24 Şubat 2015 Salı

Bilge Karasu - Ne Kitapsız Ne Kedisiz

.
.

.
.
Bilge Karasu
Ne Kitapsız Ne Kedisiz
Metis Yayınları 1994 İstanbul


15
Öyle sanıyorum ki yaşamımız, sürekli bir yapıntı-üretimidir. Sürekli olarak bir yapıntı içinde yaşıyoruz, ya da, her yaşadığımız (önemli ya da önemsiz, ağır ya da hafif, güçlü ya da silik bir öğe halinde) “yaşamımız” dediğimiz yapıntıyı oluşturuyor. Bu büyük yapıntının öğeleri de, daha sınırlı, daha küçük yapıntılar.

Kabaca söylendikte, “gerçeklik” adı verilen şey yok mu demek istiyorum? Hayır. “Gerçeklik” adı verilen şeyi ancak birtakım yapıntıların yardımı, aracılığı, “varoluşturuluşu” ile algılıyor, kavrıyor, anlamlandırıyor, düşünüyor, anlıyoruz demek istiyorum.
Bu yapıntılara, imge adını veriyorum.

Bu yapıntıların kimi zaman kendisine, kimi zaman da bir ya da birkaç öğesine, başka başka alanlarda, başka başka adlar verilmiştir, veriliyor. Beni ilgilendiren, imge adını verdiğim bu irili ufaklı yapıntıların, oluşturduğunu düşündüğüm dizge ya da dizgeler…

İşe, kendimiz üzerine kurduğumuz imgelerle başlarız. Bunlar, en az, üç tane olacaktır.  Bunlardan yola çıkarak ilişkilerimizin hepsini, her türlüsünü -gitgide genişleyen çerçeveler çize çize, her çerçevenin içine daha küçük çerçeveler oluşturan öğeleri ya da öğle öbeklerini yerleştire yerleştire- içine alan imgeler oluştururuz. Bunların toplumsal boyutlara ulaşmış olanları, doğayı, tarihi, kültürü “anlamakta” kullandığımız en kapsamlı dizgeler durumuna gelecektir.

Birbirinin içinde yer alan, bir dizge, ya da, bir dizgeler bütünü oluşturan bu anlamlandırıcı çerçevelerin yardımıyla gerçekliği yorumladığımızı, ona bir anlam verdiğimizi düşünüyorum.  Söylediğimiz, düşündüğümüz herhangi bir şey, birbiri üzerine kurulmuş, birbirinin tabanını oluşturan bir dizi imgenin ürünü, sonucu, olabiliyor.

16
Bu deneme, imgeler üzerine kurduklarımı anlatmak için yazılmıyor. Ama romanın imge-üreticiliğinden söz açmadan önce, söylenmesi gereken bir iki şey var.

İmge adını verdiğim yapıntıları, daha çok, bir “kalıp”, bir “çerçeve” diye niteleyebilirim.  Sözcüğe, deyime çevirebildiğimiz, dolayısıyla başkalarına iletebildiğimiz (iletebiliyorsak…),  bu çerçeve, bu kalıp. Ama bu kalıba her birimizin yerleştirilebildiği, koyabildiği, kimi zaman hiç iletilemeyecek ölçüde öznel olabiliyor galiba… Bu öznelliği, bir parça olsun iletilebilir kılmanın bir yolu, ayrıntıyı dilselleştirebilmek, biraz daha, biraz daha inceltebilmek…

Oysa imgenin bu güç-iletilebilirliği, kabul etmekte çok gönülsüz davrandığımız bir şeydir.  İletebildiğimize inanır, “anlaşılmaması” karşısında kırgınlıklara kapılırız. Ya da bizim “apaçık” gördüğümüzü başkalarının niye görüp “istemediğine” bir türlü akıl erdiremeyiz.  Kötü niyetten söz ettiğimiz yerdir burası. Bizim, başkalarının gördüğüne “yanlış” diye bakmamız, o görüleni “saçma” saymamız, ya da “bu bir türlü anlaşılacak bir şeydir, başka türlü nasıl anlarsınız” dememiz, hep, aynı engelle karşılaştığımızı kabul etmek istemememizdendir. Dilsel çerçeve ile öznel “dolgu” arasındaki süreksizliğe katlanmak pek güç geliyor bize. Öznelin ortaklaşa kullanılamayacağını anlamanın güçlüğüdür bu. Sızlanmak istediğimizde anlaşılmadığımızı söyleriz de “anlatım gücümüzün” her şeyi iletmeye yetmesi gerektiği yollu sarsılmaz bir inançla işe girişiriz bir şeyler anlatmağa niyetlendiğimiz zaman…

Bir şey daha var: İmgelerimize pek bağlıyızdır. Onlara yönelmiş her “saldırı” (ya da, saldırı olarak görmek istediğimiz, görmeğe hazır olduğumuz her davranış) bizi çok sert savunmalara götürür, kolaylıkla saldırganlaşırız savunma ile yetinemeyip. İmgelerimizde değişiklik yapmağa hiç katlanamaz gibiyizdir. Oysa, yaşayabilmek için bu imgeleri durmadan düzeltebilmemiz gerekiyor, değiştirebilmemiz, “zenginleştirebilmemiz” gerekiyor. Yaşamak, yaşlanmak, dünyaya, insanlara, olup bitene her gün yeniden bakabilmek, bütün bunların her gün yeniden anlam taşıyabilir olması, ancak bu değişme ile olanak kazanır.

17
İmgenin başlıca niteliği, bütünlenmemişliği, açıklığıdır, bir bakıma. Sürekli olarak yeni öğeleri sindirebilir, özümleyebilir. Ne ki, bu yeni öğeleri (imgelerimize yedirmeye çalıştığımız, katlandığımız, bunu kabul ettiğimiz zaman) var olan (eski) öğeler doğrultusunda seçmeyi yeğlediğimiz söylenebilir. Kimi zaman (oldukça seyrek görülen bir şeydir bu) varolan öğelere aykırı bulduğumuz öğeleri kabul etmek zorunda kaldığımızı duyarız elbet. Sarsılırız bu durumlarda. Çünkü değişiklik, imgenin “kapalı” sayılabilecek “makam”ına, “kip”ine, ana çizgilerine dokunur hale gelmektedir.

Bu özümleme ile uyarlanma işlemlerinin, bilginin yapılarından söz edilirken düşünülen özümleme ile uyarlanma işlemlerine benzediğini sanıyorum. İmgelerimizi uyarladığımızda bizi zorlayan “gerçeklik” ise, “dış dünya” da olabilir, başka bir imge de olabilir. “Gerçeklik” dediğimiz, her birimiz için, imgelerimizden başka bir şey değildir bir bakıma. İmgelerimizi sürekli olarak bozup düzelterek, yeniden kurarak, onlara bu özümleme ile uyarlanma işlemlerini uygulayarak, kendimizi, kendimizin dışında kalanı, anlamlı tutmaya çalışırız.

İmgelerimizin kimi kesimini iletişim süreçlerinde kullanırız; ama genel olarak ele alındığında imgeler “kimya”sı, bir iletişim sorunu değildir; iletişim sürecinin öncesi ile sonrasında hızlanan, önem kazanan, her türlü iletişime vereceğimiz, vermek isteyeceğimiz yönü, biçimi, önemi, anlamı belirleyen, sürekli bir birleştirme-ayrıştırma etkinliğidir.

18
İmgelerin değişmesinde, zenginleştirilmesinde en önemli iki etmen, ilişkiler (özellikle arkadaş, dost ilişkileri) ile okumalar.

Bizi burada ilgilendirecek olan, okumaların bir türü… Ama okuma çeşitlerinden biri değil, okunan metin türlerinden biri: Yapıntı olmadığını ileri sürdüğü durumlarda bile yapıntı niteliği “resmen” bilinen roman…




.
.
.
.

23 Şubat 2015 Pazartesi

Donna Haraway - Siborg Manifestosu

.
.
.
.

Donna Haraway
Siborg Manifestosu   1991
(Çev. Osman Akınhay), Agora Kitaplığı, İstanbul, 2006


2
Benim ironik inancımın, benim dil uzatışımın [özünde] ‘siborg’ imgesi yatar.

Bir siborg, bir sibernetik organizma, makine ile organizmanın oluşturduğu bir melez, kurgusal bir yaratık olmanın yanı sıra toplumsal gerçekliğe ait bir yaratıktır. Toplumsal gerçekliğin karşılığı, canlı toplumsal ilişkilerdir; bu da bizim en önemli siyasal kurgumuz, dünyayı değiştiren bir kurgudur.


3
(Çağdaş bilim-kurgu) siborglarla (aynı anda hem hayvan hem de makine olan … yaratıklarla) doludur.

(Modern tıp) … ‘organizma’ ile ‘makineler’in çiftleşmiş halleriyle doludur.

4
Yirminci yüzyılın sonlarına, bizim çağımıza, bu mitik çağa geldiğimizde, hepimizin bir kimera (Ağzından ateş püsküren mitolojik canavar); makine ile organizmanın teorik bir zeminde ifade edilen ve fabrikasyon misali uydurulmuş birer melez olduğumuzu vurgulamak gerekir; kısacası, hepimiz siborguz. Bu siborg bizim ontolojimizdir; bizim siyasetimizi o şekillendirir. … ‘Batı’nın bilim ve siyaset geleneklerinde (ırkçı, erkek-egemen kapitalizm geleneği, ilerleme geleneği, doğayı kültür ürünleri kaynağı olarak sahiplenme geleneği, benliğin başka benliklerin yansımalarından yeniden üretilmesi geleneği) organizma ile makine arasındaki ilişki, hep bir sınır muharebesi şeklinde cereyan etmiştir. Bu türdeki bir sınır muharebesinin paylaşılamayan toprakları da üretim, üreme ve tahayyüldür. Benim argümanım, sınırların karışmasını sevinçle karşılamakta ve bu sınırların oluşturulmasında sorumluluk üstlenmektir.

Siborgun ete kemiğe bürünmüş hali, selamete varma tarihinin (salvation history) dışında bir zamanda yer alır… siborg… farklı bir baskılama mantığına sahip olan ve hayatta kalmak için mutlaka anlamamız gereken Ödipal-olmayan anlatılarda cisimleşmiştir.

7
Siborg, Cennet Bahçesi bilmez; o, çamurdan yapılmamıştır, dolayısıyla toza geri dönmeyi de düşleyemez. … Siborgların esas derdi, elbette, devlet sosyalizmini bir tarafa bırakırsak, militarizmin ve patriyarkal kapitalizmin gayri-meşru evlatları olmalarıdır. … Her şey bir yana, babalarının hayatlarında hiç yeri yoktur…

(sınırların çöktüğü üç can alıcı nokta) [1] Yirminci yüzyılın sonlarına gelindiğinde Amerika Birleşik Devletleri’nin bilimsel kültüründe insan ile hayvan arasındaki sınırın başından sonuna delik deşik olduğunun altını çizmek gerekir. … gerek dil aracının kullanılması, gerek toplumsal davranışlar, gerekse zihinsel olaylar olsun, insan ile hayvan ayrılığını hakikaten inandırıcı bir şekilde bize gösterecek hiçbir şey yoktur. Kaldı ki pek çok insan böyle bir ayrım yapma ihtiyacı da duymamaktadır… Son iki yüzyılı aşkın bir sürede gelişen biyoloji ve evrim teorisi, aynı süreçte bilgi nesneleri olarak modern organizmalar da üretmiş ve insanlar ile hayvanlar arasındaki çizgiyi … zayıf bir iz derecesine düşürmüştür.

9
Siborgun mit halinde göründüğü yer, tam da insan ile hayvan arasındaki sınırın çiğnenip aşıldığı yerdir.

Sınırların delinmesiyle … ikinci ayrım [2], hayvan-insan (organizma) ile makine arasındadır. … Yirminci yüzyılın sonuna gelindiğinde, makineler doğal olan ile yapıntı (artificial) olan, zihin ile beden, kendi kendini geliştiren şey ile dıştan tasarlanan şey arasındaki farklılığı ve organizmalar ile makineler açısından geçerli olabilecek başka bir sürü ayrımı baştan sona belirsiz bir noktaya getirmiştir. Şöyle ki, bizim makinelerimiz rahatsız edici derecede canlılık sergilerken, kendimiz ürkütücü derecede atalet içindeyiz.

10
Post-modernist stratejilerin -benim siborg mitim gibi- sayısız organik bütünü (sözgelimi şiiri, ilkel kültürü, biyolojik organizmayı) yıkıp parçaladıkları kesinlikle doğrudur. Kısacası, doğa (bir içgörü kaynağı ve masumiyet vaadi) sayılan şeyin kesinliği -herhalde sonsuza dek- paramparça edilmiştir.

11
İnsan ile hayvan arasındaki sınırların delindiğini gösteren üçüncü ayrım [3], … Fiziksel olan ile fiziksel-olmayan arasındaki sınır bizim gözümüzde çok belirsizdir. Kuantum teorisi… belirlenimsizlik ilkesi… … Modern makineler, özleri itibariyle mikro-elektronik cihazlardır: hem her yerde hem de görünmezdirler.

13
Yeni makineler son derece temiz ve hafiftirler.

14
… siborg dünyası, insanların hayvanlar ve makinelerle akraba olmaktan korkmadıkları, yine sürekli parçalı kimlikler taşımaktan ve çelişkili konumlarda durmaktan çekinmedikleri canlı toplumsal ve bedensel gerçekliklerle ilgili olabilir.

15
… cadıları, mühendisleri, ihtiyarları, sapkınları, Hıristiyanları, anneleri ve Leninistleri devleti silahsızlandırmayı başaracak denli uzun bir süre fiilen bir arada tutabilecek bir siyasal form inşa etmeyi hedefleyen bir tür siborg toplumu…

33
Zihin ile beden, hayvan ile insan, organizma ile makine, kamusal ile özel, doğa ile kültür, erkekler ile kadınlar, ilkel ile uygar arasındaki ikiliklerin hepsi ideolojik bakımdan sorunludur.

42
Kapitalizmin belli başlı üç evresinin (ticari/erken sınai dönem, tekelci evre ve çokuluslu şirketler aşaması) çerçevesine milliyetçilik, emperyalizm ve çokuluslaşma bağlantılı olarak (ayrıca, Jameson’ın üç baskın estetik dönem olarak gördüğü gerçekçilik, modernizm ve post-modernizmi akılda tutarak) baktığımda…

65
Toparlarsak, bazı ikiliklerin Batı geleneklerinde ısrarla ortadan kalkmadıklarını gözlemliyoruz; bu ikilikler, kadınların, beyaz ırktan olmayan insanların, doğanın, işçilerin, hayvanların tahakküm altında tutulma mantığı uygulamaları (kısacası, ötekiler olarak ‘kurulan’ -ve işlevleri benliğe ayna tutmak olan- herkesin ve her kesimin tahakküm altına alınması) açısından hep sistemli bir şekilde var olmuştur. Hep sorun olarak duran bu ikiliklerin başlıcaları şunlardır: benlik/öteki, zihin/beden, kültür/doğa, erkek/kadın, uygar/ilkel, gerçeklik/görünüş, bütün/parça, fail/kaynak, yapan/yapılan, etkin/edilgin, doğru/yanlış, gerçek/yanılsama, tam(kısmi, Tanrı/insan. Benlik, tahakküm altında olmayan ve bunu, geleceği elinde tutup tahakküm deneyimiyle ‘benliğin özerkliği’ yalanını ifşa eden öteki sayesinde bilen Bir’dir. Bir olmak özerk olmak, güçlü olmak, Tanrı olmaktır; fakat Bir olmak, aynı zamanda bir yanılsama olmak, dolayısıyla ötekiyle bir kıyamet diyalektiğine girmiş olmak demektir. Öteki olmaksa, açık bir sınırı bulunmadan, aşınmış ve tözsüz haliyle çoğul olmaktır. Bir çok azdır, fakat iki de çok fazla.

İleri teknoloji kültürü bu ikiliklere karmaşık ve şaşırtıcı yollarla meydan okur. İnsan ile makine arasındaki ilişkide yapanın ve yapılanın hangisi olduğu belli değildir. Pratikleri kodlamaya girişen makinelerde hangisinin zihin, hangisinin beden olduğu belli değildir.

66
Biyolojik organizmalar biyotik sistemler, diğerleri gibi iletişim vasıtaları haline gelmişlerdir. Bizim makineye ve organizmaya, teknik olana ve organik olana dair formel bilgilerimizde temel, ontolojik bir ayrılık söz konusu değildir.





.
.
.
.