4 Ağustos 2018 Cumartesi

Giorgio Agamben - Kutsal İnsan

.
.
















.
.

Türkçe’de Giorgio Agamben
1978 Çocukluk ve Tarih: Deneyimin Yıkımı Üzerine Bir Deneme. (Çev. Betül Parlak), Kanat Kitabevi, 2010 İstanbul
1985 Nesir Fikri. (Çev. Fırat Genç), Metis Yayınları, 2009 İstanbul
1990 Gelmekte Olan Ortaklık. (Çev. Betül Parlak), Monokl Yayınları, 2012 İstanbul
1995 Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat. (Çev. İsmail Türkmen), Ayrıntı Yayınları, 2001 İstanbul
1998 Tanık ve Arşiv: Auschwitz'den Artakalanlar. (Çev. Ali İhsan Başgül), Dipnot Yayınları, 2017 Ankara
2002 Açıklık: İnsan ve Hayvan. (Çev. Meryem Mine Çilingiroğlu), Yapıkredi Yayınları, 2009 İstanbul
2003 Olağanüstü Hal. (Çev. Kemal Atakay). Varlık Yayınları, 2008 İstanbul
2005 Dünyevileştirmeler. (Çev. Betül Parlak). Monokl Yayınları, 2011 İstanbul
2006 Dispozitif Nedir? / Dost. (Çev. Ekin Dedeoğlu), Monokl Yayınları, 2012 İstanbul
2008 Şeylerin İşareti: Yöntem Üstüne. (Çev. Betül Parlak), Monokl Yayınları, 2012 İstanbul
2009 Çıplaklıklar. (Çev. Suna Kılıç), Alef Yayınevi, 2017 İstanbul


Kutsal İnsan (1995)
Giorgio Agamben
(Çev. İsmail Türkmen), Ayrıntı Yayınları, 2001, İstanbul

İçindekiler
Giriş 9
Birinci Kısım: Egemenliğin Mantığı
1. Egemenliğin Paradoksu 25
2. “Nomos Basileus” 42
3. Potansiyel ve Hukuk 53
4. Hukuk Biçimi 65
Eşik 81
İkinci Kısım: Homo Sacer
1. Homo Sacer 89
2. Kutsalın Müphemliği 94
3. Kutsal Hayat 101
4. “Vitae Necisque Potestas” 108
5. Egemen(in) Beden(i) ve Kutsal Beden 113
6. Yasak ve Kurt 128
- Eşik 137
Üçüncü Kısım: Modern(liğ)in Biyosiyasal Paradigması Olarak Kamp
1. Hayatın Siyasallaş(tırıl)ması 143
2. Biyosiyaset ve İnsan Hakları 152
3. Yaşamayı Hak Etmeyen Can 163
4. “Siyaset ya da Bir Halkın Hayatına Şekil Vermek” 172
5. VP 184
6. Ölümün Siyasallaş(tırıl)ması 191
7. Modern(liğ)in “Nomos”u Olarak Kamp 198
Eşik 215




Ve hayatı takdir eden buyruğun ölümü takdir ettiğini gördüm.
Aziz Pavlus



Giriş


13
... zoe’nin polis’in alanına girmesi -yani çıplak hayatın siyasallaştırılması- modernliğin belirleyici olgusunu oluşturuyor... Karşıtlıkları modern siyasetin temelini oluşturan -ve bugün artık gerçek bir belirsizlik mıntıkasına* girme noktasına doğru çözülmeye devam eden- kategorilerin (sağ-sol, özel-kamusal, mutlakiyetçilik-demokrasi, vb.) eninde sonunda yok olup olmayacaklarına ya da eğer ortadan kalkmayacaklarsa, bu biyosiyasetin ufkunda yitirdikleri anlamlarına en sonunda yeniden kavuşup kavuşmayacaklarına karar verebileceğimiz yer yine biyosiyasal bir ufuktur. Bugün artık siyasal [olan]ı saklandığı delikten çıkarabilecek ve aynı zamanda da düşünceyi pratik uğraşlarına iade edebilecek olan tek şey, Foucault ve Benjamin’in izinden giderek, çıplak hayat ile siyaset arasında var olan ve görünüşte birbirinden çok farklı modern ideolojileri gizlice yöneten ilişkiyi sorgulayan bir düşünümdür.


Foucault’nun çalışmalarında hep var olan özelliklerden biri, iktidar sorununu hukuksal-kurumsal modeller (egemenliğin tanımlanması, Devlet teorisi) temel alan geleneksel yaklaşımı tamamen terk ederek, iktidarın, öznelerin ta bedenlerine ve hayat tarzlarına nüfuz ettiği somut yolları önyargısız analiz etmesiydi.


14
[Foucault iktidar analizini] iki ayrı araştırma pusulasına göre yönlendiriyordu: Birincisi, Devletin üstlendiği ve merkezine de bireylerin doğal hayatını oturttuğu siyasal teknikler (örneğin polis-bilim) üzerine yaptığı çalışmalar; ikincisi ise, özneleş(tir)me süreçlerinin bireyi bir yandan kendi kimlik ve bilincine, öte yandan ise, aynı zamanda, dışsal bir iktidara bağlamasına yol açan kendilik teknolojileri hakkındaki incelemeler. ... Foucault, son yazılarından birinde, Batı’daki modern devletin, öznel bireyleşme tekniklerini, daha önce hiç görülmemiş bir derecede, nesnel bütünselleşme prosedürleriyle birleştirdiğini iddia ediyor ve “modern iktidar yapılarının aynı anda hem bireyselleş(tir)melerinden hem de bütünselleş(tir)melerinden doğan” gerçek bir “siyasal ikilem”den söz ediyordu.


Ne var ki iktidarın bu iki yüzünün birleştiği nokta Foucault’nun çalışmalarında ilginç bir biçimde bulanık kalıyor. ... İktidarın bünyesinde, bireyselleş(tir)me teknikleriyle bütünselleş(tir)me prosedürlerinin birleştiği belirsizlik mıntıkası neresidir? ... İktidarın ortaya çıkışında öznel bir tarafın olduğu gerçeği ... “gönüllü kölelik” kavramında zaten örtük olarak ifade ediliyor. Fakat acaba bireylerin bu gönüllü köleliğinin nesnel iktidarla temasa geçtiği nokta neresidir? ... Bugün, gösteri toplumunun gücü gibi, siyasal alanı her yerde dönüştüren fenomenler karşısında, öznel teknolojiler ile siyasal teknikeri birbirinden ayrı tutmak meşru ya da hatta mümkün müdür?


15
[Foucault’un çalışmalarındaki kör nokta, vb.] İşte elinizdeki bu çalışma, tam da hukuksal-kurumsal iktidar modeli ile biyosiyasal iktidar modeli arasındaki bu saklı kesişme noktasını ele alıyor. Bu çalışmanın vaacağı muhtemel sonuçlardan biri şu olacaktır: Bu iki analizi birbirinden ayırmak imkânsızdır ve egemen iktidarın -saklı da olsa- orijinal çekirdeğini oluşturan şey, çıplak hayatın siyaset alanına sokulmasıdır. Hatta şunu bile diyebiliriz: Egemen iktidarın ortaya koyduğu ilk etkinlik, biyosiyasal bir beden yaratmaktır. Bu anlamda biyosiyaset, en azından egemen istisna kadar eski bir olgudur.


Eğer bu doğru ise, bu durumda, polis’i, hayat (zen) ile iyi hayat (eu zen) arasındaki karşıtlık olarak tanımlayan Aristoteles’in bu tanımını yeniden ele almak gerekecektir. Bu karşıtlık, gerçekten de ikincinin birinciyi, siyasal nitelikli hayatın çıplak hayatı içlemesi anlamını da taşıyor. ... Batı siyasetinin kendisini oluşturmak için neden öncelikle çıplak hayatı dışladığını (ki bu dışlama aynı zamanda bir içlemedir), yani neden en başında ev hayatı ile şehir hayatını birbirinden ayırdığını sormalıyız. Eğer hayat, kendisini, dışlanarak içlenen bir şey olarak sunuyorsa, bu halde siyaset ile hayat arasında nasıl bir ilişki vardır?


16
Siyaset, hayatın kendi kendini iyi hayata dönüştürmesinin gerektiği ve siyasallaştırılması gereken şeyin daima zaten çıplak hayat olduğu yer... Batı siyasetinde çıplak hayatı kendine has bir ayrıcalığı vardır ve bu ayrıcalık, dışlanmasıyla insanların yaşadığı kenti doğuran bir şeyin ayrıcalığıdır.


O halde, Politika’nın bir yerinde, polis’in doğru yerinin sesten dile geçişte konumlandırılması hiç de tesadüf değildir.


Canlı varlıklar içerisinde konuşan tek varlık insandır. Ses, acı ile hazzın işaretidir ve bundan dolayı da öteki canlı varlıklara ait bir özelliktir (çünkü bu varlıkların doğası, acı ile hazzı tatma ve bu ikisini gösterme noktasına kadar gelişebilmiştir). Halbuki dil, uyan ile uymayanı ve adaletli ile adaletsizi duyumsamak, öteki canlı varlıklarda olmayan bir insani özelliktir ve bunların bir araya gelmesiyle yerleşim ve kent ortaya çıkar” (1253a, 10-18), (Aristoteles, ?Politika).


[Ama, şurada da...]
Batı metafizik geleneğine göre insan bir zoon logon échon'dur (konuşabilen hayvan); oysa insanı diğer canlı türlerinden ayırt eden şey genel olarak dil değil, dil ile söz arasındaki, (Benveniste'in kullandığı anlamda) göstergesel ile anlamsal arasındaki, göstergeler dizgesi ile söylem arasındaki bölünmedir. Aslında hayvanlar dilden yoksun değildir, aksine, onlar her zaman ve tamamen dildirler. ... Hayvanlar dile girmezler, onlar zaten hep dilin içindedirler. İnsana gelince, bir çocukluğu olduğundan, en başından beri konuşan olmadığından, bu tek dili böler: Konuşmak için önce kendini dilin öznesi olarak kurması, "ben" demesi gerekmektedir. Bu nedenle eğer dil gerçekten de insanın doğası ise (ve doğa, iyi düşünüldüğünde, ancak sözsüz dil anlamına gelebilir, Aristoteles'in tanımıyla bir ... "sürüp giden köken"dir; böylece doğa olmak her zaman zaten dilin içinde olmak anlamına gelir) o zaman insanın doğası daha kaynağında bölünmüştür, çünkü çocukluk bu doğaya bir süreksizlik, bir kesinti getirmekte, dil ile söylem arasına farklılık sokmaktadır.” Giorgio Agamben, Çocukluk ve Tarih, (Çev. Betül Parlak), Kanat Yayınları, 2010 İstanbul, s.62


17
Canlı varlık hangi biçimde dile sahiptir” sorusu tam anlamıyla “çıplak hayat hangi biçimde polis’te yer alır” sorusuna tekabül ediyor. Canlı varlığın logos’a sahip olması, logos’ta kendi sesini bastırması ve korumasıyla olur; tam da poliste yer almasının, kendi çıplak hayatının polis’te, bir istisna olarak, dışlanmasıyla olduğu gibi.


Çıplak hayatın ‘siyasallaştırılması’yla -bu eşsiz metafizik görevle- yapılan şey, yaşayan insanın insanlığına karar vermektir. Bu görevi yerine getirirken modernliğin yaptığı iş, metafizik geleneğin özcü yapısına olan sadakatini ilan etmekten başka bir şey değildir. Batı siyasetinin temel ikiliği dost-düşman ikiliği değil; çıplak hayat-siyasal varoluş, zoe-bios, dışlama-içleme ikilikleridir. Siyasetin varolmasının nedeni, insanın, bir yandan dili aracılığıyla kendisini kendi çıplak hayatından ayırıp bunları karşıt hale getirirken öte yandan da, aynı zamanda, bu çıplak hayatıyla içerici bir dışlama ilişkisi içinde yaşayan canlı varlık olmasıdır.


Bu kitabın baş-kahramanı çıplak hayattır; yani öldürülebilen fakat kurban edilemeyen bir insan olan homo sacer’in (kutsal insanın) hayatıdır. ... Eski Roma hukukunda bulunan ve insan olarak zamanın hukuk düzenine [ordinamento]* sadece dışlanma yoluyla (yani öldürülebilirliği sıfatıyla dahil edilen bu muğlak şahsiyet burada bize bir anahtar sunuyor.


* Düzen, sadece düzen anlamını değil, aynı zamanda siyasal ve hukuksal hâkimiyet, düzenleme ve siyaset anlamlarını da taşıyan İtalyanca ordinamento sözcüğü yerine geçiyor. [Carl Schmitt, ordnung, düzenleme]. [composition]


18
Modern siyaseti tanımlayan şey, ne zoe’nin polis’e dahil edilmesi -ki zaten bu kesinlikle eski bir durumdu- ne de çıplak hayatın, Devlet iktidarının yansıtma ve hesaplamalarının temel öznelerinden biri haline gelmesidir. Burada önemli olan şey şudur: Bütün istisnaların kural olması sonucunu veren süreçle birlikte çıplak hayat alanı (ki bu aslında siyasal düzenin marjinlerinde konumlanmış olan bir alandı) gün geçtikçe siyasal alanla örtüşmeye başlıyor ve [dolayısıyla da] dışlama ile içleme, dışarı ile içeri, bios ile zoe ve hak ile olgu indirgenemez bir belirsizlik mıntıkasına giriyor. [Çıplak hayatı, aynı anda hem hem siyasal düzenden dışlayan hem de bu düzenin içine hapseden söz konusu istisna durumu...]


[birinci süreç: siyasal düzenin sınırları bulanıklaşmaya başlayınca, çıplak hayatın kendisini bütün kente özgürce salıvermesi ve siyasal düzendeki çatışmaların hem öznesi hem de nesnesi haline gelmesi... ikinci süreç: canlı bir v arlık olarak insanın kendisini artık siyasal iktidarın bir nesnesi olarak değil; bu iktidarın bir öznesi olarak sunması...] [Bir zamanlar birbirinin karşıtı olan bu iki süreç, vatandaşın çıplak hayatı bağlamında, insanlığın yeni biyosiyasal bedeni bağlamında birleşiyor.]


19
O halde, eğer modern demokrasiyi klasik demokrasiden ayıran bir şey varsa, o da şudur: Modern demokrasi ta en başından beri kendisini zoe’nin doğrulanması ve kurtuluşu olarak sunuyor ve sürekli olarak da kendi çıplak hayatını bir hayat tarzına dönüştürmeye ve deyim yerindeyse, zoe’nin bios’unu bulmaya çalışıyor. Buradan da modern demokrasinin kendine özgü çıkmazı (aporia) doğuyor: Modern demokrasi, insanların özgürlük ve mutluluklarını, insanların bağımlılıklarının ve boyun eğmelerinin sergilendiği mekânda -”çıplak hayat”ta- arıyor. ... Demokrasi, hem de en yüksek noktasına ulaştığı ve bütün düşmanlarını nihayet alt ettiği bir zamanda [bile], mutluluğu için varını yoğunu harcadığı zoe’yi, tarihte eşi benzeri görülmemiş felaketlere sürüklenmekten neden kurtaramadı? Modern demokrasinin, göz kamaştırıcı post-demokratik toplumlardaki çöküşü ve gittikçe totaliter devlete doğru kayışının kökünde, pekâlâ, bu çıkmaz bulunabilir... (Nazizim ve faşizm, çıplak hayatın belirlenmesini siyasetin ana ilkesi haline dönüştürmüştür.)


20
[kamplardaki tanıklıklar...:] “İnsanların kalitesinin sorgulanması, insan ırkına ait olmayı neredeyse tamamen biyolojik bir değer yapıyor”


Aristoteles, … yalın hayatın ‘güzel gün’ü (euemeria) ile siyasal bios’un ‘büyük sıkıntı’sını karşılaştırırken, pekâlâ, Batı siyasetinin temelinde yatan bu çıkmazın en güzel formülünü sunuyor olabilir. O zamandan bu yana geçen yirmi dört yüzyıl, sadece geçici ve etkisiz çözümler getirdi. Batı siyaseti, kendisini gittikçe daha fazla bir biyosiyaset biçimine sokan bu metafizik görevi yerine getirirken, zoe ile bios ve ses ile dil arasında, kopukluk ve çatlakları iyileştirecek olan bir bağlantıyı inşa etmeyi başaramadı. [Dolayısıyla da] çıplak hayat siyasetin içinde hâlâ istisna olarak, yani sadece dışlanarak içlenen bir şey olarak var olmaya devam ediyor.


21
gösteri toplumunun kendisini mahkûm ettiği mükemmel anlamsızlık…


22
... hayatın kutsallığı sorunu...




Egemenliğin Mantığı
Birinci Bölüm


1. Egemenliğin Paradoksu


I
25
Egemenliğin paradoksu şu gerçeğe dayanıyor: Egemen [kişi], hukuk düzeninin aynı anda hem dışında hem de içindedir. Eğer egemen, gerçekten, hukuk düzeninin, kendisine istisna durumunu belirleme ve dolayısıyla da yürürlükteki düzenin geçerliliğini askıya alma yetkisi verdiği kişi ise, o zaman, “egemen, hukuk düzeninin dışında bulunmasına rağmen bu düzene aittir; çünkü, bu durumda anayasanın tamamen askıya alınıp alınmayacağına karar vermek bu kişiye düşer” (Schmitt). Egemen “aynı anda hukuk düzeninin hem dışında hem de içinde” olması önemsiz bir mesele değildir: Egemen, hukukun geçerliliğini askıya alma konusunda yasal yetkiye sahip olmakla, kendisini yasal olarak hukukun dışında tutuyor.


26
[Schmitt] “İstisna, bir sınıfa dahil edilemeyen şeydir. İstisna genel kodlamayı kabul etmez; fakat aynı zamanda özellikle hukukun resmi bir unsurunu, yani kararın mutlaklığını ortaya koyar. ... Devlet otoritesinin özünü en açık biçimde ifşa eden şey hüküm (verme)dir. Burada hüküm verme, hukuksal düzenlemeden ayırt edilmeli ve (paradoksal bir ifadeyle) otorite, yasa koymak için yasalara ihtiyaç duymadığını ispat etmelidir.


27
[İstisna... “gerçeklerin nihai konfigürasyonu”... Giambattista Vico]


... kuralın askıya alınmasından başka hiçbir şeye dayanmayan böyle bir “durum”un yapısı nasıl bir yapıdır?


28
İstisna, hukuk içinde, pozitif hukuku askıya almak suretiyle pozitif hukuku aşan bir unsurdur [Vico].


II
İstisna [exception] bir tür dışlamadır. Genel kuraldan dışlanan şey, münferit/tekil bir durumdur. Fakat istisnanın en kendine-has niteliği şudur: İstisna olarak dışlanan şey, dışlandığından dolayı kuralla hiçbir ilişkisi kalmayan bir şey değildir. Tam tersine, istisna olarak dışlanan şey, kuralla olan ilişkisini, kuralın askıya alınması biçiminde devam ettiriyor. ... Dolayısıyla, istisnai durum, düzenin öncülü olan kaos değil, düzenin askıya alınmasından doğan bir durumdur. Bu anlamda istisna, gerçekten de, etimolojik kökeninin de gösterdiği gibi, tamamen dışarıya terk edilen bir şey değil, dışarıda tutulan (ex-capere) bir şeydir.


Genellikle, hukuksal-siyasal düzenin yapısının, dışarıya itilen şeylerin aynı zamanda içeride tutulduğu bir yapı olduğu gözlemlenir. Nitekim, Gilles Deleuze ve Felix Guattari “Egemenlik, sadece içine alabildiği şeylere hükmeder” diyebiliyor; Maurice Blanchot ise, ... toplumun “dışarıyı kapatma”, yani dışarıyı “beklentinin ya da istisnanın içselliği”nde kurma çabasından söz ediyordu.


29
Sistem, bir aşırılıkla karşı karşıya kaldığı zaman, kendisini aşan bu şeyi yasaklamak suretiyle içine alır ve bu şekilde “kendisini kendisinin dışına taşırır” (L'Entretien infini, Maurice Blanchot, 292). Ancak, egemenliğin yapısını tanımlayan istisna çok daha karmaşık bir şeydir. Burada dışarıda kalan şeyler, yasaklanma ya da kapatılma/hapsedilme yoluyla değil; hukuk düzeninin geçerliliğinin askıya alınması suretiyle -yani, hukuk düzeninin istisnadan çekilmesine ve bundan vazgeçmesine imkân verilmesi suretiyle- içeriye alınıyor. İstisna kendisini kuraldan dışarı çıkarmıyor; bunun yerine, kural, kendi kendisini askıya alarak, istisnaya yol açıyor ve kendisini istisna olarak sürdürmek suretiyle de, öncelikle kendisini kural olarak tesis ediyor. Hukukun kendine özel “güç”ü, kendisini dışsallıkla ilişkisi içinde sürdürebilme kapasitesine dayanıyor.


... egemen istisna, kendisini içeri ile dışarıyı ayırmakla sınırlandırmayan, bunun yerine, bu ikisi arasındaki eşiği (istisna durumunu) belirleyen temel yerleştirmedir (Ortung).


30
... Schmitt’e göre egemen nomos’un bileşenlerinden biri olan “yer düzenlemesi”, “ülkenin/toprağın ele geçirilmesi” -yani, hukuksal ve teritoryal bir düzenlemenin (bir Ordnung ve bir Ortung’un) belirlenmesi- değil, her şeyden önce “dışarının ele geçirilmesi”, yani bir istisnadır.


Kaosa uygulanabilecek hiçbir kural olmadığı” için, öncelikle, dışarı ile içeri, kaos ile normal durum arasında bir belirsizlik mıntıkasının -istisna durumunun- yaratılması suretiyle, kaosun hukuk düzenine dahil edilmesi gerekiyor. Bir kuralın, bir şeye gönderme yapabilmesi için, dışsal bir ilişki (ilişkisizlik) içinde bulunulan bu şeyle hem önceden bir ilişkinin olduğunu varsayması ve hem de böyle bir ilişkiyi tesis etmesi gerekiyor.


... “yeryüzünün nomos’u”nun bileşenlerinden biri olan yerleştirme (Ortung) ile düzenleme (Ordnung) arasındaki bağ(lantı), Schmitt’in öne sürdüğünden çok daha karmaşıktır ve bunun merkezinde temel bir muğlaklık, yerleştirilemeyen bir belirsizlik ya da istisna alanı vardır. ... İçinde yaşadığımız çağda, istisna durumu her geçen gün biraz daha temel siyasal yapı haline geliyor ve nihai anlamda da, kural olmaya başlıyor. Çağımızda yürütülen, yerleştirilemeyenlerin daimi ve göz önünde bir yere yerleştirilmeleri çabasının sonucu olarak toplama kampları ortaya çıktı.


31
İşte “yeryüzünün” eski “nomos’unun” krizini belirleyen şey de, yerleştirme ile düzenleme arasındaki bağın tamamen koptuğu bu istisna mekânıdır.


III
32
Dil”, diyordu Hegel Tinin Fenomenolojisi’nde, “dışsallığın içsellik olduğu kadar içselliğin de dışsallık olduğu mükemmel bir şeydir”. … içeri ile dışarı arasındaki sınırları izlemenin mümkün olduğu ve belirli alanlara belirli kuralların tahsis edilebildiği mekânı yaratan şey, egemenin istisnayı belirleyen kararıdır. … Bu anlamda, konuşmak [dire], daima “yasa koymak”, yani, ius dicere’dir.


IV
[imge-metin]
Bu açıdan bakıldığında, istisna, birlikte bir sistem oluşturdukları örnekle simetrik bir ilişki içinde bulunuyor. İstisna ve örnek, bir kümenin kendi tutarlılığını tesis ve idame etmeye çalıştığı iki yolu oluşturuyor. Fakat istisna, ... içleyici bir dışlamayken (ve dolayısıyla da dışlanan bir şeyin içlenmesi görevini görürken), örnek dışlayıcı bir içleme olarak işlev görüyor. [“Seni seviyorum” ifadesi/dizimi, performatif bir konuşma edimi örneği olarak ifade ediliyorsa, o zaman, bu ifade, aynı anda hem normal bir bağlamda anlaşılamayan bir şey ve hem de bir örnek olarak alınabilmesi için de gerçek bir konuşma olarak algılanması gereken bir şeydir.]


33
[imge-metin] devam...
Örnek, kümeye ait olduğu sürece kümenin dışında kalıyor. İstisna ise, tam da normal duruma ait olmadığı için normal durumun içine giriyor. Tıpkı bir sınıfa aidiyeti gösterebilecek tek şeyin bir örnek -yani sınıfın kendisinin dışındaki bir şey- olmasında olduğu gibi, ait-olmamayı gösterebilecek tek şey de sınıfın ortasındaki bir şey, yani bir istisnadır.


V
35
Küme teorisinde üyelik ile kapsanma/içlenme aynı şey değildir. Eğer bir terim bir kümenin parçası ise, yani bu terimin bütün elemanları bu kümenin elemanı ise o zaman bu küme bu terimi kapsıyor demektir. Ancak bu terim, bir kümeye dahil olmadan bu kümenin bir üyesi olabilir, ya da öte yandan, bir terim, bir kümenin elemanı olmadan bu küme tarafından içlenebilir. [Badiou’da üyelik aidiyete (presentation), içlenme ise temsile (re-presentation) tekabül ediyor.


36
... egemen iddianın özelliği tam da şudur: Egemenliğin istisnaya uygulanması, istisnaya uygulanmaması suretiyle gerçekleşiyor; yani egemenlik, kendisinin dışında olan şeyleri içine alıyor. Dolayısıyla egemen istisna, tam da olağandışılığın temsil edildiği, yani temsil edilemeyen şeylerin temsil edildiği bir durumdur. [Bu noktada Deleuze&Guattari’nin flux anlatımı daha açıklayıcı olabilir] ... İstisna, üyesi olduğu bütün tarafından içlenemeyen ve zaten her zaman içinde olduğu bütünün bir üyesi olamayan şeydir.


37
Dilin bakış açısından bakıldığnda; içlenmeyi anlam [sense], üyeliği ise düzanlam [denotation]* olarak almak mümkündür. Bu anlamda, bir sözcüğün, daima, gerçekten işaret ettiği düzanlamdan başka anlamlarının da olduğu gerçeği, aşırılık noktası teoremine tekabül ediyor. İşte zaten hem Claude Lévi-Strauss’un gösterenlerin gösterilenleri aşan bileşenlere sahip olduğu yolundaki teorisinde (“bu ikisi arasında daima bir örtüşmezlik vardır, gösterenlerin kendilerinin temeli olan gösterilenleri aşmasıyla sonuçlanan ve yalnızca ilahi bir aklın çözebileceği bir şeydir”) hem de Emile Benveniste’in semiyotik (göstergebilimsel) ile semantik (anlambilimsel) arasında indirgenemez bir karşıtlık olduğu yolundaki öğretisinde söz konusu olan şey de bu ayrışımın ta kendisidir. ... Zaten, bütün anlam olasılıklarının daima dışına taşan kararlaştırılamayan şeyleri öne çıkarmakla, yapısökümün yaptığı şey de budur.


* roland barthes’ın kuramının merkezinde anlamlandırmanın iki düzeyi olduğu düşüncesi vardır. barthes anlamlandırmanın ilk tanımlayıcı düzeyine düzanlam/işaret (denotation), ikinci düzeyine çağrışımlı/yananlam (connotation) düzeyi demektedir. denotation; basit, temel, tanımlayıcı ve çoğu insanın üzerinde anlaştığı anlamdır. connotation ise, birinci basit düzeyden kod açabildiğimiz bu gösterenlerin (signifiers) anlamını okumamıza yarayan geleneksel kavramsal sınıflandırmaları kullanarak geçtiğimiz ikinci düzeydir. ekşi




VI
37
Nitekim egemenlik, Schmitt’te, istisnanın kararlaştırılması biçiminde karşımıza çıkıyor. Buradaki karar, hiyerarşik olarak bütün herkesin üstünde olan bir öznenin iradesini ifade eden bir şey değil, nomos’un bedenine/bünyesine, buna can ve anlam veren dışsallığın kazınmasını temsil eden bir şeydir. Egemen, meşru/yasal olan ile olmayanı değil; hukuk alanına canlılığın sokulmasını ... kararlaştırıyor.


38
Hukuk, düzenleyici bir karaktere sahiptir ve bir “kural”dır. Bunun böyle olmasının nedeni, hukukun, emir ve yasaklar vazetmesi değil; her şeyden önce, gerçek hayatta kendi referans alanını yaratmak ve bu referansı düzenli hale getirmek zorunda olmasıdır. Kurallar bu referansın koşullarını hem istikrarlı hale getirdiği hem de önceden varsaydığı için, bir kuralın orijinal yapısı daima şöyledir: “a (gerçek bir durum) ise b (hukuksal sonuç)”. Burada, bir gerçek, hukuk düzeninden dışlanmak suretiyle bu düzene dahil oluyor; yasal durumun öncesinde bir ihlal var oluyor ve bu yasal durum ihlal tarafından belirleniyor. ... Hukuksal düzen, başlangıçtaki haliyle, bir ihlalin cezalandırılması değildir; bunun yerine, yaptırımsız olarak aynı eylemi tekrarlamak suretiyle kendi kendisini tesis eden bir şeydir.


Hayatın bu şekilde hukukun içine çekilmesinin şifresi, yaptırımda değil; suçlulukta (borçluluk/bedel-ödeme-durumu) yatıyor; suçlulukta, yani kişinin dışlanarak içlenmesi durumunda, dışlandığı ya da tam olarak giremediği şeyle ilintili olması durumunda. Suçluluk, ihlale, yani meşru/yasal olan ile olmayanın belirlenmesine değil; hukukun saf gücüne, yani hukukun bir şeye gönderme yapması yalın gerçeğine işaret ediyor. Zaten, her türlü ahlaki yaklaşımdan uzak bir biçimde, kuralı bilmemenin suçu ortadan kaldırmadığını öngören hukuksal özdeyişin dayandığı nihai zemin de işte budur.


39
Bu şekilde bir konuma zorlanan hayatın hukuk alanına girmesinin tek yolu, içleyici bir dışlamanın öngörülmesidir...


Egemenin kararı, kararlaştırılamayanın konumlandırılmasıdır.


VII
40
Eğer egemenliğin yapısı istisnadan oluşuyorsa, o zaman egemenlik ne siyasete özel bir kavram ne tamamen hukuksal bir kategori ne hukukun dışında bir güç ne de hukuk düzeninin üstün kuralıdır. Egemenlik, hukukun hayata gönderme yaptığı ve hayatı tam da askıya almak suretiyle içine aldığı Orijinal yapıdır. Biz burada, Jean-Luc Nancy’nin önermesini izleyerek, hukukun, kendi yokluğunda hüküm sürmeye ve geçersizliğiyle geçerli olmaya işaret eden bu potansiyeline (yani aynı zamanda ... energein [gerçekleşmeme potansiyeli] demek olan) yasaklama (ban) diyeceğiz. ... İstisna ilişkisi bir yasaklama ilişkisidir. Yasaklı kimse, gerçekte, tam anlamıyla hukukun dışına atılan ve hukukla ilgisi koparılan birisi değil; hukuk tarafından terk edilen, yani hayat ile hukukun, dışarıdaki ile içeridekinin birbirinden ayırt edilemediği eşik alana bırakılan ve burada tehdit edilen bir kişidir. Yasaklı kimsenin hukuk düzeninin dışında mı yoksa içinde mi olduğunu söylemek tam anlamıyla imkânsızdır. Bundan dolayı, Latin kökenli dillerde, "yasaklı" olmak aslında hem "-nin merhametine kalmak" hem de "kendi iradesine bırakılmış, özgür olmak"tır, hem "dışlanmış" hem de "herkese açık, serbest" olmaktır. ... Hukukun hayat ile kurduğu ilk ilişki, geçerli olma değil; terk etme ilişkisidir. 'Nomos', hayatı terk ederek bunu yasak alanında tutuyor. Bu, sorgulayabilmek için anlamaya çalıştığımız yasaklamanın yapısıdır.


41
Yasaklama bir ilişki biçimidir. Fakat zaten sorun, tam da, yasaklamada hiçbir pozitif içerik olmadığı ve söz konusu ilişkideki terimler birbirleriyle karşılıklı dışlama (ve aynı zamanda da içleme) ilişkisi içinde göründükleri zaman, bu ilişkinin nasıl bir ilişki olduğudur.




2. “Nomos Basileus” - Egemen Hukuk/Yasa


I
42
Bugün artık demokrasi ve hukuk devleti anlayışımızdan ayrılamaz hale gelen egemenliğin hukuka ait olduğu ilkesi, hiçbir şekilde egemenliğin paradoksunu ortadan kaldırmıyor. Hatta bu ilke söz konusu paradoksu en uç noktasına vardırıyor. Bu ilkenin kayda geçmiş en eski formülasyonu olan Pindar’ın 169. kıtasının kaleme alınmasından bu yana, hukukun egemenliği o kadar karanlık ve muğlak bir boyutta ele alındı ki; bilim adamları çok haklı olarak bir “muamma”dan söz etme durumunda kaldılar:


43
Herkül’den bildim ki
Ölümlü ve ölümsüz
Herkese egemen olan nomos
En büyük şiddeti bile haklı kılan
En güçlü mercidir



... şiddetin haklılaştırılması temeli... Kıtanın özünde yatan şey, Yunanlıların Bia ve Dike dedikleri, özde birbirlerinin tam zıddı olan iki ilkenin, yani şiddet ile adaletin skandal biçimde bir araya getirilmesidir. 

.
.
.
.