5 Ağustos 2019 Pazartesi

Arjun Appadurai - Küçük Sayılardan Korkmak

.
.



.
.
.

Küçük Sayılardan Korkmak
Öfkenin Coğrafyası Üzerine Bir Deneme

Arjun Appadurai

(Çev. Ferit Burak Aydar), timsahkitap Yayınları, 2008 İstanbul


İçindekiler
Yıkıcı Küresellik, Şiddet ve Öfke Coğrafyası, E. Fuat Keyman                   5
Giriş                                                                                                                      13
1. Etnik Kıyımdan İdeolojik Kıyıma                                                               17
2. Çatışmalar Medeniyeti                                                                                 27
3. Küreselleşme ve Şiddet                                                                                41
4. Küçük Sayılardan Korkmak                                                                        53
5. Bizim Teröristlerimiz ve Biz                                                                         79
6. İdeolojik Kıyım Çağında Tabandan Küreselleşme                                  101
Kaynakça                                                                                                             117


Yıkıcı Küresellik, Şiddet ve Öfke Coğrafyası, E. Fuat Keyman

5
kozmopolitan modernlik

11 Eylül (2001) uluslararası ilişkilerde devlet-merkezci siyasetin yeniden canlanmasına yol açtı… risk, güvensizlik, belirsizlik duygularının yaşamın her alanında hissedilmesine neden oldu…

7
Önce Afganistan’a, sonra Irak’a karşı başlatılan savaş, bu hegemonya pekiştirme sürecinin ilk ayağıydı.

8
[ABD dış politikasının hareket tarzını oluşturan dört nokta:] 3. Uluslararası ilişkilerin kültürel temelini, “medeniyet yaratma kapasitesine içsel olarak sahip toplumlar – medeniyet yaratma kapasitesini ancak dışsal müdehalelerle kazanabilecek toplumlar ayrımına” dayalı olarak kurgulayarak, savaşı medeniyet yaratma olgusuyla meşrulaştırmak…

9
Küresel fakirlik ve açlık sorunları etnik ve dinsel savaşlardan ve terörden çok daha fazla insan kaybına yol açmasına rağmen, küreselleşme bugün savaşla tanımlanıyor.

[Küresel bir sivil toplumun oluşması…] Anti-küresel hareket olarak başlayan bu direnç ve mücadele, bugün “alter-küreselleşme” diyebileceğimiz bir niteliğe dönüşüyor…

10
Arjun Appadurai, Geniş Ölçekte Modernite, 1996

11
Küreselleşme sadece ekonomik, finansal kapitalizm, bilişim/iletişim teknolojilerinde yaşanan ilerleme temelinde düşünülmemeli ve tartışılmamalıdır. Küreselleşme yaygınlaştırdığı, derinleştirdiği ve hızlandırdığı karanlık yüzüyle, eşitsizlikleri ve dışlanmaları, şiddeti ve öfkeyi küreselden yerele, makro ölçekten mikro ölçeğe kadar uzanan bir alanda tetiklemektedir. … bir öfke coğrafyası da yaratmaktadır.


Giriş

13
kolektif şiddet

14
tabandan küreselleşme (aşağıdan küreselleşme) gerçeği… Bu gerçek, devlete bağlı olmayan eylemci örgütlerinin ve hareketlerin tüm dünyada insan hakları, toplumsal cinsiyet, yoksulluk, çevre ve salgınlar gibi konularda küresel gündemi ele geçirme ve şekillendirme çabasıydı.

… okumaya başladığınız bu kitap küreselleşmeyi ona en çok ihtiyaç duyan ama meyvesini en az yiyenlere, yani dünya üzerindeki yoksullara, mülksüzlere, zayıflara ve marjinal nüfuslara yararlı hale getirme yolları arayan, uzun vadeli bir projede –hem entelektüel hem de kişisel anlamda- bir geçiş ve durak oluşturmaktadır. … küreselleşmenin nasıl yeni nefret, etnik kıyım ve ideolojik temelli kıyım biçimleri üretebildiğini anlayana kadar, küreselleşme ve umudun küreselleşmesi hakkındaki kaynaklarımızı nerede arayacağımızı bilmiyor olacağız.


1. Etnik Kıyımdan İdeolojik Kıyıma

17
[Kitaptaki temel argümanlar iki büyük şiddet türünün gölgesinde şekillendi:] Bunlardan ilki 1990’ların başında Doğu Avrupa’da, Ruanda’da ve Hindistan’da görüldü ve 1989 sonrasında dünyanın tümüyle ilerleyen bir yer olmayacağını ve küreselleşmenin ulusların mukaddes ideolojilerindeki ciddi marazları ortaya serebileceğini herkese gösterdi. Resmi söylemde “teröre karşı savaş” adı verilen ikinci tür şiddetin alameti farikası ise, sanırım, 11 Eylül 2001’de New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne ve Virginia’daki Pentagon’a yapılan dehşetengiz saldırılardır.

[1940’lar, faşizm, totaliter yönetimler, Mao’nun Çin’i, Stalin Rusyası, vb]. 1990’lar liberal demokratik toplumların ve çeşitli karma devlet biçimlerinin de çoğunlukçu güçlere ve büyük çaplı etnik şiddete esir düşebileceğini şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlamıştır.

18
mebzul   cömertçe verme

Küreselleşmenin etnik temizlikle ve terörle ilişkisini daha iyi anlamak için birbiriyle iç içe geçen bazı fikirler öne sürüyorum. İlk adım modern ulus-devlet fikrinin arkasında temel ve tehlikeli bir fikrin yatmakta olduğunu kabul etmektir. Bu fikir “ulusal etnos”tur. Siyasal sisteminin ne kadar yumuşak başlı olduğundan, hoşgörü, çokkültürlülük ve dâhil etme konusundaki kamusal seslerin ne kadar yüksek çıktığından bağımsız olarak, modern ulusların hiçbiri ulusal egemenliğinin  etnik deha anlayışı üzerine kurulu olduğu fikrinden azade değildir. ... bir ulusal halk olma fikrinin modern liberal toplumların yumuşak karnı olduğu tespiti... Bana göre ulusal dehadan mukaddes ulusun bütünselleştirilmiş kozmolojisine ve dahası etnik saflığa ve temizliğe giden yol görece dolaysızdır. ... kan ve milliyetçiliği dünyanın her yerinde çok daha eksiksiz bir kucaklayıcılığa sahip olduğu gözükmektedir.

20
belirsizlik ve türleri...
... bugünün etnik guruplarının yüzbinleri buluyor olmasıyla ve bu gurupların hareketlerinin, karışımlarının, kültürel tarzlarının ve medya temsillerinin tam olarak kimin “biz”den, kimin “onlar”dan olduğu konusunda derin şüpheler uyandırıyor olması...

[nüfus sayımı kaygıları] Verili bir toprak parçası üzerinde gerçekte şu ya da bu türde kaç insan yaşamaktadır? Ya da hızlı göç ya da mülteci hareketi bağlamında “onların” kaçı şu anda aramızdadır? ... Bir diğer belirsizlik de belli bir insanın gerçekten iddia ettiği ya da göründüğü veyahut da tarihten bu yana olageldiği kişi olup olmadığı hakkındadır.

21
Büyük çaplı kitle hareketleri (hangi nedenle olursa olsun) ortaya çıktığında, büyük ölçekli etnik kimliklere yeni ödüller ya da riskler eşlik ettiğinde ya da mevcut toplumsal bilgi ağları dedikodu, terör ya da toplumsal hareket tarafından aşındırıldığında bütün belirsizlik türleri güç kazanır. Bu toplumsal belirsizlik biçimlerinden biri ya da daha fazlası devreye girdiğinde, şiddet korkunç bir kesinlik biçimini yaratabilir ve “onlar” hakkında ve dolayısıyla “biz” hakkında acımasız bir teknik (ya da halk buluşu işlemi) haline gelebilir.

Bu bağlamda, çeşitli şekillerde, modern ulus-devletin bazı temel ilke ve usulleri -ulusal egemenliğin olduğu istikrara sahip bir toprak parçası fikri, sınırlanabilir ve sayılabilir bir nüfus fikri, güvenilir bir nüfus sayımı fikri ve istikrarlı ve şeffaf kategoriler fikri- küreselleşme çağında başarısız olmuştur... Hepsinden öte, belirgin ve tekil halkların, sınırları net bir şekilde çizilmiş toprak parçalarından doğdukları ve bu toprakları kontrol ettikleri konusundaki kesinlik, Modernity at Large’da tarif ettiğim gibi, imgelerin, zenginliğin, silahların ve halkların küresel akışkanlığı karşısında kesin olarak sarsılmıştır.


2. Çatışmalar Medeniyeti

27
... terörizm adını verdiğimiz şeyin yaygınlaşması ve devlet karşıtı her türlü faaliyeti nitelendiren bir ad olarak terörizm söyleminin ateş hızıyla yayılması ulusların savaşı ile uluslar içindeki savaşlar arasındaki çizgileri kesin olarak silikleştirmiştir.

28
... 11 Eylül, yaratıcısı olmayan savaş...

Bu savaş Amerika’ya karşı yürütülen bir savaştı, ama aynı zamanda devletlerin oyundaki tek aktör olduğu fikrine karşı açılmış bir savaştı.

29
... İslam âlemi kendi içinde tartışmalarla doludur. En önemli tartışmalardan birisi hangi İslam devletlerinin kendi halkları tarafından adil devletler olarak görüldüğü, hangilerinin görülmediğidir.

Bir medeniyetler çatışmasından ziyade dünya çapında bir medeniyeti içinde olduğumuzu düşünmemin nedenlerine yeniden döneceğim...

ABD medyasının ve devlet organlarının görülmeyen ve bilinmeyen düşmanı tarif etmek için uygun sözcükler aradığı hakkında çok şey yazılıp çizilmiştir.

31
[Afganistan, Usame bin Ladin; Irak Savaşı...] Öte yandan düşman, dünyanın dört bir köşesine yayılmış diğer isimsiz terörist şebekelerle gölge mekanizmalar aracılığıyla bağlantıya sahip küresel bir terörist şebekesi olarak adlandırıldığından, birçok devlet kendi muhaliflerini, devlet karşıtı eylemcilerini ve şiddete başvuran azınlıklarını tam da bu tür bir adlandırma sayesinde teşhis edebildi. Bu adın küresel çapta güçlü bir alıcısı vardı. Ve birçok devlet bunun yerel alanda sınırsız manipülasyon olanağı sunan bir ad olduğunu fark etmişti.

[Hücreli Sistemler Omurgalı Sistemlere Karşı]

Modern ulus-devletler omurgalı dünyaya ait olduklarını kabul ediyorlar ve tıpkı son dinazorlar gibi, küresel bir formasyon olarak korkunç bir hayatta kalma mücadelesi içinde olduklarını görüyorlar.

32
netameli    gizli bir tehlikesi olduğu sanılan, tekin olmayan.

Küresel ekonomi trafiğinin karmaşık biçimlerini yönetmek üzere sınır ötesi hukuk, muhasebecilik ve enformasyon teknolojisi kuralları gibi çoğu bilinmeyen ya da uzmanlaşmış teknokrat elitler haricinde kimsenin kullanmadığı kurumlar ortaya çıktı.

... çeşitli düşünürler arasında ulus-devletin krizi, ulusal egemenliğin geleceği, güçlü bölgesel koalisyonların parçası olmayan devletlerin yaşama şansı konusunda tartışmalar durulmuyor. Tüm dünyada siyasal konuşmalarda ve kitle hareketlerinde benzerleri olan bu tartışmalar çoğu zaman yabancı mallar, yabancı diller, yabancı göçmenler ya da yabancı yatırımları konusunda duyulan yeni panik biçimleri halini almaktadır. Birçok devlet kendisini ulusal egemenlik oyunları sergileme ihtiyacı ile Batı sermayesinin kutsamalarını ve çoktaraflıları davet etmeyi amaçlayan eşzamanlı açıklık gösterileri arasında kaldığını görüyor.

33
... ulusal ekonomi kurmacasının bile neredeyse tamamen kaybedilmesiyle birlikte, bugün saflık, sahicilik, sınırlar ve güvenlik fantezilerinin sergilenebileceği esas alan olarak kültürel alan kalmıştır. ... her türlü ulusal muhasebeden kaçan offshore ekonomi imparatorlukları...

34
Siberuzam alanında ölümcül milliyetçilikler de çok prim yapıyor, ama yine de bunlar uzam, mekân ve kimlik arasındaki bağların sağlamlığını karmaşıklaştırıyor.

Karşılıklı olarak birbirine bağlı olan, teknolojinin önderliğindeki günümüz dünyasında yeni ortaya çıkan toplumsal ve siyasal biçimleri yakalamak için ağ imgelerinden yararlanılmaktadır. ... Ama yine de ağ imgesi, yakalamaya çalıştığı gerçeklik açısından çok genel görünmektedir.

Hücreli bir dünya fikri birazcık daha belirgin görünmektedir. ... ve elbette her benzetme gibi eksik ya da kusurludur. Modern ulus-devletler sistemi omurgalı yapının en belirgin örneğidir, zira uluslar kendi uydurdukları farklılık ve tekillik hikayelerinden beslenmelerine karşın, ulus-devletler sistemi ancak temelinde çeşitli normların, en başta da savaş normlarının garanti altına aldığı uluslararası bir düzen varsayımı olduğu için işlemektedir. ... Ulus-devletler sistemi başlangıçtan itibaren bayraklar, posta pulları ve havayolları gibi basit kalemlerden ve konsolosluklar, elçiler ve diğer karşılıklı tanıma biçimleri gibi çok daha karmaşık sistemlerden oluşan semiyotik bir tanıma ve iletişim sisteminden yararlanmıştır. Omurgalı sistemlere en büyük ve çapı bakımından en kapsamlı örnek ulus-devletler sistemidir. Omurgalı sistemler merkezî ya da hiyerarşik olmak zorunda değildir, ama temelde sınırlı sayıda eşgüdümlü, düzenleyici normlar ve işaretler üzerinde yükselir. Vestfalya Anlaşması’nın* ve Kant’ın ahlaki karşılıklılık ve simetri üzerine yazılarının zaman ve mekân açısından bu denli yakınlaşmış olmasının nedenini kavramak güç değildir.

* Otuz Yıl Savaşları sonunda 1648 yılında taraflar arasında imzalanan bir dizi antlaşma Vestfalya Barışı olarak adlandırılmaktadır. Augsburg antlaşmasının yeni bir düzenlemesi olan bu antlaşmaya göre; Kalvenizm herkes tarafından kabul edilen bir mezhep niteliğini kazanmış ve Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğundaki küçük prenslikler neredeyse bağımsız birer devlet niteliği kazanmışlardır. Antlaşmanın hükümleri İmparatorluğa bir dizi önlemler getirmiştir. Antlaşmanın hükümlerine göre; İmparator ne savaş ilan edebilecek, ne de vergi ve asker toplayabilecek gibi hükümlerle İmparatorluğun neredeyse tüm yetkileri elinden alınmıştır. Fransız yazar olan Voltaire’in şu sözleri bu durumu çok güzel özetlemektedir. Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu “artık ne Kutsal ne Romalı ne de İmparatorluktu”. Ayrıca İspanya, Hollanda’nın bağımsızlığını resmen tanımış ve İspanya-Hollanda arasındaki Seksen Yıl Savaşları sona ermiştir. [www.tarihiolaylar.com]

35
Küresel kapitalist sistemi hücreli sistemlerle omurgalı sistemler arasındaki karşıtlıkla kolayca açıklayamayız. ... Bu anlamda ulus-devletler sisteminin ve modern sanayi sermayesinin [modern kapitalizm?] omurgalı yapıları üst üste binen yapılara ve birbiriyle açıkça bağlantılı bir tarihe sahiptir.

[Küresel kapitalizm bir yandan açıkça omurgalı bir sistemdir, zira engin bir iletişim, ulaşım, uzun mesafeli kredi ve eşgüdümlü mali işlemler sistemine yaslanır. ... Öte yandan kapitalizm on dokuzuncu yy’dan bu yana gelişerek teknik açıdan hem daha karmaşık hem de daha hareketli bir niteliğe bürünmüş ve mali bileşeniyle sanayi ve imalat arasındaki doğrudan ilişkiler giderek ortadan kalkmıştır. Böylece kapitalizm peyderpey belli kritik hücreli özellikler geliştirmeye başlamıştır. Bu özellikler, “post-Fordist”, “örgütsüz”, “esnek” ya da “sanayi-sonrası” gibi çeşitli isimler almıştır.] ... 1980’lerin ortalarından bu yana yeni enformasyon teknolojilerindeki büyüme ve mali işlemlerin ulusal mali piyasaları ani ve çarpıcı krizlere tabi hale getiren baş döndürücü hızı ve kapsamındaki artışla bu hücreli özellikler daha da ivme kazanmıştır.

37
[yeni “terörist şebekeleri”nin hücreli doğası:] bağlantılı ama dikey olarak idare edilmeyen, eşgüdümlü ama azımsanmayacak derecede bağımsızlığı olan, merkezi ileti yapıları olmadan çoğalabilen [bu örgütler] ... para transferi, gizli örgütlenme, offshore cennetleri ve resmi olmayan eğitim ve seferberlik araçları gibi kritik araçlardan yararlanıyorlar. ... Genel olarak söylersek, küresel düzeydeki emek, silah, ilaç ve mücevher akışı çoğu zaman teknolojik açıdan ileri iletişim araçlarından ve devlete ait olmayan şiddet araçlarından yararlanır.

... sivil toplum [örgütleri de] yeni dayanışmalar ve yeni stratejiler yaratmak ve böylece ulus-devletin ve küresel şirketlerin egemenliğine karşı çıkmak için hücresellik araçlarından [yararlanmaktadırlar].

38
... küreselleşmenin mevcut dönemini, küresel sermayenin ruhsatsız ve sınırsız dolaşmak için duyduğu kural tanımaz dürtü ile ulus-devletin ulusal egemenliğe sahip bir ekonomik mekân sağladığına dair bitmeyen fantezi arasında yeni gerilimler yaratan bir dönem olarak nitelendirmek mümkündür.

40
Günlük hayatın garantili çıpası olarak barışın yerine şiddeti koymaya çalışan her türlü çabaya haklı olarak terör adı verilmelidir. Terör aciliyeti rutinleştirir ve norm olarak istisnai şiddet biçimlerine ve ihlale değer atfeder.


3. Küreselleşme ve Şiddet

41
Küreselleşme güçlü enformasyon ve iletişim teknolojilerinin başını çektiği yeni bir sanayi devriminin adıdır ve bu devrim henüz başlamıştır.

Kuzey’de ya da Güney’de olmamızdan bağımsız olarak, küreselleşme yeniliği idare edilebilir hale getirmek için sahip olduğumuz en güçlü araca da meydan okuyor. Bu araç tarihe başvurmaktır. Küreselleşmeyi kapitalizmin, emperyalizmin, yeni sömürgeciliğin, modernleşmenin ya da kalkınmacılığın yeni bir aşaması (ve yüzü) olarak görmek için elimizden geleni yapabiliriz. … Fakat bu tarihselleştirme hareketi (teknik açıdan sahip olduğu tüm meşruiyete karşın) tam da küreselleşmenin yeniliğiyle dengeleri alt üst eden kısmını açıklamaktan aciz olduğu için başarısızlığa mahkûmdur. Eski dünya sistemlerine, eski imparatorluklara ve bilinen iktidar ve sermaye biçimlerine başvurmak gerçekten de bizi teskin edebilir, ama belli bir noktadan öteye geçemez. … Küreselleşme insanlığın önüne tarihin, hattâ kötü insanların ve aşağılık dünya fatihlerinin tarihinin bile sunduğu rahatlıklarla çözülemeyecek yeni güçlükler çıkarmaktadır.

42
… küreselleşmeyi önceki devlet ve Pazar tarihleri üzerinden anlamayı zorlaştıran birbiriyle bağlantılı üç etken vardır. Birincisi … Mali sermaye bugün geçmişe nazaran daha hızlı, daha çoğalabilen ve daha soyut bir niteliğe sahiptir ve ulusal ekonomilere daha çok sirayet etmiştir. Ayrıca imalata ve üretken zenginliğin diğer biçimleriyle olan gevşek bağlarından ötürü bariz bir yapısal binicisi olmayan bir attır. İkinci neden elektronik enformasyon devriminin kendine özgü gücüyle alakalıdır. Elektronik enformasyon teknolojileri yeni mali araçların ayrılmaz birer parçasıdır ve bu araçların çoğu kendilerini düzenleyen kuralların açıkça ötesinde olan teknik güçlere sahiptir. Dolayısıyla ulus-devlet ortadan kalksın ya da kalkmasın, hiç kimse ulusal ekonomi fikrinin artık sürdürülebilir bir proje olduğunu savunamaz. Yine bunun bir uzantısı olarak, ulusal egemenlik de artık yeni türde ve ölçekte belli teknik nedenlerden ötürü sallantıda olan bir projedir. Üçüncüsü elektronik mali piyasalarının yarattığı yeni, gizemli ve neredeyse sihirli zenginlik biçimleri dünyanın en zengin ülkelerinde bile zenginlerle yoksullar arasındaki artan uçurumun doğrudan sorumlusu olarak gözükmektedir.

Daha da önemlisi, mali sermayenin gizemli hareketlerine, dünya emek pazarındaki birçok göçmen açısından köken kimlikleri, ikamet kimlikleri ve istek kimlikleri arasında eşi görülmedik gerilimlere yol açan yeni türde (hem elitler hem de proleterler tarafından) göçler eşlik ediyor. Geçirgen mali sınırlar, hareketli kimlikler ve hızlı hareket eden iletişim ve mübadele teknikleri birlikte alındığında hem ulusal sınırlar içinde hem de ötesinde şiddet konusunda yeni potansiyeller taşıyan tartışmalar ortaya çıkıyor.

43
Küreselleşme ve şiddet sorunlarını ele almanın pek çok yolu bulunuyor. Sözgelimi ABD’ye bakıp, hapishane sanayisindeki (ve kimi zaman kullanıldığı adıyla, hapishane devletindeki) büyümenin daha insani olan diğer istihdam ve zenginlik yaratma biçimlerinin dışına itilen bölge ekonomilerinin dinamikleriyle bağlantılı olup olmadığını sorabiliriz. Ya da Endonezya’ya bakıp, yerli halklar arasında devletin himayesindeki göçmenlere yönelik ülke içi şiddetin neden ölümcül bir artış gösterdiğini sorabiliriz. Ya da Sri Lanka’yı inceleyip, oradaki sonu gelmez iç savaş ile siber-ayrılıkçılığın bir örneği olarak eelam.com gibi sonuçlar doğuran Tamiller’in küresel diasporası arasında gerçekten bağ olup olmadığını sorabiliriz. Keza Çeçenistan ve Keşmir’den Bask ve Afrika’nın birçok bölgesine kadar dünyanın pek çok yerindeki geleneksel ayrılıkçı hareketler konusunda kaygı duyabilir ve bu hareketlerin uyguladıkları şiddetin gerçekten iç kaynaklı olup olmadığını sorabiliriz. Yine, Filistin’e bakıp iç sömürgeciliğin mahrem şiddetinin şu anda kitle iletişim araçları ve küresel müdahaleye sürekli kurumsallaşmaya mahkûm olacak denli derin bağlarla bağlı olup olmadığını sorabiliriz. Kendimizi Kosova ya da Irak’taymış gibi düşünebilir ve NATO hava saldırılarının şiddet dolu insancıllığının zamanımızın silahlı tanrıları tarafından uygulanan dinî misillemenin en yeni biçimi olup olmadığını sorabiliriz. Veyahut da Filistin, Timor ya da Sierra Leone gibi pek çok ulusal mekânda, genellikle mahalle ya da mülteci kampı diye geçen tecrit kamplarında yaşayan dehşete düşmüş azınlıkların gözünden bakabilir ve yerinden etme ve tehcirin şiddetinden bahsedebiliriz.

[Büyük küresel faktörler: Kadınlara karşı örgütlü şiddetteki artış (en bilineni Taliban rejimi) ev içi şiddetin hâlâ çok yaygın olduğu ABD); gençlik orduları (Afrika başta olmak üzere); çocuk emeği, erken yaşta şiddetle tanışma küreselleşmiş bir şiddet biçimi] Dahası tüm dünyada büyük baraj projeleri ya da gecekondu yıkımları nedeniyle yerinden edilen sayısız yoksulun maruz kaldığı daha sinsi şiddet biçimleri de vardır. [Ekonomik ambargo, polis şiddeti, etnik seferberlik, iş kayıpları] güvenlik devletlerinin küresel politikalarının mağduru olmaktadırlar. Yoksulların bedenlerini kimi zaman küresel organ mafyalarına parça parça satarak, kimi zaman güvenlikli olmayan ülkelerde ev işleri yapmak için bütün halinde satarak, kimi zaman da kız ve erkek çocuklarını seks batağına ve bunun gibi kalıcı yaralar açan başka işlere sürükleyerek kendilerini mahrem şiddete maruz bırakmalarının bir nedeni de budur.

44
Söylediklerimizin küreselleşmeyle ne alakası var? Buna tüm insanlık tarihinde görülebilecek iktidar, açgözlülük, tefessüh [bozulma, çürüme, kokuşma] ve dışlama hikâyesindeki yeni bir bölüm demek daha doğru olmaz mı? Ben tam tersini düşünüyorum. Yukarıda zikredilen örneklerin çoğu özellikle de 1970’den bu yana dünya ekonomisinde yaşanan dönüşümlerle ve özgürlük, demokrasi, Pazar ve haklar gibi önceki dönemlere nazaran farklı işleyen birbirine rakip evrenselcilikler arasındaki savaşın yol açtığı ulusal egemenlik ve yerel hareketler üzerinden yürüyen özgül savaşlarla bağlantılıdır. Hepsinden öte, yukarıda verdiğim birçok örnek, geçtiğimiz yirmi yılda görülen büyük ampirik bir olgu olarak makro-şiddetle, yani devletler arası şiddete karşı ülke içi şiddette görülen göreli ve belirgin büyümeyle uyum içindedir. … yerel örnekleri yerel mahiyette görmek zorlaşır.

45
En mahrem şiddetten (tecavüz, bedenin bir uzvunun kesilmesi ve kötürüm bırakma) en soyut şiddete (tehcir ve yasal olarak azınlık haline getirme) kadar tüm bu şiddet bağlamları içinde en kötüsü, tüm dünyada her türden azınlıklara karşı yürütülen saldırıdır. Bu noktada, her devlet (her aile gibi) kendi çapında mutsuzdur. Ama maden öyle, neden azınlıklara karşı dünya çapında bir soykırım dürtüsü var?

Mevcut cevaplar bizi çok uzağa götürmez. Yaşananlar bir medeniyetler çatışması mıdır? Pek denilemez, zira bu şiddet biçimlerinin çoğu medeniyetler arasında değil medeniyetlerin kendi içindedir. … genel anlamda insancıl dürtülerimizin hissizleştiğinden bahsedebilir miyiz? Olabilir, ama tüm dünyada değişim, eşitlik ve sağlık için tabandan gelişen kitle hareketlerindeki büyümeyi dikkate alırsak, insanın uzun mesafeli empati yetisinin henüz körelmediğini söylemek daha doğru olur. Sorun küçük silahları ve Kaleşnikofları devletler arasında büyük ve şaibeli anlaşmalarla resmî olarak gerçekleştirilen roket, tank ve radar sistemleri ticaretine bağlayan muazzam küresel silah trafiğindeki eşzamanlı büyüme olabilir mi? Evet, ama bu da bize yalnızca küresel şiddet için gerekli koşulları verir, yeterli koşulları değil.

46
O halde neden azınlıklar dünyanın birçok bölgesinde yeni türde ve ölçekte şiddet eylemlerine maruz kalmaktadır? Cevabın ilk adımı olarak şunu söyleyebiliriz: Gerek azınlıklar gerekse de çoğunluklar esasen on yedinci yüzyıldan itibaren yaratılmış olan istatistik, nüfus sayımı, nüfus haritaları ve diğer devlet araçlarının hâkim olduğu modern bir dünyanın ürünüdür. Azınlıkların ve çoğunlukların ortaya çıkışı esasen on sekizinci yy’ın demokratik devrimlerinden etkilenen yerlerde (sömürgeler dünyasının uydu mekânları da buna dâhildir) sayı, temsil ve oy kullanma hakkı fikirlerinin gelişim sürecine tekabül eder.

Dolayısıyla azınlıklar yakın döneme ait toplumsal ve demografik bir kategoridir ve bugün haklar (insan hakları ve diğerleri), vatandaşlık, aidiyet, otoktoni* ve devletten (ya da onun hayali kalıntılarından) alınan yetkiler hakkında yeni kaygıları harekete geçirmektedir. Ayrıca hem devletlerin yükümlülüklerini hem de siyasal insanlığın sınırlarını (bunlar gerçek anlamıyla yurttaş ile genel olarak insanlık arasındaki rahatsız edici gri alana düşmektedir) incelemek için yeni yollar olduğunu gösteriyorlar. Başkaları tarafından yetersiz olarak görülen insanların (örneğin sakatların, yaşlıların ve hastaların) genellikle marjinalleştirme ya da temizlik operasyonlarının ilk hedefi olmaları şaşırtıcı değildir. Nazi Almanya’sının Yahudi figüründe cisimleşen bu kategorilerin tamamını temizlemeye çalışmış olması düşünülmeye değer.

otokton   [kendi kendini var eden, yerli/yerel varoluş], [yerleşik kadim ulus ya da halk], [jeolojide taşınmadan, bulunduğu yerde oluşmuş kayaçlar için kullanılan kelime], [yunanca kökenli ve eski, köklü aileleri kasteden "toprağın yerlisi" anlamındaki bileşik sözcükten (oto-khton) gelme kavram]

Ne var ki azınlıklar öncesinde şekillenmiş halde karşımıza çıkmazlar, aksine her ulusun ve her milliyetçiliğin özgül koşullarında üretilirler. … azınlıklar klasik anlamda birer günah keçisidir.

47
Peki, küreselleşme çağında bu günah keçilerinin özel statüsü nedir? Sonuçta, yabancılar, hasta insanlar, göçmenler, dinî muhalifler ve benzer küçük toplumsal gruplar her zaman ön yargıların ve yabancı düşmanlığının hedefi olmuştur. Burada tek ve basit bir hipotez ortaya atacağım. Küreselleşme mantığının ayrılmaz bir parçası olarak ulusal egemenliğin sistemik şekilde yara aldığı ve bu durumun yaşadığı toprak parçası bakımından tanımlanmış ve sınırlanmış “halkın” çıkarlarının bekçisi olarak davranmak konusunda devletlere bindirdiği artan yük dikkate alındığında, azınlıklar, başına buyruk ekonomik hareketlerin ve zedelenmiş ulusal egemenliklerin olduğu bir dünyada birçok devletin kendi azınlık ya da marjinallik durumları hakkında duydukları endişelerin aktarılabileceği büyük bir alandır. Azınlıklar, tek kelimeyle, klasik ulusal projeye ihanetin metaforları ve yadigârlarıdır. Ayrıca tüm dünyada gördüğümüz azınlıkları sürme ya da ortadan kaldırma güdüsünün arkasında da bu ihanet vardır ve aslında ulus-devletin ulusal egemenliğin garantörü olma vaadini gerçekleştirememiş olmasından kaynaklanmaktadır. Meseleye bu şekilde yaklaştığımızda, ülke içindeki etnik kıyımlara neden genellikle devletin askerî güçlerinin de dâhil olduğu anlaşılır.

Elbette azınlıklara yönelik iç şiddetin her türlüsü yükselen beklentiler, acımasız pazarlar, münfesih [geçerliliği kalmamış, feshedilmiş] devlet kurumları, haddini bilmez dış müdahaleler ve harekete geçirilmeyi bekleyen derin iç nefret ve kuşku tarihleri gibi kendi gerçekçi sosyolojisine de sahiptir. Hikâyenin kendisi için başka bir yere bakmamız gerekir. Dünya çapında geçerliliği olan bu hikâye gerçek dünya oyununun devlet egemenliği ve devletler arası diplomasi ağından kaçmış olmasından duyulan haklı korkunun bir ürünüdür.

48
Her şeye rağmen, neden azınlıklar dünya genelinde yaygın olan bu eğilimin hedefidir? Bu noktada Mary Douglas’ın klasik antropoloji argümanına dönebiliriz: “Kir yanlış yerdeki maddedir” ve bütün ahlaki ve toplumsal sınıflandırmalar sınırları belirsizleştiren unsurlara nefretle bakar (1966). Yukarıda tarif ettiğim türdeki azınlıklar –hastalar, dinî sapkınlar, sakatlar, gezginler, kaçaklar ve ulus-devletin sınırları içinde istenmeyenler- “biz” ile “onlar”, burası ile orası, içerisi ile dışarısı, sağlıklı ile sağlıksız, sadık ile hain, ihtiyaç duyulan ile istenmeyen arasındaki sınırları muğlaklaştırır. Burada kilit unsur ihtiyaç duyulan ile istenmeyen arasındaki karşıtlıktır. Öyle ya da böyle ulusal sınırlarımız içinde “azınlık” gruplara ihtiyaç duyarız –hiçbir şey olmasa tuvaletlerimizi temizletmek ve bizim adımıza savaşmaları için. Fakat azınlıkların kuraldışı kimlikleri ve bağlılıklarından ötürü istenmeyen kişiler oldukları da reddedilemez. İşte bu çifte nitelikleriyle azınlıklar birçok ulus-devlet açısından küreselleşmenin esas sorununu cisimleştirmektedir: Küreselleşme hem lazımdır (ya da en azından kaçınılmazdır) hem de istenmeyen bir şeydir. Hem biz demektir (iyimser bakışla ona sahip olabilir, onu kontrol edebilir ve kullanabiliriz) hem de biz değildir (kötümser bakışla ondan kaçınabilir, onu reddedebilir, onsuz yaşayabilir, onu inkâr edebilir ve ortadan kaldırabiliriz). Dolayısıyla bu bakış açısıyla, azınlıklara yönelik şiddetin küreselleşmesi ulusal proje ve bu projenin küreselleşmeyle olan muğlak ilişkisi hakkında duyulan derin endişeyi ifade etmektedir. Küreselleşme yüzü olmayan bir güç olduğundan, etnik kıyımın hedefi olamaz. Ama azınlıklar olabilir.

Azınlıklar karma statülerinden ötürü ulusal benlik ve ulusal yurttaşlık konusunda belirsizliklere yol açmaktadır. Yasal açıdan muğlak statüleri anayasalar ve yasal düzenlemeler açısından bir baskı kaynağıdır. Hareketleri sınır güvenliğini tehdit etmektedir. Mali işlemleri hem ulusal ekonomiler hem de yasal ve yasadışı işlemler arasındaki sınırları muğlaklaştırmaktadır. Dilleri ulusal kültürün iç bütünlüğü konusundaki endişeleri artırmaktadır. Yaşam tarzları toplumdaki, özellikle de kent toplumundaki yaygın gerilimleri başka bir mahrece [çıkış yeri] akıtmak için kolay yollar sunmaktadır. Politikaları genellikle çok odaklıdır, bu nedenle güvenlik devletleri açısından her zaman bir endişe kaynağı oluştururlar. Zengin olduklarında elit küreselleşme hayaletini uyandırır ve onun parya araçları olarak hareket ederler. Yoksul olduklarında ise birçok kalkınma ve refah biçiminin başarısızlığını gösteren uygun sembollerdir. Hepsinden öte, neredeyse bütün ulus ve halk olma fikirleri belli bir etnik saflık ya da tekillik fikrine ve çoğulluk anılarının bastırılmasına dayalı olduğundan, etnik azınlıklar ulusal halk olmanın sınırlarını muğlaklaştırmaktadır. Küreselleşme çağında birçok devletin ekonomik bağımsızlığını koruyamaması nedeniyle şiddetlenen bu belirsizlik, kolayca, her türlü kolektif yabancıya hoşgörüsüzlüğe dönüşebilmektedir.



.
.
.

13 Nisan 2019 Cumartesi

Bruno Latour - Rota

.
.
.


.
.


Rota
Politikada Yönümüzü Nasıl Bulacağız?


Bruno Latour
Où atterir? Comment s’orienter en politique 2017
(Çev. Orçun Türkay), Kolektif Yayınları, İstanbul, 2018


İçindekiler

I
Bir siyasal kurmaca varsayımı: Eşitsizlik patlamasıyla iklim
durumunun inkârı aslında tek bir olaydır. 9

II
ABD’nin iklim anlaşmasından çekilmesi sayesinde, en sonunda
nasıl bir savaşın ilan edildiğini açıkça öğrendik. 11

III
Göç sorunu şimdi yeni ve çok sapkın bir evrensellik -toprağından
yoksun kalma- sunarak herkesi ilgilendiriyor. 15

IV
Artı-dünyasallaşmayla eksi-dünyasallaşmayı birbirine
karıştırmamak gerekir. 20

V
Dünyasallaşmış yönetici sınıflar dayanışmanın getirdiği tüm
yüklerden yavaş yavaş kurtulmaya nasıl karar verdi? 25

VI
Ortak dünyadan vazgeçilmesi olgulara bağlı güven duygusunu
belli oranda altüst etti. 30

VII
Üçüncü kutbun ortaya çıkışı Yerellikle Küresellik arasındaki
klasik modernleşme yönelimini yıktı 34

VIII
Trumpizm”in icadı dördüncü bir çekim merkezinin,
Toprak-Dışı’nın saptanmasını sağladı. 42

IX
Yerküreselliğin çekim merkezini saptayarak,
yeni bir jeopolitik yönelim tanımladık. 47

X
Politik ekoloji nedenbahisler düzeyinde bir başarı kazanamadı? 53

XI
Politik ekoloji neden Sağ/Sol karşıtlığından kurtulamadı? 57

XII
Toplumsal mücadelelerle ekolojik mücadeleler arasında
nasıl bir bağlantı kurulabilir? 64

XIII
Toplumsal sınıf mücadelesi bir jeo-toplumsal
yer mücadelesine dönüştü. 67

XIV
Bilimlerin tarihine bakış belli bir “doğa” mefhumunun politik
konumların donup kalmasına neden olduğunu anlamamızı sağladı. 72

XV
Modern Sol/Sağ karşıtlığına dayalı bakışın ele geçirdiği “doğa”nın
büyüsünü ortadan kaldırmalıyız. 78

XVI
Nesnelerden oluşan bir dünyanın direnci
faillerden oluşan bir dünyanınkine benzemez. 81

XVII
Kritik Bölge bilimlerinin siyasal işlevleri öteki doğa bilimlerininkine
benzemez. 85

XVIII
Üretim sistemiyle doğurma sistemi arasındaki çelişki büyüyor. 89

XIX
Yaşam alanlarının yeniden tanımlanması - olası
şikâyet defterleri modeli. 97

XX
Kişisel eski kıta övgüsü. 105



I

10
… kamusal yaşamdaki duygulanımlar, … bahisler…

Bu deneme… kimi politik duyarlıkların yeni nesnelere yönlendirilip yönlendirilemeyeceğini araştırıyor.


II

11
jeopolitik bahisler

Baba Bush, 1992, Rio “Yaşam tarzımız pazarlık konusu yapılamaz.”

12
Bir zamanlar sınırların sistemli biçimde yıkılmasını öğütleyen ülkelerin şimdi birden sınırlara düşkün olması zaten belli bir dünyasallaşma anlayışının sona erdiğine işaret ediyor.

14
Herkes toprağından yoksun kalma duygusuyla sınanıyor.


III

16
… hani insanlar alışkanlıklarının ve mülklerinin dört bir yandan saldırıya uğradığını duyumsuyormuş gibi.

Sizden doğayı korumanız istendiğinde başka -sıkıntıdan esniyorsunuz-, yurdunuzu korumanız istendiğinde başka -anında harekete geçiyorsunuz- duyguların devreye girdiğini fark ettiniz mi?

adaletsizlik duygusu

17
Yeni evrensellik, zeminin çökmekte olduğunu duyumsamaktır. [Belki bu düşünce dizgesinin başına Baudrillard’ın simulakr ve simülasyon kuramını koyabiliriz]

Göçler, eşitsizlik patlaması ve Yeni İklim Rejimi’nin yarattığı tehdit aynıdır. Yurttaşlarımızın çoğu yerkürenin başına gelenleri önemsemiyor ya da inkâr ediyor, ama göçmen sorununun düşledikleri sağlam kimliği tehlikeye attığını çok iyi kavradılar.

Şimdilik “popülist” olarak nitelenen partilerin kışkırtması, işlemesi sonucunda ekolojik değişimin tek bir boyutunu kavrıyorlar: Değişim onların istemediği insanların sınırlardan geçmesine neden oluyor; buna da şöyle yanıt veriyorlar: “Sapasağlam sınırlar kuralım, böylece işgalden kurtuluruz!”

Ama bu aslında onların henüz tam anlamadığı aynı değişimin bir başka boyutu: Yeni İklim Rejimi uzun süredir tüm sınırları ortadan kaldırıyor, dolayısıyla dört bir yanımız açık. Bu işgalcilere karşı duvar örme olanağımız da yok.

18
Ne devletlerin egemenliği ne de sınırların sağlamlığı politikanın yerine geçemez artık.

En temel hak insanın kendini güvende ve koruma altında hissetmesidir, özellikle de eski koruma yöntemlerinin yok olmakta olduğu süreçte.

19
toprağa bağlanmak ≠ dünyasallaşmak

Politik sorun, yollara düşmek zorunda kalan tüm insanları bir yandan kimliklerin ve sağlam sınırların düzmece koruyuculuğundan vazgeçirip, bir yandan da onlara güven vermek ve barınak bulmakla ilgili.

Peki ama nasıl güven vereceğiz onlara? Tüm göçmenlerin anında kökene, yerli ırka, sağlam sınırlara ve genel güvenceye dayalı bir kimliğe yaslanmaksızın korunduklarını hissetmelerini nasıl sağlayacağız?

Güven verebilmek için, modernleşme deneyiminin çelişkili kıldığı, birbirini tamamlayan iki hareketi başarmak gerekiyor: Bunlardan biri bir toprağa bağlanmak, ötekiyse dünyasallaşmak. Şimdiye dek, böyle bir manevranın olanaksız olduğu düşünüldü: İkisi arasında seçim yapılması gerektiği söyleniyordu. Şimdi tarih belki de bu görünüşteki çelişkiyi sona erdirmek üzere.


IV

20
Yerel bir bakış açısından küresel ya da dünyasal bir bakış açısına geçmek bakış açılarının çoğalması, daha fazla çeşitliliğin saptanması, daha çok varlığın, kültürün, olayın, organızmanın ve insanın göz önüne alınması demek olmalı.

21
Hepimiz küçük toprak parçalarımızdan çıkmaya hazır olsak da bu kuşkusuz yalnızca daha uzaktaki başka bir toprak parçasının dar görüşünün bize dayatılmasına tanık olmak için değil.

Eksi-dünyasallaşma savunucuları onun gelişimine direnenleri uzun süredir eski kafalı olmakla, çağın gerisinde kalmakla, yalnızca küçük yörelerini düşünmekle, küçük evlerine kapanıp her türlü tehlikeden korunmak istemekle suçluyor! (Ah! milleriyle uçtukları her yerde güvende olanların salık verdiği şu enginlere düşkünlük yok mu...)

“Modernleşin!” diye atılan savaş çığlığının tek anlamı şu: Dünyasallaşmaya karşı sergilenecek her türlü direnç anında gayrimeşru sayılacak. Geride kalmak isteyenlerle pazarlık yapmak zorunda değiliz. Geri döndürülemez modernleşme cephesinin öbür yanına sığınanlar baştan dışlanacak. Onlar yenik düşmekle kalmıyor, aynı zamanda mantıksız davranıyorlar. Vae victis! [Yazık yenilenlere]

22
Bu tür bir modernleşme çağrısı, tersine, yerellik düşkünlüğünü, toprağa bağlılığı, geleneklere aidiyetin korunmasını, toprağa özeni tanımlayacaktır. Artık birtakım meşru duygular olarak değil de, “eski kafalı” ve “gerici” konumlara duyulan özlemin ifadesi olarak görülecektir.

... yerelliğe bağlılığı tanımlamanın da ... karşıt iki farklı biçimi vardır.

Modernleşmeyi reddetmek... toplum saldırılara karşı kendini savunmakta her zaman haklıdır. Modernleşmeyi reddetmek aynı zamanda insanın kendi taşrasını daha da dar, özellikle son derece uzak, dolayısıyla yerel çıkarlara çok daha ilgisiz bir başka taşrayla -Wall Street, Pekin ya da Brüksel- değiştirmeyi reddederek yiğitçe direnmesi demektir.

23
Evet, “gericiler” dünyasallaşma konusunda yanılıyor, ama “ilericiler” dekesinlikle “gericiler”in gelenek ve göreneklerine neden bağlı kaldığı konusunda yanılıyor.

... önemli olan tek şey ... dünyaya aidiyet konusunda azami seçeneği saptamayı, korumayı, el üstünde tutmayı başarıp başaramadığımızı kavramaktır.

24
Hepimizi aşan iki şey var: biri aşırı büyüklük, biri aşırı küçüklük.


V

kuralsızlaştırma - eşitsizlikler - iklim değişikliğinin inkârı

27
1990’lı yıllara dek (yararlanma koşuluyla) modernleşmenin ufku ilerleme, serbestleşme, zenginlik, rahatlık, hatta lüks, özellikle akılcılık mefhumlarıyla bağdaştırılabiliyorken, eşitsizlik patlaması, dayanışmanın bırakılması onu yavaş yavaş yalnızca bir avuç insanın yararına birdenbire ortaya çıkmış keyfi kararınkiyle bağdaştırmıştır. Dünyaların en iyisi en kötüsüne dönüşmüştür.

28
gated communities Etrafı çevrili güvenikli yaşam alanları.

Eşitsizliklerin ürkütücü artışını, “popülizm dalgası”nı, “göç krizi”ni anlamak istiyorsak, bir toprağın küreselleşmenin ona yaptıklarına verdiği korkunç tepki nedeniyle ortaya çıkmış, etkili olmasa da özünde anlaşılır üç durumla karşı karşıya olduğumuzu anlamalıyız kesinlikle.

İnsanlar tehditle yüzleşmek yerine kaçmaya karar vermiştir. Kimileri %1’in yaldızlı sürgününe gitmiş (“Her şeyden önce süper zenginler korunmalıdır!”), başkaları güvenli sınırlara sarılmış (“Ne olur, en azından sağlam bir kimliğin verdiği güveni elimizden almayın”), en yoksullarsa sürgün yoluna düşmüşlerdir.


VI

30
İleri sürdüğüm şey şuydu: Bilmesinlerci seçkinler tehdidi ciddiye aldı, dolayısıyla egemenliklerinin tehdit altında olduğunu düşündüler, herkesin gezegeni ideolojisini yıkmaya karar verdiler, böyle bir yüzüstü bırakışın insanlara asla duyurulmaması gerektiğini, bu nedenle çok gizlice hareket ederek bu etkinliğin kökeninde yatan bilimsel bilgileri geçersiz kılmak zorunda olduklarını anladılar. Tüm bunlar da son otuz kırk yıl içinde yaşandı.

31
[Gazeteciler] İnsancıkları kendi dar görüşlerinden, korkularından, seçkinlere karşı doğuştan gelen güvensizliklerinden, hakikat fikrine içler acınası biçimde ilgisizliklerinden, özellikle kimliğe, geleneklere, arkaizme ve sınırlara düşkünlüklerinden –bir de olgulara utanılası ilgisizliklerinden- hoşnut olmakla eleştiriyorlar.

Bu, herkesle birlikte modernleşmeyi gerçekten yaşama geçirme düşüncesinden, böyle bir şeyin olanaksız olduğunu, yani herkes için kalkınma rüyalarına yetecek denli geniş bir gezegen olmadığını herkesten önce anlayarak vazgeçenlerin o “halk”a soğukkanlılıkla ihanet ettiğini unutmak demektir.

Bilindiği gibi, hiçbir kesin bilgi tek başına ayakta kalamaz. Olgular ancak onlara destek olacak ortak bir kültürün, güvenilir kurumların, doğru dürüst sayılabilecek bir kamusal yaşamın, birazcık da olsa güven uyandıran bir iletişim ortamının bulunması durumunda sarsılmaz.

32
Oval ofis gerçek bir hayvanat bahçesine döndü.

Bunun nedeni inkârın en az ona aldandığı varsayılan insanlar kadar o insanları yüzüstü bırakanları da zehirlemesidir.

Aradaki tek ama çok büyük fark, Trump’ın yalnızca aracı olduğu süper zenginlerin kaçışlarına bağışlanmaz bir suç daha eklemelerinden kaynaklanır: iklim bilimlerini takıntılı bir biçimde inkâr etme. Bu inkâr yüzünden, sıradan insanlar çarpıtılmış bilgilerin sisinde yollarını bulmaya çalışmak zorunda kalmış, modernleşmenin gerçekten sona erdiği ve rejim değişikliğinin kaçınılmaz olduğu kendilerine asla söylenmemiştir.

Halk bir acil çıkış kapısı bulabilecekken, iklim kuşkucuları o kapının önüne dikilip çıkışı engellemiştir.

İnsanlar iklim inkârcılığı sorununun günümüz politikasını bütünüyle belirlediğini fark etmiyor pek.


VII

34
Her şey biyük K’yle Küre’ye hem bilimsel hem ekonomik hem de manevi ufku belirleyen artı-dünyasallaşmanın Küre’sine doğru hareket ediyordu. Bu hem uzamsal –haritacılık- hem de zamansal –geleceğe doğru ilerleyen zaman oku- bir başvuru noktasıydı. Zenginlikle, serbestleşmeyle, bilgiyle ve rahat bir yaşama erişimle eşanlamlı olduğu için kuşaklarda hayranlık uyandıran bu Küre belli bir evrensel insan tanımını da beraberinde getiriyordu.

Modernleşmek için bırakılması gereken şey Yerellikti. … Modernleşmenin tüm eski bağlılıkları yok etmesinden sonra yeniden yaratılan bu alanda yerli, köklü, ilkel herhangi bir şey yoktur. Karşıtlık oluşturan bir Yerellik söz konusudur. Bir Küresellik-karşıtı [Yerellik].

35
Bu iki kutbu saptadıktan sonra, modernleşmenin sınır bölgesini belirleyebiliriz. Kendimizi modernleştirmemiz buyruğunun ortaya çıkardığı, bizi “ileri gitmek”, genel gelişim hareketine katılmak, sonuçta dünyadan yararlanmak istiyorsak her türlü özveriye, doğduğumuz bölgeden ayrılmaya, geleneklerimizden uzaklaşmaya, alışkanlıklarımızdan kopmaya hazırlayan şey odur.

Kuşkusuz birbiriyle çelişen iki buyruk arasında kalmıştık: kalkınma idealine doğru ileriye; eski doğrulara doğru geriye.

Böyle bir saptama bugün tartışmaya açılan Sol/Sağ farkının bu vektöre yansıtılmasıyla daha da kolaylaşıyordu. … Sol’la Sağ’ın izledikleri yönler tartışma konularına göre değişiyordu.

36
Örneğin ekonomiden söz ediliyorsa, her zaman Küreselliğe doğru ilerlemek isteyen bir Sağ, bir de sınırlamayı, yavaşlamayı, Pazar’ın güçlerine karşı zayıfları korumayı amaçlayan Bir Sol vardı.

Bunun tersine, “ahlaki özgürlük”ten, daha doğrusu cinsel sorunlardan söz ediliyorsa, her zaman küreselliğe doğru ilerlemek isteyen bir Sol, bu “kaygan zemin”e sürüklenmeye kesinlikle karşı çıkan bir Sağ (ayrıca bir Sol) vardı.

Bu ince farklara karşın, insanlar yönlerini bulmayı başarıyorlardı, bunun tek nedeni de tüm konumların hâlâ aynı vektör boyunca uzanmasıydı. Dolayısıyla konumlar bir sıcaklıkölçerin derecelerine göre ölçülen hasta ateşi gibi saptanabiliyordu.

38
Ne var ki söz konusu olan aynı Yerellik değildir artık. Eksi-dünyasallaşmaya çılgın kaçışa bakışımlı olarak eksi-Yerelliğe, geleneği, korunmayı, kimliği ve ulusal ya da etnik sınırların içinde güveni vaat eden Yerelliğe çılgın kaçış başlar.

İşin acıklı yanı da budur: Yeni bir görünüm kazanan Yerellik eksi-dünyasallaşmadan daha gerçeğe yakın, daha yaşanılabilir değildir. O geçmişe yönelik bir icattır, bir kalıntı yurttur, insanların modernleşerek kesin olarak yitirdiği şeyden geriye kalan şeydir.

39
Paylaşılan bir ufuk kalmadı – kimin ilerici, kimin gerici olduğu konusunda karar vermek için bile.

40
Modern dünya ifadesi bir oksimorona dönüşmüş gibi. Ya modern ama ayaklarının altında bir dünya yok ya da gerçek bir dünya ama asla modernleştirilemeyecek. Belli bir tarihsel eğrinin sonu.

Birdenbire, her yerde, üçüncü bir çekim merkezi ortaya çıkmış … gibi.

İşte bugün biz tarihin bu noktasında, bu eklemlenme noktasındayız.

Konumları eskiden yeniye, Yerellikten Küreselliğe uzanan eksen boyunca yerleştiremeyecek denli yönümüzü şaşırmış durumdayız, ama bu üçüncü çekim merkezine de bir ad veremiyor, bir konum belirleyemiyor, hatta onu betimleyemiyoruz bile.


VIII

42
“Trumpizm” politika alanında çok sık rastlanmayan ve ciddiye alınması gereken bir yenilik. [iklim anlaşmasından çekilme, Brexit kampanyasının başarısızlığı, Hilary Clinton’ın seçilmesi, Paris anlaşmasından çekilme…].

Aslında onu destekleyenlerin kurnazlığı, iklim değişikliğinin bilinçli biçimde inkârı üstünden köktenci bir hareket yaratmalarında yatıyor.

Trump dördüncü bir çekim merkezi saptamayı başarmış görünüyor. Onu kolaylıkla şöyle adlandırabiliriz: “Toprak-Dışı”; eylemlerine tepki verecek bir toprağın gerçekliklerine artık bağlı olmayan kişinin ufku. İlk kez, iklim inkârcılığı bir ülkenin kamusal yaşamının yönünü belirliyor.

44
Trump’ın özgünlüğü, önce dünyanın geri kalanını yazgısına terk ederek en yüksek kazanca doğru ileri kaçış’la (“sıradan insanlar”ı temsil etmek için milyarderlere çağrı yapılıyor!) sonra tüm halkın ulusal ve etnik kategorilere dönüşüne doğru geri kaçış’ı (“bir duvarın arkasında “Make America Great Again”) tek hamlede birleştirmesidir.

Şimdilik, iş yalnızca gerek dışarıda, ulusların arasındaki, gerek içeride, sınıflar arasındaki her türlü dayanışma biçimini bozarak, Yeni İklim Rejimi’ni hiç umursamamaya bağlı.


IX

47
Ne Küreselliğin ne de Yerelliğin maddi ve kalıcı bir varlığı vardır.

49
Yakın zaman dek, insanların “yerkürenin üstünde” ya da “doğanın içinde”, “modern dönemde” yaşadığı, “eylemlerinden” az çok “sorumlu” oldukları söylenebiliyordu hâlâ.

“Fiziki” coğrafyayla “beşeri” coğrafya birbirinden ayrılabiliyordu, bunlar üst üste konmuş iki katmanmış gibi. İyi de kendimizi yerleştirdiğimiz bu “üstünde” ya da “içinde”, eylemlerimize tepki vermeye başlarsa, üstümüze gelirse, bizi hapsederse, bize egemen olursa, bizden bir şeyler isterse ve hepimizi alıp sürüklerse, nerede olduğumuzu nasıl söyleyebiliriz?

50
Yerküreselliğin artık insan eyleminin çerçevesi olmaması o eyleme katılmasından kaynaklanıyor. Uzam artık haritacılıktaki enlemlerle boylamlara bölünmüş uzam değil. Uzam bizim de başka tepkilere tepki göstererek katılımcılarından olduğumuz çalkantılı bir tarihe dönüştü. Görünüşe göre jeo-tarih’in tam ortasına ayak basıyoruz.

Yerküresellik bir Yeni Dünya’dır kuşkusuz, ama Modernlerin eskiden ilk iş olarak büyük ölçüde nüfusunu azaltarak “keşfettikleri” dünyaya benzemez. Sömürgeci miğferleri giymiş kâşifler için yeni bir bilinmeyen toprak değildir o. Kesinlikle, sahip çıkılacak bir sahipsiz böle değildir.

Tam tersine Modernler bu kez zaten meskûn olan, ezelden beri insanların yaşadığı bir yerküreye, bir bölgeye, bir toprağa, ülkeye, alana göç etmekteler. Üstelik kısa bir süre önce, modernleşme buyruğundan nasıl çabucak kaçmak gerektiğini başkalarından çok daha önce fark eden birçokları da orayı yeniden doldurdu.

51
Bu dünyada her modern zihin sürgünde gibi. Şimdiye dek eski kafalı, geleneksel, gerici ya da yalnızca “yerel” olarak gördüğü insanlarla birlikte yaşamayı öğrenmesi gerekecek.

[Yer bir çerçeve değil, karşılıklı eylem alanı -> Uexküll, umgebung x umwelt -> Deleuze, geofelsefe -> antroposfer (daha da tartışmalı bir kavram!) -> Agamben, dil içinde doğan hayvan x dilsiz doğan insan -> Kafka, dava kulislerde, merdiven altlarında, bizzat kâtip ya da çaycı tarafından çözülür… … ]

… Antroposen’de durum değişti – bu kimi uzmanların şimdiki döneme vermek istedikleri tartışmalı bir addır. Burada sözkonusu olan küçük iklim dalgalanmaları değil, yer sisteminin kendisini harekete geçiren bir altüst oluştur.

Bugün dekor [bir zamanlar insanların çevreleri sandıkları şey], kulisler, sahne arkası, bütün olarak yapı sahnede artık, oyunculardan başrolü kapmaya çalışıyorlar.

52
Geriye mi döneceğiz? Eski çareleri baştan mı öğreneceğiz? Binyıllık bilgeliklere başka bir gözle mi bakacağız? Evet, kuşkusuz, ama yanılsamalara da kapılmadan...

İstediği kadar bilge, incelikli, sakınımlı, dikkatli olsun, hiçbir insan toplumu yer sisteminin sekiz dokuz milyar insanının eylemine verdiği tepkileri kavramak zorunda kalmamıştı. On bin yıl boyunca edinilen bilgelik, ona ulaşılabilse bile, yalnızca birkaç yüz, birkaç bin, birkaç milyon insana, bugünkünün aksine değişmeyen bir sahnede hizmet etti.

En azından kaçmaya karar verenlerin tepkisini anlamak kolay. Dingin dingin evrensel modernleşme ufkuna doğru gidilirken, nasıl bile isteye bu çekim merkezine dönmeyi kabul etsinler ki?


X

53
Soğukkanlı bir dikkati hak eden şey, modern dünyada ekolojinin geldiği yerdir. Aslında adına “ekoloji hareketleri” diyebileceğimiz hareketler, rotamızı ona doğru çevirmemiz gereken bu hem öylesine eski hem de içler acısı biçimde yeni yurdu, Yerküreselliği her yönüyle daha önceden ölçüp biçmiştir. “Yeşil partiler” onu kamusal yaşamın yeni eksenine dönüştürmeye çalışmış, ... bu üçüncü çekim merkezine işaret etmişlerdir.

Modernlerin zaman oku her şeyi dünyasallaşmaya sürüklerken, politik ekoloji onları bu öteki kutba çekmeye çalışmıştır.

Her maddi nesneye “ekolojik bir boyut” kazandırdıysa, tüm alanlarda -sığır etinden tutun da iklime, çitlere, nemli bölgelere, mısıra, pestisitlere, dizele, kentçiliğe ya da havaalanlarına kadar- şiddetli tartışmalar yarattığı için onun hakkını teslim etmek gerekir.

Onun sayesinde, artık her gelişim tasarısı protestolara, her öneri bir karşı çıkışa yol açıyor. ... Bugün en kolay öldürülen politik aktörler çevreci militanlardan oluşuyor.

54
... ekoloji başarısızlığa uğradı. ... Yeşil partiler her yerde kalıntı partiler olarak kaldı. Ne yapacaklarını asla bilemediler. “Doğa” sorunları konusunda çağrı yaptıklarında,geleneksel partiler insanların çıkarları adına onlara karşı çıktı. Yeşil partiler “toplumsal sorunlar”la ilgili çağrı yaptıklarındaysa aynı geleneksel partiler onlara: “Siz niye burnunuzu sokuyorsunuz?” diye sordular.

Tanıyı koymak oldukça kolay: Çevreciler ne sağcı ne solcu, ne eskiye bağlı ne ilerici olmaya çalışmış, Modernlerin zaman okunun tuzağından kurtulamamışlardır.

İşin tuhafı bu Sağ/Sol vektörünün değiştirilemez, su götürmez olduğu ya da iki yüzyıldır tüm yurttaşların yüreklerine kazındığı ileri sürülürken, bir yandan da bu ayrımların artık süresini doldurduğu itiraf ediliyor.


XI

57
Yine de aşırı solu, sonra solu, merkezi, ardından sağı, en sona da aşırı sağı yan yana sıralayan bu ünlü zihinsel yarım daire’yi sarsmanın bir yolu olmalı. Tüm bunların nedeni de 1789’da, seçilmişlerin krala veto hakkının verilmesi gibi karışık bir sorunla ilgili oylama yaparken, başkanın karşısına bu sırayla yerleşmeyi alışkanlık edinmeleridir.

Buna karşın bu derecelendirme ne denli basit ve olumsal olsa da tüm araştırmalara, tüm konuşmalara, tüm sınıflandırmalara yön verir; tüm seçimlere ve tüm tarihsel anlatılara hizmet eder, hatta en içgüdüsel tepkilerimizi bile belirler. Bu “Sağ”, “Sol” sözcüklerinin nasıl da büyük bir ağırlığı vardır...

En azından şimdilik, böyle bir duygulanım yükünden nasıl vazgeçebileceğimizi pek bilmiyoruz. Kamusal eylem kabul edilebilir bir amaca yönlendirilmelidir. “İlerici” sözcüğü ne kadar tartışmaya açık olsa da, “geriye gitmeyi” önererek birilerinin seferber edilebilmesi güç. “İlerlemenin sona ermesi”yle, anne babalar kadar iyi yaşayamama öngörüsüyle, yavaş yavaş bir kenara büzülmeyi öğrenme tasarısıyla, kalabalıkları heyecanlandırmak güç olacak.

58
Sonuçta pusula asla yalnızca bir mıknatıs iğnesi ve bir manyetik yoğunluktan oluşmaz. Keşfedilmesi gereken şey, iğnenin oluşturduğu açı ve o yoğunluğun bileşimidir.

59
Yeni politikayı -yine son derece soyut bir biçimde- tanımlamak istiyorsak, bu pazarlığa bel bağlamamız gerekiyor. Kendimize, eski derecelendirmeye göre, açıkça “gerici” olan insanlar arasından müttefikler bulmalıyız. Kuşkusuz yine eski başvuru noktasına göre, açıkça “ilerici”, belki liberal, hatta neoliberal olanlarla ittifak kurmamız da gerekecek!

60
Öyle görünmemesine karşın, politikada önemli olan tutumlar değil, dünya’nın biçimi ve ağırlığıdır. O tutumların işlevi de bunlara tepki vermektir.

Politika her zaman nesnelere, bahislere, durumlara, maddelere, cisimlere, manzaralara, yerlere yönelmiştir. Savunulacak değerler adını verdiğimiz şeyler, bir yurdun her zaman betimlenebilmesi gereken zorluklarına verilen yanıtlardır. Aslında politik ekolojinin belirleyici keşfi de budur: O nesne-yönelimli-politikadır. Yurtları değiştirirseniz, tutumları da değiştirirsiniz.

61
Yersiz olan şey köklerden kopmadır, yoksa aidiyet değil. Bir toprağa ait olmak, orada kalmak istemek, bir toprağa özen göstermek, bağlanmak, daha önce gördüğümüz gibi, ancak modernleşmenin dayattığı ileriye kaçış karşısında “gerici” olur. Kaçmayı bırakırsak, bu bağlanma arzusu neye benzer?

Yerellik yandaşlarıyla Yerküresellik yandaşları arasındaki pazarlık -belki de dostluk anlaşması- bir toprağa aidiyetin önemine, meşruluğuna, hatta gerekliliğine dayanmalıdır, ama işin en zor yanı da budur, Yerelliğin ona eklediği şeylerle karıştırılmaması gerekir: etnik bağdaşıklık, ulusal mirasçılık, tarihselcilik, geçmişe özlem, otantik olmayan otantiklik.

Yerküre’nin geri dönüşünü üzücü “toprağa dönüş”le karıştırmamak gerekir. Savunulacak Alanlar denilen şeyde bahis bütünüyle budur: toprağa aidiyetin yeniden politikleşmesi..

Yerellikle yenice biçimlenen toprak arasındaki ayrım, farklı göçmen türlerinin yaşayacağı yerlerin baştan yaratılması gerektiği için daha da önem kazanır. Yerellik kapanarak farklılaşmaya elverişliyken, Yerküresellik açılarak farklılaşmaya elverişlidir.

62
Kurmamız gereken ittifaklar ne olursa olsun, politikanın her zaman yönünü üstünde belirlediği gerçek dünya tamamıyla değişmişken, politik tutumlardan, duygulanımlardan, tutkulardan ve konumlardan söz etmeyi sürdürdükçe, ittifak kuramayacağımız kesindir.

Başka bir deyişle politik duygulanımlarımızı yenilemekte geç kaldık.

63
Siyasetbilimciler Sol’dan Sağ’a uznanlar kadar temel değerlere yeni bir yönelimin asla yaratılamayacağını söyleyecektir, ama tarihçiler de onlara şu yanıtı verebilir: “18. yy’dan önce ‘sağcı’, ‘solcu’ var mıydı?”


XII

64
Sosyalizmle ekolojizm, ikisi de tarihin yönünü değiştirmek isterken, güçlerini etkili biçimde birleştiremediklerinden, akışını yavaşlatabildiler yalnızca.

Aşırı zayıf kalmalarının nedeni ya toplumsal sorunlarla ya da ekolojik sorunlarla ilgilenmek zorunda olduklarına inanmalarıdır...

65
Bu iki yön farklı aktörleri hedeflemez. Basmakalıp bir düşünceyi yenilersek, işçilerin ücretiyle küçük kuşların yazgısı arasında değil, işçi ücretleriyle küçük kuşların iki durumda da var olduğu, ama birbirine başka türlü bağlandığı iki farklı dünya arasında seçim yapmak gerekiyor.

66
Buridan’ın eşeği gibi, hem açlıktan hem susuzluktan ölene dek duraksamayı sürdürmek gerekiyormuşçasına, karşımızdakilere iki farklı küme olarak bakıldı [Buridan 13. yy’ın sonunda doğmuş bir felsefecidir. Onun olduğu ileri sürülen ünlü eşek aç ve susuz olmasına karşın, karşısına eşit uzaklığa konan bir kova suyla bir yem çuvalı arasında seçim yapamadığı için ölür]. Ama ne doğa bir yem çuvalıdır ne de toplum bir kova su... Bir yanda çıplak insanların,öte yanda insan olmayan nesnelerin durmayışı seçim yapmanın gereksiz olduğunu açıkça gösterir.

Ekoloji bir partinin, belli bir kaygının değil, “Yerküreselliğe” doğru yön değiştirme çağrısının adıdır.


XIII

67
Ortak öfkenin bayrağı devredişinin kesintiye uğraması nasıl açıklanabilir?

Bunun nedeni “ilericiler”i “gericiler”den ayırmayı sağlayan eski şemanın, 19. yy’da “toplumsal sorun”un ortaya çıkışından beri, toplumsal sınıf mefhumlarıyla tanımlanmasıdır. Bu mefhumlar da söz konusu sınıfların “üretim süreci” olarak adlandırılan şeyin içindeki konumlarına bağlı oluşudur.

Genel olarak hâlâ düpedüz Marksist’iz.

Bu tanımların artık işe yaramamaya başlamasının nedeni, toplumsal sınıflar bakımından yapılan çözümlemeyle onu olanaklı kılan maddeciliği, açıkça daha önce Yerelliğin karşıtı olarak Küresellik adını verdiğimiz çekim merkezinin tanımlamasıdır.

68
Sanayileşme, kentleşme, sömürgeleştirilen toprakların işgali gibi önemli olaylar ilerlemeye anlam kazandıran -uğursuz ya da parlak olmasının önemi yok- bir ufuk tanımlıyordu. Bunun da iyi bir nedeni vardı: Bu ilerleme etkinlikleri tümüyle kaçınılmaz görünen serbestleşmeye yönelmesi gereken yüz milyonlarca insanı bağımlılıktan olmasa da yoksunluktan kurtarıyordu.

Sağ’lar ve Sol’lar ... reforma ya da devrime başvurma konusunda birbirlerini yiyip durdular.

Ama asla modernleşme yolundaki halklara, ilerlemenin onları götüreceği dünyanın nasıl bir dünya olacağını açıkça anlatmadılar.

Öngöremedikleri şey (oysa pekâlâ öngörebilecekleri şey), bu ufkun yavaş yavaş tam da basit bir ufka, düzenleyici basit bir düşünceye, Yerküre onu somutlaştıramadıkça gitgide belirsizleşen bir ütopyaya dönüşecek olmasıydı.

Derken, 13 Aralık 2015’te yaşanan olayda, ... COP21 Konferansı’nın sonunda, artık Küreselliğin ufkuna uygun bir Yerküre’nin olmadığı bir biçimde resmileşti.

Sonuçta sınıf bakımından yapılan çözümlemeler Sol’ların düşmanlarına kalıcı biçimde direnmelerine asla izin veremedi. Çünkü çözümlemeler maddi dünyayı bu yeni gerçekliği doğru kavrayamamalarına neden olacak denli soyut, hatta idealist demeliyim de ideal biçimde tanımlıyordu.

Maddeci olmak için bir madde gerekir; etkinliğin dünyayla ilgili bir tanımını yapmak
için bir dünya gerekir; bir yurdu işgal etmek için bir toprak gerekir; Real Politik’e atılmak için bir gerçeklik gerekir.

69
Oysa 20. yy boyunca, bir yandan klasik bir sınıf kavgası tanımını temel alan çözümlemeler ve deneyler gelişirken, az çok gizlice, en azından Sol’ların ilgisini pek çekmeden, her şeyin üstünde durduğu maddenin, dünyanın, toprağın tanımı kökten değişti.

Dolayısıyla sorun Yerküreselliğe yönelimin dayattığı bu yeni maddiliği, bu yeni maddeciliği göz önünde bulundurarak, sınıf kavgalarını daha gerçekçi bir biçimde tanımlamakta yatıyor artık.

71
Aslında modern dönemin tuhaflıklarından biri, maddeye ilişkin ortaya koyduğu tanımın çok az maddi, çok az yerküresel olmasıdır.


XIV

72
[Zadistler:] “Biz doğayı savunmuyoruz, biz kendini savunan doğayız.”

Kaldı ki nesnelere yüklenen dışsallık deneyle elde edilen bir veri değil, politikaya yeniden manevra alanı kazandırmak için kısaca incelememiz gereken çok özel bir politik-bilimsel tarihin sonucudur.

Alışılmış bilgikuramı olduğu gibi kabul edersek, tam da insan eylemini doğanın tartışılmaz nesnel yasalarına çağrı sayesinde sınırlandırmak için yaratıldığından, politikleştirilemeyecek bir “doğa” anlayışının tutsağı oluruz. Bir yanda özgürlük, öte yanda katı gereklilik: İkili oynamaya izin verir bu durum. Ne zaman başka aktörlerin edim gücüne güvenmek istesek, bize şöyle diyerek karşı çıkarlar: “Dalga mı geçiyorsunuz? Bunlar basit nesneler, tepki gösteremezler.” Tıpkı Descartes’ın Hayvanların acı çekmeyeceğini söylemesi gibi.

73
Ama “doğa”yla aramızdaki bağları kavramanın daha özel, daha öznel, daha köklü, daha küresel ya da daha “ekolojik” bir yolunu bularak “bilimsel akılcılığa” karşı çıkmak istesek iki oyunu da kaybederiz: Gelenekten aldığımız “doğa” düşüncesini korurken pozitif bilimlerin katkısından yoksun kalırız.

Yapmamız gereken şey, doğayla ilişkilendirilen “doğaideolojisi olmaksızın bilimin bütün gücü’ne güvenmektir. Maddeci ve akılcı olmalı, ama bu erdemleri doğru yere taşımalıyız.

Başta Küresellik arayışının akılcılığı ne denli kötüye kullandığını kabul etmeden akılcılık övgüsü yapamayacağımız aşikâr.

Yeryüzünün insan eylemlerine vereceği tepkileri öngörmeyi iki yüzyıldır “unutan” bir modernleşme tasarısına nasıl “gerçekçi” diyebiliriz? Bir yandan kaynakların tükenişini öngörmeyi amaçlarken, azlığını hesaba katmayı başaramamış ekonomik kuramlara “nesnel” denilebilir mi? Planlarına birkaç on yıldan daha fazla ayakta kalabilecek şeyler katmayı başaramamış teknik sistemlerin “etkili olduğu” söylenebilir mi? Anne babaların çocuklarına meskûn bir dünya bırakmalarına engel olacak denli büyük bir öngörü hatasının sorumlusu olan bir uygarlaşma ideali “akılcı” olabilir mi?

74
[Küresellikten Yerküreselliğe yönlendirme...]
Bu yön değişikliğini nasıl tanımlayacağız? İki kutup neredeyse birbirinin tıpkısıdır, ne var ki Küresellik şeyler toplumsal dünyanın dışındaymış, insanların kaygılarına karşı tamamıyla ilgisizmiş gibi, her şeyi uzaktan kavrar. Yerküresellikse aynı düzenekleri yakından, kolektiflerin içindeki, capcanlı bir biçimde tepki verdikleri insan eylemine duyarlı görünümleriyle kavrar. Aynı bilginler için söylendiği gibi, ayakları yere basmanın birbirinden çok farklı iki yolu.

Gerek yolumuzu yeniden bulmamız, gerek politik duygulanımların yeniden canlanması açısından söz konusu olan, temel metaforların, duyarlıkların yeniden dağılımıdır, yeni bir libido sciendi’dir [bilme tutkusu].

Yeryüzünü özleri bakımından birbirine benzer cisimlerle sonsuz bir evrenin içindeki gezegenlerden biri olarak kavrama yönündeki gerçekten de devrimci düşünceyi modern bilimlerin doğuşuna borçluyuz. Buna basitleştirmek için Galileo nesneleri’nin icadı diyoruz.

75
[jeolojik mesafe]
Yerden uzaklara erişilebilmesi uzaklardan yere ulaşma gerekliliğini doğurur.

... bu evrenden bakış (the view from nowhere) “akılcı”, hatta “bilimsel” sözcükleriyle kalıcı bir biçimde ilişkilendirilecek yeni sağduyuya dönüşecektir.

Yaşlı asal yeryüzü artık bu Büyük Dışarısı’ndan hareketle tanınacak, tartılacak, yargılanacaktır. Aslında yalnızca bir sanallık olan şey, gerek en büyük gerek en küçük zihinler için heyecan verici bir tasarıya dönüşür: Bilmek demek dışarıdan bilmek demektir. Her şeye Sirius’tan [bir çift yıldız] -kimsenin asla erişemediği, imgelemdeki bir Sirius’tan- bakılmalıdır.

77
Sirius’tan bakınca ister istemez birçok olay gözden kaçırılır, dünya gezegeninin akılcılığı ya daakıldışılığı üstüne bir sürü konuda yanılgıya düşülür!


XV

78
Öznellik eski kafalılıkla ve çağdışılıkla, nesnellikse modernlikle ve ilericilikle ilişkilendirilir. Şeyleri içeriden görmenin geleneğe, kişiselliğe, eskiliğe gönderme yapmaktan başka bir özelliği kalmaz. Öte yandan şeyleri dışarıdan görmek önemli gerçekliği kavramanın, özellikle de geleceğe yönelmenin tek yolu olarak görülür.

Modernleşme yolunda ilerlemek asal topraktan kopup Büyük Dışarısı’na ulaşmak için yola çıkmak, doğal olmasa da en azından doğalcı olmak demektir.

79
Feministlerin cadı davalarını çözümleyerek gösterdiği gibi, bu acıklı dönüşümden kadına özgü değerlerin büyük bölümüne karşı bir nefret ortaya çıkacak, eski topraklara bağlılığın her türlüsünü grotesk kılacaktır. Toprağa aidiyetten kaçmak demek, “Kapatın şu memenizi, görmesin gözüm” demektir.

Ya “doğa”dan söz edilir ama ondan uzak durulur ya da ona yakın olunur ama yalnızca duygular ifade edilir.

80
Evren-doğa politika geliştirebilecek bir şey değil. Bu tür varlıkları -Galileo nesneleri- jeo-toplumsal çatışmalarda bizi seferber edecek şeyin modeli olarak görmek, başarısızlığa koşmak demektir.


XVI

81
[kadim kültürler]

82
Evren-doğa bilimlerinin savunucuları Lavelock gibi biyo-kimyacıların savını pek anlayamamışlardı: Bu sava göre, Yerküre’nin üstünde canlıları gezegendeki kimyasal, hatta kısmen de olsa jeolojik koşulların yaratılması süreçlerine bütünüyle katkı sağlayan failler olarak görmek gerekiyordu.

Soluduğumuz havanın bileşimi canlılara bağlıysa, hava canlıların içinde konumlandıkları ve evrildikleri çevre olmaktan çıkıp, kısmen de olsa, eylemlerinin sonucuna dönüşür. Başka bir deyişle, bir yanda organizmaların, bir yanda çevrenin olmasından değil, karşılıklı düzeneklerin üst üste gelişinden söz edilebilir. Eylem yeniden paylaştırılır.

83
Aslında her hareket için model olarak cisimlerin düşüşünü alırsanız, tüm öteki hareketler, çalkantılar, dönüşümler, girişimler, birleşimler, başkalaşımlar, süreçler, karışıklıklar, üst üste gelişler tuhaf görünür. Onları kavramak için, eski gökbilimcilerin gezegenlerin hareketini kavramak için yarattıklarından daha çok ilmek düşünmeniz gerekir.

Yerküre olaylarının anlaşılmasında Lavelock’un devreye soktuğu basitleştirme kesinlikle Yerküre’ye “yaşam” katmakla ya da Yerküre’yi “canlı bir organizma”ya dönüştürmekle ilgili değildir. Tam tersine, o canlıların bio- ve jeo-kimyasal olayların hepsine etkin biçimde katkı sağladığını inkâr etmeyi bırakır. Onun indirgemeci savı dirimselciliğin tam tersidir. Karşı çıktığı şey, uzun bir nedensellik zincirinde devreye giren çoğu aktörün ortadan kaldırılmasıyla gezegenin cansızlaştırılmasıdır. Hepsi bu.

Model olarak Galileo nesneleri sayesinde, doğayı “yararlanılacak bir kaynak” olarak görebiliriz. Ama Lavelock failleriyle yanılsamalara kapılmaya gerek yoktur: Onlar etki ederler, -önce kimyasal, biyokimyasal, jeolojik- bir tepki göstereceklerdir.

84
[Sirius’tan bakanlar] Özünde, Yerküre’nin üstünde acı çekip tepki gösterebilecek bir yaşam olduğuna inanmıyorlar.


XVII

85

[125 - 1. dipnot]
Kritik Bölge Yerbilimleri alanındaki bir araştırmacı ağında, şimdiye dek ayrı ayrı çalışan dallarda elde edilmiş sonuçları birleştirerek, araştırma gereçleriyle donatılmış bölgeleri -çoğunlukla birikme havzalarını- karşılaştırmak için kullanılan terim. Tek başına kullanıldığında Kritik Bölge terimi, yaşamın -gerek ötedeki uzayın, gerek berideki derin jeolojik yapının tersine- atmosferi ve jeolojik yapıyı kökten değiştirdiği ince katmanı tanımlar.

Aslında uzaydan bakıldığında, üçüncü çekim merkezi Yerküresellikle ilgili bilinmesi gereken tek şey, atmosferle anakayalar arasında birkaç kilometre kalınlığındaki küçücük bir bölgedir.

86
Kritik Bölge’yle ilgili süreç-doğa bilimleri açısından... O alanda, araştırmacılar karşılarında asla önsel olarak geçersiz kılamadıkları, birbirleriyle yarışan bilgiler buluyorlar. Çatışmaları, onların içinde yaşayan ve onlarla ilgilenmeme gibi bir hakkı da, olanağı da olmayan her fail açısından ele almak zorundalar.

Az insan kara deliklere ya da manyetik tersinmeye farklı bir bakış açısı için mücadele eder, ama deneyimlerimizden bildiğimiz gibi, toprak, aşı, yer solucanları, kurt, ayı, nörotransmitterler, mantarlar, suyun dolaşımı ya da havanın bileşimi konularında yapılan en ufak araştırma anında bir yorum savaşının ortasında bulur kendini. Kritik Böle bir derslik oladığı gibi, araştırmacılarla kurulan ilişkinin de pedagojik bir yanı yoktur.

Evren-doğa bilimlerini koruyan felsefenin süreç-doğanınkilere hiçbir katkısı olmayacaktır.

87
Yerküresellik bundan böyle, hepsinde farklı pozitif bilgiler olan, çıkarları farklı başka taraflarla meşruluk ve otorite mücadelesi içindeki Kritik Bölge bilimlerinin bildiği faillerin birbirine bağlı eylemi olarak anlaşılmalıdır; bu Yerküresellik “doğa”dan olduğu kadar “insanların dünyası” ya da “toplum” olarak adlandırılan şeyden de farklı, bambaşka bir dünyayı yansıtır. Bu üçü kısmen politik varlıklardır, ama toprağın aynı şekilde ele geçirilmesine, aynı “torak zaptı”na neden olmazlar.


XVIII

89
... toplumsal dediğimiz mücadelelerle ekolojik dediğimiz mücadelelerin kesişme noktası...

Yeni eklemlenme, üretim sistemleri bakımından çözümlemeden doğurma sistemleri bakımından çözümlemeye geçtiğimizi gösterir. İki çözümleme öncelikle ilkeleri açısından birbirinden ayrılır - birinde özgürlük, ötekinde bağımlılık. Sonra insana yükledikleri rol açısından ayrılırlar - birinde insan merkezdedir, ötekinde roller paylaştırılır. Son olarak da üstlendikleri hareket türleri açısından ayrılırlar - birinde mekanizma, ötekinde yaratılış.

Üretim sistemi doğayla, maddecilikle ve bilimin rolüyle ilgili belli bir anlayışı temel almıştır; politikaya başka bir işlev kazandırmış, insan aktörlerle kaynaklar arasındaki bölünmeye dayanmıştır. Temelinde insan özgürlüğünün, her mülkiyetin sınırlarının açıkça belirlenebileceği doğal bir çerçeveden gelişeceği düşüncesi yatar.

Doğurma sistemiyse hepsi farlı tepkiler gösterebilen failleri, aktörleri, canlıları karşı karşıya getirir. Maddecilik anlayışı gibi hareket etmez, bilgikuramı farklıdır, aynı politikalara yol açmaz.

Bunun nedeni insanlar için kaynaklar üstünden mallar üretmekle değil, yerküreliler -tüm yerkürelileri, yalnızca insanları değil- doğurmakla ilgilenmesidir. Canlıların sınırlandırılmış olmaması, durmaksızın üst üste binmeleri, iç içe geçmeleri ölçüsünde güçleşen bağlılıklar ve harekâtlar geliştirme düşüncesini temel alır.

90
İki sistemin çatışmaya girmesi, bu kez yalnızca serbestleşme tasarısından değil, bağımlılıkta daha yeni keşfedilmiş niteliklerden hareketle eski soruların yeniden sorulmasını gerektiren bir başka otoritenin ortaya çıkmasından ileri gelir.

Bağımlı olmak önce sınırlandırır, sonra karmaşıklaştırır, sonra serbestleşme tasarısını yeniden ele alıp genişletmek zorunda bırakır. Bir kez daha, yeni diyalektik bir dönüşümle Hegelci tasarı tersine çevrilmişçesine [125, 1. dipnot: “Komünistlerin sorduğu soru doğru sorulmadı, öncelikle toplumsal bir soru olarak, demek ki bütünüyle insanla ilgili bir soru olarak sorulduğu için. Buna karşın dünyayı altüst etmeye devam ediyor” Görünmez Komite, 2017]. Tin durmadan diriliyormuşçasına.

91
[Başka bir tür güç]
Tarihi ve tanımıyla ilgili tartışmalar ne olursa olsun, Antroposen terimi de bu çelişkiyi özetler: “Yer sistemi artık eylemlerinize tepki gösteriyor, öyle ki artık içine modernleşme arzularınızı yerleştirebileceğiniz değişmez ve aldırışsız bir çerçeveniz yok”. Bu kavrama yönelik tüm eleştirilere karşın, jeolojik bir döneme uygulanan “antropos” öneki gezegene ilişkin tüm sorunların yeniden politikleştiğinin belirtisidir pekâlâ. Tüm eski doğal kaynakların üstüne bir Made in Human yaftası kazınmış gibi [‘İnsan Yapımı’].

Trump’ın, Beyaz Saray’daki gül bahçesinde, gösterişli bir tavırla Paris anlaşmasından çekildiğini duyurduğu gün de yine bu çelişki açığa çıkmıştır. Bu tüm öteki ülkeleri, askeri birliklerle değilse de en azından ABD’nin yayma hakkını kendine sakladığı CO2 aracılığıyla işgal etmeye izin veren bir savaş ilanıdır.

Hadi şimdi anlaşmayı imzalayan başka ülkelere, aralarında binlerce kilometre olmasına karşın atmosferlerinin bileşimine etki eden ABD’nin onları tam anlamıyla ele geçirmediğini söyleyin! Burada yeni bir Lebensraum yorumu adına egemenlik hakkının yeni bir ifadesi söz konusudur [lebensraum yaşam alanı].

92
Yüzyıldır doğa sorunları yüzünden insanmerkezciliği bırakmalı mıyız, yoksa tersine insanı yine merkezde mi tutmalıyız diye tartışıyoruz - hani az çok derin bir ekolojiyle az çok “insancıl” bir ekoloji arasında seçim yapmamız gerekiyormuşçasına.

Kuşkusuz insanlara özgü ve onların yararına olmayan bir politikadan söz edilemez! ... Yeni İklim Rejimi’nin tartışmaya açtığı şey, insanın merkezdeki konumu değil, bileşimi, varlığı, biçimlenişi, kısacası alınyazısıdır. Kaldı ki bunları değiştirirseniz, onun çıkarlarının tamamını da değiştirirsiniz.

Aslında modernliğin gözünde, insanın belli bir yerde konumlandırılması olanaksızdı. O hem tüm ötekiler gibi (evren-doğanın klasik anlamıyla) doğal bir varlıktı hem de her şeyden önce ruhu, kültürü ya da zekâsı sayesinde (yine eski tarzda anlaşılan) doğadan kendini koparabilen bir varlık. Ama insanlığı belli bir görünüme yerleştirerek bu salınımı dengelemeyi asla başaramadık.

Bugün durum değişti, çünkü iklim krizi iki tarafı da küplere bindirdi.

İnsanmerkezcilik’ten yana ya da ona karşı bir seçim yapma düşüncesini pek de akla yatkın göstermeyen şey, burada bir merkezin, daha doğrusu aralarında sözümona bir seçim yapılması gerekecek iki merkezin -insan ve doğa- olmasıdır. Daha da tuhafı, bu çemberin kenarları öyle iyi tanımlanmıştır ki, geriye kalan her şey dışarıda kalır. Dışarısı diye bir şey varmış gibi.

93
Pascal’in sözünü bu kez sonsuz evrenden çok Yerküre için yinelersek, “onun merkezi her yerde, çevresiyse hiçbir yerdedir”.

Bu noktaya dikkat çekmek için, artık insanlardan değil de yerküreliler’den (Earthbound) söz etmemizin, böylece “humain” sözcüğünün kökenindeki humus’u, kısacası kompost’u vurgulamamızın zamanı gelmiştir belki (Yerküreli’nin yararı ne cinsi, ne türü belirtmesidir...).

Üretim sistemleriyle doğurma sistemleri arasındaki üçüncü fark davranışları doğallaştırmaksızın etki eden öğeleri çoğaltma olasılığına bağlıdır. Maddeci olmak demek artık ister istemez dünyayı nesnelere indirgemek değil, göz önüne alınması gereken hareketlerin, tam olarak Sirius’tan bakışın yakından izlemeye izin verdiği yaratılış hareketlerinin listesini genişletmektir.

Aslında yerküreliler varlıklarını sürdürebilmek için başka kaç varlığa gereksinim duyduklarını anlamak gibi çok hassas bir sorunla karşı karşıyalar. Bu listeyi yaparak yaşam alanlarını (bu ifade çoğunlukla devletin basit yönetim bölgesine indirgenen yurt sözcüğünün yerine kullanılabilir) belirliyorlar.

94
Ne istiyorsunuz? Elinizden ne geliyor? Kimlerle birlikte yaşamaya hazırsınız? Kim sizi tehdit edebilir?

Aradığımız şey birbirine eklenen tüm bu faillerle uzlaşmak değildir; onlara bağımlı olmayı öğreniriz. Herhangi bir indirgeme, herhangi bir uyum söz konusu değildir.

Bir doğurma sisteminde, etki eden tüm öğeler, tüm canlılar kendilerinden sonra gelecekleri, atalarını sorgular, özetle kalıcı olabilecek soy zincirleri keşfedip içlerinde yer almaya çalışırlar.

Eski modernler için büyük ölçüde mantığa aykırı bir işlemdir bu. Onlar açısından, bir satırla geriye dönülmez biçimde birbirinden ayrılmış eskiyle yeni arasında bir seçim yapmak gerekmiştir her zaman. Geçmiş artık geçişe izin veren şey olmaktan çıkmış, yalnızca aşılmış olan şeye dönüşmüştür. Bu seçimin tartışılması, duraksamak, tartmak, acele etmemek, zaman okundan kuşkulanmak, eski kafalı olmak demektir.

Modernleşme cephesinin sapkınlığı, gelenek mefhumunu eskimiş bir şey olarak gülünçleştirerek, her türlü aktarım, miras, yeniden canlanma, dolayısıyla dönüşüm, kısacası doğurma biçimini olanaksız kılmasıdır. Bu çocukların eğitimi için olduğu kadar manzaralar, hayvanlar, hükümetler ya da tanrılar için de geçerlidir.

95

Bir üretim sistemi çerçevesinde, yalnızca insanlar -her zaman çok geç- başkaldırabilir; bir doğurma çerçevesindeyse, -felaketten önce- daha pek çok haykırış duyulabilir.

Bir üretim sisteminden bir doğurma sistemine geçildiğinde, adaletsizliğe karşı başkaldırı kaynakları çoğaltılabilir, bunun sonucunda da Yerküresellik mücadelelerindeki potansiyel müttefik yelpazesi büyük ölçüde genişleyebilir.

Böyle bir jeopolitik değişim felsefi bir karara bağlı olsaydı güçsüz kalırdı. Öte yandan, Yeni İklim Rejimi’ne dek, inanılmaz, karmaşık, korkunç görünmüştür.

Bizi insanın, yurdun, politikanın, uygarlığın tanımını elden geçirmek zorunda bırakan, deyim yerindeyse, zincirinden boşanmış faillerin katkısından yararlanıyoruz artık.

Şu anki durum, yanlamasına bakıldığında, yalnızca üretim sistemleri dahilindeki maddi tarih boyunca bir sürü örneğine rastladığımız gibi bir çelişkiyi değil, bir yanda üretim sistemiyle öte yanda doğurma sistemi arasındaki bir çelişkiyi yansıtır. Bu yalnızca bir ekonomi sorunu değil, aynı zamanda bir uygarlık sorunudur.

96
Yerküresellik henüz bir kurum değildir, ama şimdiden bir aktördür ve Modernlerin “doğa”sına yüklenen politik rolden açıkça farklı bir rol üstlenir.

(Bununla birlikte, belki bir bilimsel alana işaret etmek dışında ekoloji sözcüğünü kullanmaktan vazgeçmenin zamanı gelmiştir. Sorun yalnızca aynı bahislerle boğuşan başka yerkürelilerle birlikte ya da onlara karşı yaratılacak yaşam alanlarıyla ilgilidir. Bundan böyle politik sıfatı, çok uzun süre onu sınırlayan polis’in anlamı genişletilirse, bu yaşam alanlarını tanımlamaya yetebilir.)


XIX

97
“Sürdürülebilir tarımla mı uğraşmalıyım, gösterilerde başa mı geçmeliyim, Kış Sarayı’na mı yürümeliyim, Aziz Francesco’nun öğütlerini mi dinlemeliyim, bilgisayar korsanı mı olmalıyım, komşularım arasında eğlenceler mi düzenlemeliyim, yeniden cadı ayinleri mi keşfetmeliyim, yapay fotosenteze mi yatırım yapmalıyım, yoksa kurtların izini sürmeyi öğrenmemi mi istiyorsunuz?”

Bu denemenin amacı kuşkusuz hayal kırıklığı yaratmak değil, ama onun tarihin akışından daha hızlı gitmesi beklenemez: Bir yandan Yerküreselliği herkes bilir -kim modern saptamaları bırakmayı aklından geçirmemiştir ki?-, öte yandan Yeni İklim Rejimi’nin paylaşılan bir kurumu yoktur. İşte biz bu arada kalmışlıkla, bu tuhaf savaşta, hem cepheye doğru harekete geçiriliyoruz hem de geriye çekiliyoruz.

98
Yerküreselliğin hem boş hem de meskûn olması, durumu daha da belirsizleştiriyor. Sayısız toprağa dönüş girişimi yaşanıyor. Bu terim gerek sanat sergilerinde, gerek bilim dergilerinde, gerek komünlerin yeniden ortaya çıkışında, gerekse kırsal bölgelerin derinliklerinin yeniden işgalinde; her yerde karşımıza çıkıyor. Her ne kadar elimizde başka bir koordinat sistemi bulumadığı için seçimler sırasında ya da iletişim ortamlarında gezinirken farkında olmasak da ok yaydan çoktan çıktı: Büyük yer değiştirme gerçekleşti bile.

Buna karşın, doğruya doğru, üçüncü çekim merkezinin çekici renkleri yok. Çok fazla özen, çok fazla dikkat, çok fazla zaman, çok fazla diplomasi istiyor. Bugün bile Küresellik hâlâ ışıldıyor, özgürleştiriyor, heyecan yaratıyor, bilmezden gelmeyi bunca hoş görüyor, serbestleştiriyor, sonsuz gençlik izlenimi yaratıyor. Ne var ki, aslında varolan bir şey değil. Yerellik de güven veriyor, yatıştırıyor, bir kimlik sunuyor. Ama o da aslında varolan bir şey değil.

“Kimliğe ve sınırların savunulmasına acil dönüş yapmadan, insanlara korundukları duygusunu nasıl kazandıracağız? Modernleşmenin birbiriyle çelişkili kıldığı, aslında birbirini tamamlayan iki hareketle: bir yandan bir toprağa bağlanarak, öte yandan dünyasallaşarak.”

99
Toprak bağlanmaya, dünya kopmaya izin verir. Bağlılık Büyük Dışarısı yanılsamasından kurtulmamızı sağlar, kopuş da sınır yanılsamalarından kurtulmamızı. Gözetilmesi gereken budur.

... yurt mücadelelerinden kurtulup, “küresel düzeye geçme”ye ve Yerküre’yi “bir bütün olarak” kavramaya kalkışmak da anlamsız. Yerküresellik zamansal ya da uzamsal ölçeklerin ve sınırların altüst edilişiyle tanımlanır. Bu güç her yere birden etki eder ama birliği yoktur. Politiktir ama devletle ilgili değildir. Tam anlamıyla atmosferiktir.

100
CO₂’nun uzamsallaşması kentsel ulaşımınki gibi değildir; sutaşırların yerelliği kuş gribininki gibi değildir; antibiyotikler dünyayı İslamcı teröristlerden farklı biçimde küreselleştirir; köpeği Cayenne, Donna Haraway’i aklından bile geçmeyecek yerlere gitmek zorunda bırakır; daha önce gördüğümüz gibi, kömürün ortaya çıkardığı mücadeleler petrol kaynaklı olanlara benzemez, vb.

Ne yapacağız peki? Öncelikle betimleyeceğiz. Yerküreselliğin bizim için nelerden oluştuğunu santimetre santimetre, her canlıyla, her insanla sayıp dökmezsek, ölçüp biçmezsek, politik anlamda nasıl harekete geçebiliriz? Olsa olsa kurnazca görüşler dile getirebilir ya da saygın değerleri savunabiliriz, ama politik duygulanımlarımız boşa kürek çeker.

101
Bunun için, yaşam alanlarını bir yerkürelinin yaşamını sürdürebilmek için bağlı olduğu şey olarak tanımlamayı kabul etmek, bunu yaparken de başka hangi yerkürelilerin ona bağımlı olduğunu sorgulamak gerekir.

Bir yerküreli açısından bir yaşam alanını tanımlamak, kalıcılığı için gerek duyduğu şeyleri, dolayısıyla da yeri geldiğinde yaşamı pahasına savunmaya hazır olduğu şeyleri listelemek demektir. Bu bir kurt için olduğu kadar bir bakteri için, bir şirket için olduğu kadar bir orman için, bir tanrı için olduğu kadar bir aile için de geçerlidir. Belgelenmesi gereken şey, bir yerkürelinin ona sahip olan ve bağlı olduğu iyeliklerdir - iyelik sözcüğünün her anlamıyla. Öyle ki, söz konusu iyelikler onlardan yoksun kalırsa, yok olmasına yol açabilirler.

Kuşkusuz asıl güçlük böyle bir listenin çıkarılmasıdır. Üretim süreciyle doğurma süreci arasındaki çelişkinin doruğa taşındığı nokta da budur.

Üretim sisteminde listeleme kolaydır: insanlar ve kaynaklar. Doğurma sistemindeyse liste yapmak çok daha güçtür, çünkü onu oluşturan faillerin, canlıların, etki edenlerin her birinin kendine özgü bir güzergâhı ve çıkarı vardır.

Bir yurt aslında tek bir fail türüyle sınırlı değildir. Bir yerkürelinin yaşamını sürdürebilmesi için vazgeçilmez olan şey soruşturma, deneyim, alışkanlık, kültür yoluyla saptanan -uzak ya da yakın- bütün canlılardır.

Söz konusu olan, sınıf tanımlarını yaşamın sürmesini sağlayan her şeye yayarak genişletmektir. En çok neye bağlısınız? Kiminle birlikte yaşayabilirsiniz? Kimin yaşamını sürdürebilmesi size bağlı? Kiminle mücadele etmeniz gerekecek? Tüm bu failleri nasıl bir hiyerarşiye oturtabilirsiniz?

103
Halk olarak varolmakla kendi yaşam alanlarını betimleyebilmek aynı şeydir - işte eksi-dünyasallaşmanın bizi yoksun bıraktığı şey de budur.

104
Şu anki durumun çarpıcı yanı, eksik olan halkların içinde bulundukları durumları ve çıkarlarını öyle betimleyemedikleri için kendilerini büyük ölçüde yolunu şaşırmış, yitik hissetmeleri ve hepsinin aynı şekilde davranması; hareket edenlerin hareket etmeyenler gibi, göç edenlerin yerlerinde kalanlar gibi, “köklü” olduklarını söyleyenlerin kendilerini yabancı hissedenler gibi olması: Ayaklarının altında kalıcı ve üstünde yaşanabilir bir zemin yokmuşçasına, bir yerlere sığınmaları gerekiyormuşçasına.


XX

105
Kentsoylu ve taşra kökenli bir üniversite öğretim üyesiyim. ... Kuşkusuz, ayrıcalıklı biriyim. Okur bundan jeo-toplumsal çatışmalar üstüne konuşabilecek biri olmadığım sonucunu çıkarabilir.

Ayak basmak [kitabın özgün adı “Nereye İnmeli?] demek, ister istemez ayağın bir yere basması demektir. Bundan sonra yazdıklarım birlikte yaşamak istediğimiz insanlarla yürütülecek son derece riskli diplomatik pazarlığa bir giriş olarak okunmalı. Sonuçta, ben ayağımı Avrupa’ya basmak istiyorum!

Avrupa’da, bu Eski Kıta’da, İngiltere onu yüzüstü bırakması gerektiğine inanalı ve Yeni Dünya Trump sayesinde, görünüşe göre, kendine ideal olarak 1950’li yılları alan bir modern yaşam yorumunda donup kalmaya başlayalı beri jeopolitik değişti.

106
Avrupa yalnız, orası doğru, ama yalnızca Avrupa kendi tarihinin akışına yeniden egemen olabilir. Bunun nedeni tam olarak Ağustos 1914’ü dünyanın geri kalanını arkasından sürükleyerek yaşamış olmasıdır.

Avrupa’nın kusurlarından kaynaklanan nitelikleri de var. ... Modernden çağdaş’a geçiş için umutlanmak...

Bir sorunun yanıtı ortada artık: Ulus-devlet uzun süre boyunca eski aidiyetlere karşı modernleşme vektörünü oluştururken, şimdi artık Yerelliğin öteki adı yalnızca. İçinde yaşanabilir dünyanın adı olmaktan çıktı.

107
Peter Sloterdijk günün birinde Avrupa’nın imparatorluktan kesin olarak vazgeçmiş ulusların kulübü olduğunu söylemişti. Brexit savunucularını, Trupm’ın seçmenlerini, Türkleri, Çinlileri, Rusları bırakalım yaşasınlar imparatorluk düşleriyle. Biliyoruz ki, haritacılık anlamında bir bölgede hüküm sürmeyi hâlâ istiyorlarsa, bu açıdan bizim bugün hem bize hem de onlara egemen olan Yerküre’ye egemen olma şansımızdan daha fazla şansları yok.

Avrupa küresel uzam üstündeki etki alanının ne denli hassas olduğuna tanık oldu. Artık bir dünya düzeni dayatmaya kalkışamaz, hayır, ama üstünde yaşanabilir bir toprağa kavuşmanın ne demek olduğunu gösterecek bir örnek sunabilir.

Sonuçta, haritacılık araçlarıyla saptanan uzam anlamında Küre’yi icat etme savında olan odur. Bu öyle güçlü -aşırı güçlü- bir koordinat sistemidir ki, yaşam biçimlerinin çokluğunun gözlemlenmesini, korunmasını, toplanmasını sağlar. Bu ilk olarak dünya tasarımıdır; basitleştirilmiştir kuşkusuz ama ortaktır; etnik merkezcidir kuşkusuz, ama ortaktır; nesnelleştiricidir kuşkusuz ama ortaktır.

108
Küre’yi yeniden etkili kılabilmek için bu tasarıyı “küresellikten uzaklaştırmak” ona düşer. Her şeye karşın, modelini kendisinin yarattığı o ulus-devletlerin egemenliğini yeniden tanımlama görevi de onundur.

Evet, Avrupa dünyaya “egemen” olabileceğini düşündüğü zamanlarda tehlikeliydi, ama küçülüp ufacık bir fare gibi tarihten gizlenmeye çalışsa daha da tehlikeli olmaz mıydı sizce? Kendi yarattığı modernleşme biçimini “çağırma”nın her anlamıyla çağırma eğiliminden nasıl kurtulabilirdi ki? Kendi işlediği suçlardan ötürü, küçüklük ona yasaklanmıştır.

Bu suçlar arasında en önemlisi yerlere, yurtlara,ülkelere, kültürlere yerleşebileceğine inanmaktı, gerek oraların sakinlerini ortadan kaldırarak, gerek yaşam biçimlerinin yerine kendininkini getirerek - bunu da zorunlu “uygarlaşma” adına yaptı. Bildiğimiz gibi, Küre’nin imgesini ve bilimsel biçimini olanaklı kılan şey de bu suçtur.

Şu anda modernleşmenin açtığı uçurumlara dönmüyorsa Avrupa’nın bir anlamı kalmaz. Düşünümsel bir modernleşme düşüncesine kazandırılabilecek en iyi anlam budur.

109
Kuzu postuna bürünmüş kişiler onca insanın Avrupa sınırlarını aşıp, “evimize” “kendi evleriymiş gibi” yerleşmesine kızıyorlar. Bunu önceden, “büyük keşifler”den önce, sömürgeleştirmeden önce, bağımsızlaşmalardan önce düşünmek gerekiyordu.

Büyük Yer Değiştirme’den korkuyorsanız, işe, “bakir topraklara” kendi yaşam biçiminizi getirmekle başlamamalıydınız.

Avrupa potansiyel göçmenlerle yüzyıllık bir anlaşma imzalamış gibi: Size sormadan evinize geldik; siz de sormadan evimize geleceksiniz. Her şey karşılıklı. Bundan kaçış yok. Tüm halkların topraklarını ele geçirdiği için, tüm halklar şimdi ona doğru yürüyor.

Avrupa ayrıca başka yerkürelilerle de bir anlaşma imzalamış gibi görünüyor, onlar da sınırlarını ele geçirmek için ilerlemeye başladı: Okyanusların suları, kurumuş ya da kabarmış ırmaklar, iklim değişikliğine yakalanmamak için olabildiğince çabuk göç etmek zorunda kalan ormanlar, mikroplarla asalaklar, hepsi bir büyük yer değiştirmenin peşinde. Sormadan evimize geldiniz; biz de sormadan evinize geleceğiz. Tüm kaynaklardan yararlanıldığı için, haklı olarak aktörlere dönüşen bu kaynaklar, tıpkı Birman Ormanı gibi, kendilerinin olan şeyleri geri almak üzere ilerlemeye başladı.

Zamanın üç büyük sorunu kısmen onun topraklarına yöneltilebilir: Eksi-dünyasallaşmadan nasıl kurtulacağız? Yer sisteminin insan eylemlerine tepkisine nasıl göğüs gereceğiz? Sığınmacıları ağırlamak için nasıl örgütleneceğiz?

110
Başkaları bunu yapamayacak demek değil bu. Avrupa’nın, tarihi yüzünden, bu konuda ön ayak olması gerekiyor demek, çünkü baş sorumlu o.

İyi de hangi Avrupa? Kimdir Avrupalı? Güzelim yaşam alanı sözünü bu bürokratik ve ruhsuz şeyle nasıl ilişkilendireceğiz?

Avrupa ruhsuzmuş! Hiç tanımamışsınız onu! O onlarca dil konuşur - sığınmacıları sayesinde binlerce. Kuzeyden güneye, doğudan batıya yüzlerce birbirinden farklı ekosisteme yayılır. Her yerinde, arazinin her kıvrımında, her sokak köşesinde, sakinlerinden her birini başkalarına bağlayan savaşların izleri vardır. Kentleri vardır, ama ne kentler! Avrupa görkemli kentlerin takımadasıdır. O kentlere bir bakarsanız, insanların neden oralarda -ya da çevrelerinde- yaşama olanağı için dört bir yandan akın ettiğini anlarsınız.

Sınırları ve tüm egemenlik türlerini olabilecek her şekilde örüp örüp sökmüştür. Yüzyıllardır demokrasinin tadına bakmaktadır. Kendini dünya yerine koyamayacak denli küçük, ufak bir toprak parçasıyla yetinemeyecek denli büyüktür. Zengindir, inanılmayacak denli zengindir ve zenginliğinin dayanağı bütünüyle -bilindiği gibi, kısmen, çünkü başkalarının topraklarını işgal etmiş, yakıp yıkmıştır!- yakılıp yıkılmamış bir topraktır.

İnanılması güç ama kırlarını, manzaralarını, yönetimlerini, daha çökmemiş refah devletlerini korumayı başarmıştır.

Kusurlarından kaynaklanan bir başka üstünlüğü de şudur: Ekonomiyi bütün gezegene yayarken, onsan büsbütün zehirlenmemeyi becermiştir.

111
Görünen o ki, başka kültürler onun “çökmekte” olduğunu söyleyip, karşısına kendi yaşam biçimlerini koymak istiyor: Demokrasiden vazgeçen o halklar göstersinler bakalım niteliklerini - bırakalım kararı başka halklar versin.

Taşra mı? İyi ya, bize gereken şey de tam olarak bu: modernleşmeden sonra, modernleşmenin kesin olarak yerlerinden ettiği insanlarla birlikte, bir yerde yaşamanın ne olduğunu yerel, evet, demk ki taşraya özgü birbiçimde denemeliyiz.


Avrupa tarihinin başlangıcında olduğu gibi evrensellik sorununu yeniden ele alıyor, ama bu kez kendi önyargılarını herkese dayatmak için koşuşturmuyor.
.
.
.