.
.
.
.
.
.
.
meapa@yahoo.com ........
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
Melankoli Kadındır
Dörthe Binkert
Çev. İlknur İgan, Ayrıntı Yayınları, 1995 İstanbul
7
Kederliyken yalnız kalmanın ve daha dikkatli olmanın bunca önem taşımasının nedeni budur: çünkü geleceğimizin içimize girdiği o görünürde olaysız ve donuk an, bize dışımızdan gelen diğer bütün konuşkan ve rastlantısal anlardan çok daha fazla yaşama yakındır. Kederliyken ne denli sessiz, sabırlı ve açık olursak yeni olan hayatımıza bir o kadar derin, bir o kadar yanılmadan girer, onu bir o kadar çok kendimize mal ederiz, bir o kadar çok bizim kaderimiz olur ve eğer daha sonraki bir gün "gerçekleşecek" olursa ... ona içimizin derinlerinde bir yakınlık ve akrabalık duyarız.
13
elem
14
Bir insanın kaldirabileceği neşe ne kadardır? Benim kitabım alçak sesle konuşma hakkı için, mola alma, keder duyma hakkı için, dönemsel geri çekişler için, düşüncelere dalma hakkı için ve hatta dışa karşı pasif ve "verimsiz" göründüğümüz zamanlar yaşayabilme hakkı için bir savunudur.
101
Dürbün mü mercek mi? İnsan bilincinin gelişmesinden bu yana melankoli insana özgü bir durum olmuştur. Melankoli, insanın kendisi üzerine ve iç dünyasını neyin bir arada tuttuğu konusunda düşünme imkânlarının bir bölümünü oluşturmuştur.
“Nerede melankolik ve hüzünlü bir akıl varsa..., orada şeytanın ekmeğine yağ sürülür”, Martin Luther...
102
Kara safra ya da melankoli toprağa benzer, sonbaharda çoğalır ve olgunlukta baskındır.
103
Melankolik mizacın hastalık düşüncesiyle birleştirilmiş olması ve o zamandan beri olağanüstü bir ilgiye hedef olması ilginçtir. Melankoliklerin hafifçe patalojikleştirilmesiyle de yetinilmemiştir; melankoli hastalığının diğer tiplere kıyasla belirgin bir karşıtlıkla ruhsal belirtilerle, korkuyla, insanlardan kaçmayla, çöküntü, hatta delilikle tanımlandığı göze çarpar. [Hipokrat: korku ve keder]
104
Melankoli anlayışı İsa’dan önce 4. yüzyılda iki önemli etken nedeniyle değişti: Büyük trajedinin sanrı teorisi ve platonik felsefenin mani düşüncesi. [mani düşücesi: “tehlikeli bir kaynak sayılsa da ‘melankolik mizaç’ en üst ruhsal kabarma olarak görülmeye başlamıştır.” Klibansky]
... şarap insanın içinde aşk ihtiyacı uyandırır...
Tini dolaysız olarak etkileyen ve insanı normalde yabancı olduğu durumlara sokan sadece odur.
106
Melankolik kişiyi kehanet düşlerine, geleceği okumaya, halüsinasyonlara eğilim gösterecek kadar güçlü biçimde etkileyen; “vis imaginativa”, yani yoğun hayal gücüdür.
[Efesli Rufus, İ.S. 2. yy] “Duyarlı ve olağanüstü bir kavrama yetisine sahip kişiler kolay coşkulanabilen, öngörülü ve canlı bir düş gücüne sahip insanlar olduklarından rahatça melankolik bir ruh haline kapılabilirler.”
... tutkuların acısını çeker...
108
[İ.S.3.yy] Melankolikler artık birer kahraman değildir, geleceği okuma yetisi hastalıklı bir ruhun kuruntularına indirgenmiştir. ... Melankoliklerin belirleyici özelliği ... umutsuzluktur, kuşkucu ve marazidirler, ...
Sonunda bu cansız, karanlık, cesaretsiz, hilekâr, para tutkunu, güvensiz ve korkak yaratıktan geriye neredeyse olumlu hiçbir şey kalmadı.
Antikçağda ve geç antikçağda oluştuğu ve şekillendiği haliyle dört özsu ve dört mizaç öğretisi bütün ortaçağ boyunca temel geçerliliğini korur. Bu düşünce birikiminin astrolojiyle bağlantısının kurulması ortaçağda ortaya çıkan aslında temel bir yenilenmedir.
109
Melankoli imgesi ancak Rönesans döneminde etkin bir biçimde değişmiştir. Melankoli, kozmik-astrolojik ve filozofik düşüncenin bileşiminde eski saygınlığını yeniden kazanacak ve dehanın anası sayılacaktır.
112
Melankolik kişi eylemsizliğe eğilim gösterdiğinden melankoli sık sık “acedia”, tembellik ile karıştırılmıştır ve sonunda özdeşleştirilmiştir. Oysa “acedia” Hıristiyanlıktaki yedi büyük günahtan biridir.
146
Doğal yorgunluk durumu; yaraticı bir dönemin ardından ruhun ve bedenin yeni bir ivme kazanabilmesi için insanın kendi içinden yükselen, dışa karşı kısa bir süre eylemsiz kalma isteği, kurşun gibi ağırdır ve ruhsal güçlerin eylemsizliğini de içerir.
Kederi, çöküntüyü, varoluş sorunlarının korkutucu akınını meşru kılan bir "soluklanma molası" hakkı.
147
Melankolik kişi, olmayan bir şeyi kederle zihninde canlandırdığında anımsadığının ya da hayal ettiğinin gerçek olmadığını da kabul etmiş olur. Tam bu anda yeni bir yaşantı da oluşur. Olmayanın fantezide tamamlanmasıyla içteki iyileşir; çünkü bir an için bütünlenmiştir.
Keder, tada dönüşür; özlediğime gerçekten kavuşmak istediğimden kim emin olabilir ki? ... tamamen kendimize özgü yaşamımızı tüm tamamlanmamışlığıyla yaşayabileceğimizi ve yine de kimseninkiyle değişmek istemeyeceğimizi ve olana, düşüncelerimizde daha da fazlasını katmaktan bizi kimsenin alıkoyamayacağını kavrama da diyebiliriz.
melankoli: hem-hem de...
depresyon: ya-ya da...
depresyonun ya-ya da...’sında veda ve yeniden başlama yok!
Melankoli kadına özgü olandır aynı zamanda: Hem yaşam hem ölüm. Depresyon ise erkeğe özgü olandır: ya yaşam ya ölüm.
149
Tıpta melankoli tanımı ilk başlarda, sanrılar ya da çöküntü, bezginlik, korku ve sürekli keder haliyle tipik belirtiler gösteren bir ruhsal hastalık olarak kabul edildi. ... [antik dönemde] bu hastalığın tipik özelliği olan krizlerde, olumlu anlamda melankolilere yüklenen geleceği görme ve kehanet özelliklerinin de yansısı vardır.
Mekankoli hastalığının tedavisi için geç antik dönemde de ilaçlardan ziyade ruhsal olarak rahatlatıcı faktörler üzerinde durulmuştur: Aydınlık mekânlarda yaşama, hafif yiyecekler, alkol tüketiminde ölçülülük, hareket etmek, yer değişimi ve düşünce akışına olumlu etkilerde bulunma. Ayrıca müzikle terapi...
Bugün tıpta melankoli ve depresyon arasında çoğunlukla bir ayrım yapılmaz.
150
[Freud, sadizm ve mazoşizmin yanı sıra, ölüm dürtüsünün somut bir ifadesidir. Ölüm dürtüsü "başlangıç"a geri döndürür.] ... yaşamdan önce cansız olan vardı ve ölüm dürtüsü bu başlangıca geri dönmeye yöneliktir.
151
Bir felçleşme ve duygusuzluk durumu olarak depresyonda dönüşebilirlik bilinci eksik... ... melankolide, algılamanın merkezinde her şeyin dönüşmesi vardır. Geçicilik, keder, veda ve açılımlı bir özdeneyimin kanatlarında yükselme, dönüşüm süreci haline gelir.
152
Kadın melankoliktir; çünkü o kendisi bir çaba göstermeden içten dışa doğru kendisinin ve yaşamın sınırlarını barındırır. ... yas tutmayı ve vedalaşmayı bilir. ... -kendi içindeki dönüşümün bilgisiyle- bunun üstesinden gelir de.
153
Melankolik imgelem, olmayanı fantezide var ederek varlık kazanır. Olmayandan olan oluşur ve olan ancak böyle tamamlanır. Ancak melankolide imgeden tekrar uzaklaşılır; ... Yani melankoli yine özlenen imgeye veda eder ve böylece yeni etkinliklere alan açar.
bir ara durum, bir içebakış
... depresyonun ardında gizlenen zaten vedalaşmanın yaşanamayışı, dolayısıyla yeni olana yer açılamayışıdır.
153
... melankolinin yaratıcı bir şekilde "kullanımı" için önkoşul, gelişimin kaynaklarının kederli, acılı; yitim ve yitim korkularıyla damgalanmış duygularda bulunduğunu bilmektir.
154
Ancak derinlere kadar dalıp dibe vuranlar, ışığa ve havaya tekrar kavuşmak için gerekli ivmeyi alıp yükselebilirler.
... melankolinin kendisi de insanın korunduğu bir "yer"dir
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
İmbilim Ders Notları
Bilge Karasu
BilgeSu Yayınları, 2011, Ankara
13
Alışmamız gerekenler:
1) Her bildiğimizi, her okuduğumuzu, karşımızda konuşanın da bilmesi, okumuş olması gerekmez.
Bilmediğimiz, bilmediğimizin farkına vardığımız bir konuyu, bir bilenin, bize "derli toplu" anlatmasını, anlatabilmesini isteriz. Oysa, kabul etmekte isteksiz davrandığımız
bir şey vardır: "Toparlayıcılık", "derli toplu" anlatmak işi, bir bakıma, "konservecilik"tir.
2) Her şeyi anlamak zorunda, değiliz. (Her şeyi bilmek, okumak ... ) Anlamak, bilmek, okumak, birtakım koşullara bağlıdır. Bu koşullar her zaman denetimimizde değildir.
3) Hiçbir düşünce her şeyi açıklayıp her şeye çare bulduracak değildir.
16
Saussure, Peirce, Kristeva...
17
İmbilimin amaçladığı, kabaca söylendikte, anlam üretimi biçimlerinin, anlam üretim biçimlerinin düzenlenişinin incelenmesi, bu alanda biçimselleştirilmiş, nicelleştirilmiş birtakım sonuçlara varılabilmesi. {Bu da imbilimi bir bilim haline getirmenin önemli bir adımıdır. Buraya giderken kendisine terimler arar.}
18
im / gösterge, v.b. (semiotique - semiologie ...)
19
Diyelimki okumaya girişilen metin hakkında hiçbir şey bilinmiyor. Okur hiç bilmediği bir metinle karşılaşıyor. Kişi, bu durumda, okurken okurken yavaş yavaş bir şeyler anlayabilir. (Okuma okurun etkin olarak katılmak zorunda olduğu bir süreçtir. Her adımda metnin bizi nereye götürdüğünü bilmek zorundayız.)
20
Okur bir metni okuduktan sonra yeniden başa döndüğünde, bir şeyleri atladığını düşünür. Bu 'atlama' değildir. 'Atlama' gibi görünen, bir şeyleri bir yere yerleştirememektir. Aynı metni, uzunca bir süre sonra ikici kez okuduğumuzda, başka bir gözle okuruz. Geçen sürede başka bilgiler, başka yaşantılar, başka okumalar vardır.
Yaşantılar metnin dışından getirilenlerdir. Bunlar da metni anlamaya yardımcı oluyor. Yaşama, bilinenlerin genişletilmesidir. Dolayısıyla okuduğumuz metni anlamada a) metin içi, b) metin dışı öğeler işe karışmaktadır. }
21
Yaşayan, kutuya girmiş haliyle değil, oluşma halindeki düşünceden söz ettim. Kaynak metinler üzerine yazılanlar bu kaynakları kimi zaman çarpıtmıştır; (bu çarpıtmalar, bir bakıma, düzeltilmesi daha kolay şeyler) ama her zaman süzmüştür. Hazır düşünce her zaman daha durudur, daha "derli toplu" dur. Oluşan düşünceyi görüp yaşamağa çalışmak ise başka bir serüvendir.
Peirce, Eco, Greimas, Barthes
terimler sınır çizmeye yararlar..
[aynı terimin birkaç Türkçesi] im / gösterge / belirtge
23
Eco, "metin içi bağlam" (co-testo), "bağlam" (contesto), "durum" (circonstanza) diyerek demin "bağlam" dediğimi üçe ayırır.
24
Sözel olmayan anlamlama (anlamlandırma) dizgeleri üzerine ...
25
nesne-dili {dil dışı nesnelerden sözeden dil} - üst-dil {dilsel nesnelerden sözeden dil} ayrımı
Yazarın "niyet"inden söz edilmesini yersiz bulduğumu söylemiştim. Yazarın niyeti (amacı) değil, metnin anlamı üzerinde durmak gerekir. {Yazarın ne demek istediği değil metnin ne demek istediğini anlamak (düşünmek) gerekir.} Yazarın niyeti, olsa olsa, bir metni yazarken düşündüğü, tasarladığı bir "Örnek Okur"u düşüncesiyle, tasarlayışıyla ilişkilidir.
29
Sanat alanında yapıtlar adlarıyla gelirler; okurun önüne öyle çıkarlar. Sanat eserinin adı hem onu ayırmaktadır hem de onun bir çeşit tanımıdır. Bir tanedir, başka şeye de benzemez. Sanat eserinin adında, insan ya da nesne adlarında olmayan bir şey daha vardır: Örneğin Levent Levent'i açıklamaz ama Anna Karanina Anna Karanina'yı açıklamak içindir. Bir öyküyü okuyup unuttuğumuzda, o öyküde anımsadığımız en ufak bir parça bile onu "var kılar”. Öykünün adı o yapıta bağlanmıştır.
30
Bir kitabın adı, o kitabın açıklayıcı bir girişi olabilir. Bir resmin adı, o resmi nasıl okuyacağımıza bir yaklaşım olabilir. Resmin adı, resmin nasıl okunacağını bakana gösterebilir; bir okuma önerisi olabilir.
Metin, gerçekleşmek için, bunun koşulu olarak okurun işbirliğini {okurun işbirliği, okurun metnin boş bıraktığı yerleri doldurmak, söylemediği ama metinde çıkarılabilecek şeyleri doldurmak zorunda olmasıdır} koyutlar.
{Yazarın amaçladığı okur, yazarın metnini kuruş biçimiyle amaçladığı okurdur. Buna anlatı güdümü denir. Aynı biçimde okur da metni okurken yazarı kurar. Bunların ikisi de metnin içinden çıkar. Örnek okur, yazar için bir kurgudur. Ama örnek yazar o yazar okunduktan sonra kurgu olmaktan çıkıp bilinen bir yazar olmaya doğru gider. Örnek okur iyi okur değil, bir metnin gerektirdiği
okurdur. ... Metnin kendi güdümüyle gerektirdiği okur, metnin düzeninin gerektirdiği okur örnek okurdur. Her metin her okur için yazılmamıştır.}
31
İmbilim daha ortaya çıkmamışken Saussure, toplumsal ruhbilimin, dolayısıyla genel ruhbilimin bir parçası olacak bir bilim tasarlıyordu: İmlerin, toplumsal yaşam içerisindeki yaşamını inceleyecek bir bilim ...
33
İmbilimin yönteminin ana ilkesi, soyutlama ilkesi. ... Yapılan, her kezinde, birtakım anlamlandırma öğelerinin tanımlanmış başka öğelerle bağıntılarının ne olduğunu ortaya koymak. Uzunluğu ne
olursa olsun, bir metnin çözümlenişi, bu nesneyi daha küçük nesnelere bölmek değil, bağıntıları yoluyla bütün bütün tanımlanmış birimler ortaya koymak, sonra da bu birimlerin ortaya çıkardığı bağıntıların özdeşliğine dayalı sınıflar içerisinde bu birimleri yeniden bir araya getirmek.
... imbilim, dilsel yaratının oluşturduğu anlam çözümleme işine, anlam çözümlemenin çözümlenişini getirip ekliyor; dünyayı algılayışımıza her dilin nasıl bölüntüler getirdiğini gözlemliyor. Dilsel yaratının kendiliğinden yürüttüğü çözümleme, im dediğimiz somut birimlere varır; bunlar uylaşımsaldır, iletişim aracı oldukları toplumsal öbek içerisinde yaygın biçimde tanınırlar. İmbilim ise anlamın biçimini betimlemek üzere soyut birtakım birimlere ulaşır. Çözümleme hangi düzeyde yürütülecekse bölümleme de ona göre yapılır.
İlk düzey, yüzeysel düzey, deyişsel veridir, metnin kendidir. İkincisi de yüzeyseldir ama söylemsel düzey denilen bu düzey birtakım birimler oluşturur. Bu birimler söylemsel biçimler arasında görülen ayrımlara dayanır.
"Anlamın ara katmanları" olan üçüncü düzeyde, kendilerini özellikleriyle duyuran, ama her zaman gözle görülmeyen birtakım öğeler vardır. Anlatı olguları, özellikle, bu düzeyde görülür. Dördüncü düzey ise anlam atomlarının betim düzeyidir; derin ya da mantıksal düzey de denir buna. Bu atomları oluşturan bağıntıların betiminden başka bir şey değildir.
Böylece, koyutlanan her düzey, değişik özellikte birimler ortaya konmasını gerektirecektir: Söylem düzeyinde söylem biçimlerinden, anlatı düzeyinde eyleyenlerle işlevlerden, derin düzeyde ise anlambirimciklerden söz edeceğiz.
37
İmdi, söylemsel yapılardan söz ederken Eco, metin "topic"i ya da "topic"leri üzerinde durur, başka anlamlar taşıyabilecek “izlek” terimi yerine Yunancadan İngilizceye geçmiş “topic” terimini yeğlediğini söyler, topicin, kabaca, "neden söz ediliyor? Ne anlatılıyor?" sorusunun yanıtı olarak ortaya çıktığını belirtir. ...Eco. Yerdeşliği, "topic"den yola çıkarak oluşturulan bir yorumsal tutarlık düzeyi diye görür.
39
Duruk, diyeceğimiz metinlerde bu ikilinin bir terimi sürekli olarak evetlenirken öteki sürekli olarak değillenmektedir. {Duruk metinler bir tek önermeyle özetlenebilirler. Duruk bir metin karşısında okur, şimdi ne denecek diye merak etmez.}
Anlatı (devingen) metinlerinde ise {yine bir baş ile son vardır ama} başta ortaya konan ile son arasında bir değişme vardır. {Anlatı metninde herhangi bir öğe başta değilleniyor ya da evetleniyor olabilir. Bu öğe başta değilleniyorsa sonda evetlenecek, evetleniyorsa da değillenecektir.} Masalların yoksul Keloğlan'ı sonunda zengin olur.
Duruk metinler zaman ya da uzaya, ilgi göstermez. Yöneliyor değildirler herhangi bir şeye. Bir tek özne-yüklem önermesiyle özetlenebilirler: “Hasan tembeldir” demek yeter. Anlatı metinlerininse bir
başları, bir sonları olduğu seçilebilir; bir şeylere yöneliktirler; dolayısıyla uzayla zamanın bir belli tasarımını taşırlar.
42
Yapıtın ana kişisi, edicisi ...
Sınırları henüz kesinlikle belirlenememiş üç temel terim var: Sémiologie, Sémantique, Sémiotique... Semantik, anlambilim, dildeki anlamlandırmaların bilgisi; sémiotique, imbilim, söylemdeki anlamlandırmaların bilgisi. Dolayısıyla, ikisi de dilsel iletişim dizgelerinin sémiologiesi olarak görülüyor. Dilsel olmayan iletişim dizgelerinin sémiologiesi ise, genel bir sémiologienin öbür kolu diye görülmüştür. Ama son yıllarda sémiotique X sémiologie karşıtlığı anlam değiştirmeye başlamıştır.
43
[Semiyotik] İmbilim, mantıksal adı verilen derin düzey ile anlatısal yapıların biçimsel niteliklerinin, yani "anlıksal" olanla "imgelemsel" olanın, bağdaşabileceğini gösterebilecek duruma geldiğine inanmaktadır bugün.
44
Her anlatı bir algoritmalı dönüşümler yapısıdır.
Dilbilim için en büyük irdeleme birimi tümcedir. Metin, sonsuz sayıda bir tümceler topluluğudur. ... İmlenenlerin yapılanmasına ilişkin tümceötesi kuralların varlığı da, sözel olmayan imbilimsel alanların, dilsel düzeyden bağımsız alanların (musiki, görsel sanatlar gibi. .. ) açılması demek oluyordu.
46
“Sen adamsın”, betimsel bir sözce, ama “seni adam etmek istiyorum” kipsel bir sözce.
49
Eco metni tanımlamakla yetiniyor: Alıcı, yani okur, "eliyle" gerçekleştirilmesi gereken bir anlatım kümeleri zinciri olduğunu söylüyor.
Metin, okurca gerçekleştirilecektir çünkü her ileti, her bildirim, alıcısına, birtakım düzgülere, birtakım önbilgilere dayanarak, çözülmek zorundadır. {İletinin alınması için gerekli olan şeydir düzgü. Örnekse, elma dersem çık armut dersem çıkma. Ara durumlar da olabilir: "elma dersem çık, üzüm dersem burnunu göster, armut dersem çıkma". "Belli şeyler belli şeyler anlamına gelecektir"
diye anlaşmak düzgünün temelidir. Konuştuğumuz dil de bir düzgüdür. Bir ileti belli bir düzgünün içerisinde bir daralmayı getirecektir. Düzgüler gerek tarihsel gerek yapay olarak, "belli şeyler belli anlamlara gelecektir" diye belirlenmiştir.
Belli bir dile doğmakla gırtlağımızın birtakım sesleri çıkarmamasına alışırız. Daralma. Kurallar vardır. Yine daralma. Sözcük yanına bir başka sözcüğün gelmesi sosuz bir olasılık taşımaz. Daralma. Düzgü bizi rastgelelikten, dağıntıdan koruyan bir şeydir. Bir düzgü kullanıldığında başka olasılıklar ortadan kaldırılıyor. İletilmek istenen tek bir iletiye varılır. Belli bir düzgüye göre konmuş bir iletiyi, o düzgüyü tanıyorsak anlarız.}
50
[Eco, Açık Yapıt] Kapalı metin, belirlenmiş, okurundan beklediği işbirliğiyle, bir anlamda, tek çizgi üzerinde ilerleyen, değişik okuyuşlara götürmek amacını gütmeyen bir metindir. Açık metinse çeşitli okumalara açık, sırasında her adımda okurun seçebileceği yollar açan, belirlenimi az bir metindir.
53
Elbette, "gerçek" dünya da bir kültürün kurduğu dünyadır. Kültürün kurduğu, gerçeklik, değildir, gerçekliği betimleme biçimimiz, kültürün bir kurgusudur.
55
Kral Oidipus'un örnek okuru Sophokles'in tasarladığı okur değil, Sophokles'in metninin koyutladığı
okurdur.
56
İnsanın duyulur dünya ile ilişkisini, algılarla tasarımlara ayırabiliriz. Algılar, duyulan her şey, zaten, bir ölçüde, bir ayırımın, bir ayırımlamanın sonucudur. Tanıma, uzayda, zaman içinde ayırımlama demektir; zamanla, dünya üzerine edinilen görgüdür. Sürekli, ayırımsız, anlam alanının dışında kalan bir yoz duyulurluğun içinde, söz-öncesi ilk ayırımlamalar, algılarla yapılıyor olsa gerek. Ayırımlanmış ama söz öncesinde kalan bir algılama, düşlemin de içinde bulunduğu bir algılama alanı, anlamlandırmanın ilk evresini oluşturuyor olsa gerek. ... Bilişsel zorlamalar insani anlam üreticisi, imbilimsel bir özne durumuna getirir.
Dil dışı imbilimlerin kuruluşu...
57
... görsel imbilim, anlamlandırmanın buyrultusallığının sözel dil için neyse görsel dil için de öyle olduğunu temel ilke olarak kabul etmektedir.
61
Yazarın kurduğu "örnek okur" olmayabiliriz. Yazarın birçok okurca anlaşılmak isteğiyle işe giriştiğini baştan düşünmek, birçok şeyi hesaba katmamakhr. Hem "birçok okur" kimdir?
{"Ben anlamadımsa, başkası da anlamaz ... "}
{"Ben anladım ama başkası anlamaz ... "}
62
Kimi şeyi bilmek, okumanın kendiliğindenliğini, "doğal"lığını ortadan kaldırıyor. Kendini "kaptırmak" gitgide güçleşiyor ... (Oysa, kendiliğindenliğin, kaptırmanın hazzı, çocukluğumuzla birlikte yitirmeğe başladığımız bir haz türüdür.
68
Mantık, Aristoteles' de biçimselleştirilmişti. Simgeleştirmeyi, yüzyıllar sonra Frege ile Russell getireceklerdi.
74
Sanat, anlamlı dizgeler içerisinde anlamla en yüklü olan alanların genel bir adıdır.
...gitgide artan ölçüde bir yayılma, tanınma sağlandıkça eskiden bir kültür çevresiyle sunulabilen yapıtların kültürler ötesine taşınması, dolayısıyla kültürler ötesi değerler kadar anlamlı dizgelerin de araştırılması hepimiz için önem kazanıyor.
75
Sanat yapıtı karşısındaki çeşitli tutumlar:
Duygusal tepki
Eleştirel tepki/ tutum/ üretim
Betimsel tutum
İmbilimsel bir tutum arayışı
76
{Konuşma dili/ yazı dili:
Konuşma dilini kültürün bize verdiği birtakım kalıplarla dile getiririz. Konuşma dilinin iletimde kolaylık sağlaması, kültür içerisinde belli yorumunun da zaten olmasındandır; kalıpların olmasındandır.
77
Okumak iki kişiyle oynanan oyuna çok benzer.
78
{Söz-öncesi birtakım anlamlar vardır. Örneğin düşlerimiz. Düşlerimiz anlamlıdır; söz-öncesidirler. İmbilim sözel olanın dışında da birtakım anlam dizgeleri tanımaya çalışacaktır.}
.
.
.
.
.
.
.
.
oturma odasındaydı
bir koltuğun kenarında küçülmüştü
beni gördü
gözleri altıgen düz yüzeylere dönüşmüştü
çünkü bir açıda elmas gibi parlıyorlardı artık
bir açıdan
ışıl ışıl
gözleri dışarıyı içeriye alan
kavisli bir yüzey değil
içeriyi dışarıya yansıtan
altıgen düz yüzeylere dönüşmüştü
içeriyi yansıtıyordu artık
dışarıda bir şey kalmamıştı
bekliyordu
şartlar zorlaşıyor ve o buna hazır olmadığını söylüyordu
elindeki bir gurup anahtar
etrafa metal parıltısı yaymıyorlardı artık
gümüş bir kumla ovalanıp
matlaştırılmış gibiydiler
kılcal çizikler de griye bulanmıştı
açmıyorlar kapatıyorlardı
bekliyor bekliyor bekliyordu
çevresindeki olaylarla ilgilenmiyor
onları kısaca kopya ediyordu
kopya edip geçiştiriyordu
o her yanıyla griye bulanmıştı
çevresinde yanar döner ışıklar
eğer üzerine çarparsa
eğer öyle denilebilirse
sönümleniyorlardı
söbüleşiyorlardı
sönüyorlardı
diri ve patlamak üzere tüm parıltılar
daha fazlasıyla talep ettiği tüm bu patırtılar
onunla temas ettiği anda
anlamlarını yitiriyorlardı
tüm bu parıltılar, patırtılar
daha önce yaşanılabilecek olasılıkların
artık bittiğini
haber veriyorlardı
daha fazla
daha fazla
ama anında
anlamsız
biri ona şöyle dediğinde:
ilk başta bir şeyleri kaçırdım
sanırım
yani yanlış başladım
ve artık geriye dönemem
dediğinde
bu sözler de onda grileşiyor
bu sözler bu sesler
bu sözler de bu sesler de
bu sözler bu sesler bile
artık anlamlı gelmiyordu ona
bekliyordu
kopya etmek için hemen her zaman hazırdı
çünkü sadece bekliyordu
devam etmek için bekliyordu
ama asıl
beklediği için devam ediyordu
kopya etmek hemen hemen her şeyi bıraktığı için
vazgeçtiği için
bir reflekse dönüşmüştü sadece
içeriyi dışarıya yansıttığı için
tek tek
sevdiği her şeyi sıralıyordu
sevdiği şeylerin sadece onların başkaları için de anlamlı
olabilecek elinde kalanlar olduğunu varsaydığı hayır varsaydığı değil öyle
olduğu için elinde kalan yegane parçacıklar olduğu için öyle olduğunu
varsaydığı için hayır vaysaydığı için değil öyle olduğuna inandığı için tek tek
sıralıyordu
sıralıyor ve bekliyordu
sevdiği şeylerin başkalarının da sevebilecekleri
olasılığına inanmadığı için beklemiyor
beklemenin bir yaşam biçimine dönüşmesinden dolayı
bekliyordu
onların sevdikleriyle kendi sevdiklerinin buluşmasıyla bu
müjdeli buluşmayla artık ilgilenmiyordu
sevdiği her şeyi tek tek sıralıyor
bunun bir anlamı olmadığı için
bu sıralamayı dudaklarını büzerek
yapmacıklığı abartarak
tek tek sıralıyordu
bu onun kendisiyle bırakılan dünyayla başbaşa kalışının
bir ültimatomu gibi
sevdiği şeyleri
yapmacık
tek tek
sıralı
2.11.25
.
.
.
.
.
.
.
Dünyanın Sonundaki Mantar
Kapitalizmin
Enkazlarında Yaşam İmkânı Üzerine
Anna
Lowenhaupt Tsing
(Çev. Erdem Gökyaran), Yapı Kredi Yayınları,
[2015], 2023 İstanbul
7
İnsan’ı
Doğa’dan koparmış olan Hıristiyan eril ahlak…
11
…
akademik araştırmanın, doğa bilimleri ile kültürel çalışmalar arasındaki
sınırları sadece eleştiri yoluyla değil, yeni dünyalar kurma gücüne sahip bir
bilgi aracılığıyla da aşabileceğini fark ettim.
…
kapitalizmi kahramanca somutlaştırmaların ötesinde anlama gayreti… …betimleme
söz konusu olduğunda bazen hantal kalmalarına rağmen Marksist kategorilere
başvurmaya devam [ettim]…
Küresel
tedarik zincirlerini yapısal açıdan bir tercüme makinesi olarak betimleme
yönündeki ilk [girişimlerim]…
Öndeyiş
18
Sovyetler
birliği 1991’de dağıldığında, devletin sunduğu güvencelerden bir anda mahrum
kalan binlerce Sibiryalının mantar toplamak için ormanlara koştuğunu okumuştum.
…
bir zamanlar hep birlikte nereye doğru gittiğimizi bildiğimizi bize düşündürmüş
olan tüm o tutamaklar olmaksızın yaşama meselesiyle ilgileniyorum. … güvencesiz
zamanlarda işbirliğine dayalı bir hayatta kalmak…
19
[dipnot]
… bombanın patladığı Ağustos ayı, matsutakelerin meyvelenme dönemine denk
düşüyordu. … Amerikan bombası, şehrin üzerinde 500 metreden fazla bir yükseklikte
patladı; resmi açıklamalara göre, radyoaktivite küresel rüzgâr sistemleriyle
taşındı ve yerel bulaşma sınırlı kaldı.
…
çalışanlara sabit bir ücret ve sosyal haklar sunan “standart bir istihdam”.
Böylesi işler günümüzde oldukça nadir; çoğu kişi çok daha düzensiz geçim
kaynaklarına bel bağlıyor.
Matsutakenin
tahrip edilmiş peyzajlarda ortaya çıkma becerisi, bizlere müşterek evimizin
dönüştüğü bu enkazı keşfetme imkânı sunuyor.
Tıpkı
sıçanlar, rakunlar ve hamamböcekleri gibi, matsutake de insanların yol açtığı
kimi çevresel felaketlere uyum sağlayabilir. … Matsutake, ağaçlan besleme
yeteneği sayesinde, ormanların en zorlu çevre koşullarında bile yetişmesine
yardımcı olur.
…
ABD'nin Pasifik Kuzeybatı bölgesinde ticari amaçla mantar toplayanların çoğu
Laos ve Kamboçya kökenli mültecilerdir.
21
Bu
kitap, matsutake ticareti ve ekolojisinin izini sürerek, güvencesiz yaşam
koşullarının ve güvencesiz ortamların hikâyesini ele alıyor. Ne yana dönersem
döneyim kendimi yamalı bir yapıyla, yani dolanık yaşam biçimlerinin açık uçlu
kümelenmelerinden oluşan bir mozaikle çevrili buluyorum ve bu kümelenmelerin
her biri, zamansal ritimler ve mekânsal kesitlerden oluşan bir diğer mozaiğe
açılıyor. … Ne var ki heterojenlikle ilgili kuramlar henüz emekleme aşamasında.
Mevcut durumumuzun yamalı öngörülemezliğini kavrayabilmek için, hayal gücümüzü
yeniden harekete geçirmeye ihtiyacımız var.
22
Ben,
umutların azaldığı bu dönemde, çok sayıda farklı türün kimi zaman bir uyum ya
da fethetme çabası içinde olmaksızın bir arada yaşadığı, tahribat temelli ekolojilerle ilgileniyorum.
…
ekonomi ile çevre arasında peşinen bahsetmenin önemli olduğunu düşündüğüm bir
bağlantı var: Hem insanların hem insan-olmayanların yatırım kaynaklarına
dönüştürülerek servet biriktirilmesinin tarihi.
[dipnot]
Marx "yabancılaşma" terimini, özellikle, işçinin üretim süreci ve
ürününden ve aynı zamanda diğer işçilerden koparılmasını ifade etmek için
kullanır. Ben bu terimi, insanlar kadar insan-olmayanların da kendi yaşam
süreçlerinden koparılmasını içerecek şekilde genişleterek kullanıyorum.
23
Yabancılaştırma
ise yaşam alanındaki dolanıklıkları bertaraf eder ve sadece tek bir metanın önem
taşıdığı peyzajlar yaratmaya yöneltir; geri kalan diğer her şey ya zararlıdır
ya değersiz. … Bir yerdeki belirli bir metayı üretmek artık mümkün olmadığında,
orası terk edilir. Ağaçlar kesilmiş, petrol tükenmiş, toprak artık ürünleri
beslemez
olmuştur. Kaynak arayışı başka yerlerde devam eder. Dolayısıyla, yabancılaştırma
amacıyla basitleştirme, meta üretiminin ardından terk edilmiş alanlar, yani
enkazlar yaratır.
Bugün
dünyanın dört bir yanı bu tür enkazlarla kaplı. Yine de, ölü ilan edilmiş
olmalarına rağmen bu yerler hayat dolu olabiliyor. Terk edilmiş kaynak
sahaları, bazen çok-türlü ve çok-kültürlü yeni bir yaşama kucak açabiliyor.
Küresel bir güvencesizlik ortamında, bu enkazların içinde yaşam aramaktan başka
seçeneğimiz yok.
Japon
yazılı kayıtlarında matsutakeye ilk kez 8. yüzyılda, bu öndeyişin başında yer
alan şiirde rastlanır. Daha o zamanlarda bu mantardan, sonbahar mevsimini haber
veren kokusu nedeniyle övgüyle bahsediliyordu. Matsutake, tapınaklar inşa etmek
ve demir ocaklarına yakıt sağlamak amacıyla dağlardaki ormanların yok edildiği
Nara ve Kyoto civarında yaygınlaşmıştı. Nitekim Japonya'da Tricholoma
matsutake'nin ortaya çıkmasına imkân sağlayan şey, insanların yol açtığı
tahribat olmuştur. Bunun da nedeni, en yaygın konukçusunun, insan kaynaklı
ormansızlaşmanın geride bıraktığı mineral topraklarda yetişen ve bol miktarda
güneş ışığına ihtiyaç duyan Japon kızılçamı (Pinus densiflora) olmasıdır.
24
Matsutake
seçkin bir hazzın, doğanın ince beğenilere hitap eden sanatkârane bir yeniden
inşası içinde yaşama ayrıcalığının bir işaretiydi. Bu nedenle, seçkinlerin
gezintileri için hazırlık yapan köylüler toprağa matsutake
"diktiklerinde" (yani, kendiliğinden biten matsutake bulunmadığında,
mantarları yapay bir şekilde toprağa yerleştirdiklerinde) buna kimse itiraz
etmiyordu.
26
Avrasya
genelinde yetişen çoğu matsutake bugün Tricholoma
matsutake olarak kabul ediliyor. Kuzey Amerika'da, göründüğü kadarıyla, T. matsutake sadece doğuda ve Meksika
dağlarında bulunuyor. Kuzey Amerika'nın batısında yetişen yerel matsutake ise T. magnivelare adı verilen farklı bir
tür olarak değerlendiriliyor.
31
Bilmediğim
bir ormanda eli boş bir şekilde kaybolduğumu fark ettiğimde, akşam karanlığı
henüz çökmemişti. Bu, Oregon'daki Cascade Sıradağları'nda matsutake
mantarlarını -ve toplayıcılarını- aramaya ilk çıkışımdı. O gün öğleden sonra,
Orman
Hizmetleri'nin
toplayıcılar için kurduğu "büyük kamp"ı bulmuştum, fakat oradaki
herkes mantar toplamaya gitmişti. Ben de, onların dönmesini beklerken, kendi
başıma mantar aramaya karar vermiştim.
Bu
kadar az şey vaat eden bir orman hayal edemezdim. Zemin kuru ve taşlıktı.
Etrafta ince gövdeli kontorta çamlarından (Pinus contorta) başka ağaç
görülmüyordu. Neredeyse hiç bitki, hatta ot bile yoktu. … Ne tarafa dönersem
döneyim, orman hep aynı görünüyordu.
endüstriyel
orman
35
96
99
Hayaletler
sizi felç edebilir, hareket etme veya konuşma yeteneğinizi ortadan
kaldırabilir.
172
Lakin
kapitalizm için kabul edilemez olan tercümeler de vardır. ... Teknisyen ve
yöneticilerden oluşan bir ordu, makinenin işleyişini tehdit eden parçaları
söküp atmak için tetikte bekler - ve bunun için de mahkemelerin ve silahların gücünden
faydalanır. ... Belirsizlik içeren karşılaşmalar, kapitalizmin şekillenmesinde
önemli bir yere sahiptir. Ancak yine de dizginlenmemiş bir çokluk değildir bu. Kimi
tutumlardan asla taviz verilmez ve bunun için gerekirse güç kullanılır.
173
birbirinden
çok farklı çevrelerde bile kapitalist değer biçimleri yeşerebilir. Para
bir
yatırım sermayesine dönüşür ve bu da daha fazla para üretir. Kapitalizm, insan ve insan-olmayan her türlü varolma biçiminden
sermaye üretmeye yarayan bir tercüme makinesidir.
yamalar
ve tercümeler
Feminist
araştırmacılar, sınıf oluşumunun aynı zamanda kültürel bir oluşum olduğunu gösterdiler...
[Malezya, elektronik işçileri. Malezyalı köylü kadınlar]
[Dipnot]
Sermaye
birikimi, peri-kapitalist alanları kapitalist tedarik zincirlerine dahil eden tercümelere
dayanır.
(1)
devşirme yoluyla birikim, kapitalist-olmayan değer biçimleri altında yaratılan
değerin
kapitalist mallara tercüme edildiği ve böylelikle birikimin sağlandığı
süreçtir;
(2)
peri-kapitalist alanlar, hem kapitalist hem kapitalist-olmayan değer
biçimlerinin
eşzamanlı
olarak boy gösterebileceği, dolayısıyla da tercümelere imkan sağlayan
yerlerdir;
(3)
tedarik zincirleri bu tercümeler sayesinde örgütlenir ve büyük firmaların
envanter
oluşturma sürecini kapitalist olsun veya olmasın her türlü pratiğin boy
gösterdiği
peri-kapitalist alanlarla buluşturur;
(4)
ekonomik çeşitlilik, kapitalizmi mümkün kılar - ve aynı zamanda, kapitalist
yönetişimi reddeden istikrarsızlık alanlarına da imkan tanır.
.
.
.
.
.
.
.
.
Armağan Üzerine Deneme
Marcel
Mauss
(Çev.
Nihal Özyıldırım), Alfa Yayınları, 2018, İstanbul
[Essai
Sur le Don, 1925]
1. Sunuş - Florence Weber s.11-65
11
Potlaç
gibi Kızılderili kökenli ya da kula gibi Okyanusya kökenli kavramları antropolojinin
çok ötesine, iktisat, yönetim, pazarlama bilimlerinin uluslararası dünyasına
yayarak, …
12
"toplumun
ve kurumlarının tamamını [. . . ] harekete geçiren," "toplumun
yakaladığı kısa
anın"
kavranmasını ve "fikirler ya da kurallardan ziyade, […] insanların, grupların
ve onların davranışlarının" anlaşılmasını sağlayan karmaşık olguların
somut geniş bütünlüğünü, "bütün sosyal olguları" yerleştirerek ihtiyatlı
bir Kopernik devrimi gerçekleştirmiştir.
13
Etnograf,
gözlemleyebildiği kadarıyla insanlar arasındaki karşılıklı bağımlılık
ilişkilerini izlemeye çalışır; …
14
Bir
kere maaşlarını verdikten sonra toplumun, onun hayatını var eden çalışanlara
karşı borcunun bitmiş olmadığını, yaşlılık ve işsizlik durumlarında da onlara insani
yaşama koşullarının sağlanmasının bir borç olduğunu ifade ederek Mauss, o
dönemde sosyal politikaları oluşturan hayırseverlik ilkelerinden, Armağan
Üzerine Deneme'nin sonuç bölümünde hatırlattığı "zengin 'sadakacı'nın
bilinçsiz ve onur kırıcı himayesi"nden ayrılır.
15
…
onun ilkel ve arkaik toplumlardaki armağan analizleri , "hukukumuzun ve
iktisadımızın
içinde
bulunduğu krizin ortaya koyduğu bazı sorunlara" cevap bulmak
zorunluluğundan ileri geliyordu; … Mauss'un önsezilerinin, salt ücretin
ötesinde bir karşılık getiren armağan gibi, ücretli çalışmayı toplumsal
dayanışmanın merkezine yerleştiren uygun bir model biçiminde gerçekleşmesi için
yirmi yıl, bir dünya savaşı ve Fransa'da bir iç savaş gerekecekti.
"teoride
gönüllü, gerçekteyse zorunlu olarak verilen ve geri verilen" hediye değiş
tokuşları … (geri verme zorunluluğu nereden geliyor?)
16
Gerçekten
de bazıları maussian gift' te
armağanın özünü, radikal müphemliğini görürken, başkaları onda sadece basit
devirle ticari işlem arasında bir karışıklığın kaynağı görür; bazılarının
maussian gift'te bir paradigma gördükleri yerde, başkaları ticari olmayan yükümlülüklerin
bir formunu görür yalnızca.
17
verme
zorunluluğu (bu zorunluluk nereden geliyor?)
18
…
ancak etnografik, diğer bir deyişle gözlemlenebilir bir konunun inşası söz
konusudur, soyut bir konunun değil. Armağan Üzerine Deneme aynı zamanda,
tamamıyla etnografik bir metindir, etnografyayı bir bilimsel teori saygınlığına
yükselten bir metindir, her ne kadar yazarı ikincil kaynaklardan etnografya yapıyor
olsa da.
19
nexum [bağlanma, borç esareti]
Mauss'un
ortaya koyduklarını ve yolunu açtığı okumalar palimpsestos'unu ele almadan önce, …
20
Mauss'un
hau kavramı, karşılıklı
etkileşimlerin nesneleri ve maddi çerçevesiyle ilgilenen bir etnografya için
heyecan verici perspektifler açtığı halde, Mauss'un bu kavramı kullanma
şeklinin eleştirisi alanın kalıp yargılarından biri haline gelmiştir.
Etnografya,
yerli kategorileri ciddiye almak için, yapısalcı kesinlikleri bıraktı; hem
fiili boyutları içinde -söylemek yapmaktır- hem de tasviri boyutları içinde: …
yerli
ya da yerel kavramlarla (emics)
21
…
oldukça fazla anlam taşıyan armağan kavramını …
Yerli
kategorilerini (emics) anlamak için yabancı gözlemcinin merkezi kaydırması, onu
kendi toplumunun geçerli kategorilerinden (etics) vazgeçirir. Mesafe almak
yoluyla bir etnografya oluşturmak, bu merkez kaydırmayı bir anlamda vekalet
yoluyla gerçekleştirmek ve böylece antropolojik yaklaşıma niteliğini veren
mesafeli bakışı elde etmek için geçmişteki ya da egzotik
bir
Başka Yer hakkında çalışmaları gözden geçirmektir.
22
Mauss,
"hediye sisteminin bir tür devasa üretimi" dediği potlaç'ı, "armağan değiş tokuşunun
yüce bir hali" olarak sunduğu kula'nın
ardından ikinci bölümde incelediyse de, potlaç'ı girişten
itibaren
"agnostik türde bir toplam yükümlülükler sistemi"nin varlığını
göstermek için kullanır.
itibarlı
mallar
Potlaç,
bütün bir kabileyi hatta birçok kabileyi bir araya toplayan, zenginliklerin
neredeyse tamamen tahribine (bazı yerliler zenginliği "öldürmek"ten
söz ederler) kadar varan ve kabile reisleri arasındaki rekabet ve mücadele
ilkesine dayanan muazzam bir şölendir. Bu cömertlik mücadelesinde peşinden koşulan
amaç, farklı gruplar ve bunların temsilcileri arasında hiyerarşi oluşturmaktır:
…
23
[Polinezya’da]
“potlaç'ın temel şartlarından biri eksiktir; reislerin rekabeti sonucu anlık
olarak belirlenecek hiyerarşinin değişkenliği." Bir potlaç'ın, maddi bir
kazanç arayışından uzak olan önderleri, zenginliğin kendisine duydukları bütün küçümsemeyi
ve kendi onurlarına, itibarlarına verdikleri bütün değeri açığa vurmak
zorundadırlar; her biri kendisini, en cömert, en savurgan olarak göstermelidir.
24
Hediye
vermeksizin potlaç yapmanın hiçbir anlamı yoktur; hediye getirmeden oraya
gitmenin de.
Bir
yandan Bataille, diğer yandan Claude Lefort Armağan Üzerine Deneme'den yalnızca
potlaç'ı almışlardır. Bunda armağanın, değiş tokuşun, hatta modern tüketimin
özünü görmüşlerdir. Onların okuması karamsardır: bütün değiş tokuş mücadeledir,
bütün cömertlik mücadelesi iktidar mücadelesidir ve armağan, sınır tanımayan
bir yıkım sürecinden başka bir şey değildir.
25
…
itibarlı ortaklara kalıcı olarak bağlanmak …
Kula'ya
paralel olarak, gimwali adı altında,
paranın olmadığı, pazarlığın ve kazanç arayışının dışarıda bırakılmadığı bir pazar
biçimi de işlemektedir ve "gimwali yapıldığı" gibi "kula
yapmak" açıkça yasaktır.
26
Mauss,
potlaç'ın kula'dan eski olduğu ve potlaç'ın Polinezya'da ortadan kalkmasının
hiyerarşinin sürekli hale gelmesiyle bağlantılı olduğu tarihsel hipotezini
ortaya attı: …
27
yeniden
dağıtım armağanıyla (sadaka) yaratılan bağımlılıktan kaçınmak; potlaç'ın
rekabeti
içindeki
gidiş gelişlerden kaçınarak, armağanın pozitif bir modeli olarak kula'dan ilham
almak.
28
diğer
yandan armağan, armağan vereni yüceltir, armağan alanı alçaltır.
Bourdieu'ye
göre, Maussçu armağanı, iki eşdeğer malın anlık değiş tokuşundan ayıran,
armağan ile karşı-armağan arasındaki süredir; anlık olma hali diğer üç değiş tokuş
türünün de özelliğidir: ticari ve parasal işlem, parasız ticari işlem (trampada
olduğu gibi, partnerlerin aradıkları iki mal arasında tam bir denklik varsa),
ritüel işlem (yüzük örneğinde olduğu gibi, değiş tokuş edilen
mallar
birbirinin aynıysa). İşte hem armağan verenin armağan alana şiddet uygulamasına
-bu zaman zarfında armağan verene borçlu kalmaya zorlanmıştır-, hem de bu
şiddeti hesapsız bir cömertlik görüntüsüyle maskelemesine izin veren, bu
süredir.
30
şeylerin
gücü
31
talep
edilebilir karşılık ile talep edilebilir olmayan karşılık arasındaki can alıcı
fark … beni terminolojimi belirlemeye ve geniş yükümlülükler bütünü içinde,
talep edilebilir karşılığı olan ticari işlem <A’ya karşılık B borç> ile
talep edilebilir karşılığı olmayan devri <A> ayırt etmeye itti.
Dolayısıyla her zaman üç ayrı analiz seviyesi belirliyorum: ilişkinin niteliği,
yükümlülüğün biçimi (ticari işlem ya da devir), devredilen malların niteliği
(parasal ya da değil).
1
. Bir yandan, ticari değiş tokuş sistemi gimwali,
sıradan mallara dayanan ticari işlemden <A'ya karşılık <B> oluşmuştur;
bu işlem esnasında iki partner arasındaki ilişki silinir ve bu iki mal arasındaki
denklik, ticari işlemler ve bağlamsallıktan çıkarılmış hesap işlemleri
dizisinin hem sonucu hem şartıdır;
2
. Diğer uçtaysa potlaç, tartışmacı
bir kişisel ilişkininin schismogenetique
mantığıyla birbirlerine
bağlanan
<A> <B> <C> devirlerinden oluşur, burada herkes, bir bağımlılık
ilişkisini kabullenmediği sürece kendi sunduğu hediyenin aldığı hediyeden daha
güzel olması için rekabet eder;
3.
Bu ikisinin arasındaki kula, kendine
özgü törensel şeylere dayanan işlemlerden -mwali'ye
karşılık soulava <M'ye karşılık
S>- oluşur ve bu işlemler esnasında partnerler arasındaki ilişki siyasi
ittifak olarak belirlenir.
33
Ticari
işlem ile devir arasındaki biçimsel ayrım
mevcut
kişilerin durumu tanımlaması
İncelenen
yükümlülüğün, iki kahraman arasında dengeli bir ittifaka mı, bağımlılığa ya da
rekabete mi tekabül ettiğini anlamak için, ona anlamını veren karşılıklı eylem
kısmını, belirsizliğe yer bırakmayacak şekilde ayırabilmek çok önemlidir. Bir başka
deyişle kahramanların, "ilk armağan"ın hangisi olduğunu ve
dolayısıyla "karşı-armağan"ın hangisi olduğunu belirlemek için
mutabakata varmaları gerekir. Bu durumda, eğer karşılık verildiyse ittifak,
verilmediyse bağımlılık söz konusudur. Bu mutabakat olmaksızın, sonu gelmez bir
rekabet sarmalına girme tehlikesi büyüktür.
34
…
alınan hediyenin zorunlu olarak geri verilmesini sağlayan hukuk ve menfaat
kuralı nedir? Hediye edilen şeyde, hediye alanın geri vermesini gerektirecek
hangi güç vardır?"
geri
verme zorunluluğu
Gerçekte
mecburi, zorlanmış ve çıkarcı olsa bile, armağan her zaman için gönüllü olarak,
özgürce ve ücretsiz verildiğine göre, hukuk ve menfaat kuralı ancak kahramanların
bilgisi dışında işleyebilir.
35
Hediye
edilen şeyde, hediye alanın geri vermesini gerektirecek hangi güç vardır?
Şeylerin
doğrudan doğruya kendileriyle, maddi tertibatlarla ilgilenen, [etnografya]
36
…
değiş tokuş edilen şeylere, taonga'lara
orada bir ruh, hau bahşedilmiştir.
Mauss
ise hau'da, mana'da insanlar için gördüğü büyülü gücün, şeyler için bir dengini
görür ve bunu çoğu kere "şeref," "yüz" olarak çevirir.
37
Gimwali tipinde bir sistemde,
piyasanın temelini oluşturan hukuki kurumlarda olduğu gibi, nesneler, onları
değiş tokuş eden bireylerden ayrıdır ve (şeylerle ilgili olan) "ayni
hak" (kişilerle ilgili olan) "şahsi hak"tan ayrıdır.
38
Belirlenmiş
olan, verilen şeyin bir karşılığı olması gerektiğidir.
belirli
bir güçle donatılmış bu şeyler, sıradan nesnelerden ayrıdır, …
Demek
ki Maori toplumunda değerli şeyler, yani taonga'lar,
kendine özgü bir kişilikle ve hatta bir isimle donanmıştır. Diğer yandan Mauss,
bu şeyler ile onları elinde bulundurmuş olan kişiler arasındaki ilişki üzerinde
durur: dolaşımda olan şey, arasında dolaştığı kişilerin izlerini kendisinde
taşır. "Armağan veren tarafından bırakılmış olsa da, hala ondan bir parçadır."
39
Taç'ın
üzerindeki mücevherler gibi verilmesi mümkün olmayan bazı değerli şeylerin
aktarılamaz niteliği…
şeyler,
bütün tarihlerini kendi üzerlerinde taşırlar.
zengin
sınıflarda gösterişli hediyeler pazarının ilerlemesi, internet üzerinden değiş
tokuş edilen bir "gereksiz hediyeler" sapması yarattı.
hediye
kuralları değişmez değildir.
40
Nexum terimi somut olarak
"düğüm," daha net olaraksa, bir rehin, rehin bırakılmış şey anlamına
gelir.
42
kurban
analizi
dua
Mauss,
bu dini fenomenlerin sözleşme ve armağanla akrabalığına dikkat çekmişti.
…
hem Avustralya cenaze ritüellerinde duyguların ifadesinin zorunlu niteliğini göstermek
hem de yalan hipotezini reddetmek söz konusudur: bu zorunluluk o duyguların samimiyetinden
ve yoğunluğundan bir şey eksiltmediği gibi, tam aksine onları üretir de.
44
…
bir göz kırpma, iki kişinin toplumsal anlamda birlikte var oluşunu ve
birbirlerini etkileme kapasitelerini temin eder. Daha genel olarak, ritüeller,
toplumsal hayatın akışı içinde, kendine
has
kurallarıyla bir mekan, bir "toplumsal alan" ayırır.
Hau, iki şey arasındaki ilişkiyi
dile getiriyor ve oluşturuyorsa, nexum
iki kişi arasındaki ilişkiyi dile getiriyor ve oluşturuyorsa, nezaket ifadeleri
de bir etkileşimi başlatır ve bitirir, yani başka şeyler arasında ticari
işlemlerin ve devirlerin ayırt edilmesine izin verir.
Bu
sürekli üst üste gelişlere rağmen onları ayrı tutan kurumsal, maddi ve hukuki
mekanizmalar nelerdir? Bireyler bir dünyadan diğerine geçişi nasıl belirlerler?
Bir dünyanın diğerini ele geçirmesinden nasıl kaçınırlar?
rasyonalite
dünyasını armağan dünyasından ayıran…
45
İndirgemeci
teoriler, bütün insan davranışlarını rasyonaliteye ya da aksine duyguya ve
rutine bağlı kabul eder. İç içe geçmiş dünyalar teorileri ise, yerlilerin akıl
yürütmelerinin ortaya çıkışı ve bir arada varoluşuyla ilgilenmeden önce, zamana
ve duruma göre bu akıl yürütmelerin çoğulluğunu esas alır.
Yükümlülüğün
partnerlerinden her biri ne yapmakta olduğunu biliyordur ve bu zımni bilgiyi
diğerleriyle paylaşır. Genel durum budur: yemeğimi kasabımın lütuf kârlığından
beklemem; …
46
…
etnografik çalışma, karşılıklı etkileşimlerin incelikli analizinden b
aşlayarak, bu etkileşimlerin partnerleri açısından kendi anlamını bulduğu
toplumsal bağlamları günışığına çıkarmaktan ibarettir. Benim toplumsal alan
diye adlandırdığım bu bağlamlardır ve bunlar, öncelikle dilin ve etkileşimin nitelendirilmesinin
çeşitli prosedürlerinin oluşturduğu, bilişsel çerçeveler gibi iş görür.
Ritüellerin
ötesinde, maddi mekanizmalar, "burada ne olduğu"nun anlamını
belirler. Bu maddi mekanizmalar arasında yerler, duruşlar, hareketler (duruma uyarlanmış
bedensel alışkanlık, hexis) sayılabilir, …
47
Böylelikle,
bir çubuğun üzerine, bir kere borç ödendikten sonra üzeri çizilen çentikler
atmak
suretiyle
tutulan bir borç kayıt sistemi, dünyanın öbür ucunda hediye değiş tokuşuyla
farklılaşan
işlemin
ne olduğuna dair maddi bir iz bırakır.
48
Aynı
şekilde, para biçimi de dahil olmak üzere mirasın devri, canlıları, onları
bütün kişisel ilişkilerden bağımsızlaştırmaktan daha fazlasını miras aldıkları
ölülere bağlamaya katkıda bulunur: …
…
modernite tarafında, anonim birey, pazar, modern para; karşı tarafta, kişisel
ilişkiler, pazarın yokluğu ve ilkel para. Birey ve pazarsız para: işte sosyal
güvenlik. Pazar, para ve kişisel ilişki: işte son derece sık rastlanan, öyle ki
profesyonel aşamaların çoğunda gerçek anlamda yasaklamanın mümkün olmadığı
ticari ilişki. Kişisel ilişkiler, pazarın yokluğu ve modern para: para
şeklindeki törensel armağanlar. Birey ve parasız pazar: ticket-restoranlar …
49
refah
devletinin başlangıcından yirmi yıl önce, ideolojik olarak sarsılmasından yirmi
yıl sonra.
50
Mauss
hediye değiş tokuşuyla ilgilenerek, 20. yüzyılın dönemecinde, sosyologlar,
insanseverler ve işçi hareketi arasındaki, ilk sosyal kanunların ortaya
çıkışını mümkün kılan konsensüsün sarsılmasıyla damgalanan bir dönemde, pazarın
natüralist tasavvurunun teorik bir eleştirisiyle, sosyal yardımlaşmanın
hayırsever tasavvurunun siyasi bir eleştirisini gerçekleştirir.
Armağan
Üzerine Deneme'den önce, daha önceden incelenmiş olan bu ticari olmayan
yükümlülükler bilimsel bir konu oluşturmuyordu.
Böylelikle
Mauss, muazzam bir kişisel etkileşimler evrenini ya da Durkheim'ın" sosyal
hayatın serbest akımları" dediği şeyi, bireysel tuhaflıklar
psikolojisinden kopararak sosyolojiye bağlar. Gerçekten de, gönüllü bireysel eylemlerde
bile toplumsal kuralların varlığını açığa çıkarır.
Büyü
hakkındaki çalışmasında, toplumsal kurum olarak Durkheimcı din sosyolojisini,
tam olarak kendisini en çok zorlayan konuya, iki birey yani büyücü ve müşterisi
arasındaki özel ilişkiye uyguladığı gibi, Mauss burada da Durkheimcı sözleşmeler
ve kurumlar analizini, tam olarak
kendisini
en çok zorlayan konuya, gönüllü hediyeye, serbest ve menfaatsiz eyleme uygular.
52
görünüşte
bireysel ve egzotik bir fenomen olan armağan
53
…
armağanın, fakat aynı zamanda hırsızlığın da aksine, değiş tokuş bir devir
değil, karşılığın talep
edilebilir
olduğu bir ticari işlemdir, …
54
Mauss'un
ayrı tuttukları, görünüşte serbest ve ücretsiz, gerçekteyse zorunlu ve çıkarcı
bireysel eylemlerdir.
55
Amerikalı
iktisatçı Thorstein Veblen'in çalışmalarından bu yana, iktisatçılar itibar
mallarını tanıyorlar ve bir tüketicinin gösterişli mallar konusundaki bireysel
tercihlerini hesaba katmayı biliyorlar.
56
Sadaka,
geri dönüşü olmayan, geri veremeyecek durumdaki fakirler almayı kabul
ettiklerinde gurur kırıcı olan bir armağan türüdür.
Sosyal
politikaları hayırseverliğe dayalı kökenlerinden kurtarmak, kabul edilebilir ve
tahkir edici olmaktan uzak hale getirmek için öncelikle bunun anlamını dönüştürmek
gerekir.
Ne
patronlar ne de toplum, der Mauss, ücretlerini verdikten sonra onlara karşı
"borcunu ödemiş" sayılmazlar.
insansever
burjuvazi
57
Hayırseverliğe
son vermek için Mauss, bunun karşılığı olarak düşünülebilecek bir sosyal politikanın
cevap vereceği "ilk armağan"ı öne çıkarmayı seçmişti.
Tahkir
edici olmayan bir cömertliği ortaya koymak için uğraşılabilir: Luc Boltanski'nin
yapmaya çalıştığı budur; kendine has bir tutum, agapê, hesapsız, eşsiz bir aşk tanımlamak. Bir başka analiz çizgisi
bağışçıların anonimliğini öne çıkarır. Bağış alan, bağış yapanın kimliğinden
haberdar olmazsa, nasıl istemeyerek eşit olmayan bir kişisel ilişki içine
girebilir?
*
agapê
Yunancada "karşılık, menfaat ya da herhangi bir cinsel dürtü
gözetmeyen aşk" anlamına gelen agape, "eros" kavramıyla zıtlık
oluşturur. Skolastik felsefede Tanrı için duyulan sevgiyi anlatmada
kullanılmıştır. Ahlak felsefesinde erdemin merkezinde "sevgi" olduğu
düşüncesini yansıtan "agapizm" buradan gelmektedir.
60
1925'te
Mauss, hayırseverliğe son vermek için siyasi olmaktan çok hukuki ve kolektif
olmaktan çok ilişkisel çözümler aramaktadır. … serbestçe ve zorunlu olarak
vermek.
1. Armağan Üzerine Deneme Marcel Mauss s.66-272
76
Bizimkilerden
önceki iktisat ve hukuklarda, bireyler arasındaki bir alışveriş esnasında,
malların, zenginliğin ve ürünlerin basit değiş tokuşuna neredeyse hiç rastlanmaz.
Öncelikle karşılıklı olarak yükümlülük altına giren, değiş tokuş ve sözleşme
yapan, bireyler değil topluluklardır; …
78
"Potlaç"
esasen "beslemek," "tüketmek" anlamına gelir. [besleyici,
karın doyurulan yer]
83
evlilik,
bir çocuğun doğumu, sünnet, hastalık, kızların ergenliği, cenaze ayinleri,
ticaret..
Ayrıca
potlaç'ın iki temel unsuru kesin olarak kanıtlanmıştır: biri onur, itibar, zenginliğin
verdiği "mana," diğeriyse bu "mana"yı , bu otoriteyi , bu
tılsımı ve otoritenin kendisi olan bu zenginlik kaynağını kaybetmek kaygısıyla
bu armağanları geri vermenin mutlak zorunluluğu.
84
geri
vermeme durumu "mana"nın, Çinlilerin deyimiyle "yüz"ün
kaybını getirir; …
"Doğum
kutlamalarından sonra, erkeğin malları yani oloa'ları ve kadının malları yani
tonga'ları alınıp verildikten sonra, karı ve koca eskisinden daha zengin
olmazlar. Fakat büyük bir onur kabul ettikleri şeyi görmüş olmanın tatminini
yaşarlar: oğullarının doğumu vesilesiyle toplanmış mal mülk yığınlarını."
89
Hediyeyi
veren bırakıp gitmiş olsa da, o şey hala ondan bir parçadır.
taonga,
kendi ormanının, kendi bölgesinin, kendi toprağının hau'su ile can bulmuştur; gerçek
anlamda "yerli"dir: hau,
malları elinde bulunduranların hepsini takip eder.
91
Taonga'lar,
sahipleriyle ilişkilerinin onlara sağladığı hau'nun dışında bile bireyselliğe sahip
gibi görünmektedirler. İsimleri vardır.
Bundan
şu sonuç çıkar; birisine bir şey sunmak, kendinden bir şey sunmaktır.
93
Alma
zorunluluğuyla ilgili çok sayıda olgu kolayca bulunabilir. Çünkü bir klan, bir
ev ahalisi, bir topluluk, bir konuk, konukseverlik talep etmemekte, hediye almamakta,
alışveriş yapmamakta, kadınlar ve kan yoluyla ittifak kurmamakta serbest
değildir.
94
Verme
zorunluluğu … Vermeyi reddetmek, davet etmeyi ihmal etmek, aynı şekilde almayı
reddetmek, savaş ilanıyla denktir;
95
…
armağan alanın, armağan verene ait olan her şey üzerinde bir tür mülkiyet hakkı
vardır.
103
İnsanlara
ve tanrılara sunulan armağanların bir amacı da birbirleriyle barış ortamını
kazanmaktır.
118
Bize
göre insanlık uzun süre, el yordamıyla arayışlar içinde olmuştur. Öncelikle,
ilk evrede, neredeyse tamamı büyülü ve değerli bazı şeylerin kullanımla yok
olmadığını bulmuştur
ve
onlara satın alma gücü vermiştir; (Bu sırada biz ancak paranın uzak kökenini
bulabilmiştik.)
Daha
sonra, ikinci evrede, kabile içinde ve dışında bu şeylerin dolaşımını sağlamayı
başardıktan sonra insanlık, bu satın alma enstrümanlarının, zenginliklerin
sayılmasının ve dolaşımının aracı olarak kullanılabileceğini buldu. Bu, bizim tasvir
etmekte olduğumuz dönemdir. Ve işte bu dönemden itibaren, Sami toplumlarda epey
eski bir çağda -ama başka yerlerde belki o kadar eski değil-, üçüncü evrede, bu
değerli şeylerin gruplarla ve insanlarla ilgisini kesmek, onları değer ölçüsünün,
hatta rasyonel değilse bile evrensel ölçünün daimi enstrümanları yapmak düşüncesi
gelişti.
121
Bunlara
sahip olmak, "kendi içinde neşelendirici, kuvvetlendirici ve
yatıştırıcıdır." Sahipleri bunları ellerler ve saatler boyunca bakarlar.
Basit bir temas, bundaki erdemlerin aktarılmasını sağlar.
127
uluslararası
ve kabileler arası kula, bu hayatın en yüksek noktası gibidir; şüphesiz ki
varoluşun ve büyük seyahatlerin amaçlarından biridir.
132
Kula
ilişkisine fazlasıyla benzer bir ilişki de wasi
ilişkisidir. Bu ilişki bir yanda tarım kabilelerinden diğer yanda denizci
kabilelerden partnerler arasında düzenli ve zorunlu değiş tokuşlar tesis eder.
Çiftçi ortak, ürünlerini gelip balıkçı ortağın evinin önüne koyar. O da bir
başka sefer, büyük bir balık avının ardından, avının ürününü misliyle geri
vermek üzere tarımla uğraşan köye gidecektir
226
Cermen
uygarlığında da uzun süre pazar yoktu. Temelde feodal ve köylü olarak kalmış
olan bu uygarlıkta, satın alma ve satış fiyatı kavramının hatta bu sözcüklerin kökeni
çok yakın tarihli gibi görünüyor.
232
verilen
ya da devredilen şeyin temsil ettiği tehlike… Bu durum, bu dillerin bütününde gift kelimesinin, bir yandan armağan
diğer yandan zehir ifade eden çifte anlamını açıklar.
233
Hediyeler
verdin,
Ama
aşk hediyeleri vermedin,
İyicil
bir kalple vermedin,
Hayatlarınızdan
çoktan sıyrılırdınız,
Tehlikeyi
bilmiş olsaydım eğer.
235
Bizim
ahlakımızın ve hayatımızın hatırı sayılır bir kısmı da, armağan, zorunluluk ve
özgürlüğün birbirine karıştığı bu aynı atmosferde durmaktadır. Neyse ki henüz
her şey yalnızca alış ve satış terimleriyle sınıflandırılmış değildir. Şeylerin
satış değerlerine ek olarak hala bir duygusal değeri de vardır, eğer yalnızca bu
türden değerlerin var olduğunu kabul edersek tabii.
236
…
bizim ahlakımızın bütün çabası, zengin "sadakacı"nın bilinçsiz ve
onur kırıcı hamiliğini ortadan kaldırmaya yöneliktir.
"altta
kalmak" istemeyiz.
237
Satılan
şeylerin de ruhları vardır, bu şeyler eski sahipleri tarafından takip
edilirler, onlar da eski sahiplerini takip ederler. … birçok Fransız adeti,
satılan şeyi satıcıdan koparmak gerektiğini gösterir, mesela; satılan şeye
vurmak, satılan koyunu kamçılamak, vs.
Günümüzde
eski ilkeler, kanunlarımızın keskinliğine, soyutlamalarına ve
insaniyetsizliğine mukavemet ediyor.
238
Elyazmalarının,
ilk kez yapılan makinanın ya da orijinal sanat eserlerinin, yalnızca satış
eyleminin ötesinde, sanatsal, edebi ve bilimsel mülkiyetinin tanınması için çok
uzun süre beklemek gerekti. … bunların, bireysel zihnin olduğu kadar kolektif zihnin
ürünü olduğu ilan edilir; herkes bunların bir an önce kamu malı olmasını ya da
zenginliklerin genel dolaşımına girmesini arzu eder. Bununla birlikte, yaşayan
sanatçıların ve onların hemen ardından gelen mirasçılarının resimlerinin,
heykellerinin ve sanat nesnelerinin kıymet artışı skandalı, 1923 Eylülünde çıkan
bir Fransız kanununa ilham verdi; bu kanun, bu sanat eserlerinin müteselsil
satışındaki bu müteselsil kıymet artışı üzerinden sanatçıya ve onun hak
sahiplerine bir takip hakkı veriyordu.
239
Bütün
sosyal güvenlik mevzuatımız, çoktan gerçekleşmiş olan bu devlet sosyalizmi, şu
ilkeden ilham alır: çalışan kişi hayatını ve emeğini bir yandan kamuya bir
yandan patronlarına vermiştir ve sosyal güvenlik için işbirliği yapması
gerekiyorsa, onun hizmetlerinden yararlanmış olanlar, maaş ödemesiyle ona karşı
borçlarını ifa etmiş olmayacaklarından, kamunun temsilcisi olarak bizzat
devlet, patronlarının ve kendisinin işbirliğiyle işçiye, işsizliğe, hastalığa,
yaşlılığa, ölüme karşı bir güvence borçludur.
yardım
sandıkları
Kentler
ve devlet, sanayi ve pazarın genel koşullarının sebebiyet verdiği muazzam
harcamaları, iş sizlere yapılan ödemeleri sırtlanmaktan bitkin düşmüş
durumdadır.
240
yeniden
bir grup ahlakına varıyoruz. J
241
Bizim
kültürümüzün de kaynağı olan antik uygarlıkların birinde borçların affı [Liübile],
diğerinde kamu hizmetleri [liturgies], korolara veya kadırgaların donatımına
mali katkı sağlama [choregies ve trierarchies ], toplu ziyafetler tertipleme
[syssities] gibi kamu görevleri, ayrıca şehrin valisinin
ve
konsül üyelerinin zorunlu harcamaları vardı. Bu tür kanunlara yeniden
ulaşmalıyız. Bunun dışında, birey için, bireyin hayatı, sağlığı, eğitimi -ki bu
zaten karlı bir şey-, ailesi ve ailesinin geleceği için daha fazla kaygı
olmalıdır.
242
Dolayısıyla
arkaik olana, temel bilgilere geri dönebiliriz ve dönmeliyiz; birçok toplumun
ve sınıfın tanıdığı hayat ve eylem motiflerini orada buluruz: halka vermenin
sevinci; cömertçe yapılmış sanatsal harcamaların zevki; konukseverliğin, özel
ve halka açık kutlamaların zevki. Sosyal güvenlik, yardımlaşma ve işbirliğinin
getirdiği özen, meslek gruplarının, İngiliz hukukunun "Friendly
Societies" adıyla süslediği bütün bu tüzel kişilerin yarattığı özen; soylunun
işletmecisine
sağladığı
basit kişisel güvenceden daha değerlidir, işverenin tahsis ettiği günlük
ücretin sağladığı küçük hayattan daha değerlidir hatta değişken bir kredi
üzerine kurulu kapitalist tasarruftan da daha değerlidir.
.
.
.