28 Temmuz 2013 Pazar

M. Hardt & A. Negri - Dionysos'un Emeği

.
.
.
.
Dionysos' un Emeği (1994)
M. Hardt & A. Negri
(Çev. Ertuğrul Başer), İletişim Yayınları 2003 İstanbul

14
"Sahip olduğu üretim, mübadele ve mülkiyet ilişkileriyle, böylesine muazzam üretim ve mübadele araçlarını harekete geçirmiş modern burjuva toplumu, bizzat büyüyle çağırdığı yeraltı dünyasının güçlerini artık kontrol edemeyen bir büyücü gibidir." (Manifesto of the Communist Party, s.39)

22
Hukuk (ki kapitalist sistemde paranın büründüğü birçok biçimi aynen tekrar eder), tıpkı para gibi, kendine ait herhangi bir değer taşımaz; taşıdığı, toplumsal çatışmaların, kapitalist toplumun yeniden-üretimi için elzem şartların, işbölümünün ve sömürünün günbegün ürettiği değerlerden ibarettir.

Emeğin çoğu kez, kısıtlı bir tarzda, arzu ve zevkleri reddeden kapitalist çalışma ahlakı zemininde tanımlandığını görüyoruz.

25
… iktisadi yapıyı (emek) kültürel üstyapının (değer) kaynağı olarak koymak yeterli değildir; bu altyapı-üst yapı nosyonu terkedilmelidir. Eğer emek, değerin temeliyse, değer de eşit ölçüde emeğin temelidir. Neyin emek ya da değer-yaratıcı faaliyet sayılacağı her zaman yaşanan tarihsel, toplumsal bağlamdaki verili değerlere bağlıdır…

32
"Bir zamanlar insanlar hazır buldukları, içine doğdukları şartlar içerisinde, doğal bir şekilde büyür giderlerdi", diye yazıyordu Robert Musil yıllar önce, "ve kişinin kendisi olabilmesinin en emin yolu buydu. Ama şimdilerde, her şeyi altüst eden ve geldiği, yetiştiği topraktan ayrı düşüren bir hengamede, ruhun üretimi söz konusu olduğunda dahi, insan adeta, şu geleneksel el sanatlarını makine ve fabrika işi bir tür zeka ile değiştirsem mi diye düşünmeden edemiyor" (The Man Without Qualities).

35
Özerkliğini kazanmak ve kendisini emekten kesinkes ve ebediyen ayırmak sermayenin hep düşlediği bir şeydi.

Postmodern durumda, emeğin sermayece gerçek kapsanışı evresinde, sermaye bu düşünü nihayet gerçekleştirmiş ve kendi bağımsızlığını kazanmış görünüyor. Üçüncü Dünya'ya yayılmış üretici üsleriyle, belli üretim tiplerini Kuzey'den Güney'e kaydırmasıyla, daha büyük bir uyarlanma gücü ve geçirgenlik kazanmış piyasalarıyla ve hızlandırılmış para akış şebekeleriyle, sermaye gerçekten küresel bir pozisyona oturmayı başardı. Ancak … Kapitalist sömürü biçimi fabrikadan dışarı taşarak tüm toplumsal üretim biçimlerini teslim aldıkça, bu sömürünün reddi de tüm toplumsal alan boyunca yayılarak eşit ölçüde genelleşir.

36
… Spinoza'nın mutlak demokrasi diye adlandırdığı bir toplum biçimine, yani komünizme…

49
Wall Street'in iflas ettiği 1929 "Kara Perşembe", burjuvazinin egemenliğindeki bir yüzyılın siyasal ve Devlet mitolojilerini yerle bir etti. "Kara Perşembe", hukuk Devletinin tarihsel akıbetini, şu, burjuva "kanun ve hukuk kuralları uyarınca" kişisel hakları resmen güvence altına almayı hedefleyen bir iktidar, bir Devlet aygıtı olarak lanse edilen, burjuvazinin toplumsal ve hegemonyasını teminat altına almak üzere kurulmuş bir Devlet iktidarının sonunu noktalıyordu. Bu, Devletle pazarın ayrılması yönündeki klasik liberal mitin son cenaze töreniydi, "bırakınız geçsinler bırakınız yapsınlar"ın sonu.

51
… istikrara giden yol şimdi, Devlet iktidarının bu yeni, istikrarsız temelinin tanınmasından geçiyor gibiydi: Dinamik devlet planlaması, kendi nesnesi olarak bir tür "sürekli devrim"i kabul ettiğini ima ediyordu - sermaye adına ünlü sloganın paradoksal bir aufhebung'u. (aufhebung  koruyarak aşma).

52
(politik mucize) … üretim tarzının toplumsallaştırılması ve sömürünün toplumsallaştırılması; örgütlenme ve şiddet; toplumun emekçi sınıfın sömürülmesine uygun bir şekilde örgütlenmesi.

68
... Keynes' in ilk buyruğu, gelecek korkusundan kurtulmaktır. Mukavele teminat altına alınmalıdır.

… Devlet, iktisadın bu temel mukavelesini teminat altına alma görevini üstlenmelidir. Devlet, geleceğe bakarak bugünü savunmalıdır. … sonuç, iktisadinin hukukiye dahil olmasıdır.

69
"Uzun vadede hepimiz birer ölüyüz" Keynes

Keynes'in ... bir dizi yıkım ihtimalini gündemden çıkarmak ve bugünü uzatarak geleceği iptal etmek için sürekli bir çaba içinde olduğunu unutmayalım.

70
"(Burjuvazi) toplumsal üretimin kontrolünü eline geçirdiği ölçüde, emek sürecinin teknik yapısını ve toplumsal örgütlenişini devrimcileştirir, ve onlarla birlikte toplumun iktisadi-tarihsel biçimini de" (Capital, cilt 2, s.57).

85
... işçi sınıfı aynı zamanda kapitalist üretim tarzının yıkım projesidir.

95
Emeğin genel toplumsallaşması, beraberinde değerin soyutlaşmasını ve sonuçta en genel, en kapsamlı yabancılaşmayı getirir.

98
Kapitalist Aufhebung, proletaryanın simge ve sloganlarını, tarihsel örgütlenme biçimlerini, onları kendi gelişmesinin tekil evreleri içinde dondurmak suretiyle felç eder, proleter Aufhebung, kapitalist gelişme evreleri silsilesini, onun kırılmasını ve aşılmasını gündemine almak suretiyle felç eder.

99
(Sermayenin) ... paradoksal bir şekilde kendisi de işçi sınıfı içinde örgütlenmek zorundadır. ... Bu noktada -tek tek kapitalistlerin kişisel ve bencil taleplerinden zaten arınmış bulunan- kapitalist toplumsal çıkar, kendisini, herkese şamil, nesnel toplumsal çıkar olarak sunmaya, tertiplemeye soyunur. ... Toplumsal üretimde kamu refahının her şeyden üstün tutulması, kapitalist birlik ve dayanışmanın nihai sloganıdır. (şamil  içine alan, kapsayan, kapsamlı)

104
... emek, iktidar düzenine varoluşsal bir temel sağlar - hukuki olarak resmi anayasada düzenlenebilecek, ve bu anayasanın yapılması sırasında bir motor işlevi, değiştirilmesi sırasında bir sınır işlevi üstlenerek onu canlandırabilecek ve bu düzenlemeye anlam ve birlik kazandırabilecek bir temeldir bu.

112
Hukuk devletinin ruhu ve tarihi "güvence" kelimesi etrafında döner. Kaderi bireysel kapitalist enerjilerin serbestçe ifade edilmesine ve koordinasyonuna bağlı iktisadi ve sosyal düzen, hukuk devleti tarafından, bireysel hakların ve bunların ifade vasıtalarının gardiyanı tarafından teminat altına alınmalıdır. Tüm araçları bu amaca yönelmiştir: Temel haklar, teminat altına alınması gereken bireysel çıkarların yüceltilmesinden, ve aynı zamanda özünden başka bir şey değildir...

118
Birer toplumsal hayvan olmaları ölçüsünde, üreticilerin doğal arzuları, onların (daha birçok şey yanında) basit üretici birlikleri altında buluşmalarında önemli bir rol oynar. Bir araya gelme ve sosyal temas, "hayvansal ruhları uyararak", bizzat emeğin üretkenliğini arttırır (Capital, cilt 1, s. 443). İşçi, planlı bir şekilde başkalarıyla işbirliğine girdiğinde, kendi bireyselliğinin zincirlerinden kurtularak türünün potansiyellerini geliştirmeye başlar.

121
… kapitalist üretim süreci, bütünsel, bağlantılı bir süreç, yani bir yeniden-üretim süreci olarak, sadece meta, sadece artı-değer üretmez, aynı zamanda sermaye ilişkisinin kendisini de üretir ve yeniden-üretir - bir yanda kapitalisti, bir yanda ücretli işçiyi". (Capital, cilt 1, s.724)

122
Sermayenin ulaştığı genel toplumsal güç ile bireysel kapitalistin bu toplumsal üretim koşullarına müdahale edebilme gücü arasındaki çelişki her zamankinden daha da uzlaşmaz hale gelir…

124
Bir toplumsal bütünlük suretinde zuhur eden iş-gücü, sermayenin yeniden-üretim mekanizması içerisindeki halk (the people) şeklinde tertiplenir: halk, fabrika-toplumun devletinde kuruluş yapısına dahil edilmiş iş-gücüdür. … O halde kapitalist örgütlenmenin bu düzeyinde halk, iş-gücü olarak, kendi toplumsal sömürü düzenini kurmaya, genel birikim akışının beka ve yeniden üretimini güvence altına almaya çağrılır.

129
… hukukun kaynakları sorununun üç farklı çehreyle karşımıza geldiği söylenebilir: hukuki normların kaynağı meselesi olarak; hukuki düzenlemenin biçimlenişi meselesi olarak; ve nihayet bu normların meşruiyet ve işlerliğine katkıda bulunabilecek, bunların düzenlenişine arka çıkabilecek toplumsal otoritenin teşkili meselesi olarak ki bu sık sık sahtekarca bir yana bırakılan tali ve örtük bir tarzda ele alınan bir konudur.

130
Maddi ve biçimsel kaynaklar, dahili ve harici kaynaklar, yazılı ve yazısız kaynaklar, birincil ve ikincil, dolaysız ve dolaylı, meşru ve gayri-meşru, kanuni ve örfi, vb.: sistemin bu sorunla karşı karşıya geldiği noktada tam bir kargaşa hakimdir. … Bu durumdan sıyrılmanın en itibarlı yolu, idealist felsefenin izlediği yoldur: hukuk felsefesini hukukun temeli yapmak.

137
Yasa tedrici olarak hukukun rakipsiz kaynağı haline geldi, hukuk sistemi bir yasa sistemi haline geldi ve yüzyıl başlarında hukuki pozitivizm, kanunlara kayıtsız şartsız riayet şeklinde sahneye çıktı ve bu sıfatla dayatıldı. Ancak bugün bu dev yapıdan geriye bir şey kalmadı - tek bir taş bile. Pozitivizm tam da zafer kazanmış göründüğü bir aşamada dört bir yandan yükselen sert eleştiri dalgalarına maruz kalmıştı; bu elli yıl boyunca sürdü, şimdi çeşitli düşünce akımları onun hukuk bilimine rakipsiz bir ideoloji ve doyurucu bir yöntem olarak hizmet edip edemeyeceğini sınamış ve görmüş bulunuyor.

144
Hukukun etkililiği sadece geniş bir rıza alanı içinde güvence altına alınabilir, hukukun geçerliliği, bir kumanda ve rıza sentezinden başka bir şey değildir. Hukuki üretim, rıza bakımından sürekli bir sentez, titiz ve kesintisiz bir planlayış, ve gelişmenin ihtiyaçları bakımından kesintisiz bir uzlaş(tır)ma sürecidir. Hukuki düzen(leme) hep daha öteye uzanır, toplumu giderek daha fazla örter.

158
Sermaye, doğruyu söylemek gerekirse, daima, toplumsal ilişkinin somutluğunu kendi tertiplenme biçiminin soyutluğu içinde dönüştüren bir sömürü temelinde doğmuş ve gelişmiştir. … Kapitalist sürecin değişmez hedefi, toplumsal düzeyde emeğin nihai yabancılaşmasıdır.

162
Mücadele ne kadar genellik kazandıysa, bu mücadelenin uzlaştırılma imkanı da o ölçüde genelleştirmelidir; yasa tüm toplumsal alanı ne kadar kuşatıyorsa, toplumsal alan da o ölçüde yasada, hukukta ve 'devlet idaresi'nde uzlaşmaya varacak şekilde tertiplenmelidir. Böylece sınıfsal mücadelenin sürece taşıyabileceği tehlike ya da şans boyutu, daha baştan ortadan kaldırılmış olur, artık süreçte herhangi bir sürprize yer yoktur.

167
(Hukuki sistemler, felsefi ve ilahi sistemlerin aksine, her zaman gerçeklikle yüzleşmek zorunda kalırlar.)

173
Sermaye, yabancılaşmanın yasını çekip duramaz; birleştirme yolunda mesafe almak zorundadır, çünkü kendi varoluş koşulları sadece bu birleşme sürecinde yatmaktadır.

181
Sosyal Devlet
Hukuk biliminin bakış açısı tümüyle alt üst olur: onun amacı önceleri anlamaktı, oysa şimdi yeniden inşa etmektir.

198
Karşıtların birlikte var olmasına izin veren ve zaman zaman da sınırlayan bir biçimdir bu. Tikel normların geçerliliği düzen(lemen)in bütünlüğüne havale edilecektir, …

201
Diyalektik bitti. Hegel öldü. Hegel'den geriye kalan burjuva dünyasının öz-bilinçliliğidir. Burjuva dünyası diyalektiktir ve diyalektik olmaktan başka çaresi yoktur.

205
… Marx'ın Louis Banaparte'ın Onsekizinci Brumaire'indeki iddiasıdır: tüm devrimler şimdiye kadar Devlet makinesini yalnızca daha da mükemmelleştirdiler; oysa aslolan onu yıkmaktır.

207
… tekelci sermaye (sık sık faşist de deniyordu) …

212
Bu tanım (Devlet), Grundrisse ve Kapital'de "burjuva toplumunun devlet formunda yoğunlaşması" şeklinde istikrarlı bir ifadeye kavuşur. Devlet kapitalist çıkarlara aracılık işlevini, toplumu düzenlemek, belli bir yapıya sokmak suretiyle, tedrici olarak hakimiyetin yeniden üretimine içsel bir işlev haline getirir. Devletin sivil toplumdan özgürleşmesi, onun tekrar, sınıf mücadelesinin tanımladığı bir ritme göre, sivil toplumun üzerine ve içine doğru, onun çatışmalı dokusu bünyesinde, birbiri ardına, diyalektik ve uzlaştırıcı dalgalar halinde yayılmasına imkân veren bir durumdan başka bir şey değildir. Baskıcı ve düzenleyici işlevler arasındaki diyalektik çözüm, Devletin tertiplenme biçimi, yaşamı ve hareketi haline gelir.

315
John Rawls
Adalet teorisi, aşkın normatif üretim kaynaklarına dayanmaz; sistemi kuran ne herhangi bir kayıtsız şartsız ve kategorik buyruk vardır ne de herhangi bir Grundnorm; Rawls, yaratıcı toplumsal güçlere genel ve biçimsel göndermeler aracılığıyla, içkin bir üretim kaynağına sahip bir hukuk sistemi geliştirir.

Canlı emek, hukukun kaynağı olduğu ölçüde, ta özünde, yasanın radikal eleştirisidir. Anayasacı düşünce bu yaratıcı toplumsal faaliyeti vahşi bir kuvvet, yırtıcı ve azgın bir hayvan olarak görmek zorundadır - Hegel'in de işaret ettiği gibi, evcilleştirilmesi gereken bir hayvan.

320
19. yüzyılda Marx, sadece, o zamanlar ekonominin ufak bir parçasını oluşturan büyük-ölçekli fabrika üretiminde gerçek iltihakın kimi özelliklerini teşhis etmişti. Aralıksız teknolojik gelişmeler ve bu emek süreçlerinin fabrika duvarlarının dışında uğradı toplumsallaşma sayesinde gerçek iltihakın ayırdedici çizgileri toplumsal alanın daha büyük ve daha büyük bölümlerinde yayılmaya başlamıştır.

321
Emek antagonist bir Grundnorm olarak iş görür, sistemin dışında doğan ama onun gerek eklemlendirilme gerekse meşrulaştırılmasında bir temel yerine geçen, düşman ama elzem bir istinat noktası vazifesi görür. Ancak gerçek iltihak aşamasına geçtiğimizde, Marx'a göre, emek süreçleri öyle bir noktaya doğru evrilmiştir ki, her şeyden önce üretim artık dolaysız ve bireysel bir faaliyet değil, doğrudan doğruya toplumsal bir faaliyettir.

325
Burada hukuki form normatif üretim ve dolaşımın soyut bir modeli, motoru haline gelmiştir. Usul kavramı bu rol için biçilmiş kaftandır: usul, hareket halindeki biçimdir, dinamik modeldir.

335
Richard Rorty, Rawls'un hoşgörü ve uzak-durma kavramlarını toplumsal varlığın belirle(n)mellerine karşı külli bir kayıtsızlık anlamına gelecek şekilde genişletirken bu usulün özünü kavramış ve onu daha da geliştirmiş gözüküyor.

336
Sosyal farklılıkların ifade biçimleri, kamusal alan açısından kayıtsız kalınabilecek meseleler olarak görmezlikten gelinir ya da bir kenara atılır; siyaset böylece, soyut toplumsal girdiler arasında, düzen ve meşruiyet açısından zorunlu dengenin sağlanmasına yönelik mekanik ve pragmatik bir denge sistemi haline gelir. Tıpkı önceki demokrat siyaset bilimcileri kuşağının, Tanrı fikrinin modern-öncesi ilahi otoritesinden kurtulmamızı önerdikleri gibi, bugün de Rorty, özne fikrinin modern felsefi otoritesinden kurtulmamızı önermektedir. Emek, üretim, cinsler arası farklılıklar, ırksal farklılıklar, cinsel tercih, arzu, değer gibi tüm sorunlar bir yana bırakılır, çünkü bunlar özel ve, dolayısıyla da, siyaset açısından kayıtsız kalınabilecek meselelerdir. Demokrasi ellerini kirletmez.

339
Toplumsal ahengi koruma adına yapılan -o müşfik- sorunlardan uzak-durma uygulaması kolayca kötü niyetli bir politikaya dönüşebilir.

340
Rawls'un uzak-durma mefhumu ve Rorty'nin aziz kaygısızlığı, böyle bir pratik siyasi koşullar çerçevesinde sahneye sürüldüğünde vahşi bir dışlayıcı karakter kazanır. Postmodern "polis bilimi" ile tahakkuk eden hayati gelişmede, toplum şimdi, nüfuz ve müdahalenin ötesinde, tecrit ve kontrol altına alınmıştır: disipliner bir toplum değil, kaynaşmış bir kontrol toplumu.

341
… Devletin özü polistir: "Devlet … ancak ve düzeni sağlayabildiği oranda vardır. Yani Vattimo, postmodern zayıf toplumsal özne teorisi ve küçük devlet arasındaki çoğu kez ifade edilmeyen ama vazgeçilmez menteşeyi ifşa ve ilan eder. Polis kuvveti, biraz karanlıkta kalmış ve ancak son tahlilde görünebilmiş olsa da, postmodern liberal devlet düzeninin teminatı ve dingil çivisidir.

342
1980'ler buna paralel bir tarzda, devletin toplumsal ve iktisadi istikrara dönük planlama ve meşrulaştırma faaliyetlerinde yararlandığı yöntemler olarak toplu sözleşme, pazarlık ve korporatizmin sona erişine tanık oldu. Refah Devleti siyasal iktisadının kutsal üçlüsü -üretimde Taylorizm, siyasal planlamada Fordizm ve iktisadi planlamada Keynescilik- artık siyasal düzen ve iktisadi gelişme açısından bir güvence olmaktan çıktı.

343
Bir tasarruf kampanyası çerçevesinde, sosyal-yardım programları daraltıldı ve işsizlik oranı kendi haline bırakıldı. Toplumun yoksullar tabakasının ve çalışanlar için işsizlik tehdidinin büyümesi, işverenler karşısında işçilerin toplu pazarlık gücünü büyük ölçüde zayıflattı. … sanayide deregülasyon ve özelleştirme yönündeki çabalar … görüşmelerin yeniden başlaması şeklinde değil, sessiz bir kuvvet gösterisi ve işçi çıkarmayla cevap verilmeye başlandı. Örgütlü emeğin gücü ve korporatist temsil 1980'ler boyunca sürekli zayıfladı. [deregülasyon  devletin karar alanını daraltan düzenlemelerin, azaltılması veya kaldırılması, kamuya ait olduğu varsayılan iradenin özel sektöre ve sermayeye devredilmesi yönünde yapılan yasal düzenlemelerdir.]

344
Bir toplu pazarlık taraflı olarak emeğin geriletilmesine yönelik bu siyasal mekanizmaları tamamlayıcı mahiyette, bir de, otomasyon ve bilgisayarlaştırma yardımıyla işyerinin yeniden düzenlenmesi ve bu sayede emeğin üretim sahasından bilfiil uzaklaştırılması yönünde bir eğilim söz konusuydu. Bu hem sermayenin akışkanlaşmasına hem de, Marksist terminolojiyle, değişken sermaye oranının düşmesi, sabit sermaye oranının yükselmesi yönünde bir eğilime yol açtı. ... Tüm bunlara genel olarak sendikacılığın gerilemesi eşlik eder.

346
… liberal hukuki aktivizmin yerini basitçe muhafazakâr hukuki aktivizm almıştı. Bu yeni aktivizm çoğu zaman federalizm paravanası altında faaliyet gösterse de, yürütme organları, davaları federal düzeyde değerlendirmeyi reddederek ve onları gerisingeri eyaletlerin yargı bölgesine iterek, yargı organları aracılığıyla kendi tutarlı ideolojik projelerini kovalamaktan hiç de geri kalmadılar. Bu kaymanın en ciddi sonuçları, kürtaj vakalarını resmî makamlara haber veren doktorlar hakkında mecliste konuşma yasağından kürtaj hakkının kendisine, kadınların doğurma hakları konusunda hissedildi. Küçük, ideolojiden-azade devlet retoriğine rağmen, tıpkı Refah Devletinin korunan ve yeni bir istikamete çevrilen iktisadi yapıları gibi, bu şekilde, geniş hukuki yetkiler aynen korunuyor ve yeni hedeflere yöneltiliyordu.

347
Uyuşturucu -ve mafya- bağlantıları konusunda oluşturulan "profiller" şimdi yaygın bir şekilde, polisin yurttaşları sokak ortasında durdurup araması için yeterli ölçüt kabul ediliyordu. "Yeterli şüphe" kavramı, neredeyse kural olarak ırksal ve kültürel hatlar üzerinde delillendiriliyordu. Gerek içeride gerekse dışarıda yükselen militarizm, giderek daha çok toplumsal alarm politikasına başvurma, korku ve ırkçılık, tüm bunlar devlette belli faşist öğelerin ortaya çıkışına ve bir polis devletinin teşkili yönünde bir eğilime işaret ediyor: Hukuk Devleti'nden Polis Devleti'ne her zaman korku, nefret ve ırkçılık köprüsünden geçilir.

348
(Reagan projesi) Bu projeye katkılardan biri, devletin müdahale alanını ahlakı da kapsayacak şekilde genişletmek isteyen bir hareketten geldi. … Kadın hakları, uyuşturucu kullanımı, dinsel faaliyetler, aile değerleri ve cinsel tercihler gibi alanlar, sürekli önem kazanan ve devletin doğrudan müdahil olduğu alanlar haline geldi. … güçlü neoliberal devlet öznesi, ahlaki düzlemde, ulusa belli bir ahlaki birlik kazandırma çabaları eşliğinde kısmen sağlamlaştırıldı.

365
Bush yönetiminin 1988'de ahlaki ve ailevi değerleri öne çıkarması … [Reagan'ın] çağrısının en güçlü yanı, aile ve komşuluk, din ve yurt sevgisi gibi cemaatçi değerleri uyandırmasıydı. … Taylor, ulusu bir araya getirecek yeni bir "yurtseverlik" ruhunu savunurken, Reagan'ın projesine doğrudan bir atıfta bulunmaksızın, aynı duyguyu yansıtır.

367
Devlet bu argümanlara bir zorunluluk suretinde girer, cemaatin yegane gerçek öznesi, cisimleşmiş öznel(l)iğin eksiksiz gerçekleşmesi olarak. Tanrının dünya üzerindeki muzaffer yürüyüşü için devlet şarttır.

371
[Deleuze] Toplumsal uzay düz(gün)dür, ama disipliner dokusal hatlardan temizlenmiş manasında değil, dokusal hatların birörnek bir şekilde tüm topluma genelleştirilmesi manasında. Toplumsal uzay disipliner kurumlardan tahliye edilmemiş, ağzına kadar kontrol modülasyonlarıyla doldurulmuştur. Toplumun devlete iltihakı o nedenle biçimsel değil gerçektir; bu iltihak artık disiplin, denetim ve yönetimin tesisi bakımından kurumların aracılığını ve düzenlenmesini gerektirmemekte, devleti doğrudan müebbet toplumsal üretim devresinde işlemeye bırakmaktadır. Artık aracı, uzlaştırıcı sivil toplum kurumları telakkisinde temel önem taşıyan altyapı-üstyapı metaforunu kullanamayız. Disipliner toplumları tanımlamakta başvurduğumuz örülmüş köstebek yuvaları imgesi bu yeni alanda artık geçerli değildir. Kontrol toplumlarının düz(gün) uzayının ayırt edici özelliği, diyor Deleuze, köstebek yuvalarına benzer yapılaşmış geçitler değil, bir yılanın sonsuz dalgalanmalarıdır. Sivil toplumun dokusal hatlarındaki geçitlerde kurulan direnişlerin, açıktır ki, bu yeni hüküm modelinin kaygan yüzeylerinde tutunacak bir yer bulma şansı yoktur.

382
Peki, eğer bunalımı ateşleyen kurulu bir iktidar değil de kurucu bir iktidarsa…

383
Sivil toplumun fiziksel öğeleri ortadan kaybolduğunda bile, onun sureti daha üst bir düzeyde yeniden sahneye sürülür.

387
… seçmen kitlelerin demokratik temsilinden, temsilcilerin kendi seçmen kitlelerini oluşturduğu bir "temsil"e geçiş.

389
1968 den sonra, … Yeni üretim koşulları ve biçimleri, emek-gücünün bileşimindeki değişikliklerle birlikte, bizim "toplumsal işçi" dediğimiz bir figürün doğmasına yol açtı; toplumsal ve üretken ağlar arasında son derece gelişmiş işbirliği biçimleri ile birbirine bağlanmış karma bir maddi ve gayri-maddi emek harcama faaliyeti ile tanımlanan bir özneydi bu.

391
Eğer, daha önce de iddia ettiğimiz gibi, reel sosyalizmin bünyesindeki kapitalist kalıntılardan ölüp gittiği doğruysa, görünen o ki, kapitalist toplumlar da sadece bünyelerindeki komünizmi müjdeleyen öğeleri eklemlendirerek hayatta kalmayı başarıyorlar.

398
Yeni üretim tarzının temel özelliği, öyle anlaşılıyor ki asli üretici gücün, toplumsal emeğin genel, kapsayıcı ve niteliksel olarak üstün bir sentezi olması ölçüsünde, teknik-bilimsel emek olmasıdır. Diğer bir deyişle canlı emek hepsinden önce (nitelik bakımından) soyut ve gayri-maddi emek olarak, (nicelik bakımından) karmaşık ve işbirliğine dayalı emek olarak ve (biçim bakımından) giderek daha fazla zihinsel ve bilimsel emek olarak boy gösterir. Bu emeğin, basit emeğe indirgenmesi mümkün değildir - aksine, yapay dillere dayalı teknik-bilimsel emekte, sibernetik eklentiler arası karmaşık akıl yürütmelerin, yeni epistemolojik paradigmaların, gayri-maddi belirlenimlerin ve iletişimsel makinelerinin büyüyen bir yakınlaşması söz konusudur. Bu emeğin öznesi, toplumsal işçi bir cyborgdur, maddi ve gayri-maddi emek arasındaki sınırları sürekli bir o yönde bir bu yönde kat eden, makine ve organizma karışımı bir varlık, bir melezdir.

402
Modernlik, Batı akılcılığının doğrusal bir sonucu, Batı aklının mukadder varış noktası değildir. Bu tespit, birçok postmoderniste göre, Weberci kaba devlet teorisyenlerine göre, ve diyalektik maddecilerin pozitivist Marksizmine göre, yanlıştır. Bu kitapta geliştirmeye çalıştığımız bakış açısından modernlik, kesintisiz ama sürekli eksik bir devrimin tarihidir: özgür üretici güçlerin gelişmesi ile kapitalist üretim ilişkilerinin tahakkümü arasında her zaman bir alternatifi olan çelişik bir gelişmedir. Rönesans diye andığımız devrimden bugüne doğru modernliği, gasp, özel servet ve araççı aklilik kuvvetlerinin karşı koyduğu üretici güçlerdeki olağanüstü özgürleşme ve insani etkinliğe atfedilen her türlü aşkın hedeften kurtuluş karakterize eder. Burada Makyavelci terimlerle, "talih"in despot somutluğu "erdem"in evrenselliğine karşı koyar. Spinozacı terimlerle, devlet potestas'ı (İktidar) çok'un potentia'sına (iktidar) karşı koyar. Modern aklilik, bilimsel gelişme temelinde açıklanabilecek bir süreklilik değildir; biri tarihin ve hayatın inşasında insani işbirliğinin üretici potansiyeline, diğeri güç düzenine ve bu gücün yeniden üretimine adanmış toplumsal işbölümü örgütlenmesine güvenen iki farklı akliliğin çelişik ürünüdür.

404
Sermayenin kazandığı her zafer, kendi temel alternatifi olarak ortaklaşmacı canlı emeğe daha büyük bir toprak terketmek zorunda kaldı. Sosyalist devrim bu süreçte simgesel doruk noktasını temsil eder: burada üretici kitlelerin payına düşen demokrasi değil, egemenlikti - ve bu Doğu Avrupa sosyalizmi ve Batı sosyal demokrasisi için de eşit ölçüde doğrudur. Bugün, modernliğin bunalımında gündem, egemenliğe karşı demokrasidir.

405
… özgürlük daima ve hep kurucu bir güçtür.

Baskıcı alternatif yoksun ve çaresizdir. Doğrudan doğruya gizemlileştirici bir işlev taşır, yararsızdır ve böyle bilinir. Çokluk, ontolojik olarak örgütlenmişse, kumanda ne işe yarar?

407
Ontoloji bir temel arayışı, bir temel teorisi değildir. Varlığa bulanmışlığımız ve varlığın kesintisiz inşası hakkında bir teoridir.

Varlık telakkimiz süreksizliğin üretimine, öngörülemeyene, olaya açık olmalıdır. Spinoza kavramı genel bir nosyon olarak tanımlar, adcı bir çerçevede, gerçekliği anlamak için inşa edilmiş bir araç olarak görür, ama bu mantıksal yapıda, aynı zamanda, varlığın bir montaj, bir araya geliş, bir proje olarak büyümesine çıkan bir yol bulunduğunu da fark eder. Öznel montajlar, gerek bilim ve sanatta, gerekse mantıkta, bizim varlıkta büyümemize, varlığın kendisinin büyümesine ilişkin parametreleri ayağa diker.
.
.
.
.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Der. Ertan Yılmaz - Jean-Luc Godard

.
.
.
.
Jean-Luc Godard
Derleyen: Ertan Yılmaz
Gece Yayınları 1993 Ankara

12
Sinema, sanat ile yaşam arasında yer alan bir şeydir. Resim ve edebiyattan farklı olarak, sinema hem yaşamı verir hem de yaşamdan alır... Resim ve edebiyat başlangıçlarından bu yana sanat olarak varolmuştur, sinema ise böyle değildir.

16
... yaşam yalnızca berbat bir filmdir.

25
... Godard, toplumsal ile kişiselin gerçekte oldukları gibi ayrılmaz oluşlarını keşfetmiştir. [Ulus Baker: "Özel ilişkilerimiz, aslında toplumsal bir görünümdür yalnızca"] (28 ... kişisel ile toplumsalın birbirinden ayrılmaz biçimde iç içe geçmiş oluşu...)

28
... fahişeliğin farklı ve yine çok karmaşık bir biçimi... evlilik... Kocası için bir nesne, çocukların bakımının, evin idamesinin, birlikte seks yapmanın nesnesi. Buradan hareketle, yasal fahişeliğin bir türü olarak ya da Kant'ın dediği gibi, çiftlerin birbirlerinin cinsel organlarını yalnızca kendi aralarında kullanımını teminat altına alan bir sözleşme olarak evlilik...

36
O bir ev sinemacısıdır (a home movies man), çünkü sonuçta filmlerinin bir sinema izleyicisiyle ya da izleyicisiz gösterilmesi onu ilgilendirmez. Filmleri her zaman ilginç, genellikle heyecanlandırıcı ama yalnızca dostlara ve ilişkilere yönelik, kişisel bir sanat halini alıyor.

41
Gerçek dehşet, işgencenin kendisinden çok, işgencecilerin yaptıkları işi özellikle korkunç bulmamalarıydı.

49
"Mallermé'den beri sanatın kendini eleştirdiği bir döneme girdik. ... Örneğin bir heykeltıraş -Giacometti diyelim- belirli bir heykeli, alışılmış reçetelere ve prensiplere göre değil, ama hemen her heykelde kendisini sorgulayarak yapmayı dener."

... sinema zamansal (temporal) bir sanattır, resim ve heykelin aksine tamamen soyut olamaz...

81
... bir sentez, sanatın iki büyük yöneliminin bir bileşimi: Barok ve Klasik, biri zaman üzerindeki, diğeri mekân üzerindeki zafer.

128
Godard bize daha iyi bir yaşam reçetesi vermez; bu onun işi değildir. Ancak bu konudaki anlayışımızı zenginleştirir. Bir çok sanatçı gibi Godard da reformcudur: reformlarının ne kadar geçerli olduğuna, daha sağlıklı bir toplum oluşturmak için fedakarlık yapmayı ne kadar istediğimize karar vermek bize kalmıştır.

184
O, Lenin'in "Etik geleceğin estetiği olacaktır." sözünü sık sık yineledi, ama o, bu cümleyi tersinden okudu. Bu yüzden elimizdekiler politika üzerine bir sinema değil, ama sinemanın politikası üzerinedir.

"İşçi sınıfından ayrıyım, ama Hollywood'a karşı olan mücadelem bu sınıf adınadır, ancak buna rağmen işçiler filmlerimi görmeye  gelmiyorlar." (sendika militanları eşit ücret ile eşitliğin sağlanacağını farkettiler, ancak iletişimlerimiz eşit değil!)

Godard için 'politik film' yapmak olanaklı olsaydı bile, O'nun ilk olarak nasıl 'politik olarak film yapıldığını' öğrenmesi gerekirdi. Doğru içerik, doğru biçim olmaksızın bir işe yaramaz. Ve doğru biçim (henüz) yoktur. Bu nedenle politik sorunlar, estetik sorunlar çözülene dek beklemek zorundadır.

188
"Önce tıkınma gelir, sonra Ahlâk." Brecht

Godard, burjuva entellektüel devrimciliğinin ikilemini sembolize eder: tümüyle radikal politikaya kendini adamış, ama sınıfı ve rolü nedeniyle mücadeleye katılmaktan alıkonmuş - rahatı yerinde, beyaz, erkek, orta sınıftan ve orta yaşlı bir profesyonelin ikilemi.

"Yalnızca yapmak istediklerimi gerçekleştirmek için özgür olmak istiyorum.

191
... Godard, paranın nereden geldiğini hiç umursamıyordu. Onun için önemli olan filmlerin nasıl dağıtılacağı değil, filmlerin en iyi biçimde nasıl yapılacağıydı. Filmler bir kez ortaya çıktıktan sonra, dağıtım zaten kendiliğinden olurdu.

224
"Daha fazla politik olmak için politika sözcüğüyle ilişkiyi kesmemiz gerektiğini anlamaya başlıyoruz." Gorin, 1972

227
Yanıtlar vermek yerine sorular sormak, başkalarını dinlemeyi öğrenmek - bunlar Godard ve Gorin'in ... alçakgönüllü hatta kendini geri planda tutan devrimci erdemleridir.

233
Derin bir duyguyla yüklü görünüyor olmakla birlikte bu, bir duygu yokluğu halidir. Genelde hümanist burjuva sanatı gibi, boşluğunu dolu bir görünüşle gizler.

238
... entellektüellerin görevlerinden biri, insanları bir araya getirmek ve şeyleri değiştirmek adına insanları devrimci bir hareket içinde birleştirmek için, bu duyguları tanımlayacak doğru sözcükleri bulmaktır. Ve kuşkusuz bu, Gadard ve Gorin'in ... bütün filmlerinde ... yerine getirmeye kendilerini adadıkları bir görevdir.



.
.
.
.

22 Temmuz 2013 Pazartesi

M. Hardt & A. Negri - Çokluk

.
.
.
.
Çokluk (2004)

M. Hardt & A. Negri

 (Çev. Barış Yıldırım) Ayrıntı Yayınları 2004 İstanbul

9
... sürekli çatışma hali...

10
Hareket noktamız, asıl olarak ulus-devlet egemenliğinin modern iktidarlarca yabancı topraklara yayılmasını anlatan emperyalizm teriminin günümüz küresel düzenini artık yeterince açıklayamadığı tespitiydi.

13
Çokluk (halk gibi [halk kavramı üniter bir kavramsallaştırma; nüfusun çeşitliğini bir tekilliğe indirger; nüfusa bir özdeşlik dayatır; halk, birdir;]) bir özdeşlik içermediği ya da (kitleler gibi [farklı toplumsal öznelerin kitleleri oluşturduğu söylenemez; kitlelerin özü farksızlıktır]) türdeş olmadığı için, çokluğun mensupları iç farklarına rağmen iletişim kurmalarını ve birlikte hareket etmelerini mümkün kılan ortak paydayı bulmak zorundadır.

23
... kalıcı, süresiz savaş hali...

25
"Güçkullanmak zorundayız, çünkü biz Amerikayız. Biz vazgeçilemez ülkeyiz." Dış İlişkiler Bakanı Madeleine Albright

Amerika Birleşik Devletleri cumhuriyetçi erdemlerle hareket ettiğine göre, tüm eylemleri iyidir, ... hukuk sadece kötü ülkeleri kısıtlamalıdır.

26
Cumhuriyetçi erdem fikri başından beri yöneticinin ya da herhangi birinin hukukun üstünde olamayacağı fikrine dayanır.

27
Golem'in sözcük anlamı biçimlendirilmemiş ya da şekilsiz maddedir ve onun hayat bulması, ... Tanrının dünyayı yaratmasının bir tekrarıdır.

... bir golem yaratmak tehlikeli bir iştir. ... Tanrıya şirk (eş) koşmaktır. Bir golem yaratan kişi fiilen, aynen Prometheus'un yaptığı gibi, Tanrı rolüne, hayatın yaratıcısı rolüne soyunmuş demektir. Böylesi bir kibir cezasız kalamaz.

29
Modern saldırgan golemler bile Kabala'nın tüm gizemini ve bilgeliğini barındırıyor: Yok etme tehdidi kadar yaratma vaadini ve mucizesini de taşıyorlar.

30
... savaş, kan dökülsün, dökülmesin, tüm güç ilişkilerinin ve tahakküm tekniklerinin genel matrisi haline gelir. Savaş bir biyoiktidar rejimi, yani sadece nüfusu kontrol etmeyi değil toplumsal yaşamın tüm yönlerini üretme ve yeniden üretmeyi amaçlayan bir idare biçimi haline gelmiştir.

31
... 1980'lerde başlayan uyuşturucuya karşı savaş ve özellikle de 21. yüzyıldaki teröre karşı savaşla birlikte, savaş retoriği daha somut bir nitelik kazanır.

Düşük yoğunluklu savaşla yüksek yoğunluklu polis müdahaleleri kesişir.

33
Cujus regio, ejus religio [yöneten kişi imanı da belirler]

35
Bazılarına göre gerçek demokrasinin imkânsız, hatta belki de düşünülemez hale geldiği bir dünyada yaşıyoruz.

41
Ulusları yaratan modern devrimler ve ulusal kurtuluş hareketleri, uzun bir toplumsal gelişim sonunda ulusal toplumun içinden doğan süreçlerdi. Oysa günümüzde, ulus inşası "rejim değişikliği" denen bir süreç dahilinde, dışarıdan, zorla dayatılır.

46
Churchill, her hayvan kendi şiddet kullanımının barış ve adalet getirdiğini düşünür, der.

49
Yeni binyıl başlarken yeryüzünde yaklaşık iki bin silahlı çatışma vardı ve bu sayı hâlâ artıyor. Ulus-devletlerin meşru şiddet tekeli kadar egemenlik işlevleri de inişe geçince sonsuz sayıda arma, ideoloji, din, talep ve kimlik temelinde çatışmalar yükselmeye başladı.

80
Aristokrasinin desteği olmaksızın monark kesinlikle güçsüzdür.

83
… ekonomik üretim ve yeniden üretim sistemleri… günümüzde emek ve üretim sahnesi, maddi olmayan emeğin, yani enformasyon, bilgi, fikir, imaj, ilişki ve duygulanımlar üreten emeğin hegemonyasıyla dönüşüyor. Bu sav, nasırlı elleriyle makinelerde çalışan endüstriyel işçi sınıfı ortadan kalktı demek olmadığı gibi, artık toprakla uğraşan tarım işçileri yoktur demek de değil. Hatta, bu tür işçilerin sayısının küresel planda azaldığı anlamına bile gelmiyor. Aslında maddi olmayan üretimle uğraşan işçiler, küresel bütün içinde küçük bir azınlık. Bu savın asıl anlamı, maddi olmayan üretimin niteliklerinin diğer emek biçimleri ve de toplumun bütününü dönüştürmekte olduğudur. Elbette bu niteliklerin kimileri kesinlikle olumsuz. Örneğin, fikirlerimiz ve duygulanımlarımız işe katılınca, dolayısıyla yeni bir biçimde patronun komutasına tabi hale gelince, genelde yeni ve yoğun yabancılaşma ve taciz biçimleri yaşarız.

84
… maddi olmayan emek salt ekonomik düzlemin sınırlı alanından çıkıp, bütün toplumun üretimine ve yeniden üretimine yöneliyor. … Maddi olmayan emek, toplumsal yaşamın biçimlerini üretmeye yönelik olması anlamında biopolitiktir… Son tahlilde, felsefi açıdan bakarsak buradaki üretim öznelliğin üretimidir; yani toplamda yeni öznelliklerin yaratılması ve yeniden üretimi. Kim olduğumuz, dünyayı nasıl gördüğümüz, aramızda nasıl etkileşim kurduğumuz, bu toplumsal, biyopolitik üretim kanalıyla belirlenir. İkincisi, maddi olmayan emeğin toplumsal biçimi, iletişim, işbirliği ve duygulanım ilişkilerine dayalı ağlar halini alır.

92
foco  küçük otonom bir gerilla birimi (Küba)

96
Halk genelde, nüfusun rızasıyla egemen iktidarın komutası arasında kalan bir ara terimdir ama çoğu zaman hâkim otoriteyi haklı çıkarmaya yarar. İktidarı ve egemenliği meşrulaştırmanın modern biçimleri, direniş ve devrim durumlarında bile, her zaman aşkın bir öğeyi içerir…

102
… Zapatistaların hedefi asla devleti devirmek ve egemen bir otorite kurmak değil, iktidarı almadan dünyayı değiştirmek olmuştur. Başka bir ifadeyle Zapatistalar geleneksel yapının tüm öğelerini alıp dönüştürerek, örgütsel biçimlerdeki postmodern geçişin doğasını ve yönünü en açık biçimde gösterir.

106
(Pierre Clastres) … savaşın doğasını antropolojik bir perspektiften incelerken, ezilenlerin savaşlarını ezenlerin savaşlarıyla bir tutamayacağımızı söylediğini hatırlayalım. Ona göre ezilenlerin savaşı iktidardakilere karşı toplumu savunmayı amaçlayan kurucu hareketlerdir. Nasıl kimileri, tarihi olan halkların tarihi sınıf mücadelesinin tarihidir diyorsa; biz de aynı kararlılıkla, tarihi olmayan halkların tarihi de devlete karşı mücadelenin tarihidir, demeliyiz.

107
Dağınık bir ağ saldırıya geçtiğinde düşmanı sarmalar: Sayısız bağımsız güç adeta her yönden aynı noktaya saldırır ve ardından çevrede kaybolur.

[bir köpeğin araştırmaları, Kafka]

Yapay zekâ ve bilgisayarlar alanında yapılan son araştırmalarda, "sürü zekâsı" terimi, merkezi kontrol ya da küresel bir model olmadan, kolektif ve dağınık program çözme tekniklerini anlatmak için kullanılıyor. Bu yazarlar, daha önceki yapay zekâ araştırmalarının sorununun, zekânın bireysel bir zihinde yerleşik olduğunu varsaymak olduğunu, oysa zekânın temelde toplumsal olduğunu belirtiyor. Bu yazarlar sürü mefhumunu, karınca, arı ve termik gibi toplumsal hayvanların kolektif davranışından türeterek, çokfailli dağınık zekâ sistemlerini araştırmada kullanıyor. Yaygın hayvan davranışları kaba bir fikir verebilir bu konuda. Örneğin, tropik termitlerin nasıl birbirleriyle iletişim halinde, mükemmel, görkemli kubbeli yapılar kurduğunu düşünelim; araştırmacılar, her termitin sürüdeki diğer termitlerce bırakılan feromonlara göre hareket ettiğini düşünüyor. … Sürünün zekası temelde iletişime dayanır.

108
Hayvan topluluklarınca sergilenip bu araştırmacılarca geliştirilen sürü modeli, sürüdeki her failin ya da parçacığın fiilen aynı olduğunu ve kendi başına pek yaratıcı olmadığını varsayar. [Oysa kolektif zeka farklılıkları korur.]

110
[(Biyopolitika - biyoiktidar) … -biyo öneki de bunu anlatır: Her ikisi de toplumsal yaşamın bütününü kapsar.]

114
… çokluğun çoğul tekillikleri, halkın farksız birliğine zıttır.

Ancak çokluk her ne kadar çoğul kalsa da, parçalı, anarşik ya da uyumsuz değildir. Dolayısıyla çokluk kavramı, çoğul kolektiviteleri ifade etmede kullanılan, kalabalık, kitleler ve güruh gibi bir dizi başka kavramın da karşısına konmalıdır. … Kalabalık, güruh ya da yığın ciddi toplumsal etkiler yaratabilir (genelde son derece yıkıcı da olabilirler), ancak kendi başlarına hareket edemezler.

118
günümüz toplumunda sadece ekonomik farklara değil ırk, etnik grup, coğrafya, toplumsal cinsiyet, cinsellik vs. farklarına dayanan sayısız potansiyel sınıf olduğu da doğrudur.

119
Sınıf, aynı anda hem siyasal hem ekonomik olan, biyopolitik bir kavramdır. Dahası, biyopolitik demek aynı zamanda, emek anlayışımızın sadece ücretli emekle sınırlı olmaması ve insanın yaratıcı kapasitesinin tümünü ifade etmesi demektir.

Ancak çokluk sadece parçalı ve dağınık bir çoğulluk da değildir. (Ortak hareket eden tekillikler)

121
Her ekonomik sistemde çeşitli emek biçimleri vardır ama her zaman bir emek figürü diğerleri üzerinde hegemonyaya sahiptir. Bu hegemonik figür, diğerlerinin adım adım kendi temel niteliklerini benimseyecek biçimde dönüştüren bir girdap gibidir. Hegemonik figür sayısal anlamda değil, diğerleri üzerinde dönüştürücü bir etki yaratması anlamında hakimdir. Burada hegemonya, bir eğilimi anlatır.

XIX. ve XX. Yüzyıllarda endüstriyel emek küresel ekonomide hegemonik bir konuma sahipti, ama tarımsal üretim gibi diğer üretim biçimlerine kıyasla azınlıktaydı. … Tarım, madencilik ve hatta toplumun kendisi endüstrileşmeye zorlandı. Endüstriyel emeğin mekanik pratikleri yanında, yaşam ritmi ve çalışma günü de, tüm diğer toplumsal kurumları, örneğin aile, okul ve orduyu yavaş yavaş dönüştürdü.

122
Yirminci yüzyılın son on yıllarında, endüstriyel emek hegemonyasını yitirdi ve onun yerine "maddi olmayan emek", yani bilgi, enformasyon, iletişim, ilişkiler veya duygusal ifade gibi maddi olmayan ürünler üreten emek geçti. Hizmet işleri, entelektüel emek ve bilişsel emek gibi daha eski terimler de maddi olmayan emeğin kimi yönlerini anlatsa da, hiçbiri onu bütünlüğü içinde kavrayamaz. Bir ilk yaklaşım olarak, maddi olmayan emek iki ana biçimde tahayyül edilebilir. Birinci biçim, asıl olarak entelektüel ya da dilsel diyebileceğimiz, problem çözme, sembolik ve analitik görevler ve dilsel ifadeler gibi emek türlerini ifade eder. Maddi olmayan emek, fikirler, semboller, kodlar, metinler, dilsel figürler, imajlar gibi ürünler üretir. Maddi olmayan emeğin diğer ana biçimine de "duygulanımsal emek" diyoruz. Zihinsel olgular olan duyguların aksine, duygulanımlar hem bedene hem zihne aittir. Hatta, neşe ve üzüntü gibi duygulanımlar, organizmanın bütünündeki yaşamın o anki durumunu yansıtır, belirli bir beden haliyle birlikte belirli bir düşünce halini de ifade eder. Dolayısıyla, duygulanımsal emek, rahatlık, esenlik, tatmin, heyecan ya da tutku gibi hisleri üreten ya da işleyen bir emektir. Duygulanımsal emek, örneğin hukuki danışmanların, uçuş görevlilerinin ve fast-food işçilerinin işinde karşımıza çıkar (güleryüzlü hizmet). Duygulanımsal emeğin, en azından hâkim ülkelerde artan öneminin bir göstergesi, işverenlerin çalışanlarda aranan asli vasıflar olarak eğitimi, hal ve tavırları, karakteri ve "sosyal" becerileri öne çıkarmasıdır. İyi hal ve tavırları ve sosyal becerileri olan bir işçi, duygulanımsal emekte uzman bir işçi demektir.

Günümüzde maddi olmayan emek içeren çoğu iş bu iki biçimi birleştirir. (gazeteciler-medya)

123
Bu emek, bütün emek türleri gibi, bedenimizi ve beynimizi içerir. Maddi olmayan şey emeğin ürünüdür.

… tarımsal emek, yüzyıllardır olduğu gibi, nicel açıdan baskın olmaya devam ediyor ve üstelik endüstriyel emekçilerin küresel sayısı da azalmış değil. … Bizim asıl iddiamız, maddi olmayan emeğin nitel açıdan hegemonik olduğu ve diğer emek biçimlerine ve bizzat topluma bir eğilim dayattığı.

Bunun yanında, maddi olmayan emek neredeyse her zaman maddi emek biçimleriyle iç içe geçer: Örneğin sağlık işçileri …

Maddi olmayan şey emeğin ürünüdür. Bu bakımdan maddi olmayan emeğin çok muğlak bir terim olduğunun farkındayız. Yeni hegemonik biçimi “biyopolitik amak”, yani sadece maddi mallar üretmekle kalmayıp ilişkileri ve de toplumsal yaşamın kendisini de üreten emek olarak algılamak daha doğru olabilir. Dolayısıyla biyopolitik terimi, ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel arasındaki geleneksel ayrımların giderek bulanıklaştığını anlatır.

Maddi olmayan emeğin hegemonya kurmaya meyilli olduğunu söylediğimizde, bugünün dünyasındaki işçilerin çoğunun asıl olarak maddi olmayan mallar ürettiğini söylemiyoruz. Aksine, tarımsal emek, yüzyıllardır olduğu gibi, nicel açıdan baskın olmaya devam ediyor ve üstelik endüstriyel emekçilerin küresel sayısı da azalmış değil.

124
… tarım aynı zamanda bir bilimdir de. Tarımcı (kimyacı, genetik biyoloğu, meterolog, borsacı) yeryüzünü tanımalı ve onun ritmlerine uygun çalışmalıdır. … Tarıma özgü olan ve doğanın öngörülemez değişimlerine paralel hareket eden bu açık bilim faaliyeti, fabrikanın mekanik bilimlerinden çok maddi olmayan emeğin merkezinde yer alan bilgi türlerine yakındır.

(kadın işi, hane içi yeniden üretim, akrabalık işi, bakım emeği, annelik işi, hemşirelik, hukuki asistan olarak çalışan kadınlar)

125
… duygulanımsal üretimin ücretli emeğe dahil olması işçi için son derece yabancılaştırıcı olabilir: Müşterimin ve patronumun talebiyle, insan ilişkileri kurma yeteneğimi, son derece mahrem bir şeyi satıyorum. … birçok insanın hâlâ emek olarak kabul etmediği bu alanda…

126
… tarlada saat falan yoktur … Kadınların ev içi emeğiyle ilgili geleneksel düzenlemelerse, işgünü fikrini tamamen yok eder ve hayatın tamamını doldurur.

Fordist emek ilişkilerini geliştiren ekonomik modernleşme, ölçek ekonomisine (Üretim ölçeğinin büyümesiyle birim sabit maliyetin azalması ve verimin artması) ve büyük üretim ve mübadele sistemlerine dayanırken, postfordist emek ilişkilerini besleyen ekonomik postmodernleşme daha küçük boyutlu, esnek sistemler geliştirir. (piyasaya çabuk yanıt veren üretim sistemleri, piyasanın içindeki farkları dikkate alan pazarlama stratejileri)

127
… seralar, yapay ışıklandırma, topraksız tarım

… tarımda en ilginç mücadelelerden biri, tohumun içerdiği genetik enformasyonun, yani germplasm'ın sahibinin kim olduğu üzerinedir.

129
… bir başka eğilim de, endüstri ve tarım gibi birçok maddi üretim biçiminin dünyanın bağımlı bölgelerine aktarılması.

maddi olmayan mülkiyet biçimleri… patent, telif hakkı

135
Tarımsal yaşamın yeryüzüyle kendine özgü bir ilişkisi vardır ve bu yaşam, toprak, su, güneş ışığı ve hava gibi öğelerin yaşamıyla sembiyotik (Ekşi Sözlük: 1 ortak yaşam biçimlerinin genel adı. 2 iki organizmanin birlikte yasamalarina verilen isimdir. ancak bu birlikteligin simbiyoz olarak adlandirilabilmesi için iki tarafa da bir fayda saglamasi gerekmektedir. en basarili simbioz örneklerine bitkiler ve hayvanlar arasinda rastlanmaktadir.) bir ilişki geliştirir. (Bu noktada tarımın biyopolitik olma potansiyelini açıkça görebiliriz.) Tarım tekil bir üretim ve yaşam biçimidir ve her zaman öyle kalacaktır …

sembiyotik  bağımlı bir ilişki içinde birlikte yaşama; bu yaşam biçiminin her zaman her iki taraf için de yararlı olması gerekmez. Psikiyatride iki insan arasında aşırı bağımlılıkla ve karşılıklı birbirini kullanmayla veya taraflardan birisinin yaşamak için asalakça diğerine tutunmasıyla tanımlanan patolojik bir ilişki olarak tarif edilmektedir.

137
Klasik antropoloji XIX. yüzyılda, Avrupalı benlikle ilkel öteki arasında çizilen ikilik temelinde doğduysa da…

… Paul Gaugin, Henri Matisse, Pablo Picasso’nun estetik kurgularında ilkel varlığın ve varoluşun figürleri boy gösterir. İlkelcilik ile kurgulanmışlık arasındaki bu gerilim, modernizmi tanımlayan niteliklerden biridir gerçekten de. (köylü dünyasının ortadan kaybolması – ilkel ve mitsel arkakik tarihe yönelim)

138
Marx, köylülüğün siyasal pasifliğini, hem iletişim imkânlarının hem de büyük çaplı işbirliği devrelerinin olmayışına bağlar.

141
Her yöntemin tekil bir özü olsa da tüm yöntemler aynı tözü paylaşır.

145
… İki gözlü, on el ve on ayak parmaklı bir beden formunu paylaşıyoruz; bu dünyadaki yaşamı paylaşıyoruz; kapitalist üretim ve sömürü rejimlerini paylaşıyoruz; daha iyi bir gelecek gibi ortak bir hayali paylaşıyoruz.

Dünyayı Avrupa’nın standardına göre (aynılığın ve farklılığın ölçütü olarak) ölçmeyi bırakmak hiçbirimiz için kolay değil ama çokluk kavramı bunu gerektiriyor. Bu büyük bir zorluk. Ona meydan okuyalım.

147
Toplumlarımızdaki yoksullar, işsizler ve eksik istihdam edilenler (ücretsiz işçiler, evsizler), aslında ücretli bir işe sahip olmadıklarında bile toplumsal üretime aktif biçimde katılırlar. Yoksulların ve işsizlerin hiçbir iş yapmadığı zaten asla doğru olmadı. Bizzat hayatta kalma stratejileri, olağanüstü bir yaratıcılık ve beceri gerektirir.

148
… bugün üretimin giderek dilsel beceri ve cemaatlere dayanması …

149
Göçmenler aşırı yoksulluk içinde, cepleri bomboş yola düştüklerinde bile bilgiler, diller, beceriler ve yaratıcı kapasiteyle doludur: Her göçmen beraberinde tüm bir dünyayı getirir.

Göçmenlerin zenginliği kısmen, mevcut vaziyeti reddetmelerinde, daha fazlasını arzulamalarında yatar.

… yoksul, bütün yaratıcı toplumsal faaliyetin temsilcisi, daha doğrusu, ortak ifadesi vazifesi görür.

158
Tarihte her gün çok küçük sayısız değişim yaşanır, ama aynı zamanda da bizim düşünce tarzımızı, bilgi yapılarımızı, neyin normal neyin anormal, neyin bariz neyin belirsiz olduğunu, hatta neyi düşünüp neyi düşünemeyeceğimizi uzun süreler boyunca belirleyen büyük paradigmalar vardır …

(Faucault’un disiplinci paradigması.. ve sonra) Günümüzdeyse baktığımız her yerde ağlar görüyoruz: Askeri örgütlenmede, toplumsal hareketlerde, şirket yapılarında, göç biçimlerinde, iletişim sistemlerinde, psikolojik yapılarda, dilsel ilişkilerde, sinir sistemimizde ve hatta kişisel ilişkilerde.

162
Sermayenin üretimi, hiç olmadığı kadar açık ve doğrudan bir biçimde, toplumsal yaşamın üretimidir bugün (araçları değil, kendisi…)

Maddi üretim -örneğin araba, televizyon, giysi ve gıda üretimi- toplumsal yaşamın araçlarını yaratır. Bu metalar olmaksızın, modern toplumsal yaşam biçimleri mümkün olmazdı. Fikirlerin, imajların, bilgilerin, iletişimin, işbirliğinin ve duygulanımsal ilişkilerin üretimini içeren maddi olmayan üretimse, toplumsal yaşamın araçlarını değil toplumsal yaşamın kendisini yaratır.

163
Maddi olmayan üretimin tüm bu biçimlerinde, işbirliğinin üretimi emeğe içsel, dolayısıyla sermayeye dışsal hale gelmiştir.

164
Emek ve değer artık biyopolitiktir, çünkü yaşamak ve üretmek birbirinden neredeyse ayırt edilemez hale gelmiştir.

167
öznelliğin üretimi
"O halde üretim sadece özne için bir nesne değil, aynı zamanda nesne için de bir özne yaratmaktır" (Grundrisse, s.92). Sömürü deneyiminin neden olduğu karşıtlık içinde, işçinin öznelliği de yaratılır.

168
… canlı emeğin ikili bir doğası vardır: Bir yandan mutlak yoksulluk olarak gözükür, çünkü zenginlikten yoksundur; ama diğer yandan da Marx yoksulluğu insan faaliyetinin sıfır noktası ya da başlangıç noktası, tüm zenginliğin genel potansiyeli ve kaynağı olarak görür.

169
Kasvetli bilim ölüyor mu?
İktisatçı dostlarımızı en rahatsız eden şey, iktisadın oldukça gerici bir disiplin olduğunun kendilerine hatırlatılması. … Neden gericilik diyoruz? Çünkü toplumun yeniden üretimini incelemenin amacı, toplumu olduğu gibi muhafaza etmek (bütünün sabitliği) ve onu, sömürü ilişkilerini kaçınılmaz ve doğal bir ontolojik zorunluluk haline sokacak nicel ölçümlerin diliyle ifade etmektir.

170
Ölçülemeyen nicelikler, mükemmel olmayan veya çarpık enformasyon, vahşi ve barbarca sömürü biçimleri, yasal ve kurumsal değişiklikler ve de toplumsal ve siyasal devrimlerin -kısacası kriz başlığı altında toplayabileceğimiz bütün felaketlerin- gösterdiği gibi, denge teorisi, iktisadın genel çerçevesini teşkil edemez ve gerçekte dengesizliklere hükmetmenin bir biçimidir. … Giderek kesinlik kazanan şüphe, doğada dengenin var olmadığıydı!

new deal  amerika birleşik devletleri başkanı franklin d roosevelt tarafından 1929 büyük buhran'a karşı uygulanan önlemler bütünü. 1933 yılında ekonomik bunalımın etkilerinden kurtulma amacı ile hazırlanan plana göre bunalımın gerçek sebebi tüketim harcamalarının azalmasıdır. bu durumda ortaya çıkan talep azalmasına karşı devlet eliyle tüketimin artırılması için bir dizi önlem sıralanmıştır. plan çerçevesinde abd'de önce büyük kamu projeleri gerçekleştirilmiş, ardından satın alma gücünü arttırıcı önlemler alınmış ve bunalımın bertaraf edilmesi yönünde gelişme sağlanmıştır. (ekşi)

171
Ama pek garip bir bilim bu! Bu bilim, ölçüm standartlarının bir Merkez Bankası ya da Federal Reserve'ün (1913 tarihli Federal Reserve Kanını'yla düzenlenen, on iki bankadan oluşan bankacılık sistemi. Her banka on iki bölgeden birinde faaliyet görür ve kendisine bağlı olan bütün ulusal bankalarla tröst şirketlere rezerv sağlar) dayattığı normlar hariç gerçek üretim ve mübadele dünyasıyla hiçbir ilişkisinin olmadığı bir tür "parasal özcülük"ü temel alıyor.

172
Fakat, paranın merkezi bir rol oynadığı fikrini eleştirsek bile iktisatçıların paraya atfettiği bu metafizik niteliğin bir ölçüde de olsa gerçeği yansıttığını görmeliyiz. Üretim toplumsallaştıkça ve küreselleştikçe, (finansal enstrümanların temeli olan) parasal bağlantılar genel toplumsal üretimin ve farklı iktisadi aktörleri bir araya getiren çeşitli bağlantıların bir ifadesi ve endeksi gibi sunulur. Gerçekten de, küresel çoklukların ifadesi haline gelen üretim değerlerinin genelliğini sadece paranın gücü temsil edebilir. Ancak bu benzetmeyi kavrayabilmek için … ölçüm standartlarını artık doğada değil, emeğin ortak bileşiminde ve üretimde yer alan tekil öznelerin (bireyler ve gruplar) gerçekleştirdiği somut işbirliğinde aramalıyız. … İktisat eğer bir bilim olmak istiyorsa, antik Yunan'daki anlamına daha yakın bir biçim almalı ve toplumsal yaşamın tamamını hesaba katmalıdır.

… artık gücünü tüketmiş olan iktisat kendini siyasete açmalıdır; siyasal pratiğe boyun eğmeli ve başka türlü yola devam edemeyeceğini teslim etmelidir. İktisat eğer bir bilim olmak istiyorsa, antik Yunan’daki anlamına daha yakın bir biçim almalı ve toplumsal yaşamın tamamını hesaba katmalıdır. (173) Amartya Sen’in dediği gibi iktisadi mühendislik, etiğe dönüşmelidir.

173
… iktisadın sonunun geldiği söylenemez. İktisat, yeni ortak antropolojiyi ve üretken emeğin zihinsel ve duygulanımsal gücünü benimsemeye başladığında ve de kapitalistler ve işçiler yanında, toplumsal varlığın üretimine katılan yoksullar ve dışlanmışları da hesaba kattığında yeniden doğabilir. … Amartya Sen'in dediği gibi iktisadi mühendislik, etiğe dönüşmelidir.

176
… analizimiz artık sömürünün topolojisinden topografyasına ilerlemeli. Topoloji üretimdeki sömürünün mantığını incelerken, topografya iktidar sisteminin hiyerarşilerini ve iktidarın yerkürenin Kuzey ve Güney yarımları arasındaki eşitsiz dağılımını inceleyecek. (tahakkümün uzamsal boyutu)

Avrupa'da erken modern dönemde siyasal felsefe kitapları genelde De Corpore başlıklı bir bölümle başlardı ve bu bölümde hem insan bedeni hem de siyasal beden incelenirdi. Buna göre siyasal beden, yasanın düzenlenmiş bir toplumsal nizam olarak somutlaşmış halidir. İnsan bedeni benzetmesi, bu düzenin doğal olduğu düşüncesini pekiştirir: Karar verecek bir başa, savaşmak için kollara ve farklı doğal işlevleri olan bir dizi başka … organa sahibiz.

181
Sömürünün bugünkü topografyasını çizmek için coğrafyacı olmak gerekli.

186
Örneğin merkezi New York'ta bulunan bir Fransız şirketinin Kazakistan'daki kuyularından çıkardığı petrolü bir Alman şirketine sattığını düşünelim. (Lex mercatoria, tüccarlar arası hukuk)


188
… hukukun herkesin fırsat eşitliğini değil azınlığın ayrıcalığını temsil ettiğini söylememiz yanlış olmaz.

194
Keynesçilik süresince ulus-devlet, ekonominin istikrarını ve büyümesini desteklemek için toplumsal çelişkileri ve işçi sınıfının taleplerini uzlaştıracak mekanizmalar oluşturdu ve bu arada üretime yönelik toplumsal talebi de artırmış oldu. Şu anda gördüğümüz egemenlik biçimleriyse, aksine salt sermayenin yanında yer alıyor ve sermayenin emekle çelişkili ilişkisini uzlaştıracak hiçbir mekanizma sağlamıyor.

195
Tacitus'un dediği gibi, cumhuriyette yolsuzluk ne kadar artarsa, yasalar da o kadar artar; ama şunu da ekleyelim ki, yasalar ne kadar artarsa artsın yolsuzluğu engelleyemezler, zira yolsuzluk sistem için temel bir öneme sahiptir.

196
Güçlü hükümetin ana görevlerinden birisi, özel mülkiyetin korunmasıdır. Mülkiyet varolalı beri, hırsızlık, sahtecilik, yolsuzluk, sabotaj ve başka suçlar da var olmuştur. … özel mülkiyet zaten hep polis koruması gerektirmiştir …

197
Çoğaltma elbette geleneksel hırsızlık biçimlerinden farklıdır, çünkü orijinal mülk, sahibinin elinden alınmaz; sadece başkalarının mülkiyeti artar. (maddi olmayan mülk biçimlerinin sonsuz çoğaltılabilirliği)

[geleneksel olarak bir şeye sahip olabilirsiniz, ama bir şeyin yaşam formuna sahip olamazsınız.]

200
Bazıları, genetik olarak değiştirilmiş "Frankenstein gıdalar"ın sağlığımızı tehdit ettiğini ve doğanın düzenini bozduğunu söyleyip uyarıda bulunuyor. Yeni bitki türleriyle deney yapılmasına karşılar, çünkü doğanın orjinal halini ya da tohumun bütünlüğünün ihlal edilmemesi gerektiğini düşünüyorlar. Bizim gözümüzdeyse bu, neredeyse teolojik bir halislik iddiası. Bizse, … doğanın ve yaşamın bütününün zaten hep suni olduğunu ve maddi olmayan emek ve biyopolitik üretim çağında bunun daha da geçerli hale geldiğini iddia ediyoruz. Bu elbette, bütün değişimler iyidir demek değil. Bütün canavarlar gibi genetik olarak değiştirilmiş tahıllar da topluma yararlı ya da zararlı olabilir. En iyi tedbir, deneylerin açık ve demokratik, ayrıca ortak denetime tabi bir biçimde yürütülmesi olabilir ki, özel mülkiyetin engellediği de budur. … genetik müdahale bir patent seli yaratarak, kontrolün çiftçilerden tohum şirketlerine kaymasına yol açmıştır. … Başka bir deyişle, ana mesele insanların doğayı değiştirmesi değil, doğanın ortak olmaktan çıkması ve özel mülkiyet haline gelip yalnızca yeni sahipleri tarafından kontrol edilmesidir.

202
Mikrobiyoloji, genetik ve benzeri alanlarda çalışan bilim adamları bilimsel yeniliklerin ve bilginin ilerlemesinin, açık bir işbirliğine ve fikir, teknik ve bilgilerin serbest dolaşımına dayandığını savunuyor. Bilim adamlarını yenilik yapmaya iten şey genelde patentlerden kazanılacak para değilken, şirketler ve üniversiteler için bunun tersi doğrudur. Bilgi ve enformasyonda özel mülkiyet, toplumsal ve bilimsel yeniliğin temelinde bulunan iletişim ve işbirliği önünde bir engeldir sadece.



204
Bir kez daha, bilginin ve enformasyonun tek tek bireylerce değil kolektif biçimde üretildiğine dair en iyi kanıtları bizzat bilim adamları veriyor.

"Özel mülkiyet bizi öylesine aptal ve tek yönlü yaptı ki," diyor Marx, sırf sahip olma hırsı adına, bütün var olma biçimlerini aşağılıyoruz. Bilme, düşünme, hissetme ve sevme de dahil bütün insani yetiler -kısacası hayatın tamamı- özel mülkiyet yüzünden yozlaşıyor.

208
Spinoza'nın ifadesiyle, "insan bedeni, her biri kendi başına karmaşık bir bileşim olan birbirinden farklı bireylerin bir bileşimidir," ve buna rağmen bu çokluklar çokluğu tek bir beden olarak hareket edebilir. (Ethics, 2. kitap, 13. önerme, 1. postulat)

210
… modern araçlara ve modellere kıyasla, bugünün toplumsal biçimleri, hatta ekonomik gelişmeleri tamamen kaotik ve anlaşılmaz gözüküyor. Olaylar ve gerçekler tutarlı bir anlatı izlemek yerine, ayrı ve bağlantısız imajlar halinde art arda yanıp sönüyor.

211
Çokluğun eti, saf potansiyeldir, biçimlenmemiş yaşam gücüdür.
Bir beden teşkil etmeyen canlı toplumsal et, kolaylıkla bir canavar gibi görünebilir. … Biçimlenmemiş ve düzenlenmemiş olan, dehşet saçar. Oysa etin canavarsılığı, doğa haline dönüş değil, toplumun, yani suni bir yaşamın sonucudur. Bir önceki çağda, bütün yenilik ve ilerlemeye rağmen modem toplumsal bedenler ve modern toplumsal düzen en azından ideolojik olarak doğal bir karaktere sahipti: Örneğin aile, cemaat, halk ve ulus gibi doğal kimlikleri düşünelim. Modernlik boyunca, dirimselcilik [vitalism] felsefeleri hâlâ teknolojinin, endüstrileşmenin ve varoluşun metalaşmasının yıkıcı sonuçlarına karşı çıkıp doğal yaşam gücüne sahip çıkabiliyordu. Dirimselciliğin bir tür nihilizm ve estetik halini aldığı Martin Heidegger'in teknoloji eleştirisinde bile, eski varoluşçu direniş geleneğinin yansımaları vardır. Oysa bugün, yaşama yapılan her gönderme suni bir yaşama, toplumsal bir yaşama işaret etmek durumundadır.

212
… Merle-Ponty'nin belirttiği gibi, et ortaktır. Hava, ateş, toprak ve su gibi elementseldir. … Çokluğun bu canavarsı doğasını en açıkça öngören kişi bir kez daha Spinoza'dır. O, yaşamı, tekil tutkularımızın ortak bir dönüştürme kapasitesi (arzudan aşka, etten kutsal bedene doğru) ördüğü bir kilim olarak kurgular.

213
XVII. yüzyılda, … ilk kez canavarsı nesnelerle dolu salonlar da açılmaya başladı.

XVII. ve XVIII. yüzyıllarda canavarların yükselişi, antik öjenik [eugenic] inanışların krize girmesine denk düşüyordu ve yeni gelişen doğa bilimlerindeki eski teleolojik varsayımların zayıflamasını getiriyordu. Öjenik inanışlar derken, hem kozmosun hem etik düzenin kökenini "İyi soydan gelen kişi mutlu bir yaşam sürecektir," şeklindeki metafizik ilkede bulan belirli bir felsefi çerçeveyi kastediyoruz. Antik Yunan kökenli bu ilke bin bir kanaldan geçerek, Yahudi-Hıristiyan geleneğindeki yaratılışçı dünya görüşünü etkilemişti. Teleolojik varsayımlara gelirsek, bunlar da her yaratığın ve onun gelişiminin, onu kozmosun düzenine bağlayan sonuçlara ya da ereğe göre belirlendiğini savunur.

214
Öjenik düşüncenin ve ereksellik düşüncesinin "Batı uygarlığı"nda iç içe geçmesi tesadüf sayılamaz: Dünyanın düzenini sağlayan şey, kökenlerin ve sonuçların sabit olmasıdır. Ancak XVII. ve XVIII. yüzyıllarda söz konusu eski uygarlık düzeni sorgulanmaya başlandı. Modernliğin temellerini atan büyük savaşlar müthiş ıstıraplar yaratırken, öjenizm ve erekselliği temel alan düzene yönelik itirazlar da canavarlarda vücut buldu. Bunun siyasetteki sonuçları metafıziktekinden bile daha şiddetli oldu: Canavar bir kaza değil, otoritenin doğal düzenini aileden krallığa dek her alanda yok edebilecek sürekli bir tehdittir.

D'Holbach'ın dediği gibi, bundan önce zarlar hileliydi ve doğanın gelişiminde gördüğümüzü sandığımız düzenli sonuçlar sahteydi; artık nihayet oyun hilesizdir. Canavarlara borçlu olduğumuz şey de bu: Teleolojiden ve öjenizmden kopuş, yaratılışın kaynağının ne olduğu, nasıl bir ifade bulduğu ve nereye doğru gittiği sorularını gündeme getirir.

Canavarların etkisi bugün daha da yaygın. Teleoloji günümüzde ancak cehalet ve batıl itikat olarak görülebilir. Bilimsel yöntem giderek belirlenimsizlik çerçevesinde tanımlanıyor ve her gerçek olgu, tesadüfi ve tekil bir biçimde, yeni olanın ani bir tezahürü şeklinde üretiliyor. Frankenstein artık aileden biri sayılabilir. Öyleyse, bu durumda, canlı varlıklara dair söylemimiz, canlıların inşasının ve onları bekleyen olası geleceklerin bir teorisi olmak durumunda. Bu istikrarsız gerçekliğe gömülü halde ve biyosferin giderek sunileşmesi ve toplumsalın giderek kurumlaşmasıyla karşı karşıya olan bizler, canavarların her an karşımıza çıkmasına hazırlıklı olmalıyız.
                                              
Gilles Deleuze insanlığın içindeki canavarı görür. Ona göre, insan kendi türünü değiştiren hayvandır.

215
Artık mesele bu insani dönüşüm tekniklerini kabul edip etmemek değil, bunlarla ne yapılabileceğini öğrenmek ve onların bizim yararımıza mı yoksa zararımıza mı işleyeceğini kavramak. … Suni yaşamın mutasyon geçirip metalara dönüşmesine, kapitalist iktidarın doğanın başkalaşımlarını satışa çıkarmasına ve hâkim iktidarı destekleyen yeni öjenizme meydan okumak için çokluğun canavarsı ifadelerini kullanmalıyız. İnsanlığın kendi geleceğini eline almak zorunda olduğu yer, bu yeni canavarlar dünyasıdır.
                                              
teleoloji  her yaratığın ve onun gelişiminin, onu kozmosun düzenine bağlayan sonuçlara ya da ereğe göre belirlendiği varsayım.

216
alışkanlık

219
Performans
Satıştan finansal hizmetlere dek, problem çözme veya enformasyon sunma gibi ya da bir ilişki veya duygulanım gibi maddi olmayan bir ürün üreten her emek biçimi temelde bir performanstır: Ürün eylemin kendisidir.

… fabrika emeği dilsizken maddi olmayan emek konuşkan ve girişkendir

220
Fabrika emeği uzmanlaşmaya ve sabit, belirli etkinliklerin uzun süreler boyu tekrarına meylederken, maddi olmayan emek -yukarıda bahsettiğimiz esneklik ve hareketlilik uyarınca- sürekli yeni bağlamlara uyum sağlama becerisini ve bu istikrarsız ve belirsiz bağlamlarda çeşitli performanslar sergilemeyi gerektkir: Problem çözme, ilişki yaratma, fikir üretme vs.

(dil becerisi) … ne söylendiği değil, söyleyebilme gücünün kendisi…

221
… ortak paydanın üretimi, birey ve toplum, özne ve nesne ve de özel ve kamusal arasındaki geleneksel ayrımları geçersiz kılma eğilimindedir.

[kürtaj, homoseksüellik, … "bu eylemlerin ve kararların kamusal alanın dışında, dolayısıyla hükümet kontrolünün dışında olduğu iddia edilmiştir.", gözetim (istihbarat, telefon, e-mail), uydu, iletişim, özelleştirilen 'kamusal' demir yolları, hapishaneler, parklar…]
222
… eskiden ortak olan yaşam alanlarına özel mülkiyetin nasıl patentler, telif hakları ve başka araçlarla girdiğini… mevcut eğilim, toplumsal açıdan, her şeyi kamusal hale getirmek, böylece hükümet gözetimine ve kontrolüne açık hale getirmek; ekonomik açıdansa, her şeyi özel kılıp mülkiyet haklarına tabi kılmak şeklindedir. … “Özel” hem toplumsal öznelerin haklarını ve özgürlüklerini hem de özel mülkiyet haklarını anlatmak için kullanıldığından ikisi arasındaki ayrımı bulandırır. (modern huku teorisindeki “mülkiyetçi bireycilik” ideolojisi bu karışıklığın kökenidir: bir öznenin her tür özelliği ya da niteliği, çıkar ve arzularından tutun ruhuna kadar, bireyin sahip olduğu “mülkler” olarak kabul edilir ve öznelliğin bütün boyutları ekonomik olana indirgenmiş olur.)

… "özel" kavramı gerek öznel gerek maddi tüm "mülkiyet"imizi aynı kefeye koyar. "Kamusal" da bir yanda devlet kontrolüyle diğer yanda ortak olarak sahip olunan ve idare edilen şeyler arasındaki ayrımı bulandırır. Farklı bir hukuki strateji ve çerçeve düşünmeye başlamak durumundayız: (özel mülkiyeti değil) toplumsal öznelliklerin tekilliğini ifade eden bir özel ya da mahrem kavrayışı ve (devlet kontrolüne değil) ortak paydaya dayanan bir kamusal kavrayışı…

Bildiğimiz kadarıyla, tekillik ve öznellik üzerine kurulu bir hukuk teorisinin en başarılı güncel örneği olan “sistemler sonrası teorisi” [postsystems theory] okulu, … hukuki sistemi şöyle tanımlar: Her biri sayısız özel (daha doğrusu tekil) rejimi örgütleyen çoğul alt-sistemlerin oluşturduğu şeffaf ve demokratik öz-örgütlenme ağı.

223
Cemaat terimi genellikle nüfusun ve nüfusun etkileşimlerinin üzerinde adeta bir egemen iktidar gibi yükselen ahlâki bir birliğe gönderme yapar. Ortak paydaysa, … tekillikler arasındaki iletişime dayanır… Birey, cemaatin birliğinde erir; oysa tekillikler ortak paydada erimez ve kendilerini özgür biçimde ifade eder.

225
Gerçekte, (monarşik mutlakıyetçilik döneminde gelişen) modern ve patrimonyal disiplinci devlet kavramı, olduğu gibi cumhuriyetçi devletin hem Jakoben hem sosyalist versiyonunun tüzel biçimlerine ve yasal yapılarına olduğu gibi aktarılmıştı. Böylelikle, kamusal mallar ve hizmetler kavramlarının geliştirildiği hukuki çerçeve, kamusal olanı devlete ait bir miras [patrimony] olarak ve genel çıkarı da egemenliğin bir sıfatı olarak görüyordu.

227
(Bakhtin) … simge sistemlerinin tarihini anlamak için, konuşan öznelere ve  onların kullandığı ifade biçimlerine bakmak gerektiğini kabul eder. Burada materyalist edebi eleştirinin derdi, poetik biçimleri ekonomik, siyasal ya da toplumsal koşullara indirgemek değil, bir dilsel üretim olarak edebiyatın nasıl bu gerçekliğin bir parçası olduğunu görmek ve kendini ifade eden özneyi bu ilişkiler dünyası içinde kavramaktır.

229
(Dostoyevski) Çoksesli bir anlatıda anlamı dayatan bir merkez yoktur ve anlam diyaloğa giren tekillikler arasındaki etkileşimden çıkar. Tekillikler … ortak anlatı yapıları yaratırlar.

Küreselleşme meselelerinden doğan çeşitli protesto hareketlerinin performatif ve karnavalesk doğasını görmek zor değil. Bu gösteriler şiddetli kavgalara dönüştüğünde bile, dev kuklalarla, kostümlerle, danslarla, esprili şarkılarla, sloganlarla vs. son derece teatral bir karaktere sahip. Başka bir deyimle protestolar aynı zamanda, protestocuların öfkesiyle karnavaldan aldıkları neşenin iç içe geçtiği bir sokak festivali. Ancak
protestoları karnavalesk kılan şey, bunların atmosferi kadar örgütlenmesi de.


231
Bu ortak yaşam tarzı her zaman yerel gelenek ve alışkanlıklarla diyalog halinde biçimlenir.

… iktidarla doğrudan çatışmaya girdikçe, sonuç olumlu ya da olumsuz olsun, ortak yoğunluk daha da artar: Göz yaşartıcı gazın acı kokusu duyularınızı keskinleştirir ve sokakta polisle çalıştıkça kanınız öfkeyle kaynar; yoğunluk patlama noktasına yaklaşır. Ortak paydanın yoğunlaşması sonunda antropolojik bir dönüşüm yaratır ve mücadelelerin içinden yeni bir insanlık çıkar.

233
yeni küresel dalgada harekete geçen güçlerin ortak noktası sadece düşmanın ortak kalması değil –bu düşmana ister neoliberalizm, ister ABD hegemonyası, ister küresel İmparatorluk diyelim-, ortak pratikler, diller, davranışlar, alışkanlıklar, yaşam biçimleri ve daha iyi bir gelecek arzusu. Başka bir deyişle bu dalga sadece tepkisel değil etkin ve yaratıcıdır.

235
Her mücadele yerel koşullara bağlı ve tekil kalıyor ama aynı zamanda ortak ağın parçası oluyor.

1999 Seattle protestolarında, gözlemcileri en çok şaşırtan ve hayrete düşüren şey, o zamana kadar birbirine zıt olduğu düşünülen grupların -sendikacılarla çevreciler, kilise gruplarıyla anarşistler vs.- aralarındaki farkları bastıran herhangi bir merkezi yapı olmaksızın birlikte davranmasıydı. Kavramların diliyle söylersek çokluk, özdeşlik/farklılık şeklindeki çelişki çiftinin yerine ortaklık/tekillik şeklindeki tümleyici çifti geçirir.

237
Hem Sovyet stili devlet sosyalizmi hem de sosyal demokrasinin refah modeli…

239
Elbette özgürlüğü doğa vermez: Özgürlük ancak sürekli olarak engelleri ve sınırları aşarak gerçekleştirilir. Nasıl ki insan dünyaya geldiğinde etine kazılı sonsuz yetileri bulunmuyorsa, tarihe kazılı nihai bir amaç ya da teleolojik hedef de bulunmaz. İnsan yetilerinin ve tarihsel teleolojilerin varolmasının tek nedeni, insanın tutkuları, aklı ve mücadelesidir. Özgürlük yetisi ve otoriteyi reddetme eğilimi, insan içgüdülerinin en sağlıklı ve asil olanlarıdır, sonsuzluğun gerçek belirtileridir diyebiliriz. Öyleyse ikisini birleştirirsek, anlarız ki çokluğun garip ve ikili bir zamansallığı vardır: Hep-mevcut ve henüz-oluşmamış.

242
… biyopolitik üretim bağlamında ekonomik, toplumsal ve kültürel gibi ayrımlar bulanıklaşmaya başlar.

… toplumsal cinsiyet farklarının ortadan kalktığı bir dünya değil, toplumsal cinsiyetin önemli olmadığı (yani hiyerarşilere temel olmadığı) bir dünya … ırklardan arındırılmış bir dünya değil, ırkın önemli olmadığı bir dünya için mücadele…

251
küreselleşmenin geleneksel, muhafazakar değerleri tehdit etmesi

253
demokrasinin yukarıdan getirilmesinin ya da dayatılmasının imkansızlığı

254
Modernliğin başlangıcındaki çözülmemiş sorunlar modernliğin sonunda da karşımıza çıkıyor. (demokrasi:Atina şehir devleti-modern ulus-devletlerin geniş toprak parçaları/ulusal sınırlar-küresel ölçek)
256
… antik Atina'da Perikles'in demokrasiyi çok'un idaresi olarak tanımlayıp, az'ın idaresinden (aristokrasi ya da oligarşi) veya bir'in idaresinden (monarşi ve tiranlık) ayırdığını hatırlayalım. Moder Avrupa ve Kuzey Amerika'nın miras aldığı, çok'un demokrasisi fikri, 17. ve 18. yüzyıllarda herkesin demokrasisi fikrine dönüştü.

… "herkesin demokrasisi" fikrinin oklokrasi kavramıyla karıştılmaması gerek… Güruhun iktidarı anlamına gelen oklokrasi…

257
Avrupa'daki başat gelenek elbette tiranlığa karşı çıkmıştır ama bunu neredeyse hep aristokratik bir konumdan hareketle yapmıştır; yani totalitarizme karşı olduğu kadar, tekilliklerin … demokrasisine de yani "herkes"in  kendisini ifade etmesine de karşı olmuştur.

262
… günümüzde  IMF veya Dünya Bankası gibi ulusüstü örgütlerin Tayland veya Arjantin gibi devletlerin çıkarlarını temsil etmesi de … patriyarkal ya da mülkleşmiş temsile girer.

265
Servet bölünmelerini sürdürecek biçimde tasarlanmış bir sistemde sürekli borçluluk, ümitsiz, saldırgan eylemlere davetiye çıkarır.

269
Sovyetler Birliği’nin ilk yılları: kadınların kurtuluşu, köylü dünyasının dönüşümü, sanatsal yenilik, özel hukuktan kamu hukukuna …………. Ancak sonunda, sosyalist ve komünist temsil hayallerinin bir yanılsama olduğu anlaşıldı.

Devletin birliğine olan ihtiyaca sıkışıp kalmak…

270
Siyasal bilinç tamamen geleneğe gömülüdür ve ondan beslenir; kitlesel katılım çağrısıysa, bir savunma ve kurtarma çağrısıdır. Bütün sağcı projeler, ister aristokratik, ister laik, ister ruhban kökenli olsun, zihinlerin ya da ruhların aynılaşmasını tahayyül eder ve kendi temsil biçimini de gelenek temelinde meşrulaştırır.

271
Demokratik bir düzen yaratmak için modern temsil modellerine geri dönemeyiz.

274
kamuoyu [public opinion]

276
Sivil toplum, devletin dışında kalan bütün toplumsal, ekonomik ve siyasal örgüt ve kurumların alanıdır. Sivil topluma sadece bireyler değil, daha önemlisi aileler, yurttaş grupları, sendikalar, siyasal partiler, çıkar grupları ve diğer toplumsal cemiyetler girer.

XX. yüzyılın ortalarından beri medyanın –gazeteler, radyo, televizyon, internet vs.- inanılmaz genişlemesiyle birlikte kamuoyu dönüşüm geçirmiştir. Enformasyonun hızı, başdöndürücü sembol yağmuru, imajların durmak bilmez dolaşımı ve anlamların uçuculuğu sonucunda, kamuoyu mefhumu gerek çoğul bireysel ifadeler anlamında gerekse birleşik rasyonel bir ses anlamında zayıflıyor gibi.

277
Komuoyu, Habermas’ın perspektifinden, bir anlayışa varıp bir değerler dünyası oluşturmayı hedefleyen iletişimsel mübadelelere olanak tanıdığı ölçüde demokratiktir. … Habermas’ın demokratik bir kamusal alanda etik iletişim kavrayışı tam da bu noktada ütopik ve gerçekleştirilemez bir hal alır; zira kendimizi, ilişkilerimizi ve iletişimimizi sermayenin araçsallığından ve kitle iletişim araçlarından yalıtmamız imkansız. Hepimiz zaten içerideyiz, virüsü kapmış durumdayız. Eğer bir etik kurtuluş söz konusu olacaksa, bunun sistemin içinde kurulması gerekecektir.

279
Her ne kadar sürekli olarak kültürün ve medyanın mesaj ve anlam bombardımanına tutulsak da, pasif birer alıcı ya da tüketici değiliz. Sürekli olarak kültürel dünyamızdan yeni anlamlar üretiriz, hakim mesajlara direniriz ve yeni toplumsal ifade tarzları keşfederiz.

280
Kamuoyu, demokratik bir özne olmak bir yana, güç ilişkilerince belirlenen bir çatışma alanıdır ve bizim de iletişimle, kültürel üretimle ve bütün diğer biyopolitik üretim biçimleriyle bu alana müdahale etmemiz mümkün ve gereklidir.

294
Dünya Bankası'na göre, dünyadaki insanların neredeyse yarısı günde 2 dolardan az, beşte biri de 1 dolardan az parayla geçiniyor.

297
… finans sermayesinin geleceğe işaret eden bir yüzü olduğunu da görmek gerek. Finans, bazılarının iddia ettiği gibi, diğer sermaye biçimlerinden daha az üretken değildir. Bütün sermaye biçimleri gibi finans da, para biçiminde ifade edilen birikmiş emektir. Finansı diğerlerinden ayıran birinci özellik, yüksek soyutlanmışlık düzeyi sayesinde (para kanalıyla) büyük emek miktarlarını temsil edebilmesi, ikincisi de geleceğe yönelik olmasıdır. … sermayenin emeği giderek toplumsallaştırması eğilimi, muğlak bir biçimde çokluğun komünizmine işaret eder.

299
Bilimsel bilgi öylesine ekonomik üretimin parçası haline geldi ki, hakim ekonomik paradigma somut malların üretiminden bizzat yaşamın üretimine kaydı.

306
Şeffaflık illa ki daha fazla temsil anlamına gelmez: Tiranlar da tamamen şeffaf olabilir.

314
Yoksulların yaşamlarını iyileştirmeye çalışanların –dini örgütler, STK’lar, BM’ye bağlı kuruluşlar ve Dünya Bankası gibi ulusüstü kurumlardakilerin- kahramanca çabalarını teslim etmek gerek. Ancak aynı zamanda, sisteme dokunmayan bütün bu çabaların sınırlılığını da görmek şart.

321
"Medyadan nefret etme medya haline gel" (Indymedia'nın sloganı)

322
Demokrasi Avrupa ve Kuzey Amerika’da tutabilir, diyorlar, ama diğer yerlerdekiler henüz demokrasiye hazır değil. Bizim serbest piyasamızı ve hukuki sistemimizi görüp özel mülkiyete saygıyı ve hürriyet duygusunu edindikçe…

323
(tüm dünyada üretimimiz giderek biyopolitik hale geliyor.) Başka bir deyişle, hakim üretim biçimlerinin artık bilgilerin, duygulanımların, iletişimin ve toplumsal ilişkilerin üretimini, kısacası yaşamın ortak toplumsal biçimlerinin üretimin içerdiğini savunuyoruz.
326
(Spinoza'ya göre) … demokrasi insan toplumunun doğal gerçekleşmesidir.

327
Kısa vadede ciddi değişikliklerin gerçekleşmesi olasılığına kuşkuyla yaklaşan kişiler bile, mevcut hâkimiyet, şiddet, mistifikasyon, yabancılaştırma ve gasp biçimlerinin yeni gerçekliğimizde daha fazla süremeyeceğini fark ediyor.

334
… en yoksul ülkelerin ekonomik gelişimi güvence altına alınmadıkça … küresel güvenlik asla sağlanamayacak.

335
Aristokrasiden para ve destek istediğinde, bunun karşılığında aristokrasi de monarkın hukukun üstünlüğüne boyun eğmesini ve kimi anayasal garantiler sağlamasını istedi ve böylelikle Magna Carta'yı kaleme aldı.

… küresel üretici güçlerin yenilenmesi ve tüm küresel nüfusun üretim ve mübadele devrelerine dahil edilmesi de aristokratlar için bir o kadar önemli. [bu bir hayır işi değil, üretici potansiyelin gerçekleştirilmesi işi]

339
[1500 yıl önce] … Basileus denen Kutsal Roma İmparatoru, aristokratların ve halkın kontrolünden kurtuldu. … İmparator ve başrahip … aynı kişide toplanmıştı.

"Cennette bulunan herhangi bir varlığın putunu ya da tasvirini yapmayacaksın…" [konu, temsil gücüydü]

imperium      : imparator
sacerdotium  : başrahip

340
… estetik temsil bir tür siyasal temsil kanalı vazifesi görüyordu. … Tanrı çokluktan tamamen ayrı olmalıydı ki, Basileus ikisinin arasındaki tek bağ ve kurtuluş kapısı haline gelebilsin.

Ancak Bizans'ın iktidar kavramı bir şekilde günümüze kadar gelmeyi başardı. [ahlaki egemenli; belirsiz ve bilinmeyen düşmanlara karşı "haklı savaş"; "güvenlik" ve "sıfır hoşgörü" söylemi; siyasal liderlerin, yönetenle yönetilen arasındaki ilişkiyi koparan bir egemenlik mefhumunu önermesi]. İşte bugünün ikona kırıcıları!

341
[Tanrıyla maddi bir bağ kurma riski]

344
Sadece "bir" yönetebilir.

Bir'in Avrupa düşüncesinde bu kadar vurgulanması, genelde Platon'un mirası olarak karşımıza çıkar.

(20. yüzyılın başında) … hukuk felsefecileri, bir "pür hukuk teorisi" olarak kavradıkları "doğal hukuk" mefhumunun temelinde bu tercihi (bir'in iktidarı) yerleştirdiler.

348
Hükümdar, ekonomik alanda da, aynı şekilde yönetilenle pazarlık etmek ve onun rızasını almak durumundadır. Adam Smith ve David Ricardo gibi ilk ekonomi politikçiler, kapitalist üretimin merkezindeki bu ilişkiyi kavramıştı. Kapitalist toplumda tüm zenginliğin kaynağının emek olduğunu düşünüyorlardı. Emek sermayeye muhtaç olduğu kadar sermaye de emeğe muhtaçtı.

352
Zihnin bedenden özerk olduğu ve bedene egemen olduğu fikrine dayanan geleneksel Kartezyen model, yıllardır nörobiyologlar tarafından eleştiriliyor. Onların araştırmaları, zihnin ve bedenin aynı maddeden türediğini … gösteriyor. … düşünceyi kimyasal bir olay olarak ya da tutarlı bir örüntü çerçevesinde milyarlarca nöronun eşgüdümü olarak anlamak daha doğru.

353
Yeniliğin bir bireyin dehasına bağlı olduğu fikrinden kurtulalım artık.

Beynin karar vermesi, bir komuta merkezinin dayatmasıyla gerçekleşmez. Alınan karar, tüm sinir ağının bedenin bütünüyle ve çevresiyle iletişimi sonucunda çıkan ortak eğilim ya da kümelenmedir.

Çokluğun ürettiği şey sırf mal ve hizmetler değildir: Çokluğun ürettiği asıl önemli olan şey, işbirliği, iletişim, yaşam biçimleri ve toplumsal ilişkilerdir.

354
Geleneksel, müseccel yazılımlarda, programın işleyişini gösteren kaynak kodun kullanıcılar tarafından görülmesi imkansızdır. Eric Raymond'un da dediği gibi, programcılar kendi programlarını dahi sanatçıların yarattığı antik katedraller gibi görüyordu. Açık kaynak hareketiyse tam zıttı yaklaşımı benimser. Kaynak kodu herkese açık hale gelince, koddaki "bug"lar temizlenir ve daha iyi programlar üretilir: Bir programa ne kadar çok göz değerse ve ne kadar çok insan katkı sunarsa, program o kadar iyileşir. Katedral tarzının tam zıddı olan bu yazılım tarzına Raymond'un taktığı isim, Pazar [bazaar] tarzı; çünkü farklı yaklaşımları ve gündemleri olan farklı programcılar ortak bir katkı sunar. (sürü zekası; bazı yaratımlar 'yalnız' gerçekleştirilir?)

364
Yeni toplumun gelecekteki kurumsal yapısı; toplumsal üretimin duygulanım, iletişim ve işbirliği ilişkilerine gömülüdür.

365
Bugün insanlar aşkın nasıl siyasal bir kavram olabildiğini anlayamıyor ... Modern aşk kavramı neredeyse tamamen burjuva çifte ve çekirdek ailenin klostrofobik kutusuna kapatılmıştır. Aşk tamamen özel bir olgu haline gelmiştir. Daha cömert ve sınırsız bir aşk kavramına ihtiyacımız var. Premodern geleneklerdeki kamusal ve siyasal aşk kavramını geri getirmeliyiz.

Demokrasinin küresel krizi, dünyadaki her çeşit hükümeti etkiler.

369
Çokluğun çoğulluğu sadece farklı olmayı [being different] değil farklı hale gelmeyi [becoming different] de içerir.








.
.
.
.