni kopuşları ve dal budak sarmaları belirtmelidir. Biçim kırılmış olduğundan, içeriği yeniden kurmak şeylerin düzeniyle ister istemez kopuş halinde olmaktır. Maddeyi sürüklemek, ondan önce gelmek.

 

44

Aşkın yerine aşk mektubunu koymak. Aşkı yersizyurtsuzlaştırmak.

 

46

Kafka iki teknik icat dizisi arasında bir ayrım yapar: Uzaklıkları alt ederek ve insanları yakınlaştırarak “doğal ilişkiler”i yeniden kurmaya yönelen icatlar dizisi (tren, otomobil, uçak) ve hortlağın vampirce öcünü temsil eden ya da “insanlar arasına hortlaksı olanı” yeniden sokan icatlar dizisi (posta, telgraf, telefon, telsiz telgraf).

 

47

Çılgınca bir yazma ve mektupları okurundan koparıp alma arzusu. Demek ki, bir ilk özelliğe göre, mektup arzusu şundan ibarettir: Hareketi sözce öznesine aktarır ve ona sözcelem öznesini her türlü gerçek hareketten bağışık tutan görünür bir hareket, bir kağıt hareketi verir. Taşrada Düğün Hazırlıkları’ında olduğu gibi, sözcelem öznesi, baştan aşağıya giyinik ikizini mektupta, mektupla birlikte gönderdiğine göre, tıpkı bir böcek gibi varını yoğunu kaybedebilir. Sözce öznesi normalde sözcelem öznesine düşen gerçek hareketi üstlendiğine göre, iki öznenin ikileminin bu değiş tokuşu ya da bu tersine çevrilmesi, bir ikiye bölünme üretir. Ve zaten şeytani olan da bu ikiye bölünmedir, şeytan bu bölünmenin kendisidir.

 

49

Zayıflık -ah zayıflığım, hatam!- Kafka’nın sözce öznesi konumundaki görünür hareketinden başka bir şey değildir. Tersine, gücü, ıssızlıkta bir sözcelem öznesi olmasından kaynaklanır.

 

52

Kafka’nın odasında yaptığı şey hayvan-oluştur ve bu, öykünün asıl hedefidir. İlk yaratı, dönüşümdür. Bu asla bir eşin gözü tarafından görülmemelidir; bir babanın ya da bir annenin gözü de bunu görmemelidir. Kafka için, hayvani özün bir çıkış olduğunu, olay mahallinde ya da kafeste de olsa bir tür kaçış çizgisi olduğunu söylüyoruz. Özgürlük değil, bir çıkış. Saldırı değil, canlı bir kaçış çizgisi.

 

53

… hayvan-oluş, yalnızca yoğunluk içinde yoğunluk eşiklerini aşarak yaşanabilen ya da anlaşılabilen, hareketsiz ve olduğu yerde kalınarak yapılan bir yolculuktur.

 

54

[mektuplar ve hayvan-oluş arasında karşılaştırma] Mektupların, sözcelem öznesine karşı yöneltilmiş bir geri çekilmeden korkma nedenleri vardı… … Yumurtanın kendi gizil gücünde iki gerçek kutba sahip olması gibi, hayvan-oluş da, yine gerçek iki kutbun, tam anlamıyla hayvansal bir kutupla ailesel bir kutbun donattığı bir gizil güçtür. Hayvanın, aslında, kendi insandışı oluşuyla fazla insancıl bir evcilleştirme arasında nasıl kararsız kaldığını gördük… … İşte [hayvan-oluşta] metaforun ancak bu bakış açısından, ardından gelen bütün insan-merkezci sürüsüyle birlikte yeniden işe karışma tehlikesi vardır [yeniden yerliyurtlulaştırma, yeniden-Oedipuslaştırma].

 

56

Küçük olan her şey Kafka’yı büyüler. Çocukları sevmiyorsa, bunun nedeni, geriye döndürülemez bir büyük-oluşa yakalanmış olmalarıdır; tersine hayvansal egemenlik küçüklüğe ve algılanamazlığa ulaşır. Ama bunun da ötesinde, Kafka’da, moleküler çoğulluğun kendisi bir makineyle, daha doğrusu, parçaları birbirinden bağımsız olsa da işlemekten geri kalmayan bir makine düzenlemesiyle bütünleşme ya da ona yer açma eğilimindedir.

 

moleküler çoğulluklara ve makinesel düzenlemelere…

 

57

… yeterli miktarda makinesel belirti…

… ancak makinesel belirtiler kendi kendine kurulan gerçek bir düzenleme şeklinde bir araya getirilmişlerse…

 

58

… bürokratik makinenin gizilgüçleri…

… konusuna ritim katan makinesel belirtiler…

 

Burada da [Cezalılar Kolonisi] roman tohumu vardır, hem de bu kez açık şeçik bir makineye bağlı olarak. Ama hâlâ fazla Oedipusçul koordinatlara (yaşlı komutan – subay = baba – oğul) uygun ve fazla mekanik olan bu makine de gelişemez. Ve Kafka, yeniden öykü durumuna düşen bu metin için hayvansal bir sonuç tasarlayacaktır…

 

59

Bu durumda makine, gücü ve güzelliği ne olursa olsun, artık geliştirilemeyen ayrıntılı bir çizim olarak kalır.

 

Asla yayımlanma tasarısıyla değil, iç ölçütlerle tanımlandıkları biçimiyle, yazı ya da anlatım makinesinin üç öğesi budur. Mektuplar ve şeytani antlaşma; öyküler ve hayvan-oluşlar; romanlar ve makinesel düzenlemeler.

 

61

… anlatım içerikten önce gelir ve onu peşinden sürükler (gösteren olmaması koşuluyla kuşkusuz)

 

62

[dipnot 2] “Biçim, içeriğin ifadesi değil, uyarıcısıdır”

[dipnot 9] [Proust, artık gelmesini istemez göründüğü bir genç adama şöyle yazar:] “Ne istediğinize karar vermekte özgürsünüz ve gelmeye karar verirseniz, bana yazmayın, ama hemen geleceğinizi telgrafla bildirin, mümkünse, akşam saat 6’ya doğru gelen bir trenle ya da akşamüzerine doğru ya da akşam yemeğinden sonra, ama çok da geç değil ve öğleden sonra ikiden önce de değil, çünkü siz hiç kimseyi görmeden görmek istiyorum sizi. Tabii ki bütün bunları gelmeniz söz konusu olursa diye açıklıyorum…”

 

65

[Cezalılar Kolonisi’nde] “Mahkum hükmü yara bereleriyle söker.” “Çin Seddi’nin İnşasında” da, “bilinmeyen yasalarla yönetilmek nasıl da bir işkencedir (…) Yasaların karakteri, içerikleri üzerindeki gizi de gerekli kılar.” … Kafka için önemli olan, bu aşkın ve bilinemez yasa imgesini kurmaktan çok, yalnızca düzeneklerini ayarlamak ve bütünü “kusursuz bir eşzamanlılıkla” çalıştırmak için bu yasa imgesine gereksinim duyan bambaşka bir makinenin mekanizmasını sökmektir (bu imge-fotoğraf ortadan kaybolur kaybolmaz, “Cezalılar Kolonisi”nde olduğu gibi, makinenin parçaları dağılır).

 

67

Düpedüz gerçeğin, bedenin ve tenin sözcesi; her türlü kurgusal önermenin karşıtı olan pratik sözce. Bütün bu temalar Dava’da gerçekten de vardır. Ama, K’nın uzun deneyimi boyunca, titiz bir sökümün ve hatta bir yıkımın nesnesi kılınan şeyler tam da bunlardır.

 

70

Kafka toplumsal temsillerden, sözcelem düzenlemelerini ve makinesel düzenlemeleri çıkarsama ve bu düzenlemeleri sökme yükümlülüğünü üstlenir. Kafka daha hayvan öykülerinde bile kaçış çizgileri çiziyordu; ama “dünyanın dışına” kaçmıyor, daha çok dünyayı ve temsilini kaçırtıyor ve bu çizgiler üzerinde sürüklüyordu. [69 … namevcut bir Tanrı’dan söz etmektense, minör bir edebiyatın sorunlarından, Prag’da yaşayan bir Yahudinin durumundan, Amerika’dan, bürokrasiden ve büyük davalardan söz etmek daha yerinde olur.]

 

Yazı şu ikili işleve sahiptir: Düzenlemelere çeviriyazı yapmak, düzenlemeleri sökmek. İkisi aslında bir bütün oluşturur. Kafka’nın eserinin tamamında, bir bakıma birbirinin içine geçmiş anları ayırt etmeye çalışmamızın nedeni budur: Önce makinesel belirtiler, sonra soyut makineler ve nihayet makine düzenlemeleri. Makinesel belirtiler, henüz kendi başına ortaya çıkmamış ve kendi adına sökülmemiş bir düzenlemenin işaretleridir, çünkü, bu düzenlemeyi nasıl oluşturduklarını bilmeden, onu oluşturan parçaları ele geçirmekle yetiniriz yalnızca. Bu parçalar çoğunlukla canlı varlıklar, hayvanlardır, ama, ancak, işlemci ya da uygulamacı oldukları anda bile sırrı çözülmeyen ve tam anlamıyla kendilerini aşan bir düzenlemenin hareketli parçaları ya da dış görünüşleri olarak değer taşırlar. … Dönüşümün meydana getirdiği karmaşık düzenlemenin belirti-öğeleri; hayvan Gregor, müzikal kız kardeş, belirti nesneleri besin, ses, fotoğraf, elma, belirti-dış görünüşleri aile üçgeni, bürokratik üçgendir. … Demek ki, bir makine kuruluş ve işleyiş aşamasındayken onu kuran ve işlemesini sağlayan ayrı ayrı parçaların nasıl hareket ettikleri henüz bilinmediğinde, makinesel belirtiler ortaya çıkar.

 

71

Tamamı kurulu olan soyut makineler de kendi başlarına, belirtisizce belirirler, ama bu kez, ya işlevsizdirler ya da artık işlemezler [Cezalılar Kolonisi’nin makinesi]. … Hikâyelerin, kısa kesilmelerine neden olan, tamamlanmalarını engelleyen ya da roman halinde gelişmelerini önleyen iki tehlikeyle yüz yüze olduklarını düşünmemizin nedeni de budur: Ya, ne kadar canlı olurlarsa olsunlar, yalnızca makinesel montaj belirtileri taşırlar; ya da ortaya, somut olarak birbirine bağlanamayan, tümüyle kurulmuş, ölü, soyut makineler çıkarırlar (Kafka’nın, aşkın yasa üzerine yazdığı metinleri kasıtlı olarak genellikle bir bütünden ayırdığı kısa öyküler halinde yayımladığını fark edeceğiz).

 

Demek ki geriye, roman nesneleri olarak makinesel düzenlemeler kalıyor. Bu kez, makinesel belirtiler artık hayvanlar değildir: Bir araya gelirler, diziler yaratırlar, her tür insan figürünü ya da figür parçalarını beraberlerinde sürükleyerek çoğalmaya koyulurlar. … onu cisimleştiren toplumsal-siyasal düzenlemelerin dışında var olmayacaktır…

 

72

Sonuçta düzenleme [makine düzenlemeleri], ne kurulmakta olan, gizemli işleyişe sahip bir makine, ne de tümüyle kurulu, işlemeyen ya da artık işlemeyen bir makine olarak değer taşır: Onun değeri, makine ya da temsil üzerinde gerçekleştirdiği söküm’den kaynaklanmaktadır ve fiilen işlerken, yalnızca kendi sökümüyle ve bu söküm eylemi içinde işler. Düzenleme, bu sökümden doğar (Kafka’yı ilgilendiren hiçbir zaman makinenin montajı değildir). Bu etkin söküm yöntemi, … toplumsal alana zaten nüfuz etmiş olan bütün bir hareketi sürdürmekten, hızlandırmaktan ibarettir: Edimsel olmadan gerçek olan bir gücülün içinde iş görür (şimdilik yalnızca kapıyı çalan, geleceğin şeytani güçleri). Düzenleme, yine kodlu ve yerliyurtlu olan toplumsal bir eleştiri içinde değil, kod çözümü içinde, yersizyurtsuzlaşma içinde ve bu kod çözümünün ve bu yersizyurtsuzlaşmanın romanesk hızlanışı içinde keşfedilir (Alman dilinde olduğu gibi; toplumsal alanı ele geçiren bu hareket içinde her zaman daha öteye gitmek).

 

İşte, soyut işaret ve makinelerden farklı olan romanesk makinesel düzenlemenin yeni özellikleri bunlardır. Bu özellikler, Kafka’nın bir yorumunu ya da toplumsal bir temsilini değil, sosyopolitik bir deneyimi, bir protokolü benimsetirler.

 

75

continuum  Homojen elemanlar bütünü

 

77

Masum ya da suçlu; bu, sonsuzun sorunudur, kesinlikle Kafka’nın sorunu değil. Tersine, tecilin sonlu, sınırsız ve sürekli olduğunu söylüyoruz. … tecil sınırsız ve süreklidir, çünkü sınırı daima geriletmek için parça parça işleyerek, bir parçayı ötekine eklemeye devam eder, ötekine bitişir.

 

80

Öznenin, sözcelem öznesi ve sözce öznesi olarak ikiye bölünmesi, iki temsilcisinden birinde ya da her ikisinde birden var olan hareketinden kaynaklanmaktadır…

 

82

Terimler bir kaçış çizgisi üzerinde dağılma, bu çizgi üzerinde, bitişik altkesitlere göre sıvışma eğilimindedirler: Polisler altkesiti, yargıçlar altkesiti, ruhbanlar altkesiti.

 

83

Baskı altına alma, baskı uygulayan açısından olduğu kadar baskı altına alınan açısından da, iktidar-arzunun herhangi bir düzenlemesinden, makinenin herhangi bir durumundan kaynaklanır – çünkü malzemeye de tamircilere de, bir hiyerarşi içinde olduğundan çok daha tuhaf bir ittifak içinde, bir bağlantı içinde gereksinim vardır. Baskı makineye bağlıdır, yoksa tersi değil. Demek ki, köleler ya da suçlular karşısında bir sonsuz aşkınlık olarak ortaya çıkan “bir” iktidar yoktur. İktidar, “Yasa”nın bizi inandırmaya çalıştığı gibi, piramit biçiminde değildir, altkesitli ve doğrusaldır, yükseklik ya da uzaklıkla değil, bitişiklikle işler. … Her altkesit bir makine ya da bir makine parçasıdır, ama, bitişik parçalarından her biri giderek daha fazla yer kaplayarak, sırası geldiğinde makine halini almazsa sökülemez olan bir makine.

 

84

Kafka’nın basit bir teknik makineye hiçbir hayranlığı yoktur, ama gayet iyi bilir ki, teknik makineler, makinistleri, parçaları, makineleşmiş madde ve personeli, cellatları ve kurbanları, güçlüleri ve güçsüzleri aynı kolektif bütün içinde bir arada var kılan daha karmaşık bir düzenlemenin işaretleridir yalnızca.

 

85

… K’nın bankada, bürosunun koridoruna bitişik bir kulübecikte yakalayıverdiği çığlık, “bir işkence makinesinden geliyor” gibidir, ama bunun aynı zamanda bir zevk çığlığı olması, hiç de mazoşistçe bir nedenden değil, işkence makinesinin kendi kendine zevk almaya devam eden bürokratik bir makinenin parçası olmasından ileri gelmektedir.

 

Kafka, Rus Devrimi’ni bir altüst oluş ve yenilenme olarak değil, yeni bir altkesitin üretimi olarak değerlendirir.

 

86

Dünyanın tarihi, asla bir ebedi dönüşten değil, her zaman yeni ve giderek sertleşen altkesitlerin atılımından oluştuğundan, bu altkesitliliğin hızı … arttırılır … abartılır. … ta ki mutlak bir moleküler yersizyurtsuzlaşmaya varana kadar.

 

88

Anti-lirizm: Dünyayı okşamak ya da ondan kaçmak yerine, onu, kaçırtmak için “avucunun içine almak”.

 

89

Arzunun “şeytaniliği”ni ve “masumiyet”ini yalnızca hareket içinde ayırt edebiliriz, çünkü bu ikisi birbirlerinin derinliklerine nüfuz etmişlerdir. Hiçbir şey önceden var olamaz. Kafka, eleştirel-olmamasının gücü sayesinde bu derece tehlikeli olabilmiştir.

 

92

[Notlar 7] Gustave Janouch, s. 37: “Siz, olaylardan ve nesnelerden çok onların sizde uyandırdığı izlenimlerden söz ediyorsunuz. Bu, lirizmdir. Dünyayı avucunuza almak yerine okşuyorsunuz.”

 

102

… bağlantı noktalarını onlarda varlığını sürdüren estetik izlenimlere indirgemek büyük bir hata olur. Kafka’nın çabaları tam ters bir yönde bile gidebilir, bu, onun anti-lirizminin, anti-estetizminin formülüdür: Dünyadan izlenimler çıkarmak yerine “dünyayı avuçlamak”, nesnelerle, kişilerle, olaylarla, hatta gerçekle çalışmak; yoksa izlenimlerle değil. Metaforu öldürmek. Estetik izlenimler, duyumlar ya da hayaller; bunlar, kendisinde Prag Okulu’nun belli bir etkisinin görüldüğü Kafka’nın ilk denemelerinde kendi adlarına var olmaya devam ederler. Ama Kafka’nın tüm evrimi, artık bu izlenimlere ve diğerlerine dayanmayan bir kanaatkârlık, aşırı-gerçekçilik ve mekaniklik adına, hepsini ortadan kaldırmaktan ibarettir. … nesnellikle işleyen bağlantı noktaları, öznel izlenimlerin yerine sistematik olarak geçirilmiştir.

 

103

… (“Doğası intihara bağlıdır, dişleri kendi teni içindir, teni dişleri için”) … “İki ayağına gereken kadar toprağı, iki eline sığacak kadar dayanak noktası vardır, demek ki, altında hâlâ gerili bir ağ olan müzikhol trapezcisi kadar az.”

 

104

Ailesiz ve eşsiz olarak bekâr daha toplumsaldır, sosyal-tehlikedir, sosyal-haindir ve tek başına kolektiftir.

 

113

[Eşikler… hareketli engeller]

 

Kafka’nın hafızası hiçbir zaman iyi değildi; olsun, çünkü çocukluk hatırası çaresiz şekilde Oedipusçudur, arzuyu engeller ve fotoğraf üzerinde mıhlar, tüm bağlantılarını keser.

 

114

Bu, tıpkı çocuğun çocuk olmaya devam ederken bir yetişkin bloğuna dahil edilmesi gibi, yetişkinin de yetişkin olmaya devam ederken çocukluk bloğuna dahil edildiği, hatırasız bir kanaatkârlık manyerizmidir. … bir çocuğun olabileceği kadar yetişkin…

 

117

K, sürekli olarak, mühendis ya da en azından tamirci olma niyetini öne sürer. Bununla birlikte, kazan dairesinin yalnızca kendisi olarak tanımlanmamış olması (gemi zaten durdurulmuştur), bir makinenin asla yalnızca teknik olmamasındandır. Tersine, o yalnızca, erkekleri ve kadınları çarkları arasına alan, daha doğrusu, çarkları arasında erkekler, kadınlar, şeyler, yapılar, metaller, yapılar bulunan toplumsal makine olarak tekniktir. Dahası, Kafka yalnızca yabancılaşmış, mekanikleşmiş, vs. çalışma koşullarını düşünmekle kalmaz: Tüm bunları çok yakından tanır, ama dehası, erkeklerin ve kadınların, yalnızca çalışmalarında değil, dahası yan yana sürdürdükleri faaliyetlerinde, dinlenmelerinde, aşklarında, protestolarında, öfkelerinde de vs. makinenin parçası olduklarını öne sürmesinden ileri gelmektedir. Makineci makinenin bir parçasıdır, yalnızca makineci olarak değil, makineci olmaya son verdiği anda da. … Makine, bağlantılı tüm öğeleriyle –ki bunlar sıraları geldiğinde makineyi oluştururlar- sökülmedikçe toplumsal değildir. Adalet makinesine metaforik olarak makine denemez: Yalnızca odaları, büroları, kitapları, sembolleri ve topografisiyle değil, personeliyle (yargıçlar, avukatlar, mübaşirler), porno yasa kitaplarına bağlı kadınlarıyla, belirsiz bir madde sağlayan sanıklarıyla birlikte ilk anlamı belirleyen odur. Bir yazı makinesi ancak büroda var olabilir, büro ancak sekreterlerle, şef yardımcılarıyla ve patronlarla birlikte var olabilir, idari, siyasal ve toplumsal, ama aynı zamanda erotik bir dağılımla birlikte var olabilir; erotik bir dağılım olmadan “teknik” asla var olmamıştır, olmaz da. Bunun nedeni makinenin arzu olmasıdır; arzu, makine’nin arzusu, olduğu için değil, arzu, makinede makine yapmaya ve çarklar birbirine karşıt gibi gözükse de, uyumsuz biçimde işliyor olsa da, önceki çarkın yanında yeni bir çark oluşturmaya sürekli olarak devam ettiği için. Makineyi oluşturan şey, kelimenin tam anlamıyla, bağlantılardır, söküme yol açan tüm bağlantılar.

 

118

Arzunun mekanik düzenlenişi, aynı zamanda, kolektif sözcelem düzenlenişidir. … Sözce –itaat, protesto, isyan vs. sözcesi olabilir- tamamen makinenin parçasıdır. Sözce her zaman hukuksaldır, yani kurallara göre yapılır, özellikle makinenin gerçek kullanma kılavuzunu oluşturduğu için. … ister dilek, ister isyan ya da itaat olsun, sözce, bir bölümünü makinenin oluşturduğu düzenlemeyi her zaman söker; sözce de makinenin bir bölümüdür, sırası geldiğinde o da makine olacak, böylelikle bütünün işleyişini mümkün kılacak, onu dönüştürecek ya da havaya uçacaktır.

 

119

… ittatin ardında en büyük isyanın saklı olup olmadığının, savaşın ardında en berbat onaylamanın olup olmadığının pek iyi bilinmediği, söküm yasaları anlamına gelen yasalar her koşulda vardır. … Her mekanik düzenleme, toplumsal arzu düzenlenişidir; her toplumsal arzu düzenlemesi de kolektif sözcelem düzenlemesidir.

 

Kafka, kişisel olarak, sınırdadır. Yalnızca iki bürokrasinin, eski ve yeni bürokrasinin kavşak noktasında olmakla kalmaz, teknik makine ile hukuksal sözcenin de kavşak noktasındadır. Tek bir düzenleme içinde bu ikisinin birliğini deneyimler.

 

Kafka da, hayatı boyunca kitaplarla Don Quijote’den daha fazla haşır neşir olmuş değildir. Onun ideal kütüphanesinde yalnızca mühendislik ya da makinecilik kitapları, açıklayıcı hukuk kitapları vardır.

 

120

Kafka’yı heyecanlandıran iki sorun vardır: Mükemmel ya da berbat bir sözcenin yeni olduğu ne zaman söylenebilir? – Şeytansı ya da masum, ya da hem şeytansı hem de masum olan yeni bir düzenlemenin oluştuğu ne zaman söylenebilir?

 

… sözcenin bir özneye eklenemeyeceğine inanıyoruz.

 

121

Kafka, … sözcelem ve sözce şeklindeki iki öznenin görünümlerinden tamamen yararlanır: Ancak bundan yalnızca bir oyun ve tuhaf bir girişim olarak yararlanır, onlar arasındaki ayrımı son derece muğlaklaştırır ve yolu kaybettirmekten ve karşılıklı olarak rol değiş tokuşunda bulunmaktan başka bir kaygısı yoktur. Hikâyelerde, her tür öznenin yerini düzenleme alır.

 

123

Altkesitler hem iktidardır hem de yeryurt: Yerliyurtlulaştırarak, sabitleyerek, fotoğrafını çekerek, bir fotoğrafa ya da vücuda yapışan giysilere yapıştırarak, bir misyon vererek, bu imgeye bizzat karşıtlık oluşturacak kadar kendini kaptırdığı aşkın bir imgeyi ondan çekip alarak arzuyu ele geçirirler.

 

124

Her birimiz kendi mahrem azınlığımızı, kendi mahrem çölümüzü kendi içimizde keşfetsek de (azınlık mücadelesinin tehlikeleri dikkate alınmalı: Yeniden yerliyurtlulaşmak, yeniden fotoğraf çekmek, yeniden iktidara gelmek ve yasa yapmak, yeniden “büyük edebiyat” yapmak) bu her zaman azınlıklara özgü kolektif koşullarda, “minör” edebiyat ve siyaset koşullarında gerçekleşecektir.






.

.

.

09 Şubat 2024

Michel Foucault - Büyük Yabancı

.

.





.

.



(Çev. Savaş Kılıç), Metis Yayınları, [2013] 2016 İstanbul




44

... beden, bizzat beden, adeta bir dil düğümüdür. Freud gibi derin bir dinleyici bedenimizin iyi bir kelime üreticisi (aslında zihnimizden çok daha iyi), metaforlar konusunda bir bakıma usta bir zanaatkâr olduğunu ve dilimizin her türlü kaynağından, zenginliğinden, yoksulluğundan yararlandığını çok iyi anlamıştı. Biliyoruz ki felç olmuş bir histerik kadın ayakları üstüne bıraktığımızda yere düşüyorsa, birileri onu yüzüstü bıraktığı günden beri düşmeye mahkûm olduğunu varoluşunun ta derinlerinden bildiği içindir.


45

Tanrı’nın geri dönülmez bir biçimde öldüğü ... bir dünyada dil bizim tek çaremiz, tek membaımızdır.


46

Dilin, tercüme etmek üzere şeylere uygulandığı doğru değildir; aksine, şeyler, denizin uğultusu içinde boğulmuş sessiz bir hazine gibi dil içinde barınıp sarmalanmıştır.


Edebiyat ve Dil


61

Bu arada edebiyatın zannedilegeldiği kadar eski olduğundan emin değilim. Elbette bin yıllardır bir şeyler var ve geriye dönüp baktığımızda biz bunu “edebiyat” diye adlandırıyoruz.


62

Bence tam da bunu sorgulamak gerekiyor. Dante, Cervantes veya Euripides’in edebiyat olduğu o kadar kesin değil. Elbette ki edebiyata ait isimler bunlar, yani şu anki edebiyatımızın bir parçasılar ve aslında bizden başkasını ilgilendirmeyen belli bir bağla edebiyatın parçasılar. Ama bizim edebiyatımızın parçası onlar, kendi edebiyatlarının değil, çünkü Yunan edebiyatı, Latin edebiyatı diye bir şey yok. Bir başka deyişle, Euripides’in eserinin dilimizle ilişkisi pekâlâ edebiyat olabilir ama aynı eserin Yunan diliyle ilişkisi kesinlikle edebiyat değildi. Bu yüzden üç şeyi birbirinden tam olarak ayırmak istiyorum.


Birincisi dil. Bildiğiniz gibi dil telaffuz edilmiş her şeyin mırıltısıdır, aynı zamanda konuştuğumuz zaman anlaşılmamızı sağlayan şeffaf sistemdir; kısacası dil (langage) hem tarihte birikmiş tüm sözlerin meydana getirdiği olgu hem de [Fransızca, Yunanca gibi bir] dilin (langue) bizzat sistemidir.


Dolayısıyla bir yanda dil var. Öbür yanda da eserler. Şöyle söyleyelim: Dilin içinde kendi üstünde duran, hareketsizleşen, kendine özgü bir alan oluşturan, mırıltının akışını o alanda tutan, göstergeler ve kelimelerin şeffaflığını yoğunlaştıran ve bu şekilde opak, muhtemelen de gizemli bir hacim meydana getiren tuhaf bir şey, bir dil biçimlenimi vardır ve eseri oluşturan da kısaca işte budur.


Bir de üçüncü bir unsur var: Tam olarak eser de dil de olmayan bu üçüncü unsur ise edebiyattır.


Edebiyat her türlü dil eserinin genel biçimi değildir, dil eserinin yerleştiği evrensel mekân da değildir. Bir bakıma üçüncü bir unsur, dilin eserle ve eserin dille ilişkisinin buluştuğu bir üçgenin tepe noktasıdır.


Öyle sanıyorum ki klasik anlamıyla “edebiyat” kelimesi bu türden bir ilişkinin adını koyar; 17. yy’da “edebiyat” kelimesi bir kimsenin dil eserlerine aşinalığını, gündelik dil düzeyinde kendi içinde ve kendisi için bir eser olanı ne ölçüde, ne sıklıkta barındırdığını anlatmak için kullanılıyordu. Klasik çağda edebiyatı oluşturan bu ilişki aslında bir hafıza, aşinalık, bilgi meselesinden, bir kabul etme meselesinden başka bir şey değildi.


63

... boş bir alan ... özsel bir boşluk ... edebiyatın çatlak ve kopuk varlığı...


64

İsterim ki hazır bir fikirden, edebiyatın kendi kendisinden mamul olduğu fikrinden kurtulma zorunluluğu size en azından aşikâr olsun. Bahsettiğim fikir şu: Edebiyat dildir, kelimelerden yapılmış bir metindir -kelimeler aleladedir ama öyle bir seçilip düzenlenmişlerdir ki dile getirilemez, sözle anlatılamaz bir şey aralarından sızar.


Bana öyle geliyor ki tam tersi doğru: Edebiyat dile getirilemez değil dile getirilemez olmayandan ... yapılır. ... Bana öyle geliyor ki edebiyat üstüne bir söylem ancak bu sayede mümkündür; yüzlerce yıldır kulaklarımıza çalınan imalardan; sessizliğe, gizliliğe, söylenemez olana, gönül çalkantılarına, sonuçta eleştirmenin yakın zamanlara kadar tutarsızlığını arkasına gizlediği bireyselliğin bütün aldatıcı görünüşlerine yapılan imalardan farklı olabilecek bir söylem.


Edebiyat ... ham dil olgusu değildir. Edebiyat bizatihi, dilin içine oyulmuş bir mesafedir...





.

.

07 Şubat 2024

Vigdis Hjorth - Postane Günlükleri

 .

.





.

.


Postane Günlükleri


Vigdis Hjorth


(Çev. Dilek Başak), Siren Yayınları [2012] 2023, İstanbul



22

Reklam panoları çeşit çeşit renklerde pırıl pırıl ışıldıyordu, etrafımda saçları berelerinden fırlamış, eli kolu torbalarla dolu, kalın ve çirkin şeyler giyinmiş insanlar telaşla dükkanlara girip çıkıyorlardı, yüzleri griye kaçmıştı. ... Vagonlardan ucuz giysiler giymiş üzgün insanlar boşaldı, eski püskü çantaları, torbalarıyla sallana yuvarlana yürüdüler. Kim bilir kime gidiyorlardı, nereye; tren istasyonlarının çerçöp, işsiz ve kaçak göçmen kaynayan yer altı geçitleri, benzin istasyonları ve depolar arasındaki bok gibi apartmanlarına, tozlu, tek göz dairelerine. Koltuk değnekli, işitme cihazlı, yüzleri yara bere içinde obezler, ne biçim bir hayattı bu?


24

Aynaya bakmamaya çalıştım, ama bu kaçınılmazdı, ödüm patladı, fazla süslenip püslenmiştim, sanki bir oyunda rol alacaktım.


25

Stein’ın daha önce evlenmiş olması tuhaftı. Yeniden evlenmeyi istemek gibi kötü bir alışkanlığı var diye düşündüm, yüzüne baktım ve onu tanıyamadım, ondan ayrılmalıydım. ... Stein oğlanın saçlarını okşadı, sürekli Truls’la olması gerektiği için ona acıyordum.


27

Dag gençliğinde aktif bir solcuymuş, ama bu çok öncedendi, artık bir hükmü yoktu, okyanusta bir yerlerde şimdi halimize ve başımıza attığı bu imkânsız göreve gülüyordu.


28

Önemli yüzlerimizle kirli şehrin sokaklarından zorlanarak geçtik.


32

Ama bak şimdi diye bağırmak istedim. Ona kötü davranmak istedim. Düşük yaptığını unuttun mu? Çalar saatle ne yapacak, sabah sabah ne için kalkacak, ölene kadar uyusun da dursun işte, ne olacak ki!


33

Gönderenin ve benim adım el yazısıyla yazılmış, halen yaşayan birinin, damarlarında kan akan bir başka insanın eliyle. Kalemi saran büyük parmaklar, geniş tırnaklar, kimliğinize çok yakından bağlı olduğundan taklit edilemeyen art arda sıralanmış harfler.

Yazmaya devam ettiğim sürece sanki bana verilmiş ağır ceza geçici bir süreliğine erteleniyor gibiydi.

... ama kocası kanserden ölmek üzereymiş, o yüzden de gelemeyecekmiş, bunu bilmiyordum.


38

Kulağında telefonla bilgece laflar dinliyormuş gibi duran Rolf’e baktım.

... bir işim olmamasına rağmen acelem vardı.


41

Bergkrystallen’a giderken aynı vagonu paylaştığım insanlarla ortak bir yanım olmalı mıydı? Akşamları eve dönerken bir şişe şarabı paylaşmalı mıydık, Bergkrystallen treninde bir yere oturur oturmaz hep birlikte bir şarkı mı tutturmalıydık? Birlikte bir şeyler mi yapmalı, örgütlenmeli miydik, Bergkrystallen’a giden trene binenler partisi mi kurmalıydık? Tentenin altındakiler bir ortaklık kandırmacasına girmiyorlardı. Belki de ortak bir şeyleri paylaşma numarası yapmak normaldi. İnsanların ortak noktaları olmasını kıskanırdım, demek ki bu numaraymış, böyle bir şey yokmuş, öyle mi? Bu şüphemi kimlere danışabilirdim, bunu nasıl bilecektim? Bu şüpheden kimlere bahsedebileceğimi nereden bilecektim? Karanlık bastırdı, sokak lambaları az sayıdaydı, belki de onlar gibi olmadan dışarıda gezinmek tehlikeliydi, ne olursa olsun benim dışında kaldığım bir ortaklıkları vardı.


44

Dag’ın o büyük görüşleriyle önerilerinin masaya yatırıldığı, Kraft-Kom’un kurulmasından sonraki umutlu ilk yıllar, Dag’ın sürekli az kaldı, az kaldı psikolojisinde olması. Ama o an asla gelmemiş, saçlarına aklar düşmüştü. İnsan tutkularını gerçekleştiremediğinde ne tür bir utanç duyuyordu acaba?


45

Mantığımla aklımdan çıkaramayacağım bir gerçek vardı yine de; üstesinden gelemediğim karşılıksız bir aşk gibi, bedenimde huzursuz bir özlem.


46

Çığlıktan yazıya sıçramanın yolları diye yazdım. Yaşamda başarılamayanı dilde başarmak diye yazdım...


48

İnsanın bir oğlu olması tuhaf olmalıydı, bunu ona sorabilirdim ama soruyu anlamazdı ki. Doğal geliyor diye cevap verirdi.


52

... Kraft-Kom fena da...............


En güzelini daha iyi bir zaman saklamak. Başka bir sefere. En pahalı iç çamaşırlarım asla gelmeyecek bir gün için saklanıyor, gelmeyeceğini bildiğim bir gün için, hatta geleceğini hiç ummadığım bir gün için, yine de asla gelmeyecek olan bir geleceği, bildiğimiz dünyanın yok olacağı bir geleceği bekliyorum.


53

Kendi sözcüklerim midemi bulandırıyordu, beni boğuyorlar diye düşündüm, boğuluyorum diye düşündüm. Sözcükler çalıntıydı [iletişim danışmanlığı], çalıntı mal satıyordum....................


55

Annem uyuyakalıp da Hotel Sezar’ı kaçırmamak için..............................


.......................

.......................

.......................


76

Ölü mektupların canlanması kimin işine yarıyordu? Ekonomik olarak hiçbir anlamı yoktu. Bir sürü şey ekonomik sistemin radarına girmiyordu.


103

... insanların hayatlarına dair en önemli kararlar onları ilgilendirenlere haber verilmeden, onlara sorulmadan, eleştirel zekâdan yoksun yerlerde alınıyordu.


106

... mesele insanın hangi kelimeyi kullandığı değil de hangi duyguların kelimelere eşlik ettiğiydi.

Şüphe düşüncede, üzüntü ise insanın tüm benliğinde meydana gelir ve gözden geçirilemez, ama insan üzüntüyü yaşayıp geçirebilir, ben bir an önce geçirmek için sabırsızlanıyordum.


112

... Margrete gibi hayatı beklemeye almak, uygun bir zaman bekleyerek hayatı ertelemek istemiyordum.


124

Kendime karşı, yaptıklarım ve gelişimim konusunda sorumluluk almak. Dış koşulları suçlamamak, her ne kadar önemli bir rolleri olsa da. Toplumu suçlamamak, her ne kadar doğal olarak yaptıklarımın, varlığımın sınırlarını belirliyor olsa da.

Yaşam halledilmesi zorunlu bir mesele, sorumluluğu yüksek bir iş olabilir miydi?


139

... odaların kapıları dünyaya kapalıydı, dışarıdaki her şeye kapalı, tıpkı ben büyürken olduğu gibi, sanki evin dört duvarı dışında önemli bir şey yokmuş gibiydi, ... ne uçurum ne savaş, sadece terbiyeni takınman isteniyordu burada, sanki hayatta tek derdin miş gibi yapmak ve yakınından geçtiğin kuralların hepsine uymaktan ibaretmiş gibi.


140

... donmuş pizza yiyenlere karşı çıkıyormuş gibi uyaran bir sesle konuştu. Bunun pek yersiz bir protesto olduğunu düşündüm. Kaldı ki protesto da değildi, bir sinyal, moda bir tavır, takılan bir maskeydi.


146

... önceden anlamadığım durumları anladım, insanlar hakkında başka zaman olsa hiç duyamayacağım hikayeler duydum, daha önce göremediğim bağlantıları gördüm, kendimi bir bağlamın parçası gibi hissediyordum.


150

Gerçek olmak ve gerçekten anda olmak, sorun buydu, bu, hasbelkader hangi gurubun içinde ya da dışında olmama bağlı değildi...


163

... Norveçli posta çalışanları Almanlar gibi çekmeyeceklerdi, Tanrı korusun, tabii ki dünyada tehlikeli bir gelişme yaşanıyordu, bu durumda tavrımı göstermeliydim, kürsüye çıkmalıydım, kendimi geri çekmek, buhran geçirmek, bir şeyleri bastırmak yerine bir görüş belirtmeliydim, çünkü benim ilgisizliğim dayanamadığım şeylerin sürekli artmasının nedenlerinden biriydi.


166

... bu iş süresince keyif alarak yaşayabilmek için bazı şeyleri anlamanın ne kadar önemli olduğunu öğrendim. ... en ufacık şeylerde bile üstlenmemiz gereken bir görev vardı.





.

.

.

03 Şubat 2024

josephin

.

.





.

.


Saat yedi buçukta maçım var. Bu spora uygun kıyafetlerim ve onların yedekleri de var. Yolu biliyorum, otobüs önünden geçiyor. Giyinme odalarını biliyorum. Çıkardığım kıyafetleri katlayıp bana ayrılmış dolaba yerleştirebiliyorum. Dolabın anahtarı da var, kilitleyebiliyorum. Soyunma odasında bir başka kişiyle karşılaştığımda, bu eli yüzü düzgün insanlarla karşılaştığımda, onlara benim de elim yüzüm düzgün diyen jestler yapıyorum. Aynı jestlere onlar da karşılık veriyorlar. Küçük, kupon kelimelerle iletişim kuruyoruz. Yani iletişim kurmak zorunda kalmıyorum. Evde airfryera somon fileto için saat kurdum ve karşımdaki kişiyle iletişim kurmadan, yere basmadan ulaşacağım ona. Bir de Josephin'e, küçük kedim. Evde beni bekliyor olacak. Bekliyor'un burada gerçek bir karşılığı var mı bilmiyorum. Saat gibi kurulmuş ve şartlanmış bir kedinin beni beklediğini ileri sürmek ne kadar doğru, bilmiyorum. Işıklar saha üzerinde homojen bir biçimde etrafa yayılıyorlar. Sahanın çimleri suni ve kusursuz bir yeşillikte. Bu yüzden, doğal çimler gibi belirsiz, uygunsuz değiller. Nereye basarsam, yerin bana ne tepki vereceğini biliyorum. Bu spora uygun kaslarımı yeteri ölçüde geliştirdim, zevk alarak spor yapmanın doruklarına ulaşıyorum. Sahanın yanında teknik ekip var. Yanlış bir hareket yaptığımda ya da düştüğümde benimle ilgileniyorlar. İlgileniyorlar diye düşünüyorum, umarım ilgileniyor olmanın imajlarıyla hareket etmiyorlardır. Maçtayım, terliyorum. Kıyafetlerim kuru ve dolabımda kilitli beni bekliyorlar. Suni çimlerden otobüs platformuna, oradan sitenin suni çimlerine ve asansöre, sonunda da havada asılı gibi duran on üçüncü kattaki daireme ve Josephine'e ulaşacağım, tüm yol boyunca yerle temas etmeden. Üç hafta önce otobüste biri bana “amna kyrım senin” dedi. Dehşete düştüm. İlk durakta inip diğer otobüse bindim. O kısa sürede yerle temas eden bedenim titredi. Ama yer, yer değildi ki zaten, durağın platformuydu. Kısa sürede eski moduma döndüm.  Saat yedi buçuktaki bu maçımı, daha doğrusu yedi buçuğu çok seviyorum. Yedi buçuğu çevremdeki insanlara bir gövde gösterisine dönüştürerek ileri sürüyorum. Onlara yedi buçukta randevum var dediğimde önlerine dev bir bent çekmiş oluyorum. Yedi buçuk, tüm akan suları durdurabiliyor. Biri bana bir şeyler söylüyor, “yedi buçukta olmam lazım” diyorum, tüm konuşma kesiliyor, büyüleyici!  Bu maçta karşılaştığım kişiyle jestler ve kupon sözcüklerle iletişim kuruyorum yani kurmuyorum. Yani iletişim kurmak zorunda kalmadan akşama somon filetoyu dilimleyeceğim. İletişim kurmak zorunda kalırsam, sözcükler uzarsa, balçık gibi yıvışmış toprağa benzer hatalar içerecekler. Josephine ile iletişim kuruyorum, yani kurmuyorum. Benim küçük pitişim ne yaparsa yapsın, benim gibi yaptığına dair yakıştırmalarla geçiyor bu iletişim. Yani kendimle ilişkiyi kedi üzerinden yansıtıyorum, gene kendime. Josephine'yi çok seviyorum, yani sevmiyorum. Kedilik dünyasında belki de hiç anlaşamayacağım biridir. Kendimleştirdiğim Josephine’yi çok seviyorum. Yani aşk gibi,  Josephine’in tüm yüzeyini kendi yarattığım, tamamen bana ait dantelimle süslüyorum, böylece onun sayesinde kendişimi seviyorum. Dairedeki odaların aydınlatmaları da tıpkı çim sahadaki gibi kontrollü ışık dağılımlarıyla oluşturulmuş. Yani ışıkla iletişim kurmak zorunda kalmıyorum. Kendi yarattığım lokal aydınlatmalar da bu kontrole dahil. Evde çok fazla cam yansımalar var. Nereye baksam eşyalarım, aydınlatılmış lokal bölgeler ve yüzüm ve benim yüzümün küçük bir modeli gibi duran Josephine karşıma çıkıyor. Hep kendimi görüyorum, ampül gibi yanıyorum iletişim kurmadan bu dairede, bu hayatta, yere basmadan. 


15.01.2024


.

.

.



04 Aralık 2023

Peter Handke - Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi

 .

.

.


.

.

.


Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi

Peter Handke

(Çev. Sunja Altınel), Ayrıntı Yayınları, [1970] 1988 İstanbul



Önsöz  (Sunja Altınel)

7

Denilebilir ki, Handke'nin büyük teması, gerçekle bilinç, doğayla kültür, dünyayla dil arasındaki uçurum, burada en titiz işlenişlerinden birini bulur.

[Bloch] ... her yerde tek tek gözüne çarpan ayrıntıları artık kalıplaşmış biçimlerde bir araya getiremez ve bilinen sıralara dizemez. Kantçı deyimle söylersek, o nesnelerin bizim için (für uns) taşıdıkları yüzeyin ötesine geçmiş, onların kendi içlerindeki (an sich) biçimlerini bulmuştur.


8

... bir yana ittiği dile karşı bir tutum alır ve dilsizliği temel simgelerinden biri olarak kullanır.


9

Ama sonunda Handke, aşılamaz bir çelişkiyle karşı karşıya kalır. Bir edebiyat yapıtı ne denli kalıplaşmaya karşı olursa olsun, sonunda kendisi de belirli anlatım biçimlerine dayanmak ve elle tutulur bir "düzen"e sahip olmak zorundadır.


10

Edebiyatın görevi, toplumsal koşullandırmayı yıkmak ve kültürün insan ve doğa üstündeki baskısını kaldırmaktır.


Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi


13

Bununla hiçbir şey kasdetmeksizin başını eğdi.


14

Birden bir akşam gazetesi almak için kuvvetli bir istek duydu.


15

Ama Bloch, kapının kapanmasının bile bir çıkışma niteliği taşıdığını anlamıştı, odasına çıktı.


16

...şaka sanan Bloch ... ... şaka araçları sandı ... ... anlaşarak girdikleri bir oyun gibi geldi.


17

... biri ona doğru dönünce yoluna devam etti.


18

... gazeteyi çıkarıp harflere baktı, ama okumadı.


Bir an kızın el çantası ona kızdan daha tanıdık geldi.


23

Burası sessizdi; gün ışığı içeriye süzülüyordu. Bloch, bir süre kıpırdamadan durdu.

Yer gösterici onun peşinden gitmiş ve polis çağırmakla tehdit etmişti. Bloch musluğu açmış, ellerini yıkamış, elektrikli kurutucunun düğmesine basmış ve yer gösterici gidene dek ellerini sıcak havanın altında tutmuştu.

Sonra Bloch dişlerini fırçalamıştı. Aynada, nasıl bir elinin dişlerini ovalarken, öteki elinin gevşek bir yumruk halinde garip bir biçimde göğsünün üstünde durduğuna bakmıştı. Sinemanın içinden çizgi film kahramanlarının bağırış ve kükreyişleri geliyordu.


26

[dilin tüketimi]


28

[ses]

Kız ona, otelcinin annesinin gündüzleri orada oturduğunu ve gece çalışanlar için gündüz gösterilen programları izlediğini söylemişti. [Söylenenleri doğrulatmaya, teyit etmeye çalışıyor. Doğrulanmadığında bozguna uğruyor. Söylenenlerin tam takibini yapıyor.]


31

[Hertha] ... bunu yanıtladı, ya da Bloch'a onun bir şey bağırdığını duymuş gibi geldi. ... Büyük bir olasılıkla, ocakta kaynayan suyun sesini bağrılmış bir şey sanmıştı.


36

Artık kendi varlığını duyamayacak olana değin elinden geldiği denli kıpırtısız oturdu.

[koku]


38

Bloch, son zamanlarda kendisinin saymaya ikiyle başladığını fark ettiğini söyledi. Örneğin bu sabah karşıya geçerken neredeyse ezilmişti, çünkü ikinci arabaya dek vakti olduğunu düşünüp ilk arabayı hiç hesaba katmamıştı. Patron kadın bunu sıradan bir sözle yanıtladı.


41

Bir süre sonra, kayıp parçayı bulanın kendisi olması için derin bir istek duydu, ötekilere katıldı. ... Birinin holden "Bulduk" diye seslendiğini duydu, ama buna inanmak istemedi ve aramasını sürdürdü. Sonra camdan içerdekilerin yine duaya başladıklarını duydu. Cep fenerini pervaza bırakıp uzaklaştı.


42

Oteldeki odasında gün doğmadan hemen önce uyandı. Ansızın çevresindeki her şey dayanılmaz olmuştu. Acaba her şeyin gün doğmadan önce belirli bir anda birden dayanılmaz olduğu için mi uyandığını merak etti. Üstünde yattığı şilte göçmüştü, gardroplar ve şifonyerler uzakta duvarlara dayalı duruyorlardı, başının üstündeki tavan dayanılmaz derecede yüksekti. Yarı karanlık oda, dışarıdaki koridor ve özellikle sokak o denli sessizdiler ki, Bloch artık daha fazla duramadı. Korkunç bir bulantı içine doldu. Hemen lavaboya kustu. Bir süre kusmaya devam etti, ama açılmadı. Yeniden yatağa uzandı. Başı dönüyor değildi, tersine her şeyi dayanılmaz bir denge içinde görüyordu. Camdan eğilip sokağa bakmak bir fayda vermedi. Park edilmiş bir arabanın üstünde kıpırtısız bir kılıf duruyordu. Odanın içinde, bir duvarın dibinden tepesine uzanan, birbirlerine paralel bir çift su borusu gördü. Yukarıda tavan, aşağıda da yer onları kesiyordu. Gördüğü her şey en dayanılmaz biçimde kesilmişti. Bulantı ona esrik bir mutluluk vereceğine daha da içini kapadı. Sanki demir bir kaldıraç onu gördüklerinden ayırmış gibiydi; daha doğrusu sanki gördükleri çekilip ondan uzaklaştırılmıştı. Gardrop, lavabo, bavul, kapı: ancak şimdi kavradı ki önüne geçilmez bir itilim içindeymiş gibi her şeyin adını düşünüyordu. Gördüğü her şeyi onun adı izliyordu. Sandalye, askılar, anahtar. Şimdi her şey o denli sessizleşmişti ki hiçbir sesin ilgisini başka yöne çekmesine olanak yoktu ve bir yandan havanın çevresindeki her şeyi görmesine yetecek denli aydınlanması, öte yandan da ilgisini onlardan uzaklaştıracak bir ses olmaması nedeniyle her şeyi sanki onlar aynı zamanda kendilerinin reklamlarıymışlar gibi görmüştü. [Antikanti]


46

Tezgahın üstündeki telefon çalmaya başladı, o çaldığı sürece Bloch söylenenleri dinlemedi.


53

Dışarıda, otobüs durağının yakınında, pirinç bir levhanın yerel bankanın armağanı olduğunu belirttiği bir sıraya oturdu. Evler o denli uzaktaydılar ki, onları birbirlerinden ayırmak olanaksızdı. Çanlar çalmaya başladıklarında çan kulesinde görülebiliyorlardı. Bir uçak o denli yüksekten geçti ki, Bloch onu göremedi; metal gövde salt bir kez parladı. Yanında, sıranın üstünde kurumuş bir salyangoz izi duruyordu. Sıranın altındaki otlar dün geceden kalma çiğden ıslaktı; bir sigara paketinin jelatini buğulanmıştı. Soluna baktığında.... Sağında.... Ardında.... Karnı acıktı ve yoluna devam etti.


55

Tam uyuyakalmış olmalıydı ki yeniden uyandı. Bir an kendini sanki kendinin dışına düşmüş gibi duydu. Bir yatakta yatmakta olduğunu kavradı. "Yerinden kıpırdatmak olanaksız," diye düşündü. "Hasatlıklı bir büyüme." Sanki birden kötüye gitmişçesine kendi kendinin bilincine vardı. Artık kendisinin hiçbir önemi yoktu. Ne denli kıpırdamadan yatarsa yatsın büyük bir kıvranma ve öğürmeden başka bir şey değildi; orada yatışı o denli belirgin ve göze çarpıcıydı ki kendisini benzetip sığınabileceği tek bir görüntü bile yoktu. Bu durumuyla açık saçık, pis, yakışık almaz, tümüyle zararlı bir şeydi. "Gömün onu!" diye düşündü. "Önleyin, uzaklaştırın!" Kendine hoş olmayan bir biçimde dokunduğunu sandı, ama sonra kendi varlığının bilincinin o denli yoğun olduğunu ki, onu bir dokunuş gibi üstünde duyduğunu anladı. Sanki bilinci, düşünceleri elle tutulur bir biçim almış, aşağılayıcı ve saldırgan bir tavırla üstüne yürümüşlerdi. Korunmasız, kendini savunamadan orada yattı. İçi miğdesini bulandırarak -yabancı değil, salt itici bir biçimde başka- dışına çıktı. Bir sarsıntı geçirmiş ve bu sarsıntının sonucu olarak doğallığını yitirmiş, yerinden kopmuştu. Hem olanaksız hem de yadsınamaz denli gerçek, orada yattı: artık benzetmelere yer yoktu. Kendi kendinin bilinci o denli güçlüydü ki ödü koptu.


56

Dikkat ederse bir şeyin ardından bir başkası gelerek böyle sürebilirdi.

Bir süre sonra, hâlâ yemek odasında oturmuş, yolda olup bitenlerin listesini yapıyor olmasına karşın, Bloch bir tümcenin bilincine vardı: "Çünkü çok uzun zaman aylak kalmıştı." Bu tümce ona bir bitiş tümcesi gibi göründüğü için ona nasıl vardığını anımsamaya çalıştı. Ondan önce ne gelmişti? A, evet, ondan önce, "Şut karşısında şaşırıp topun bacaklarının arasından geçmesine izin vermişti," diye düşünmüştü. Bu tümceden önce de kalenin arkasında durup canını sıkan fotoğrafçıları anımsamıştı. Ondan önce de: "Birisi onun arkasında durmuş, ama salt köpeğini çağırmak için ıslık çalmıştı." Peki, o tümceden önce O tümceden önce bir parkta durmuş, dönerek onun ardındaki bir şeye tıpkı dişbaşlı bir çocuğa bakarmışçasına bakan bir kadın düşünmüştü. Peki ondan önce? Ondan önce otelci, gümrükçünün sınırdan hemen önce ölü olarak bulduğu dilsiz çocuktan söz etmişti? Çocuktan söz edilmeden önce de kale çizgisinden hemen önce seken topu anımsamıştı. Ve topla ilgili anısından önce de sokakta pazarcı kadının taburesinden fırlayıp bir okul çocuğunun peşinden koştuğunu görmüştü. Ve pazarcı kadından önce gazetede bir tümce gelmişti: "Marangozun önlük giyiyor olması, hırsızın peşinden doğru dürüst koşabilmesini engellemiştir." Ama gazetedeki tümceyi nasıl bir soygun sırasında ceketinin, kollarını kıpırdatamaması için aşağıya çekildiğini anımsarken okumuştu. ...


57

Bundan sonra bir süre her şey iyi gitmişti. Konuştuğu insanların dudaklarının kıpırtıları söylediklerini duyduğu sözlere uyuyordu; ...


60

Rahatsız edici ayrıntılar parçası oldukları insan ve çevreleri kirletiyor ve tümüyle biçimsizleştiriyor gibiydiler. Buna karşın tek savunma yolu onların adlarını tek tek söylemek ve bu adları insanlara karşı sövgü sözleri kullanmaktı. Barın ardındaki patrona "Dondurma kabı" denebilir, garson kıza da delik bir kulak memesi olduğu söylenebilirdi. Ve insanın içinden dergiye bakan kadına da, "Seni el çantası, seni," demek geliyordu; ...


61

Birinin bir tümceye başladığında sonunu nasıl getireceğini bilmesi ona inanılmaz görünüyordu.


63

... çevresindeki her şey ona bir şey anlatmaya çalışıyormuş gibiydi. "Sanki bana göz kırpıp işaretler yapıyorlarmış gibi," diye düşündü.


64

Öte yandan, bir yanının gülünç olması gerekliydi, yoksa ona niçin kalemle çizilmiş gibi görünsündü? Ya da bu da başka bir tuzak mıydı? Bu nesne Bloch'un dilinin sürçmesi için mi oraya konmuştu?


67

Gördüğü her şey gerçekten çarpıcıydı. Görüntüler doğal durmuyor, sanki kendisi için özellikle yaratılmışa benziyorlardı. Bir amaçları vardı. İnsan onlara baktığında gerçek bir biçimde gözüne batıyorlardı. "Telsiz şifreleri gibi," diye düşündü Bloch. Komutlar gibi. Gözlerini kapatıp sonra yeniden açtığında her şey başka göründü. Görülebilen kesimlerin kıyıları parlıyor ve titriyor gibiydi.


Bloch, oturma durumundan, gerçekten ayağa kalkmaksızın, hemen yürüyüş durumuna geçip uzaklaşmıştı. Bir süre sonra durdu, sonra durma durumundan  hemen koşma durumuna geçti. İşe hızlı başlamıştı, birden durdu, yön değiştirdi, sürekli bir hızla koştu, sonra adım değiştirdi, yeniden adım değiştirdi, birden durdu, sonra geri geri koştu, geri geri koşarken geriye döndü, yeniden ileriye doğru koştu, yeniden dönüp geri geri koştu, geriye gitti, dönüp ileriye koştu, bir iki adım sonra bir sürat koşucusu gibi koşmaya başladı, birden durdu, bir kaldırımın kıyısına oturdu ve yeniden oturma durumundan koşma durumuna geçti.


69

"Gerçekte hepsinin az çok bir konuşma bozukluğu var," dedi hademe.


71

Bir şey söylemek istiyordu, ama dilini oynattığında ağzındaki kan köpükleniyordu.


72

Her yerde döşeme tahtalarının çatlaklarında yatan kullanılmış kibritler artık onun ilgisini çekmiyor ve camın çerçevesindeki macundaki tırnak izleri onunla bir ilgileri varmış gibi görünmüyorlardı. Her şey onun üstünde etkisiz kalıyor ve yeniden ait olduğu yerde duruyordu... Otomatik pikabın üstündeki doldurulmuş keklik, insanı artık ondan bir sonuç çıkartmaya zorlamıyor ve tavanda uyuyan sinekler usa bir şey getirmiyorlardı.


73

O denli yorgundu ki her şeyi yalnız başına görüyor ve sanki nesnelerin sınırlarından başka bir şeyleri yokmuşçasına özellikle onların sınırlarını algılıyordu. Her şeyi anında görüyor ve duyuyor, onları daha önce olduğu gibi sözcüklere çevirmek ve sözcük oyunları olarak kavramak zorunda kalmıyordu. Her şeyin ona doğal göründüğü bir durumdaydı.


Bloch'a bu olaylardan sanki hep yinelenen şeylermiş gibi söz edilebilirmiş gibi geldi; bir günün akışı, diye düşündü: insanın bir kartpostala yazacağı bir şey. "Akşamları barda oturup plak dinliyoruz." Gitgide daha çok yorgunluk duymaya başladı ve dışarıda elmalar ağaçlardan dökülüyordu.


75

Eylemleri ve nesneleri algılayışı ona başka eylemler ve nesneler değil, sezişler ve duygular anımsatıyor ve duyguları geçmiştenmişlercesine değil, şimdi oluyorlarmış gibi yeniden yaşıyor; utanç ve bulantı duygularını anımsamıyor, utanç ve bulantıyı doğrudan nesneleri anımsayamadığı bu anda gerçekten utanç duyuyor ve içi bulanıyordu.


76

Sanki bunların hiçbirini görmüyor, onları salt bir yönetmeliğin yazılı olduğu bir afişten okuyordu.


80

Sonra uyuyakalmakta olduğunu hissetti; bir paragrafın sonuna gelmeden önceki gibi, diye düşündü.


84

Burada yürüyor olması gerçeğinden bir şey çıkarılması neden gerekliydi? Burada durması için bir neden bulmak zorunda mıydı? Yüzme havuzunun yanından geçtiği o an neden bir amacın olmuş olması gerekti?






.

.