.
.
.
.
.
İmbilim Ders Notları
Bilge Karasu
BilgeSu Yayınları, 2011, Ankara
13
Alışmamız gerekenler:
1) Her bildiğimizi, her okuduğumuzu, karşımızda konuşanın da bilmesi, okumuş olması gerekmez.
Bilmediğimiz, bilmediğimizin farkına vardığımız bir konuyu, bir bilenin, bize "derli toplu" anlatmasını, anlatabilmesini isteriz. Oysa, kabul etmekte isteksiz davrandığımız
bir şey vardır: "Toparlayıcılık", "derli toplu" anlatmak işi, bir bakıma, "konservecilik"tir.
2) Her şeyi anlamak zorunda, değiliz. (Her şeyi bilmek, okumak ... ) Anlamak, bilmek, okumak, birtakım koşullara bağlıdır. Bu koşullar her zaman denetimimizde değildir.
3) Hiçbir düşünce her şeyi açıklayıp her şeye çare bulduracak değildir.
16
Saussure, Peirce, Kristeva...
17
İmbilimin amaçladığı, kabaca söylendikte, anlam üretimi biçimlerinin, anlam üretim biçimlerinin düzenlenişinin incelenmesi, bu alanda biçimselleştirilmiş, nicelleştirilmiş birtakım sonuçlara varılabilmesi. {Bu da imbilimi bir bilim haline getirmenin önemli bir adımıdır. Buraya giderken kendisine terimler arar.}
18
im / gösterge, v.b. (semiotique - semiologie ...)
19
Diyelimki okumaya girişilen metin hakkında hiçbir şey bilinmiyor. Okur hiç bilmediği bir metinle karşılaşıyor. Kişi, bu durumda, okurken okurken yavaş yavaş bir şeyler anlayabilir. (Okuma okurun etkin olarak katılmak zorunda olduğu bir süreçtir. Her adımda metnin bizi nereye götürdüğünü bilmek zorundayız.)
20
Okur bir metni okuduktan sonra yeniden başa döndüğünde, bir şeyleri atladığını düşünür. Bu 'atlama' değildir. 'Atlama' gibi görünen, bir şeyleri bir yere yerleştirememektir. Aynı metni, uzunca bir süre sonra ikici kez okuduğumuzda, başka bir gözle okuruz. Geçen sürede başka bilgiler, başka yaşantılar, başka okumalar vardır.
Yaşantılar metnin dışından getirilenlerdir. Bunlar da metni anlamaya yardımcı oluyor. Yaşama, bilinenlerin genişletilmesidir. Dolayısıyla okuduğumuz metni anlamada a) metin içi, b) metin dışı öğeler işe karışmaktadır. }
21
Yaşayan, kutuya girmiş haliyle değil, oluşma halindeki düşünceden söz ettim. Kaynak metinler üzerine yazılanlar bu kaynakları kimi zaman çarpıtmıştır; (bu çarpıtmalar, bir bakıma, düzeltilmesi daha kolay şeyler) ama her zaman süzmüştür. Hazır düşünce her zaman daha durudur, daha "derli toplu" dur. Oluşan düşünceyi görüp yaşamağa çalışmak ise başka bir serüvendir.
Peirce, Eco, Greimas, Barthes
terimler sınır çizmeye yararlar..
[aynı terimin birkaç Türkçesi] im / gösterge / belirtge
23
Eco, "metin içi bağlam" (co-testo), "bağlam" (contesto), "durum" (circonstanza) diyerek demin "bağlam" dediğimi üçe ayırır.
24
Sözel olmayan anlamlama (anlamlandırma) dizgeleri üzerine ...
25
nesne-dili {dil dışı nesnelerden sözeden dil} - üst-dil {dilsel nesnelerden sözeden dil} ayrımı
Yazarın "niyet"inden söz edilmesini yersiz bulduğumu söylemiştim. Yazarın niyeti (amacı) değil, metnin anlamı üzerinde durmak gerekir. {Yazarın ne demek istediği değil metnin ne demek istediğini anlamak (düşünmek) gerekir.} Yazarın niyeti, olsa olsa, bir metni yazarken düşündüğü, tasarladığı bir "Örnek Okur"u düşüncesiyle, tasarlayışıyla ilişkilidir.
29
Sanat alanında yapıtlar adlarıyla gelirler; okurun önüne öyle çıkarlar. Sanat eserinin adı hem onu ayırmaktadır hem de onun bir çeşit tanımıdır. Bir tanedir, başka şeye de benzemez. Sanat eserinin adında, insan ya da nesne adlarında olmayan bir şey daha vardır: Örneğin Levent Levent'i açıklamaz ama Anna Karanina Anna Karanina'yı açıklamak içindir. Bir öyküyü okuyup unuttuğumuzda, o öyküde anımsadığımız en ufak bir parça bile onu "var kılar”. Öykünün adı o yapıta bağlanmıştır.
30
Bir kitabın adı, o kitabın açıklayıcı bir girişi olabilir. Bir resmin adı, o resmi nasıl okuyacağımıza bir yaklaşım olabilir. Resmin adı, resmin nasıl okunacağını bakana gösterebilir; bir okuma önerisi olabilir.
Metin, gerçekleşmek için, bunun koşulu olarak okurun işbirliğini {okurun işbirliği, okurun metnin boş bıraktığı yerleri doldurmak, söylemediği ama metinde çıkarılabilecek şeyleri doldurmak zorunda olmasıdır} koyutlar.
{Yazarın amaçladığı okur, yazarın metnini kuruş biçimiyle amaçladığı okurdur. Buna anlatı güdümü denir. Aynı biçimde okur da metni okurken yazarı kurar. Bunların ikisi de metnin içinden çıkar. Örnek okur, yazar için bir kurgudur. Ama örnek yazar o yazar okunduktan sonra kurgu olmaktan çıkıp bilinen bir yazar olmaya doğru gider. Örnek okur iyi okur değil, bir metnin gerektirdiği
okurdur. ... Metnin kendi güdümüyle gerektirdiği okur, metnin düzeninin gerektirdiği okur örnek okurdur. Her metin her okur için yazılmamıştır.}
31
İmbilim daha ortaya çıkmamışken Saussure, toplumsal ruhbilimin, dolayısıyla genel ruhbilimin bir parçası olacak bir bilim tasarlıyordu: İmlerin, toplumsal yaşam içerisindeki yaşamını inceleyecek bir bilim ...
33
İmbilimin yönteminin ana ilkesi, soyutlama ilkesi. ... Yapılan, her kezinde, birtakım anlamlandırma öğelerinin tanımlanmış başka öğelerle bağıntılarının ne olduğunu ortaya koymak. Uzunluğu ne
olursa olsun, bir metnin çözümlenişi, bu nesneyi daha küçük nesnelere bölmek değil, bağıntıları yoluyla bütün bütün tanımlanmış birimler ortaya koymak, sonra da bu birimlerin ortaya çıkardığı bağıntıların özdeşliğine dayalı sınıflar içerisinde bu birimleri yeniden bir araya getirmek.
... imbilim, dilsel yaratının oluşturduğu anlam çözümleme işine, anlam çözümlemenin çözümlenişini getirip ekliyor; dünyayı algılayışımıza her dilin nasıl bölüntüler getirdiğini gözlemliyor. Dilsel yaratının kendiliğinden yürüttüğü çözümleme, im dediğimiz somut birimlere varır; bunlar uylaşımsaldır, iletişim aracı oldukları toplumsal öbek içerisinde yaygın biçimde tanınırlar. İmbilim ise anlamın biçimini betimlemek üzere soyut birtakım birimlere ulaşır. Çözümleme hangi düzeyde yürütülecekse bölümleme de ona göre yapılır.
İlk düzey, yüzeysel düzey, deyişsel veridir, metnin kendidir. İkincisi de yüzeyseldir ama söylemsel düzey denilen bu düzey birtakım birimler oluşturur. Bu birimler söylemsel biçimler arasında görülen ayrımlara dayanır.
"Anlamın ara katmanları" olan üçüncü düzeyde, kendilerini özellikleriyle duyuran, ama her zaman gözle görülmeyen birtakım öğeler vardır. Anlatı olguları, özellikle, bu düzeyde görülür. Dördüncü düzey ise anlam atomlarının betim düzeyidir; derin ya da mantıksal düzey de denir buna. Bu atomları oluşturan bağıntıların betiminden başka bir şey değildir.
Böylece, koyutlanan her düzey, değişik özellikte birimler ortaya konmasını gerektirecektir: Söylem düzeyinde söylem biçimlerinden, anlatı düzeyinde eyleyenlerle işlevlerden, derin düzeyde ise anlambirimciklerden söz edeceğiz.
37
İmdi, söylemsel yapılardan söz ederken Eco, metin "topic"i ya da "topic"leri üzerinde durur, başka anlamlar taşıyabilecek “izlek” terimi yerine Yunancadan İngilizceye geçmiş “topic” terimini yeğlediğini söyler, topicin, kabaca, "neden söz ediliyor? Ne anlatılıyor?" sorusunun yanıtı olarak ortaya çıktığını belirtir. ...Eco. Yerdeşliği, "topic"den yola çıkarak oluşturulan bir yorumsal tutarlık düzeyi diye görür.
39
Duruk, diyeceğimiz metinlerde bu ikilinin bir terimi sürekli olarak evetlenirken öteki sürekli olarak değillenmektedir. {Duruk metinler bir tek önermeyle özetlenebilirler. Duruk bir metin karşısında okur, şimdi ne denecek diye merak etmez.}
Anlatı (devingen) metinlerinde ise {yine bir baş ile son vardır ama} başta ortaya konan ile son arasında bir değişme vardır. {Anlatı metninde herhangi bir öğe başta değilleniyor ya da evetleniyor olabilir. Bu öğe başta değilleniyorsa sonda evetlenecek, evetleniyorsa da değillenecektir.} Masalların yoksul Keloğlan'ı sonunda zengin olur.
Duruk metinler zaman ya da uzaya, ilgi göstermez. Yöneliyor değildirler herhangi bir şeye. Bir tek özne-yüklem önermesiyle özetlenebilirler: “Hasan tembeldir” demek yeter. Anlatı metinlerininse bir
başları, bir sonları olduğu seçilebilir; bir şeylere yöneliktirler; dolayısıyla uzayla zamanın bir belli tasarımını taşırlar.
42
Yapıtın ana kişisi, edicisi ...
Sınırları henüz kesinlikle belirlenememiş üç temel terim var: Sémiologie, Sémantique, Sémiotique... Semantik, anlambilim, dildeki anlamlandırmaların bilgisi; sémiotique, imbilim, söylemdeki anlamlandırmaların bilgisi. Dolayısıyla, ikisi de dilsel iletişim dizgelerinin sémiologiesi olarak görülüyor. Dilsel olmayan iletişim dizgelerinin sémiologiesi ise, genel bir sémiologienin öbür kolu diye görülmüştür. Ama son yıllarda sémiotique X sémiologie karşıtlığı anlam değiştirmeye başlamıştır.
43
[Semiyotik] İmbilim, mantıksal adı verilen derin düzey ile anlatısal yapıların biçimsel niteliklerinin, yani "anlıksal" olanla "imgelemsel" olanın, bağdaşabileceğini gösterebilecek duruma geldiğine inanmaktadır bugün.
44
Her anlatı bir algoritmalı dönüşümler yapısıdır.
Dilbilim için en büyük irdeleme birimi tümcedir. Metin, sonsuz sayıda bir tümceler topluluğudur. ... İmlenenlerin yapılanmasına ilişkin tümceötesi kuralların varlığı da, sözel olmayan imbilimsel alanların, dilsel düzeyden bağımsız alanların (musiki, görsel sanatlar gibi. .. ) açılması demek oluyordu.
46
“Sen adamsın”, betimsel bir sözce, ama “seni adam etmek istiyorum” kipsel bir sözce.
49
Eco metni tanımlamakla yetiniyor: Alıcı, yani okur, "eliyle" gerçekleştirilmesi gereken bir anlatım kümeleri zinciri olduğunu söylüyor.
Metin, okurca gerçekleştirilecektir çünkü her ileti, her bildirim, alıcısına, birtakım düzgülere, birtakım önbilgilere dayanarak, çözülmek zorundadır. {İletinin alınması için gerekli olan şeydir düzgü. Örnekse, elma dersem çık armut dersem çıkma. Ara durumlar da olabilir: "elma dersem çık, üzüm dersem burnunu göster, armut dersem çıkma". "Belli şeyler belli şeyler anlamına gelecektir"
diye anlaşmak düzgünün temelidir. Konuştuğumuz dil de bir düzgüdür. Bir ileti belli bir düzgünün içerisinde bir daralmayı getirecektir. Düzgüler gerek tarihsel gerek yapay olarak, "belli şeyler belli anlamlara gelecektir" diye belirlenmiştir.
Belli bir dile doğmakla gırtlağımızın birtakım sesleri çıkarmamasına alışırız. Daralma. Kurallar vardır. Yine daralma. Sözcük yanına bir başka sözcüğün gelmesi sosuz bir olasılık taşımaz. Daralma. Düzgü bizi rastgelelikten, dağıntıdan koruyan bir şeydir. Bir düzgü kullanıldığında başka olasılıklar ortadan kaldırılıyor. İletilmek istenen tek bir iletiye varılır. Belli bir düzgüye göre konmuş bir iletiyi, o düzgüyü tanıyorsak anlarız.}
50
[Eco, Açık Yapıt] Kapalı metin, belirlenmiş, okurundan beklediği işbirliğiyle, bir anlamda, tek çizgi üzerinde ilerleyen, değişik okuyuşlara götürmek amacını gütmeyen bir metindir. Açık metinse çeşitli okumalara açık, sırasında her adımda okurun seçebileceği yollar açan, belirlenimi az bir metindir.
53
Elbette, "gerçek" dünya da bir kültürün kurduğu dünyadır. Kültürün kurduğu, gerçeklik, değildir, gerçekliği betimleme biçimimiz, kültürün bir kurgusudur.
55
Kral Oidipus'un örnek okuru Sophokles'in tasarladığı okur değil, Sophokles'in metninin koyutladığı
okurdur.
56
İnsanın duyulur dünya ile ilişkisini, algılarla tasarımlara ayırabiliriz. Algılar, duyulan her şey, zaten, bir ölçüde, bir ayırımın, bir ayırımlamanın sonucudur. Tanıma, uzayda, zaman içinde ayırımlama demektir; zamanla, dünya üzerine edinilen görgüdür. Sürekli, ayırımsız, anlam alanının dışında kalan bir yoz duyulurluğun içinde, söz-öncesi ilk ayırımlamalar, algılarla yapılıyor olsa gerek. Ayırımlanmış ama söz öncesinde kalan bir algılama, düşlemin de içinde bulunduğu bir algılama alanı, anlamlandırmanın ilk evresini oluşturuyor olsa gerek. ... Bilişsel zorlamalar insani anlam üreticisi, imbilimsel bir özne durumuna getirir.
Dil dışı imbilimlerin kuruluşu...
57
... görsel imbilim, anlamlandırmanın buyrultusallığının sözel dil için neyse görsel dil için de öyle olduğunu temel ilke olarak kabul etmektedir.
61
Yazarın kurduğu "örnek okur" olmayabiliriz. Yazarın birçok okurca anlaşılmak isteğiyle işe giriştiğini baştan düşünmek, birçok şeyi hesaba katmamakhr. Hem "birçok okur" kimdir?
{"Ben anlamadımsa, başkası da anlamaz ... "}
{"Ben anladım ama başkası anlamaz ... "}
62
Kimi şeyi bilmek, okumanın kendiliğindenliğini, "doğal"lığını ortadan kaldırıyor. Kendini "kaptırmak" gitgide güçleşiyor ... (Oysa, kendiliğindenliğin, kaptırmanın hazzı, çocukluğumuzla birlikte yitirmeğe başladığımız bir haz türüdür.
68
Mantık, Aristoteles' de biçimselleştirilmişti. Simgeleştirmeyi, yüzyıllar sonra Frege ile Russell getireceklerdi.
74
Sanat, anlamlı dizgeler içerisinde anlamla en yüklü olan alanların genel bir adıdır.
...gitgide artan ölçüde bir yayılma, tanınma sağlandıkça eskiden bir kültür çevresiyle sunulabilen yapıtların kültürler ötesine taşınması, dolayısıyla kültürler ötesi değerler kadar anlamlı dizgelerin de araştırılması hepimiz için önem kazanıyor.
75
Sanat yapıtı karşısındaki çeşitli tutumlar:
Duygusal tepki
Eleştirel tepki/ tutum/ üretim
Betimsel tutum
İmbilimsel bir tutum arayışı
76
{Konuşma dili/ yazı dili:
Konuşma dilini kültürün bize verdiği birtakım kalıplarla dile getiririz. Konuşma dilinin iletimde kolaylık sağlaması, kültür içerisinde belli yorumunun da zaten olmasındandır; kalıpların olmasındandır.
77
Okumak iki kişiyle oynanan oyuna çok benzer.
78
{Söz-öncesi birtakım anlamlar vardır. Örneğin düşlerimiz. Düşlerimiz anlamlıdır; söz-öncesidirler. İmbilim sözel olanın dışında da birtakım anlam dizgeleri tanımaya çalışacaktır.}
.
.
.




