30 Ağustos 2010 Pazartesi

Banu Mahir - Osmanlı Minyatür Sanatı

.
.
.
.

Osmanlı Minyatür Sanatı

Banu Mahir
Kabalcı Yayınları 2004 İstanbul

F. Banu Mahir, 1956 İstanbul
Avrupa Sanatı, Türk-İslam Sanatı ve Bizans Sanatı sertifikaları bulunuyor. Lisans: Osmanlı Minyatür Sanatında Abdullah Buharî'nin Yeri; Doktora: Osmanlı Resim Sanatında Saz Üslûbu. Topkapı Sarayı Müzesi'nde araştırmacı olarak çalışıyor.



15
Genel bir tanımlamayla yazma eserlerde anlatılan olayları görselleştirmek üzere yapılan kitap resimlerine minyatür denilmektedir.
Lat. miniare; İt. miniatura; Fra. miniature; Osm. tasvir veya nakış

Renkler üst üste sürüldüğünden birbirleriyle karışmaması için önce taze yumurta sarısı, sonra suda eritilmiş tutkal, tutkalın içinde de bir damla pekmez ya da iki damla üzüm suyu...

Minyatür yapımına uygun fırçalar, üç aylık beyaz kedi yavrusunun gıdı tüyünden yapılmış çok ince kıllı fırçalardır. Kâğıtlar ise yumurtalı veya aharlı kâğıtlardır. Yumurtalı kâğıtlar, yumurta akıyla bir miktar şapın sıvılaşıncaya kadar bir fincan içinde karıştırılıp kâğıda sürülmesi ve kuruduktan sonra kuru ceviz veya ıhlamur ağacından çukur bir tahta üzerinde mühürlenmesiyle elde edilir. Mühürlenmiş, yani parlatılmış kâğıda yapılan minyatür daha parlak görülür. Aharlı kâğıtlar içinse şekersiz nişasta içeren boza kıvamında bir karışım kullanılır., bu karışım kâğıda sürüldükten sonra kurumaya bırakılır ve sonra kâğıt mühürlenerek işlem tamamlanır.

Minyatürde işlenecek konu, eskiz olarak çok ince kıllı fırçalarla kiremit rengi boya veya sepya mürekkebiyle kâğıda çizilir. Boyama işleminde önce altın sürülür sonra diğer renklere geçilir.

16
İslam kültüründe anıtsal resim sanatı yalnızca Emevîler döneminde, VII. ve VIII. yüzyıllar arasında var olabilmiştir. Bu dönemde fethedilen yeni topraklardaki kadim kültürlerin yüzyıllar boyunca kökleşmiş resim gelenekleriyle temasa geçilmiş, bunun sonucunda da Kubbetü's-Sahra (691), Şam Emevîye Camii (705-721), Kusayr-ı Amrâ (711-715) ve Kasru'l Hayri'l Garbi (728) gibi dini ve sivil yapıların duvarlarına Geç Helenistik ve Sasanî sanat geleneklerinin etkisini yansıtan natüralist tarzda resimler ve mozaikler yapılmıştır.

(IX. yüzyılda) Kur'an-ı Kerim'de resmi yasaklayan kesin bir buyruk olmamasına rağmen bazı hadisler kıyamet günü geldiğinde canlı varlıkların resimlerini yapanlardan hesap sorulacağı ve onların cezalandırılacağı şeklinde yorumlanmış, yaratılmış varlıkların benzerlerini tasvir etmek bir anlamda Allah'ı taklit etmek sayılmıştır. ... Abbasiler döneminden itibaren kitap resimlemeye başlanmasının sebebi, resim yasağıyla çelişmeyen bir İslam düşüncesinin oluşmasına bağlanır. (aydın çevreler ve İslam mistikleri, Yunan düşünürleri Plato'nun idealar teorisi ve Plotinus'un panteist ışık metafiziği ile tanışmaları, resim sanatının kitaplar içinde yeni bir hayat bulmasında etkili olduğu belirtilir).

Bununla birlikte Geç Abbasîler döneminde toplumdaki iktisadi yapının değişmesiyle birlikte ortaya çıkan yeni zengin ve tüccar sınıfı, resimli kitap üretiminin artışında etkin rol oynamıştır. ... Abbasi döneminde filizlenen bu gelişmenin günümüze ulaşan en erken örnekleri XI. yüzyıla aittir.

17
Osmanlı döneminde kitap sanatının icra edildiği atölyelere nakkaşhane adı verilmekteydi. Bu atölyeler, XIV. yüzyıldan itibaren İran ve Hindistan'da kurulan Müslüman devletlerde sanat koruyuculuğunu da üstlenmiş hükümdarların desteğiyle faaliyet gösteren ve aynı zamanda sanatçıların eğitildiği kutub-hâne denilen atölyelerin işlevini üstleniyordu. XIV. yüzyılda İlhanlı Veziri Reşiddedin'in Tebriz yakınlarında kurduğu Rab-i Reşîdî kentinde sanat atölyelerinin varolduğu anlaşılmıştır. 1420'li yıllarda Timurlu hâkimiyetindeki Herat'ta Baysungur Mirza'nın himayesinde etkin olan ve kutub-hâne adını taşıyan bir sanat atölyesinin varlığını kanıtlayan bir belge mevcuttur.

18
Nakkaşlar Osmanlı sarayı için çalışan sanatçılar ve zanaatkârlar teşkilatı olan ehl-i hiref içinde şüphesiz en önemli bölüğü oluşturuyorlardı. Nakkaşlar yazma eserlerin bezenmesi (müzehhiplik), resimlenmesi (musavvirlik), metinleri sınırlayan cetvellerin çekilmesi (cetvelkeşlik) ve boyaların hazırlanması (renkzenlik) gibi kitap sanatlarıyla ilgili işlerin dışında; kalem işi ya da çini desenleri gibi mimari süslemelerin tasarlanması; ahşap ve mukavvadan yapılan küçük sandıkların bezenmesi; çadır, otağ, halı ve kumaş gibi dokumalarda kullanılan desenlerin hazırlanmasından da sorumluydular.

19
Yazma eserleri hazırlayan sanatçıların atölyeleri... Ayasofya'nın karşısında yer alan ve eski bir Bizans kilisesi olan Arslanhanenin üst katları ... bunun dışında Atmeydanında bulunan bir Hassa Nakkaşhanesi

XVII. yüzyılda yazılmış Evliya Çelebi Seyahatnâme'sinde de Arslanhane'nin üst katlarındaki hücreler ve yüz dükkânda çalışanlar ile evlerinde çalışan bin nakkaştan söz edilir.

21
Nakkaşlar tek yaprak minyatürler de yapmışlardır: Murakkalar içerisinde korunarak günümüze kadar ulaşabilen bu minyatürlerin bazıları tarihi konulu bir eser için hazırlanmış ön çalışmalar olabildiği gibi bazıları da tek bir kişinin, genellikle de padişahın ya da şehzadenin tasvir edildiği resimlerdir.

Bunların dışında nakkaşlara ait mürekkep resimleri de bulunur. Bu resimlerin büyük bölümünü aharlı kâğıtlar üzerine siyah mürekkep, sulandırılmış renkli mürekkep, altın veya gümüşle çalıştıkları Saz Üslûbu'ndaki resimler oluşturur. İslam kitap sanatında XIV. yüzyılın ilk yarısından itibaren yapıldığı anlaşılan, kalem-i siyahi resim geleneğinin devamı sayılan ve saz üslubundaki resimlere konu olan motifler ve efsanevi mahluklar ormana özgü unsurlardır.

Saz sözcüğü, özellikle Dede Korkut Hikayeleri'nde 'orman' anlamında kullanılmış ve bu sözcük XIV. yüzyıl Türkçesinde "vahşi hayvanların yatağı, balta girmemiş sık ve gür orman" olarak tanımlanmıştır. Bu sebeple aslan, fil, panter, maymun, tavşan ve geyik gibi hayvanların; sivri uçlu hançerî yapraklar arasında ejderha, zümrüdü anka, chi-lin gibi efsanevi yaratıkların; peri gibi doğa üstü varlıkların; atlı avcıların ve hatayi denilen çeşitli stilize çiçeklerin betimlemelerinin bulunduğu bu tarz çalışmalar Dede Korkut Hikayelerinde geçen "orman" anlamındaki saz ile ilişkilendirilerek Osmanlı kaynaklarına "saz işlemek" veya "saz yazmak" olarak kaydedilmiştir.

22
Ressam Şah Kulu'nun Osmanlı topraklarına taşıdığı bu resim geleneğinin, aslında XIV. ve XVI. yüzyıllar arasında İran'da yaşayan Celâyirli, Timurlu, Safevî ve Türkmen sanatçıların yaptığı mürekkep resimlerinde gerek teknik gerek ikonografik bakımdan ön örnekleri bulunmaktadır.

Ressam Şah Kulu dışında Veli Can, Mustafa bin Mehmed ve Kemal gibi sanatçılar tarafından saz üslubunda resimlerin yapılmış olması Osmanlı nakkaşhanesinin özel çalışmaları arasında bu üslupta yapılmış eserlerin ayrıcalıklı bir yeri olduklarını göstermektedir.

23
XIX. yüzyıla gelindiğinde saz sözcüğü, sadece dönemin bezeme üslubunun iri kıvrık, barok yaprakları için kullanılmıştır.

Osmanlı nakkaşhanesinin mürekkep resimleri arasında tek veya çift figürlü tasvirlere de rastlanır. XVI. yüzyılın son çeyreğinde saz üslubunda resimler de yapan Tebriz'den gelme Veli Can'ın yapmaya başladığı bu tarz çalışmalar XVII. yüzyıl başlarından itibaren minyatür geleneğinde de yapılmış ve murakkalar içinde toplanmıştır.  

24
... XVI. yüzyılda Osmanlı vezirlerinin sanat hamiliğinin giderek güç kazanması... Kitap sanatını gözetenler arasında II. Selim ve  III. Murad dönemlerinde nakkaşların çalışmalarını yönlendirecek girişimlerde bulunan Sokullu Mehmet Paşa'nın başı çektiği bilinir.

Sokullu Mehmet Paşa, Şehnâmeci Seyyid Lokman'ın şehnâme tarzında yazdığı Şehnâme-i Selim Han adlı eserin resimlendirilmesi işini Nakkaş Osman'a veren kişidir. Ayrıca Osmanlı minyatüründe dizi padişah portreciliğinin başlatılmasında etkin rol oynayan kişi yine Sokullu Mehmed Paşa olmuştur.

25
III. Murad'ın oğullarının 1582 yılında yapılan sünnet düğünü şenliklerini anlatan Sûrnâme-i Hümâyûn adlı eseri kaleme alan İntizamî, bu eseri hazırlarken, III. Murad'a yakın olan Dârüsaade ağası Mehmed Ağa ile Hazinedarbaşı Zeyrek Ağa'nın büyük ölçüde yardımlarını görmüş, onların temin ettiği malzeme sayesinde eserini tamamlayabilmiştir. Hatta eserin resimlendirilmesinden sorumlu olan nakkaş Osman'ın yaptığı minyatürleri inceleyen Mehmed Ağa ve Zeyrek Ağa, beğenmedikleri resimlerin tekrar yapılmasını istemişlerdir. 

31
Türklerde minyatür geleneğinin, Orta Asya'da Uygurlar (745-840; 840-1300) döneminde ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Günümüze ulaşan bazı minyatürlü yaprak parçaları, bu dönem kitap resminin şekillenişinde Manihaizmin etkili olduğunu gösterir.   

mani dini

(Hoço tapınak K buluntusu 8.-9. yüzyıl minyatür parçası) Uygurlu sanatçılar tarafından yapılan bu resimlerdeki figürler, Doğu Türkistan bölgesindeki Uygur duvar resimlerinde de görüldüğü gibi uzun saçlı, dolgun yanaklı, ufak ağızlı, ince uzun burunlu, hafif çekik badem gözlü ve kalem kaşlıdır.

İslam sanatının bilinen ilk minyatürlü yazmaları XI. yüzyılın sonundan gelmekle birlikte, Mısır'da Fayyum ve Fustat'ta bulunan ve Fatımi hanedanlığı dönemine ait olduğu düşünülen bir takım resim parçaları X. ve XI. yüzyıllarda da kitap ressamlığının varolduğunu kanıtlamaktadır.

32
Dioskorides'in şifalı otlar hakkında yazdığı Materia Medica adlı eserinin Arapça çevirisi Kitâb el-Haşâ'iş ile Pseudo Gallenos'un zehirlenmeler konulu eserinin Arapçası olan Kitâb el-Tiryâk nüshaları dönemin en erken tarihli minyatürlerini içerir. Antik kitaplardan kopya edilerek yapılan bu ilk tasvirlere Bizans resminin etkileri yansımıştır. ... Eserin Musul'da hazırlandığı sanılan 1229 tarihli nüshasında Bizans özellikleri taşıyan figürlerle antik geleneğe bağlı kalınarak ışık-gölge yaklaşımıyla resmedilmiş bitki betimlemelerine ve iki boyutlu bitki tasvirlerine rastlanır.

Kitâb el-Tiryâk adlı eserin günümüze ulaşmış iki nüshasında bulunan bazı minyatürlerde, Uygur fresklerindeki kompozisyon kurallarının yinelendiği görülür.

takdim minyatürü

Ptolome'nin Almagest adlı  astronomi kitabına dayanan ve IX. yüzyıla ait Arapça bir eserin derlemesi olan Suvar el-kavâkıb es-sâbita adlı yazmanın minyatürlerinde antik ikonografi, Selçuklu figür üslubu ve Asyaya özgü fırça resmi geleneğiyle yeniden şekillendirilmiştir.

33
Beydaba'nın Kelile ve Dimne'siyle Harirî'nin Makamât adlı eseri ... dönemin sosyal hayatını ve bölgenin kozmopolit nüfusunu -Hıristiyan, Habeşî, yerli Arap ve Selçuklu Türkü- belgeler nitelikte tasvirlere yer verilmiştir.

orjinali X. yüzyıl Bağdat, Ebûl Ferec İsfahanî tarafından yirmi cilt halinde yazılmış şarkılar kitabı Kitâb el-Aganî

Artuklular
Artuklu Emiri Nasreddin Mahmud'un (1220-1222) emriyle, Diyarbakır'da saray mühendisi Ebûlizz Ebûbekir İsmail bin er-Razzâz el-Cezerî tarafından yazılıp resimlendirilen Kitâb fî Ma'rifet el-Hıyal el-Hendesiya'dır. Arşimed'in ve diğer Yunanlı âlimlerin mekanik keşiflerini ele alan eserin bölümlerinde; su saatleri, çeşitli içki kapları, fıskiye havuzlar, müzik aletleri, tulumbalar, şifreli kilitler ve oymacılık ayrıntılar renkli çizimlerle görselleştirilmiştir.

34
(Artuklu) Sufî'nin 965 yılında yazdığı yıldız bilimi ve burçlarla ilgili Suvar el-kavâkıb es-sâbita adlı kitabının 1135'te Mardin'de hazırlanmış kopyası... isyah mürekkeple yapılmış, renklendirilmemiş.

Anadolu Selçuklu resim sanatının en önemli örnekleri, Konya'da XIII. yüzyıl başlarında Hoylu Abdülmümin bin Muhammed adlı nakkaş tarafından resimlendirilen Varka ve Gülşah adlı eserde yer alır. ... metnin içerisinde yatay frizler halinde yerleştirilmiş tasvirlerle öykünün tüm ayrıntıları verilmeye çalışılmıştır. Kökleri Orta Asya Uygur resmine kadar uzanan bu resimler ...

Anadolu Selçuklularından günümüze ulaşan son minyatürlü yazma Nasreddin Sivasî'nin Tezkere'sidir. Eser üç bölümden oluşur: İlk bölümü astroloji ve sihirle ilgilidir. Daka'îk ü'l-Hakâ'ik adlı ikinci bölüm 1271'de Aksaray'da yazılmıştır. Eserin 1272'de Kayseri'de yazılmış üçüncü bölümüyse Mu'nis ü'l-Havâid adını taşır... Tasvirlerinin ikonografyasında İç Asya etileri görülürken, form diliyle Bizans sanatına yakınlık gösteren minyatürlere sahip olması bu eseri ilginç kılar.

Bu bilgiler ışığında, Diyarbakır yöresinde Artukluların ve Konya'da Selçukluların himayesinde gelişen Anadolu minyatür sanatının ilk örneklerinin XII. ve XIII. yüzyıllarda daha çok bilimsel eserlerde yer aldığını belirtmek mümkündür.

III. Osmanlı Minyatürünün Gelişim Evreleri

Osmalılarda tezhipli yazmaların hazırlandığı atölye faaliyetlerinin XV. yüzyılın ilk yarısında Çelebi Mehmed, II. Murad ve devlet adamı Umur Bey'in koruyuculuğu altında, Bursa'da yoğunluk kazandığını kanıtlayan örneklerin olmasına rağmen o dönemden günümüze minyatürlü bir eser ulaşamamıştır.

başkent Bursa'dan Edirne'ye... 

Timurlu ve Türkmen Resim Üslupları

XII. yüzyıl sonuyla XIII, yüzyıl başlarında İslam minyatür sanatında oluşan yeni Selçuklu sentezinin, XIV. yüzyılda Moğolların Orta Doğu'yu istilasının ardından Asya etkileriyle zenginleştiği görülür. Bununla birlikte 1335'te Moğol İmparatorluğunun tarihe karışmasıyla ortaya çıkan bağımsız hanedanların koruyuculuğunda gelişen İslam kitap resmi hem Moğol dönemindeki İlhanlı atölyelerinin üslubundan esinlenen hem de kendine özgü yenilikler taşıyan bir karaktere bürünmüştür. Resimli yazma hazırlama faaliyeti bu dönemde Fars bölgesindeki Şiraz kentinde yoğunluk kazanmıştır. Yüzyılın sonundan itibaren de Celâyirlilerin hakimiyetindeki

Erken Dönem Osmanlı Minyatürünün Biçimlendiği Kentler: Amasya ve Edirne

40
Bağdat ve Tebriz'de, İslam kitap resimlerinin gelişeceği yönü tayin edecek bezemeci bir üslup yaratılmıştır. Eski geleneklerle Moğol resim üslubunun sentezinden doğan bu yeni bezemeci üslupta, yükseltilen ufuk çizgisi ve figür gruplarının peyzaja nazaran küçük gösterilmesiyle çevreye kazandırılan öneme dikkat çekilirken bu resimlerin en önemli özelliği mesafe gözetilmeksizin kullanılan saf ve parlak renkler olmuştur.

XIV. yüzyıl sonlarında, İran toprakları Çağatay Türklerinin bir kolundan gelen Timur ordularının istilasıyla karşılaşmış bunun sonucunda İslam kitap resimleri XV. yüzyıl boyunca önce Timurlu, daha sonra Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmen devletlerinin koruyuculuğunda gelişmiştir. Timurlu döneminde Şiraz, Yezd ve Herat'ta; Karakoyunlular döneminde Şiraz, Yezd, Abarkuh ve Bağdat'ta; Akkoyunlular dönemindeyse Şiraz ve Tebriz'de bezemeci ve kalıplara bağlı minyatür üslubunda seçkin eserler hazırlanmıştır.

Timurlu Şiraz minyatür üslubuyla resimlendirilen eserler, Nizamî ve Emir Hüsrev Dehlevî gibi şairlerin şıirlerinden oluşan derlemelerdir. Küçük boyutlu olan bu kilaplardaki minyatürler, genellikle metnin arasında enine gelişirken, hareketli çizgilerle bıçimlendirilmiş küçük figürleri ve yalın bitki örtüleriyle dikkat çeker.

Timurluların başkenti Herat'ta kurulan Herat Kitab-hanesinde, Şirazlı ve Tebrizli sanatçıların birlikte çalışmasıyla desene dayalı bir üslupla kaliteli eserler hazırlanmıştır. Aynı kentte XV. yüzyılın sonlarına doğru Behzad adlı yetenekli bir nakkaşın yarattığı, daha gerçekçi figürlere ve belirli bir derinliği olan kompozisyonlara sahip eserler hazırlanmıştır.
Karakoyunlu Türkmenlerinin Şiraz Üsîubu'ndaysa önceleri Timurluların Şiraz okulunun etkileri görülürse de Türkmenlere özgü daha sade bir resim dili yaratılmıştır. Yapılan araştırmalar, Karakoyunlu Türkmenlerinin geliştirdiği Şiraz üslubunda figürlerin iri başlı, dolgun yüzlü ve tıknaz olduğunu; doğa unsurlarının, bulutların, kayaların, ağaçların sınırlı ifade biçimleriyle ve aykırı renklerle yansıtıldıgını göstermiştir. Türkmen Üslubu olarak da tanımlanan bu üslup, genel olarak ayrıntılardan arındırılmış ve gözü fazla yormayan sade kompozisyonlara sahiptir. Bu dönemde, Timurlu hükümdarlar için çalışan sanatçıların belirlediği program doğrultusunda Hacu Kirmam Hamsesi, Firdevsî Şahname'si ve Nizamî Hamse'si gibi edebiyat kitapları en çok resimlendirilen eserler olmuştur.

41
Karakoyunlu Türkmenlerinin geliştirdiği Bağdat Üslubu'yla, yeni bir tasvir tarzı yaratılmıştır. Erken dönem Timurlu Herat üslubuyla Karakoyunlu Şiraz üslubunun birleşiminden doğan ve ince, uzun figürleriyle dikkati çeken Karakoyunlu Bağdat üslubunun etkileri, sadece Akkoyunlu Türkmen ve Safevî tasvir sanatına değil, aynı zamanda Memlük ve Osmanlı saraylarına kadar uzanan bir resim dilinin ifade kalıplarını içermekledir. Türkmen üslubu, 1467'den sonra, Akkoyunlu Türkmenlerinin
egemenliğinde Tebriz'de çok daha zengin ve fantastik bir karaktere bürünmüştür.

XIII. yüzyıl sonlarından itibaren Batı Anadolu'daki en önemli siyasi güç olan Osmanlılar, kısa bir sürede sınırlarını genişletmeyi başarmış ve 1299 yılında büyük bir imparatorluğa dönüşecek olan Osmanlı Devletini kurmuşlardır, ilk dönemlerinde Bursa ve çevresine egemen olan bu küçük devlet, XIV. yüzyılın başından itibaren Anadolu'nun diğer bölgelerine ve Trakya'ya doğru yayılmaya başlayarak güçlenmiştir.

XIV. yüzyıla ait resimli yazmalar günümüze ulaşamamış olsa bile birtakım tezhipli yazma eserlerin üretilmesinde sanat hamisi olarak Osmanlıların yanı sıra Karamanlı ve Germiyanlı beyliklerinin de rol oynadıkları anlaşılmıştır.

Osmanlı minyatür sanatının günümüze ulaşabilen en erken tarihli örnekleri II. Murad'ın (1421-1444 ve 1445-1451) şehzadelik döneminde Amasya'da ve oğlu Fatih Sultan Mehmed'in saltanat yıllarında (1451-1481) Edirne'de hazırlanmıştır.

42
Osmanlı minyatürlü yazmalarının günümüze ulaşmış en erken tarihlisi, Şair Ahmedî'nin İskendernâmesi'nin 1416'da Amasya'da kopya edilmiş resimli bir nüshasıdır. (Makedonyalı İskender'le ilgili öyküler, İslam tarihi, Osmanlı tarihi ve Mevlit bölümlerini içerir) ... eserde yer alan üç özgün minyatürün, Hıristiyan resim sanatını tanıyan yerel bir ustanın fırçasına ait olduğu düşünülür.

Ahmedî'nin İskendername'sinin 1460-80 yılları arasında hazırlandığı düşünülen iki nüshası daha (biri Venedik Marciana Kitaplığında, diğeri St. Petersburg Rusya Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsünde) bulunmaktadır. (ilk nüshada Dört nakkaştan ikisinin üslupları) Timurlu Herat okulu etkisini taşıyan Karakoyunlu Türkmenlerinin Şiraz üslubunun özelliklerini taşımaktadır. (Bu kitabın çok sayıda nüshalarının olmasının bir nedeni Fatih Sultan Mehmed'in kendisini Büyük İskender'in kahraman kişiliğiyle özdeşleştirmesi olduğu sanılıyor)

43
Yapılan araştırmalar ve üslup değerlendirmeleri sonucunda erken dönem Osmanlı minyatürünün 1455-80 yılları arasında Edirne'de hazırlanan küçük boyutlu ve edebiyat konulu yazmalar içinde biçimlendiği; bunda Timurlu ve Türkmen resim geleneklerini Osmanlı kültürüne taşıyan Şirazlı nakkaşların da katkısı olduğu anlaşılmıştır.

... 1455-56 yılları arasındaBedi'eddin Minuçihr el-Tacirî el-Tebrizî'ye ait Dilsûznâme adlı yazma...

44
Timurlu Şiraz minyatür üslubu + Osmanlıya özgü özellikler... figürleri biçimlendiren sert çizgilerde, insan boyutunda çizilmiş iri bitki motifleri ve Türklere özgü kadın başlıkları...

1460-80 Külliyat-ı Kâtibî

Geç Timurlu, Erken Karakoyunlu Türkmen devri Şiraz üslubu...

... Amasya'da yazılıp resimlendirilmiş olan cerrahlıkla ilgili Cerrâhhi-yetü'l-Hakaniyye ... Amasya Dârüşşifasında görevli Şerefeddin Sabuncuoğlu adlı bir hekimin kaleminden çıkan bu eserde, çeşitli hastalıkların tedavisinde uygulanan tıbbi müdahaleleri ve kullanılan cerrahi gereçleri gösteren tasvirler bulunur. Eserin 1465-66 yılları arasında kopya edilen iki nüshası bulunmaktadır.

45
Fatih'in Batılı krallar gibi kendi portresini yaptırma arzusu ... padişah portreciliği gibi yeni bir geleneğin doğmasını sağlayacaktır.

1461'de Fatih Sultan Mehmed, ... Matteo de Pasti'yi davet etmek ister, casus olduğu gerekçesiyle gelmesi mümkün olmaz.

46
1460'lı ve 1470'li yıllarda İstanbul'da kaldığı düşünülen Costanzo da Ferrara... padişahın profilden büst portresi, diğer yüzeyindeyse onu at üzerinde gösteren tasvirinin yer aldığı madalyayı hazırlamaya başlamıştır. ... Bu büst portrenin, minyatür geleneğine uygun bir kopyasının yapılmasıyla Avrupalı sanatçıların Osmanlı nakkaşları üzerindeki etkisini gösteren önemli bir örnektir.

... 1480'li yıllarda Venedikli Ressam GENTİLE     bellini bir heykeltıraşla birlikte İstanbul'a gelmiştir. Gentile Bellini'nin İstanbul'da yaptığı yağlıboya Fatih Portresi, yerli sanatçılar üzerinde etkili olmuş bir diğer yapıt olarak önem taşır. (1480, Sinan Bey veya Bursalı Şiblizâde Ahmed'in yaptığı sanılan Fatih'in Gül Koklayan Portresi)

47
Akkaoyunlularla savaş... kitap üretim merkezi olan Şiraz ve İsfahan'da valilik yapan Uzun Hasan'ın oğlu Uğurlu Mehmed'in Osmanlılara sığınıp Fatih'in kızıyla evlenmesi sonucunda Akkoyunlulara hizmet eden İsfahanlı, Şirazlı ve Tebrizli sanatçılar İstanbul'a göç etmiş ve bu sanatçılar Osmanlı minyatürünün II. Beyazid dönemindeki oluşumuna katkıda bulunmuşlardır.

Hamse-i Nizamî

II. Beyazid'in tahta bulunduğu dönem 1481-1512

Bu dönemde İstanbul Nakkaşhanesinde Kelile ve Dimne, Hüsrev ü Şirin, Yusuf u Züleyha gibi edebiyat konulu yazmaların resimli nüshaları hazırlanmıştır.

Bu minyatürlerde, mimari çizimlerle üçüncü boyut etttkisi uyandırılmaya çalışılmış, doğa unsurlarında gölgeli boyamayla hacimlendirilmeye gidilmiş, manzara ve iç mekân ayrıntılarıyla izleyicinin gözü derinlere çekilmiştir. Tüm bu denemeler Avrupalı sanatçıların Osmanlı nakkaşhanesinde ne kadar etkili olduğunu göstermektedir.

Ehl-i hiref teşkilatının kurulduğu bu yıllarda...

II. Beyazid döneminin bir diğer resimli yazması da Bursalı şair Uzun Firdevsî'nin hükümdar vvve bilge peygamber Süleyman'ın mucizevi olaylarla dolu yaşamını anlatan Süleymannâme'dir. Ansiklopedik bilgiler içeren bu eser...

49
Şehnâme-i Melik-i Ümmî... bir tarih kitabı... 1484-85

Osmanlı Minyatürünün Yükseliş Dönemi

Yavuz Sultan Selim'in tahta çıkmasıyla birlikte (1512-1520) Osmanlı minyatürü için verimli bir dönem başlar ve bu Kanuni Sultan Süleyman döneminde de (1520-1566) devam eder.

Herat ve Akkoyunlu Türkmenlerinin yarattığı Şiraz üslubunun yanı sıra Memlûk ve büyük ölçüde Safevî Tebriz üslubunun etkileri...

50
Mantıku't-Tayr, 1515 tarihli kopya

... iri sarıklı zayıf yapılı figürler, çiçek kümeleri, yeşil yapraklar ve serviye benzeyen tepesi kıvrık ağaçlar... Bu üslubun Kanuni Sultan Süleyman döneminde hazırlanan diğer edebiyat konulu eserlerde de kullanılıyor olması, Herat kökenli nakkaşların İstanbul nakkaşhanesi üzerinde uzunca bir süre etkili olduklarını gösterir. Örneğin 1530'larda resimlerndirilen Divân-ı Ali Şîr Nevâî'nin 1539-40 yılları arasında Muhammed bin Gazanfer tarafından kopya edilen ... Mecmua-i eş-âr ve 1540'larda yapıldığı sanılan Sinbadnâme'nin Türkçe çevirisi olan Tuhfetü'l-ahyâr...

1515'te Hamdî'nin Yusuf u Züleyha adlı mesnevisini hazırlayan Pîr Ahmed bin İskender'in, 1530-31'de de Ali Şîr Nevâî'nin Hamse'sini kopyaladığı, tezhiplediği, rezimlerdiği ve ciltlediği belirlenmiştir.

51
Kanuni Sultan Süleyman... 1525, Selimnâme

Topografik Ressamlık

... konusu tarih olan eserler... Matrakçı Nasuh

Pirî Reis, Kitâb-ı Bahriye, 1521

52
Matrakçı Nasuh, 1547, Tarih-i Sultan Beyazid...; Beyân-ı Menâzil-i Irakeyn, Mecmu'ı Menâzil...

55
padişah portreciliği... XVI. yüzyıldaki temsilcisi Nigarî mahlaslı Haydar Reis bu dönemde tam profil veya dörtte üç kalıbını kullanarak Kanuni Sultan Süleyman'ın, II. Selim'in ve Barbaros Hayreddin Paşa'nın minyatür geleneğinde portrelerini yapmıştır.

56
II. Selim (1566-1574) ve özellikle III. Murad (1574-1595) zamanında en verimli dönemine ulaşan Osmanlı minyatürü bu dönemde Klasik Üslubuna kavuşmuştur. ... resimlenen yazmaların başında Osmanlı ordusunun zaferlerini, Osmanlı padişahlarının adaletini, avdaki hünerlerini, elçi kabullerini anlatan Farsça ve Türkçe eserler geliyordu. Şehnamecilik kurumunun daha da güçlendiği bu dönemde Seyyid Lokman'ın yazıp Nakkaş Osman ve ekibinin resimlendirdiği, yeni kurgulara sahip şehnâme türü...

Osmanlı minyatürü bu dönemde, diğer İslam minyatürlerinin kalıpçı ve bezemeci anlayışından sıyrılıp gerçekçi, yalın bir anlatım diline kavuşur. Bu üslubun yaratılmasında etkin olan santçıysa Nakkaş Osman olmuştur. ... Ahmed Feridun Paşa tarafından yazılan Nüzhet (ü'l-esrâr)ü'l-ahbâr der-sefer-i Sigetvâr.... 1569 ... gerçekçi üslubun ilk örnekleri... Nakkaş Osman'ın kişisel üslubunun fark edildiği bu tasvir...

57
1579-97 ... Seyyid Lokman'ın yazdığı ve Nallaş Osman'ın resimlediği... Şehnâme-i Selim Han ... 1581...

58
Osman Gazi'den başlayıp Yavuz Sultan Selim'e kadar hüküm sürmüş padişahların tahta çıkışlarını, zaferlerini ve hünerlerini anlatan Hünernâme'nin ilk cildi ... ve 1584'te Bosnalı Sinan bin Mehmed temize çekilmiş... Statik ve az figürlü kompozisyon şemalarına sahip olan tam sayfa minyaürlerin Osman, Ali, Mehmed Bey, Veli Can, Molla Tiflisi ve Mehmed Bursavî adlı nakkaşlarca yapıldığı saray arşivindeki bir belgeyle belirlenmiştir.

60
III. Murad için hazırlanmış ve Nakkaş Osman'ın ekibindeki sanatçılardan biri tarafından resimlendirildiği düşünülen... Mustafa Cenâbi'nin kaleme aldığı Cevâhirü'l-garâib fî tercemet bahrü'l-garâib ... III. Murad'ın sarayın içindeki kütüphanesinde ve sarayın dışında at üzerinde maiyetiyle birlikte gösteren ilginç tasvirler bulunur.

61
Osmanlı Minyatüründe Safevî Dönemi Kazvin Üslubu Etkisi

İstanbul Nakkaşhanesinde Şehnâmeci Seyyid Lokman ve Nakkaş Osman işbirliğiyle yoğun bir resim faaliyeti sürerken, Doğu'da Osmanlılarla Safevîler arasında kesintili olarak otuzdört yıl sürecek olan savaşlar başlamıştır (1578). ... Safevîlerin başkentlerini Tebriz'den Kazvin'e taşımaları...

63
Osmanlı Minyatüründe Yeni Konular

1590'dan sonra Osmanlı minyatüz sanatına Nakkaş asan'ın üslubu hakim olur. İlk tasvirlerini Nakkaş Osman'ın ekibinde görev alan bir nakkaş olarak Surnâme-i Hûmayun'da ortaya koyduğu anlaşılan Nakkaş Hasan, Şehnâmeci Talikizâde Suphi Çelebi'yle birlikte çalışarak konusu tarih ve edebiyat olan yirmi kadar eseri resimlendirmiştir.

65
III. Mehmed dönemi (1595-1603) ... Siyer-i Nebî ... Hazreti Muhammed'in hayatı, devlet adamı ve asker kişiliği ortaya konularak anlatılır. Başında halesi, yüzünde peçesiyle betimlenen Hz. Muhammed'in yöenettiği savaşlar, ordu yürüyüşleri ve toplantı sahneleri tarihi konulu yazmaları hatırlatır.

69
Tek Yaprak Minyatürler

I. Ahmed döneminde (1603-1617) murakka hazırlama geleneği orantılı olarak tek yaprak resim ve minyatür yapımının da arttığı görülür. (murakka: Hattatların ayrı ayrı kâğıtlara yazıp sonra bir arada mecmua haline getirdikleri, aynısını yazmaları için öğrencilerine verdikleri yazı örneği) ...

I. Ahmed Albümü, günlük yaşam tasvirleriyle halktan ve saraydan kişileri tek tek veya grup halinde göstermesiyle ya da önceki dönemlerin yazma eserlerinden çıkma dizi padişah portrelerini içermesiyle önem taşır; eserde yer alan tek figür kadın ve erkek tasvirlerinin giysileri de dönemin sosyal hayatını belgeler.

70
Bu dönemde saray için çalışan nakkaşlar şehnâme türünden tarihi konulu eser siparişi alamamışlardır.

71
Klasik Tasvir Geleneğinin Çözülüşü

II. Osman'ın saltanat yıllarında (1618-1622) eserler veren Ahmed Nakşî'yle birlikte Osmanlı minyatür sanatının klasik üslubundan kopmaya başladığı görülür.

72
İstanbul'da yaşayan esnaf grupları hakkında bilgiler veren Evliya Çelebi, kentte faaliyet gösteren üç farklı nakkaş grubunun olduğunu söyler:
(1) Arslanhane'nin üst katlarındaki hücreler ve yüz dükkanda çalışan esnaf-ı nakkaşan-ıcihan ile evlerinde çalışan bin nefer saray-ı ali nakkaşları,
(2) Genellikle, kahramanlık ve mücadele sahneleri içeren şehnâme tasvirleri yapan lırk nefer esnaf-ı nakkaşan-ı musavvir,
(3) Peygamberler ve padişahlar hakkında halk arasında yaşatılan söylencelerle aşk öykülerini betimleyen tasvirler eşliğinde fal söyleyen ve Mahmut Paşa Çarşısı'nda bir dükkanda bulunan bir nefer esnaf-ı falcıyan-ı musavvir.

74
İstanbul'a gelen yabancıların siparişleri üzerine hazırlanan kıyafet albümlerinin dışında, XVII. yüzyıl ortalarından günümüze ulaşan ve gösterim sanatlarında kullanılmak üzere yapıldığı sanılan bir dizi büyük boy resmin varlığı da ilginçtir.

75
XVII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı padişahları Edirne Sarayında yaşamaya başlamışlardır. Ancak Edirne Sarayı Nakkaşhanesinde hazırlanan eserlerden ne yazık ki çok azı günümüze ulaşabilmiştir. Edirne''de, IV. Mehmed (1648-1687) ve II. Süleyman (1687-1691) dönemlerinde eserler veren ve kişisel üslubuyla kendinden sonraki Nakkaş Levnî üzerinde etkili olan Musavvir Hüseyin'in imzasına ... rastlanır.

Musavvir Hğseyin İstanbulî, Silsilnâme, 1692

76
Musavvir Hüseyin'in perspektifle resmetmeye çalıştığı padişah portreleri, muhtemelen onun öğrencisi olan Levnî tarafından da örnek alınmıştır.

Batılılaşma Dönemi

XVIII. ve XIX. yüzyıllar Osmanlının bir dünya devleti olarak eski önemini yitirdiği; Batının siyaset, askeri ve teknik alandaki üstünlüğünü kabul ettiği bir dönem olmuştur. ... Bu dönemde ticareti ele geçiren  Fransızlar, Osmanlının her yanına yayılmaya başlayarak sosyal hayat üzerinde de etkili olmaya başlamışlardır. 1676 yılında Fransız elçiliğinde düzenlenen tiyatro ve bale temsillerini Türklerin de izleyebilmesi batı biçiminde sanata duyulan merakın en açık göstergesidir.

77
... Fransa'ya gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi'nin seyahati Batıya açılan ilk pencere olarak kabul edilir. ... 1722'de yaptırılan Sadabad Kasırları, XIV. Louis'nin saraylarına benzeyen yeni tasarımlara göre inşa edilmiştir.

İlk Türk matbaasının 1727'de Said Mehmed Efendi'yle İbrahim Müteferrika tarafından kurulması ve Türkçe kitapların basılması sanat çevrelerini etkilemiştir. ... Ressam Vanmour'un saray için çalışan Levnî mahlaslı Abdülcelil Çelebi'yi etkilemiş olması kuvvetle muhtemeldir.

Levnî'nin (ölümü 1732) ilk eserlerinden biri olduğu sanılan Kebir Musavver Silsilnâme ... geleneksel kalıpları yeni bir anlayışla yorumladığı görülür. ... ışık-gölge etkilerini vermeye çalışan kendinden önceki nakkaşların başlattığı perspektif kazandırma girişimlerini daha ileri götüren denemelerdir.

78
(Levnî) 1720, Sûrnâme-i Vehbî... Sanatçı bu tasvirlerinde boyayı yan yana değil, üst üste kullanarak tonlamalar da yapmaya çalışmıştır.

79
1721... Hattat Çavuşzade Hayrullah Hayri tarafından kopya edilmiş Hamse ... 1728 ve 1738 tarihli iki nüshası daha bulunmaktadır. ... Bu resimlerde yaldızın kullanılmamış olması artık geleneksel minyatür tekniğinden giderek uzaklaşıldığını gösterir.

Geleneksel minyatür tekniğiyle çalışan son nakkaşlardan biri de Abdullah Buharî'dir. I. Mahmud döneminde (1730-1754) çalıştığı anlaşılan sanatçının fırçasından çıkan tek figür kadın ve erkek tasvirleri, saray çevresi için hazırlanmış albümlerde toplanmış olup, Levnî'ninkilerden farklı olarak belirli bir modele bakılarak yapılmış gibidir.

İki boyutlu yüzeysel anlatımdan üç boyutlu hacimli anlatıma geçişi Levnî'den daha ileriye taşıyan Abdullah Buharî'nin ... 1728-29 yıllarında bir cilt kabı üzerine lake tekniğiyle yaptığı iki manzara, Türk resminde Batılı resim anlayışıyla çalışılmış ilk manzara kompozisyonları olarak değerlendirilir.

81
1727-1747 yılları arasında hazırlanmış ve burçları simgeleyen figür tasvirlerine sahip Tercüme-i İkdü'l-Cüman fi Tarih ehl-ez-Zaman adlı eser... Bu eserde ... üç boyutlu hayvan, kuş ve insan betimlemeleri bulunur. Bunlar arasında, çıplak kadın tasvirlerinin de oluşu XVIII. yüzyılın değişen dünya görüşü ve beğenisiyle açıklanabilir. Bu eserin tasvirlerindeki figürlerin vücut hatlarında sergilenen ışık-gölge uygulamaları, hacimlendirme ve orantılardaki doğruluksa geleneksel mşnyatür üslubundan uzaklaşılarak Batı resim geleneğine ne kadar yaklaşıldığını gösterir.

82
Kitap Resminden Tuvale Geçiş

XVIII. yüzyılın ikinci yarısında padişahların büyük boyutlu yağlıboya portrelerini yaptırmasıyla birlikte Osmanlı tasvir sanatında yeni bir dönem başlar. Bu dönemde Osmanlı sarayının hizmetine giren Refail ve Kapıdağlı Konstantin'in tuvallere yaptıkları padişah portreleri bu değişimin ilk örnekleridir. Ancak bu değişim birden bire olmamış, her iki sanatçı da kağıt üzerine farklı malzemeyle de olsa minyatür geleneğine yakın resimler yapmışlardır.

... Refail'in kağıt üzerine tempera ve yağlıboya tekniğiyle yaptığı tek figür resimleri, Osmanlı minyatür geleneğinin son örnekleri arasında yer alır.

84
Kapıdağlı Konstantin, minyatür geleneğini geliştirerek kağıt üzerine guvaş boyayla çalıştığı gibi, III. Selim'in büyük boy yağlıboya tablolarını da yapmıştır.

Konstantin... taşra kökenli Rum bir ressam...

91
Şehnameler
... hazırlandıkları dönemin önemli olaylarını belgelemeleri ve resim üslubunu belirleyen minyatürler içermeleri bakımından Osmanlı yazmalarının en önemli türünü oluştururlar. Osmanlı padişahlarının, kendi veya kendinden önceki dönemlerin olaylarını nazım halinde yazdırma geleneği olan şehnâmecilik...

173
Sonsöz

Bu resimler... Cumhuriyet sonrası Türk resmine de kimi zaman esin kaynağı olmuşlardır (Erol Akyavaş ?)

Osmanlı minyatürü, XI. yüzyıldan itibaren Türklerin katkılarıyla geliştirilen Selçuklu resim üslubu ve XIV. yüzyıl sonu XV. yüzyıl başlarında Celâyirlilerin ve Timurluların hâkimiyetindeki İran topraklarında oluşturulan klasik İslam minyatürü üslubunun resim dili üzerine kurulmuş, erken dönemde Amasya'da yerli, Edirne'de Timurlu ve Karakoyunlu Türkmenler için çalışan göçmen sanatçıların katkılarıyla geliştirilmiştir. İstanbul'un fethinin ardından Osmanlı minyatürü Doğu-Batı etkileşimine açık, Anadolu, Rumeli ve İran'dan gelen sanatçıların çalışmalarıyla bir evrim geçirerek XVI. Yüzyıl ortalarından itibaren klasik üslubuna kavuşmuştur. XVII. yüzyıl başlarına kadar benimsenen bu klasik üslupla resimlenen edebiyat, bilim ve tarihi konulu eserlerde, metinleriyle bağlantılı özgün tasvir kalıpları ve ifade biçimleri yaratılmıştır.

174
(XVIII. yüzyılın sonlarına doğru) tutkallı toprak boyanın, guvaş ve suluboyayla yer değiştirmesiyle birlikte bazı yazmalar geleneksel minyatür sanatını sonlandıran tekniklerle resimlendirilmiştir.

Cifr (cefr) ilmi: İslam kültüründe geleceğe ilişkin bilgilere ulaşma yollarını gösterdiğine inanılan ilim.

Ehl-i hiref: Osmanlı Devletinin imparatorluk haline gelmeye başladığı yıllardan sonra saray teşkilatı içinde oluşturulan sanatçı ve zanaatkâr topluluğu. Bu topluluk sarayın her türlü sanatsal gereksinimini karşılayan sanatçı ve zanaatkârların yanı sıra cerrahlık, kehhallık gibi uzmanlık ve bilgi gerektiren mesleklerle, güreşçileri de içermektedir.


Hurûfîlik: Tanrıyı, insanı ve tüm varlıkları harfler ve sayılarla açıklamaya çalışan tarikat. Bu tarikat Fazlullah tarafından 1398 yılında Horasan'ın Esterabad kasabasında kurulmuştur.

.
.
.
.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Halk Kalabalık Güruh Kitle Yığın

.

Çokluk'da Halk, Kalabalık, Güruh, Kitle, Yığın vb. Kavramları...

113.
Halk birdir. Nüfus, elbette sayısız farklı birey ve sınıf içerir, ama halk bu toplumsal farkları bir özdeşliğe indirger, bir sentez yaratır. ... Halkın bileşenleri birliğin içinde farksızlaşır... 

114.
... çokluk kavramı, çoğul kolektiviteleri ifade etmede kullanılan, kalabalık, kitleler ve güruh gibi bir dizi başka kavramın da karşısına konmalıdır. Kalabalığı meydana getiren farklı bireyler ya da gruplar birbiriyle uyumsuz olduğundan ve aralarında hiç bir ortak öğe bulunmadığından, onların farklarının birlikteliği atıl kalır ve bir kalabalık kolayca farksız bir küme gibi gözükebilir. Kitlelerin, güruhun ve kalabalığın bileşenleri tekillikler değildir; bileşenlerinin farklarının kolayca bütünün farksızlığında erimesi de bunu gösterir. Ayrıca, bu toplumsal özneler kendi başlarına hareket edemedikleri ve güdülmeleri gerektiği için temelde pasiftirler. Kalabalık, güruh ya da yığın ciddi toplumsal etkiler yaratabilir (genelde son derece yıkıcı da olabilirler) ancak kendi başlarına hareket edemezler. Dış manipülasyona bu kadar açık olmalarının nedeni de budur işte. Çokluksa, bunun aksine, tekilliklerin ortak paydası temelinde hareket eden aktif bir toplumsal özneyi anlatır. Çokluk, iç farkları olan çoğul bir toplumsal öznedir ve onun kuruluşu ve eylemi, özdeşliğe ya da birliğe değil (hele farksızlığa hiç değil), ortak paydaya dayanır.

115.
Irk ya da toplumsal cinsiyet farkının olmadığı bir dünya değil, ırk ve toplumsal cinsiyetin önemli olmadığı, bunların güç hiyerarşileri üretmediği bir dünya isterken ... çokluğa duyduğumuz özlemi dile getiriyoruz.











.

22 Ağustos 2010 Pazar

Arthur C. Danto - Sanatın Sonundan Sonra

.
.
.


Sanatın Sonundan Sonra
Arthur C. Danto



Çağdaş Sanat ve Tarihin Sınır Çizgisi
Çev. Zeynep Demirsu
Ayrıntı Yay. Mayıs 2010 İstanbul





19
(David Reed’n sunak panosu) Ressamların tablolarını heykel, video, film enstalasyonu ve benzerleri gibi tümüyle farklı tekniklere ait donanımlar aracılığıla konumlamaktan artık çekinmediği bir pratik bu. Reed gibi ressamların bunu yapmaya ne derece hevesli olduğu, çağdaş ressamların, tanımlayıcı gündem olarak tekniğin saflığı üzerinde ısrar eden modernizmin estetik Ortodoksluğundan ne kadar uzaklaştığının kanıtıdır. Reed’in modernist zorunluluklara aldırmayışı, ileriki bölümlerden birinde “saf olanın sona erişi” biçiminde sözünü ettiğim durumun altını çiziyor.

20
… önce geleneksel sanatı, ardından da modernist sanatı tanımlayan görkemli büyük anlatıların sona ermesiyle kalınmayıp çağdaş sanatın da artık büyük anlatılarla temsil edilmeye hiçbir şekilde izin vermediğini duyurmanın…

... derin bir çoğulculuk ve topyekûn bir hoşgörü anı.

21
Geleceğin sanatını tasavvur etmenin olanaksızlığı, bizi kendi dönemlerimize hapseden sınırlardan biridir. … Yazdığım bu metin, bir yandan da modernizmin sonunu ele alıyor; modernizmin, sanata dair geleneksel estetik duruşlara gösterdiği hürmetsizliğe nihayet alışmış duyarlılıkları yatıştırmayı ve tarih sonrası gerçeklikten zevk almanın ne anlama geldiğine dair bir şeyler göstermeyi amaçlıyor. Olayların tarihsel açıdan hangi istikamette ilerlediğini bilmekte belirli bir rahatlık vardır. Önceki dönemlerin sanatını yüceltmek, o sanat hakikaten ne kadar yüce olursa olsun, sanatın felsefi doğasına dair bir yanılsamaya niyet etmektir. Çağdaş sanatın dünyası, felsefi aydınlanma için ödediğimiz bedeldir ama bu da hiç kuşkusuz, felsefeye yapılan pek çok katkıdan biridir. Felsefe, bu katkıdan ötürü sanata borçludur. (Önsöz, 1996)

24
… görsel sanatların üretim koşullarında son derece önemli bir tarihsel kayma yaşanmış olduğu yolunda güçlü bir duygu…

[Roma İmparatorluğu
MÖ 1. yy. - 1453
Batı Roma İmparatorluğu 476 da yıkılıyor…
Doğu Roma İmparatorluğu  395 - 1453]

Belting; Roma İmparatorluğu’nun geç dönemleri ile M.S. yaklaşık 1400 arasındaki zaman dilimini ele alıp Hıristiyan Batı’daki dinsel imgelerin tarihsel kökeninin araştırdığı kitabı… “Sanat Çağından Önce İmge”. Belting’e göre mesele, söz konusu imgelerin genel anlamda sanat olmaması değildi; ama sanat oluşları da üretim süreçlerine yansımıyordu. Zira, genel bilinçte henüz sanat diye bir kavram tam anlamıyla oluşmamıştı ve bu tür imgelerin, aslında ikonaların, insan hayatındaki rolü, sanat kavramının nihayet ortaya çıkıp da estetik kaygılar gibi bir şeyin sanat eserleriyle kurduğumuz ilişkiye hükmetmeye başlamasının ardından sanat yapıtlarının üstlendiği rolden oldukça farklıydı. Bir sanatçı, yani yüzeylere işaretler koyan biri tarafından üretilmiş olmak gibi temel bir anlamda bile, bu imgelerin sanat eseri olduğu düşünülmüyor, tıpkı Veronica’nın peçesindeki İsa imgesi gibi mucizevi bir kaynaktan gelmiş oldukları varsayılıyordu. (Dipnot 2. İsa imgeleri ve Aziz Stephen imgesi… “resmedilmemiş”, “elle yapılmamış” (non manufactum olan a cheiropoieton), … bu imgeler tıpkı parmak izleri gibi fiziksel birer izdi ve bundan ötürü kutsal emanet statüsündeydi.)

[sanatın ölümü - metafiziğin ölümü (teknolojik açıdan gelişkin toplumlar)
bir anlatının sonu…

1400 - sanat çağı - 1980

modern sanat - 1970 - çağdaş sanat
artık büyük bir anlatıya ait olmama duygusu
geçmişin sanatına karşı bir dava gütmüyor
geçmişi kendisinden kopularak özgürleşilmesi gereken bir şey olarak görmüyor.]

40
Sanat, her ne olursa olsun öncelikle bakılmayı gerektiren bir şey değil artık. Dik dik bakılmayı belki ama öncelikle bakılmayı değil.

... feragat etmek zorundadır.

103
Yine televizyon örneğinde olduğu gibi, buradaki arzu, giderek daha yüksek çözünürlüğe erişmek olacak ve artık estetik geleneğin konusu olmaktansa optik mekaniğin konusu olarak algılanan ızgara da görsel bilinçten tam anlamıyla silinecektir.

115
Estetik, 1960'lardan sonraki sanatı, başka bir yerde "sanatın sonundan sonraki sanat" tabir ettiğim durumu ele almakta gitgide daha yetersiz görünüyordu...

142-143
[Estetik ve beğeni]

144
Modern sanat, beğeni ile tanımlanır ve esasen zevk sahibi kişiler, özellikle de eleştirmenler için yaratılır. Oysa Afrika sanatı tehditkâr dünyanın karanlık güçleri üzerindeki kuvveti için yaratılıyordu. … Modernizmin sonu, beğeni zorbalığının sonu anlamına geliyordu ve tam da Greenberg’ün sürrealizmde bunca kabul edilemez bulduğu unsura, onun biçim karşıtı, estetik karşıtı yanına yer açtı. Duchamp söz konusu olduğunda estetik sizi çok uzaklara taşımayacaktır; ne de Duchamp’ın gerektirdiği eleştiri türü Hume’un bir tablet dolusu emrine itaat edilmesini gerektirecektir.

Greenberg, bunu bir noktaya dek mükemmelen kavrıyordu. 1969’da avangard üzerine bir makalesinde şöyle yazmıştı: “Sanat olmaya yeltenen şeyler beğeni üzerinden deneyleninceye dek sanat olarak bir işlev gerçekleştirmez, varolmaz.” Fakat çok sayıda sanatçının da “Marcel Duchamp’ın elli küsur yıl önce hareket ederken beslediği ve o zamandan bu yana düzenli aralıklarla yenilenen umutla; beğeninin görüş sahasının dışına çıkmak ama bu sırada sanat bağlamının da içinde kalmayı sürdürmek suretiyle çıkmak birtakım numaraların özgün bir varoluş ve  değere ereceği yönünde bir umutla” iş ürettiklerini hissediyor, “Şu ana dek, bunun boş bir umut olduğu ortaya çıkmıştır” diyordu (Greenberg, “Avantgarde Attitudes: New Art in Sixties”). Çıkmıştır elbette; Greenberg beğeni üzerinden deneylenmediği sürece hiçbir şeyin sanat olarak varolmayacağı konusunda haklıysa tabii. Bu durumda proje tutarsızlaşırdı, tıpkı sanatın görüş sahasından çıkmak suretiyle sanat yapmaya soyunmak gibi. Oysa Duchamp’ın işlerinin, beğeni kaygısının yokluğunda ya da askıya alınması durumunda başarıya ulaşan bir sanatı içeren ontolojik başarısı, estetiğin aslında sanatın özsel ya da tanımlayıcı niteliklerinden biri olmadığını göstermektedir. … (Platon’a göre sanat bir iktidar aracıydı). Duchamp sanat ve gerçeklik sorusunu sorarak sanatı felsefi anlamda ayrıcalıklarından mahrum bırakan başlangıcıyla yeniden buluşturdu.

145
Oysa Duchamp'ın işlerinin, beğeni kaygısının yokluğunda ya da askıya alınması durumunda başarıya ulaşan bir sanatı içeren ontolojik başarısı, estetiğin aslında sanatın özsel ya da tanımlayıcı niteliklerinden biri olmadığını göstermektedir.

161
Sanatın sonundan sonraki sanatçıların bir özelliği, bana kalırsa, asla yaratıcılığın tek bir kulvarına bağlı kalmayışlarıdır...

165
... sanatçıların sanatın sonundan sonra ne yapması gerekiyordu, bunu da söylemek güçtür ama sanatın da insanlığın doğrudan hizmetine yazılacağı, en azından bir olasılıktı.

Analitik felsefe, kendisini Platon'dan Heidegger'e felsefenin bütününe karşı konumlandırmıştı. Pop da kendisini yaşamın yanında ve sanatın bütününe karşı konumlandırdı.

İnsanlar, ertelemek ya da feda etmek istemiyorlardı; Amerika'daki siyah hareketinin ve kadın hareketinin bunca aciliyet taşımasının ve Sovyetler Birliği'nde insanın uzak bir ütopyanın kahramanlarını kutlamayı bırakmak zorunda olmasının nedeni buydu. Hiç kimse ödül için Cennet'e gitmeyi beklemek ya da gelecekteki bir sosyalist ütopyanın sınıfsız toplumunun üyelerini düşünerek keyiflenmek istemiyordu. :(

170
Tarih sonrası evrede, sanat üretiminin seçebileceği sayısız istikamet vardır; hiçbiri, en azından tarihsel anlamda, diğerlerinden daha ayrıcalıklı değildir. Bu kısmen şu anlama geliyordu: Resim, artık tarihsel gelişimin başlıca vasıtası olmadığı için, enstalasyon, performans, video, bilgisayar ve çeşitli karışık teknik biçimlerinin yanı sıra, toprak çalışmaları, beden sanatı, benim tabirimle "nesne sanatı" ve önceden haksız yere zanaat damgası yemiş birçok sanat türünün açık ayrıklığındaki araçlardan yalnızca bir tanesiydi.

190
Buradan şu iddiayı çıkarıyorum: Resim sanatı salt kendi iyiliği için geliştirilmiş ama artık durum değişmiştir. Dahası, "pecuniae" (para, zenginlik) peşinden koşmak tekniğin gelişimini boğmuş, sanatçılar da herhangi bir değer içeren resimlerin "nasıl yapılacağını unutmuştu" ...

209
Bu sanatçıların yapıtlarının heykel ile tek ortak noktası gerçek bir üçüncü boyuttu; bu, konuyla pek az alaka içeriyor görünebilir, tıpkı dansın üç boyutlu oluşunun inkâr edilemez ama bir yandan da konuyla ilgisiz olması gibi.

210
Resimde geçerli olan iyilik ölçütü otomatik olarak iyi sanat ölçütü değildi artık.

224
Artık, çağdaş sanatı belki de 1400'den bu yana üretilen sanattan ayıran bir özellik var: Çağdaş sanatın birincil hırsları estetik değildir. Öncelikli ilişkilenme biçimi izleyici olarak izleyicilere doğru değil, sanatın seslendiği kişilerin diğer yönlerine doğrudur. Dolayısıyla, bu türden tüm sanatların öncelikli alanı ne müzenin kendisi ne öncelikle estetik bir nesne olup izleyicilere de öncelikle izleyici olarak seslenen sanat yapıtlarınca işgal edilmek üzere müze biçiminde kurulmuş kamusal alanlardır elbette.

226
Bu sanata serbesti tanıyan kuramlar, en radikal ifadesini salt herşeyin sanat yapıtı olabileceğine inanmakla kalmayıp, daha da radikal bir biçimde, herkesin sanatçı olduğuna da inanan (Bu herhangi birinin sanatçı olabileceği düşüncesinden farklıdır elbette) Joseph Beuys'da bulacaktır. Bu iki tez birbiriyle bağlantılıdır. Sanat, dar bir şekilde, sözgelimi resim ya da heykel çerçevesinde anlaşılırsa, ikinci tez herkesin ressam ya da heykeltıraş olduğudur ki bu da görünürde herkesin müzisyen ya da matematikçi olduğu tezi kadar yanlıştır. Hiç kuşkusuz herkes bir noktaya dek çizim ya da modelleme öğrenebilir ama genellikle resim ve heykelin sanat olarak başladığı noktanın epey gerisinde kalacaktır. Gördüğüm kadarıyla, Beuys'un serbestisinde bu tür haksız derecelendirmeler yok. Bir yapıt sanatsa sanattır, değilse değil.

235
"Marcel Duchamp hakkında korkunç sayıda kitap var ki ben okumuyorum: tabii bir de bir sergiye bir pisuar gönderişi ve herkesin de 'sanatı yeniden tanımladı' deyişi hakkında... ne önemsiz bir bilgi!" E.H.Gombrich

241
Kısaca, belirli bir dönemde ulusal ve dinsel sınırların ötesine geçen ortak bir görsel dil vardır ve sanatçı olmak da bu vizyona katılım göstermektir.

257
Yüzde 44 mavi renk ile su ve ağaçlardan müteşekkil manzara, sanki modernizm asla yaşanmamış gibi, sanatı düşünen herkesin ilk aklına gelen, a priori evrensel estetik olgu besbelli.

261

Rembrandt gibi resim yapmayı öğrenen ressam, tümüyle farklı bir döneme ait olan yetilerine dünyada yer olmadığını keşfetmiştir.



.
.
.
.