17 Kasım 2013 Pazar

L.R. Rogers - Sculpture

.
.
.
.

Sculpture
L. R. Rogers     •     

London • Oxford University Pres • New York • Toronto • 1969

Bölüm I  • Takdim

Heykele Yaklaşım

1
Yirminci yüzyıl sanatının gelişiminde önemli yan etkilerden biri, sahip olduğumuz kültürden farklı kültürel geleneklerin sanatına ilgimizin ve onlara verdiğimiz değerin artmış olmasıdır. Günümüzde çok az insan artık resmin Giotto’dan başladığını ya da heykelin klasik zamanlarda başlayıp Rönesans ve Rönesans-sonrası dönemde geliştiğini düşünmektedir. Kusursuz heykellerin, ilkel ya da gelişmiş olsun, var olan neredeyse tüm toplumlarda üretildiğinin artık farkındayız ve birkaç on yıl önce bir çoğu heykelsi obje olan sanatsal çalışmanın sadece değerlenmesinden dolayı değil, arkeologların ve antropologların duyduğu garip ilgi sayesinde artık onlara çok daha fazla önem veriyoruz. Heykel olgusunun değerlendirilme kriterleri açısından bu kitabın yaklaşımı, bu nedenle, coğrafik ya da tarihsel dar görüşlü fikirlerden kaçınmak olacaktır.

Heykelsi biçimlendirmede saf duyarlılıkların en ilkel toplumlarda bile var olabileceği, Paleolitik insanın kemiklerden, fildişinden, taş yontulardan, kil modellerden ürettiği nesnelerle kanıtlanmıştır. Bu üretilenler, kadın figürlerinden -tarih öncesi Venüs- ve birçok hayvan figüründen oluşan, üç boyutlu ya da kabartma betimlemelerdir. Altamira ve Lascoux gibi yerlerde bulunan mağara çizimleri ve resimleri de göstermektedir ki, aynı duyarlılık ve dışavurum burada da kanıtlanmaktadır.

Mısır, Mezopotamya, Hindistan, Çin, Güney Doğu Asya, merkez ve Güney Amerika, Akdeniz ve orta Avrupa’nın büyük uygarlıkları ve onlarla birlikte Afrika’nın, Okyanusya’nın, merkez Asya’nın ve Kuzey Amerika’nın kabile kültürleri çok geniş ve farklı üsluplar içeren görkemli heykeller üretmişlerdir. Masif taş tapınaklardan küçük ve ahşap kabile kulübelerine kadar her çeşit yapının içi ve dışı heykellerle dekore edilmiş; toz fırçasından lahitlere kadar her çeşit alet edevat ya heykellerle süslenmiş ya da heykelsi bir yapıda tasarlanmıştır.

2
Ayrıca, heykel sadece mimariyle ya da işlevsel objelerle bağlantılı olarak değil, dini ikonlarda, kült objelerde, muskalarda, anıtlarda, bahçe ve kent düzenlemelerinde, portrelerde ve yerel süslemelerde biçim bularak bağımsız bir biçimde de var olmuştur.

Geçmiş heykellerin büyük bir çoğunluğu doğal ya da insan faktörüyle yok olmuşlardır.

Bir bakıma, geçmişin sanatı yanıltıcı bir biçimde günümüz sanatının karşıtı gibi ele alınmıştır. ‘Geçmişin sanatı’ ifadesi, olmuş bitmiş şeylerle ilgili, sadece tarihçiyi ilgilendiren bir vurguya dönüştürülmüştür. Oysa yüzlerce, binlerce yıl önce yapılmış bir heykel işte şimdi önümüzdedir ve tıpkı geçmişte üretildiği biçimiyle aynı yollarla kendini bizim duyumlarımıza sunmaktadır. Bir sanat yapıtı, kendi çağında kullanılarak yıpranması ve yeniliği dışında niteliğinden hiçbir şey kaybetmez. Estetik açıdan bu gibi şeylerin modası geçmez. Nasıl ki Rönesans sanatı, Akdeniz sanatını geçersiz kılmıyorsa, Kopernik sistemi de Ptolemaik sistemi (yerin evrenin merkezi olduğunu ileri süren Ptolemais adında Grekli bir bilim adamı) geçersiz kılmaz. İki ya da üç bin yıl önceye ait bir şaheserin etkileyiciliği ve güzelliği hala gücünü korumaktadır. O, artık ortadan kaybolmuş geleneklerden ve inançlardan kaynaklanmış yanı hakkında hiçbir şey bilmiyor olsak da bizi harekete geçirir ve bize haz verir.

3
Geçmişin çağları, coğrafyaları, kökenleri ve kültürel arkaplanları ile heykel konusunun bir başka önemi daha vardır. Geçmiş toplumların dillerini, edebiyatlarını bilmeden, evrensel bir yapıya sahip heykel dili sayesinde onlarla doğrudan konuşabilir, onları görebiliriz. Evrensel heykel dili içinde aksan farklılıkları olabilir, fakat temel olarak her yerde aynıdır.

Fakat bir heykel yapıtı, tıpkı şu anda göründüğü gibi gözlerimizin önündeyse, neden hızlı ve evrensel bir biçimde onu algılayamıyoruz?  Bu soruya kısa bir biçimde şöyle cevap verilebilir: Heykelin estetik niteliklerine doğrudan ulaşabiliriz fakat onları yalnızca bunu yapacak gücü edinirsek algılayabiliriz. Heykel hiçbir şeyini saklamaz ama onun içinde yatan kendimizi görebileceğimiz sınırlar vardır. Eğer önemli bir heykel çalışmasını anlayamıyorsak, muhtemelen, algısal becerileri, davranışları ve duyarlılıkları edinmemiş olmamızdandır, ki bunlar sonradan edinilebilir. Çok fazla efor sarf etmeden algılayabileceğimiz heykel nitelikleri vardır. Çok kısa sürede bizi cezbeden, evrensel olarak tanınabilen niteliklerdir bunlar. Örneğin, ezici bir ortak duygulanım etkisine sahip Perpignan haç’ını, Michelangelo’nun ağırbaşlı ve güçlü Moses’ini, bir adamın şefkatli dokunuşlarıyla Rodin’in Öpücük heykelini, Maillol’un ve Renoir’nın kadın heykellerindeki sıcak neşeyi, erotik cazibeye sahip Hint asparas’larını, Luca della Robbia’nın Cantoria’sındaki koro elemanının gençlik ateşini bir düşünün! Birçok insan, bu heykellerdeki nitelikleri hemen algılamaya hazırdır, çünkü bu heykeller normal yoğunluğun çok ötesinde olmalarına rağmen, gündelik hayattın hemen kabul edilebilir niteliklerini de yansıtırlar. Olağan duygularımızı ne kadar derinleştirirsek ve yaşamdaki duygusal etkileşimimiz ne kadar keskinleşirse, Bu tür heykel niteliklerini de daha güçlü bir biçimde değerlendirebiliriz. Elbette bütün bu özel algısal becerileri, davranışları ve duyarlılıkları yalnızca onları kavramak ve onlardan hoşlanmak için edinmemeliyiz. Heykel sanatıyla etkileşimimizi geliştirmenin bir yolu vardır, o da çok daha duyarlı bir insan varlığı olmaktan geçer.

------dışavurumdaki daha derin seviyeler ve biçimin güzelliği-------

dışavurumcu nitelikler…


9
Heykel hakkında bazı bilgiler, toplumsal arkaplanı, toplumsal, tarihsel bilgiler, dini önemi, vs. belki ona bakışımızı genişletebilir, görsel farkındalığımızı güçlendirebilir, biçimsel ve dışavurumsal nitelikleriyle vereceğimiz yanıtları zenginleştirebilir. Fakat ona vereceğimiz değer (kusursuz oranı, biricik heykelsi hacimleri) ancak onun sınırsız (kozmik) güçlerini öğrendiğimiz zaman artar. Bu kozmik güçler onun tasvir edilmiş tanrısallığı aracılığıyla sembolize edilir.

9-10
Heykel hakkında araştırma yapmayacağız, bilgi edinmeyeceğiz. Bunlar tuzak! Bizim sağlam bilgimiz, onun algısal düzlemi olacak. Edebi ya da entelektüel düzlemler değil. Kitabımız algı üzerinde duruyor. Öyle entelektüel beceriler, sanat tarihi, sanat felsefesi, sanat psikolojisi, sanat eleştirisi gibi akademik ilgiler değil! Zaten çoğumuz bunlardan, bu tür bilgilerden uzağız.

14
14’e kadar anlatılanlar şu: Heykel üç boyutlu bir formdur. Bu onun en karakteristik özelliğidir. Bunu üstünkörü anlamak zordur. Herkes az buçuk üç boyutlu formları algılamada bir kapasiteye sahiptir. Ama bunu geliştirmek gerekmektedir.

14
Üç boyutlu formu algılama ve kavramada sadece görme değil, dokunma duyusu da önemli bir rol oynar.

-       dokunsal yüzey nitelikleri
-       ağırlık
-       hacim (≠ kütle)
konturlar ve siluetler
-       ifadesel nitelikler

20 - 25
fotoğrafın üç boyutlu heykeli çekemeyeceğini anlatıyor.

26
heykelsi biçimin elemanları


Kütle ve Boşluk (Space)

Heykelin üç boyutlu doğasına iki farklı yolla bakabiliriz. Bir taraftan, bir heykel çalışmasını katı, geçirgen olmayan parçaların bir toplaması, bu parçaların yerinden çıkarılması, yerine yerleştirilmesi biçiminde düşünebiliriz. Bu şekliyle biz heykeli daha çok bir “içsel yapı” olarak görmekteyizdir.
Diğer yandan heykeli boşlukla ilişkileri içinde ele alabiliriz. Onun üzerine yayılan, onu saran, içinden geçerek onunla ilgili hale gelen boşlukla… Bu şekliyle heykelin sadece materyalinin bileşenleriyle değil, bu bileşenlerin uzayla olan ilişkisi de hesaba katılmaktadır.

Örneğin, birincisine örnek olarak Brancusi’nin “Kuş” (1912) adlı çalışmasını verebiliriz. Burada sadece katı bir malzemeyle çalışılmıştır (single valume sculpture, single solid piece of material). Oysa Gabo’nun “Çizgisel Yapı” (1943) çalışmasında neredeyse hiçbir katı ya da kütlesel materyale rastlamayız.

Bazen de hem içi hem de dışı hesaba katan yapı bir arada kullanılır.

26-30
Bir çok kişi, kütle dendiğinde ne olduğunu gayet iyi bilir. Fakat boşluk (uzay) öyle görülebilir, dokunulabilir olmadığı için algılanması, kavranması kolay olmayan bir heykele yaklaşım biçimidir. Bir heykele bakış tekniği olarak boşluk, gerçekliği konusunda şüphe uyandırır. Belki boşluklar ile uzaysal ilişkiler arasında bir ayrım yaparsak, boşluk konusundaki yaklaşımımızı daha anlaşılır hale getirebiliriz.

Boşluklar, heykel bileşenleri arasındaki alanlardır. Onlar oyuklar, çukurluklar şeklinde karşımıza çıkar (bileşenlerin kendi arasında). Ve onların arasında aralıklar şeklinde de olabilir.

Boşluklar, kesin biçimleri ve ölçüleri olan alanlardır. Tıpkı bir odanın ya da bir fincanın içi gibi.

Uzaysal ilişkiler ise, boşluğun içinde, boşlukta var olur ve burada bir çeşit genel havuz ya da matrix (dizey, kalıp, bir cisme şekil veren şey veya dayanak olan şey, veri grupları arasındaki ilişkiyi saptamak amacıyla kullanılan yatay ve düşey hatlar ya da kolonlar, değişkenler arasındaki ilgiyi gösteren tablo ) gibi görünür. Uzaysal ilişkileri (heykel bileşenlerinin), onların göreli, bağlı yönleri ve pozisyonlarıdır (bu havuz ve dizey’in içinde). Onlar, bileşenler arasında birinin diğeriyle olan ilişkileri aracılığıyla ortaya çıkarlar ki, bu anlamda fiziksel olarak değil, onların birbirleriyle olan geriliminden doğarlar.

30
Bir heykeli uzaysal ilişkilerle ele almak, daha yakın zamanda ortaya çıkmış bir durumdur (kütlesel yanından çok, uzaysal ilişkilere vurgu yapmak). Bu tür bileşenlerden oluşmuş heykeller, çok az ya da hiç üç boyutlu yapılar içermezler. Tel, ip gibi ya da iki boyutlu levhalardan oluşurlar. Bu tek ya da iki boyutlu bileşenler, üç boyutlu boşluğu harekete geçirirler. Etrafına anlam katarlar. Bu tür heykelleri değerlendirmek için katı formda oluşmuş heykelleri değerlendirirkenki yaklaşımlarımızdan daha farklı bir duyarlılık gerekir.

Hacim 31

Bir heykelin hacmi, onu kaba taslak algıladığımız anda katı bileşenlerinin tamamının oluşturduğu, kapladığı alandır. Bu bir heykelin fazla derine inmeden algıladığımız en temel yapısıdır.

Tek hacim: domates, elma, yumurta, balık, kristaller,vb.

35
Öyle sadece yüzeyindeki ufak oynamalarla meydana getirilmiş heykeller pek memnun edici değildir, kişiyi tatmin etmez. Asıl önemsenen heykel, içsel yapıya sahip olanlardır. Dış yüzeydeki hareketlenmelerin içteki hacimle şekil kazandığı, içsel yapının tüm yüzeyi belirlediği heykeller daha önemli bir yere sahiptir.

İçsel dinamikler, içsel varlık biçimleri yüzeyin biçimselliğinden sorumludur. Heykelsi kütlelerin yalnızca toplama yüzeylerinden ya da yüzey niteliklerinden ibaret olduğu düşünülür. Oysa bu yüzeyler içeriden tasarlanır ve iç’in dışsal bildirileridirler. Bu yüzey nitelikleri kütlenin bir sürekliliği olarak ele alınmalıdır.

Katılık

Katılık algısal bir nitelik olarak ele alınmalıdır.

Yüzeyler

Yüzey, hem kütlesel hem de uzaysal heykel için önemli bir niteliktir. (…) Levhalardan oluşmuş uzamsal heykel neredeyse sadece yüzeylerdir; katı (boşlukta yer kaplayan) heykeller için ise yüzey, sınırlardır.

Çeşitleri

I. Düzenli Yüzeyler

Geliştirilebilir niteliktedirler. Düz çizgi üzerinden doğarlar.
a) düz yüzeyler
b) tek eğimli yüzeyler
c) yamulmuş yüzeyler (geliştirilemez)

II. Çift Eğimli Yüzeyler (geliştirilemez)

Düzenli yüzeylere göre, çift eğimli yüzeylerden oluşmuş heykeller yapmak daha zordur.

Düz, tek eğimli ya da yamulmuş heykeller yalnızca günümüzde üretilmektedir.

40
Katı maddelerin tek ve iki eğimli yüzeyleri, aynı zamanda iç ve dış bükey olmaktadırlar. Bu iki karakterin etkileşimi, heykelsi formları en etkileyici ve önemli düzenlemeler içinde ele alınmasına neden olmaktadır. En başta (bu etkileşim) bize eğimli yüzeyleri 5 temel tipte ele alma fırsatı vermektedir:

I. İki kavisli yüzeyler (tamamen dışbükey olanlar)
II. Tek kavisli dışbükey kavisler
III. Çift kavisli yüzeyler (tamamen içbükey olanlar)
IV. Tek kavisli içbükey yüzeyler
V. Hem iç hem dışbükey yüzeyler.

Dışbükey Yüzeyler

-tek hacimli-
En yaygın yüzey tipi, heykelde, çift kavisli tamamen dışbükey yüzeylerden oluşur. Bu yüzeyler doluluk ve tamamlanmışlık izlenimi doğurur. İç dinamiklerin gerilimini taşıyan bir deri görünümündedirler.

43
Düzlem kavramı genellikle küp ya da piramit gibi dümdüz yüzeyler için kullanılır. Heykeltıraşlar ise bu kavramı tam düz olmayan düzlemler için de kullanırlar. Örneğin “eğimli” yüzeyler, derler.

48
Kadın figürlerinde yumuşak geçişler, hafif şişkinlikler, yuvarlaklıklar ile erkek figürlerindeki sert yapı, en çarpıcı kontrastlıklardır.

Tek eğimli yüzeyler, çift eğimli yüzeyler kadar hacmi ortaya koyamaz. Tek eğimli yüzeyler bir hacmi kuşatamaz, daha çok bir sertlik, bir mekanik basitlik izlenimi verirler ve ince ayrıntıdan yoksundurlar.

Tel eğimli yüzeyler (silindir, koni gibi) daha çok makine üretimi biçimlerde bulunur ve heykelde daha çok tabakadan (saç) üretilmiş olanlarda kullanılır (Mekanik bir karakter amaçlandığında). Kütlesel bir heykel üretiminde ikincil planda kalırlar ve bağlantıların da diğer yüzey tipleri rol oynar.

İçbükey Yüzeyler

İçbükey yüzeyler, ister tek kavisli ister çift kavisli olsunlar, dışsal güçlerin işletilmesinde ortaya çıkarlar.

Bu yüzeyler daha çok yoksunluk, aşınmışlık, üzerine basılmışlık, eziklik etkileri önerirler.

İçbükey yüzeyler kütleye, boşluk karşısında ileri gitmesini sağlarlar. Genellikle tamamlanmamış, kütlenin hacmini kuşatacak devamlılığı sağlayamamış yüzeylerdir.

İçbükey yüzeylerin en önemli fonksiyonları heykelde gölge sağlamaktır.

51
Afrika heykellerinde çokça karşılaştığımız içbükey yüzeyler, heykelin ifadeci niteliklerini abartmak ve ruhsal oluşumlar için uygun bir buluştur. Fakat gerçek insan figürlerinde içbükeylik, deforme içindir ve yalnızca yaşlılığı ve zayıflığı ifade etmek için kullanılır. Sağlıklı insan vücudu neredeyse tamamen çift kavisli dışbükey yüzeylerden oluşur.

52
Dışbükey formlar (Greklerde ve Hint heykellerinde) organik canlılığı ve zenginliği ifade edebilmek için kullanılır.

İçbükey - Dışbükey Yüzeyler

İçbükey ve dışbükey yüzeyler kendi başlarına kütleselliği veremezler. Onlar yalnızca iç dinamikleri ortaya koymanın pozitif ve negatif yanları olarak görülmelidir.

54
Düz taraflı hacimler bir sertliğe sahiptirler, tek biçimli her yöne düzlüğe… Ne zaman ki güce ya da kütleselliğe ihtiyaç duyarlar, işte o zaman heykeltıraşlar yaklaşık olarak blok etkisi veren biçimlere eğilim gösterirler. Blok, belki son derece güçlü bir yapı olabilir, ancak her zaman ince ayrıntılardan yoksundurlar ve onları kavramak güç değildir. Bazı Meksika ve Mısır taş heykelleri (bu açıdan) dünyanın en güçlü yapılarıdırlar ve bunu blok etkili yüzeylerine borçludurlar.

56
Parçalar (Bölümler) - Kesitler

Üç boyutlu biçimleri algılamanın ve tanımlamanın en kullanışlı yolu, biçimleri parçalar olarak ele almaktır. Özellikle mühendislikte, mimarlıkta, anatomide, botanikte, marangozlukta ve tabii ki heykeltıraşlıkta, ne zaman ki katı maddelerin biçimlerini anlatmak gerekse, bölümleme yöntemine başvururlar.

Kesit, heykelin parçalarını bağlamada bize yardımcı olur. Heykelin bir yüzeyinden diğer bir yüzeyini ayırmada, ilişki kurmada, vb. Bir hacmin her yönüyle aynı anda farkına varmamızı sağlarlar.

Heykeltıraşlar, kesitlerin birbiriyle olan uyumluluğu, kesit almanın onlara verdiği bu olanak sayesinde bileşenlerin bir bütünü meydana getirdiği gerçeğini göz önünde bulundurarak bir şaşkınlık, bir kararsızlık yaşamadan yapıyı görme şansına sahip olurlar. Burada biçimleri benzer yapılara indirgeyerek bu başarıyı elde ederler. Hacmin ana kesiti üç yöne sahiptir.

57
Günümüz mühendisliğinde, gemi ya da uçak yapımında, bu yapıları kesitler halinde analiz etmek doğal, mantıklı, ekonomik ve doğru bir yöntem olarak algılanabilir. Bununla birlikte heykelsi hacimler her ne kadar mühendislik yapıları gibi sıkı yapılar olmasalar da, kesitlere ayrılarak analiz edildiklerinde, gene de yapısal doğruluklar konusunda bir fikir verebilirler. Bu şekilde heykelin anlaşılır içsel yapısı ortaya konabilir: düzlemlerin organizasyonu, ana çizgiler, eğrilik değişimleri, oranlar, vb. Soyut heykellerde kesit analizi çok daha kullanışlıdır.

Geçişler 59

Heykelsi kompozisyonda hacim bileşenlerini her biri genellikle birbirine bir yolla bağlıdır.
Sert geçişler (Okyanusya ve Afrika heykelleri)
Yumuşak geçişler
Özellikle kabile sanatlarında, Afrika tahta yontularında karşılaştığımız içbükey ve dışbükey sert geçişler, heykele dramatik ve canlı bir anlatım kazandırmaktadır. 20. yüzyılda Arp ve Moore ise tam tersi yumuşak geçişlerle heykeller yapmışlardır.

Küçük Biçimler 68

Arp ya da Brancusi örneklerinde olduğu gibi yalın bırakılmış yüzeylerden oluşan heykellere yalnızca bizim zamanımızda rastlarız. Geçmişin heykelleri dekoratif detaylarla küçük biçimlerle kaplıydı. Bazen bu detaylar hacmi aşırı derecede boğuyordu ki bu hastalık içinde heykel kurban ediliyordu. Hint heykel stilinde figürler, küçük dekoratif biçimlerin yarattığı ortamın içinde yutulmuş, yok olmuştur. Geç Gotik atlarları da aynı kaderi paylaşmıştır. Henry Moore şuna dikkat çekmiştir: Gotik’ten bu yana Avrupa heykeli fazla büyümüş yosunlarla, yabani otlarla kaplanmıştı, tamamen saklı biçimlerin fazlalığıyla yaratılmış her çeşit yüzey… Ve Moore, şunu ekliyor: Bu yabani otlarla kaplı biçimleri Brancusi’nin özel misyonu sayesinde defettik ve o bize biçim bilincini yeniden taşıdı.

Birçok küçük form (ayrıntı) yalnızca yüzeye, asıl formun üzerine dokusal ya da çizgisel eklentidir.

68
Klasik heykelde, Grek heykelinde özellikle erkek torslarda beden, göğüs ve üreme noktaları ile temel formları oluşturur ve bu noktaların (bölgelerin) dışında kalan küçük elemanlar birbirleriyle gayet uyumludur.

Katılık ve Boşluk Arasındaki Etkileşim (70)

20. yy heykelindeki gelişme, ‘iç’in kübistler tarafından (Picasso, Lipchitz, Laurens ve Archipenko) heykele özgü bir hacim olarak kullanımının başlatılması oldu. Onların yaptıkları şeylere alışkın olarak büyüyen bizler, bazen bunların ne kadar cesur adımlar olduklarını unuttuk. İçbükey, dışbükey yüzeylerin, katı ve boşluğun karşılıklı etkileşimlerini heykelin yararına sürdürüldüğünü… Onlar insan figürünü yalnızca komposizyonlar geliştirmek için yalnızca başlangıç noktası olarak kullandılar ki formların her biri bir buluştu. Diğer gelişmeler arasında onlar, figüre içbükeylikler yüklediler ki burada figür bir varlık olarak, katı bir maddenin yayılımı olarak hiç varolmadı. Archipenko, figürde hacimselliği ortadan kaldıranlardan ilki oldu. Kübist heykel biçimlerinin çoğundaki gibi bu boşluklar inorganik nitelikteydi. Mekanik, tek kavisli yüzeylerin ağır bastığı nitelikler…

74
Yalın hacimli yapılarda iç boşlukların olanaklarını diğer sanatçılardan çok daha ileriye taşımış olan sanatçı Barbara Hepworth’dur. O, dikkatli bir biçimde düşünülmüş dış biçimlemeler kadar, delikler ve oyuklar yaratarak heykellerinin içyapılarını da işlevsel kılmıştır.

77
Temel hacimlerin içinde oyma ve boşluklar açma, heykelin katı maddeselliğinin içine nüfuz etmenin, onu açmanın tek yoludur. Geçmişin heykellerinde bu yol, birçoğu figürlerden ve hayvanlardan oluşmuş yekpare parçalar oldukları için, fazla kullanılan bir yöntem değildi. Figüratif heykellerin çoğunda boşluk, farklı çeşitlerde karşımıza çıkar; Boşluklar bir hacimsel bir özellik sergilediklerinde, iç’te gerçekleşen biçimde değil, katı parçaların arasında varolurlar.

Mısır’da ve benzer özellikler gösteren diğer heykel geleneklerinde karşılaştığımız figürün katı bir kütlenin içine sıkıştırılması, gerçek insan vücudunun duruşlarına çok az sahiptir. İnsanlar genellikle kollarını vücutlarına sıkıca yapıştırarak ya da dizlerini birbirine kenetleyerek, ayakta ya da oturur vaziyette durmazlar. Bu tür duruşlarda ifade olanakları neredeyse tamamen sınırlandırılmıştır. Birçok heykeltıraş kompozisyonlarında katı biçimler ve boşluk arasında daha doğal ve organik ilişkiler araştırmışlardır ve boşluğu figürün içinde daha doğal bir biçimde kullanma eğilimindedirler. Kollar vücuttan ayrı dururlar, bacaklar arasında bir boşluk vardır, oturmuş figür bacakları arasında bir boşluğa sahiptir. Uzanmış figür, dayandığı yer ile vücudu arasında bir boşluk yaratır. Geçmişte yapılmış heykellerin büyük çoğunluğunda bu boşluklar heykeltıraşlar tarafından dikkate alınmamıştır ve onlar kesinlikle boşlukları bir biçim olarak düşünmekten çok uzaktırlar; üç boyutlu cisimlere duydukları ilgi daha fazlaydı.

Heykelde boşluğun hesaba katılması gerektiği, Barok ve Maniyerizm gibi oldukça kompleks kompozisyonlarda bile (örneğin Laocoon gibi) bir biçim olarak boşluk ikincil olarak düşünülmüştür.

78
İnsan ve hayvan figürlerinde, masklarda yüksek derecede soyutlama gerektiren Afrika ve Okyanusya ağaç yontuculuğunda ve bazı Meksika taş yontuculuğunda heykeltıraşlar boşlukları en az kütleler kadar dikkatli bir biçimde tasarladılar. Bu bakımdan birkaç ilkel heykel örneği, kütle ve boşluğun birlikte kullanımıyla oluşan yeni anlayış içinde birçok modern heykel örneğine benzer.

Üç boyutluluk kadar, boşlukları da değerlendiren betimleyici bir heykel yaratabilmek için insan ve hayvan figürlerindeki ya da herhangi bir betimlemedeki natüralistik biçim anlayışında, daha farklı özgürlüklere ihtiyaç vardır. İlkel heykel sanatında bu özgürlük tartışmasız bir biçimde hoşlanılan bir şeydi. Fakat modern sofistike heykel, uzun bir tarihe sahip, oranlarda ve biçimlemede anatomik doğruluğun ciddi bir heykelin en önemli özelliği oluşuna dayanan anlayışın da üstesinden gelmek zorundaydı. Çok sayıda örneklere sahip ilkel heykel, yüzyılın başında erken dönem sanatçıların, natürlalizmin sınırlayıcılıklarını kırmalarında büyük bir cesaret verdi.

79
Bu sınırlandırılmış özgürlüğü iyi anlatabilecek bir karşılaştırma yapacak olursak, Tamuin’den Meksika taş figürü ile, Donatello’nun David’ini ele alabiliriz. Tamuin’de kol ve vücut arasındaki boşluk, bir biçim olarak değerlendirilmiştir. David’deyse aynı yaklaşım görülmez. Anatomik doğruluğun gerekirlikleri, ki Meksikalı heykeltıraşı bu hiç ilgilendirmiyor, Donatello’nun bu boşluğu görmesini engelliyor. Onun için bu boşluk sadece katı parçalar arasında kalan bir yarıktır.

Archipenko, Arp, Lipchitz, Hepworth ve Moore gibi büyük modern heykeltıraşların çalışmalarında boşluk ve üç boyutlu madde dengeli bir anlayışla ele alınmıştır ve bu iki elemanın ayrı bir biçimde algılanmasına olanak yoktur. İç boşluk mefhumu, burada üç boyutlu katılığın içine yedirilmiştir ve heykeli çevreleyen dış boşluklar artık kullanılmaz; boşluğun kompozisyonun tamamına işlemesi, boşluk ve katılığın yakın birliği bunu gereksiz kılmaktadır. Geçmişte örneğin yeni İrlanda Malanggan yontuları gibi heykeller vardır; boşluğu kendi tasarımlarının bir elemanı olarak pozitif anlamda kullandıklarını gösteren bir örnek… Fakat 20. yy’dan önce kütle ve boşluğun birliğini bu kadar bilinçli ve doğrudan kullanan heykel anlayışı hiç olmamıştır.

80
Henry Moore’un çalışmalarında deliğin özel bir biçimde kullanıldığını herkes bilir. Moore’un katılık ve boşluk arasındaki olası ilişkiler üzerine araştırmalarının diğer heykeltıraşlardan daha yoğun olduğu da bir gerçektir. Uzamsal heykelin gelişiminde (spatial sculpture) Moore’dan çok daha ileri yol kat etmiş 20. yy heykeltıraşları vardır, fakat onlar heykelin temel olarak katı bir biçim olduğu fikrini terk etmişlerdir. Moore heykelin bu geleneksel düşüncesini hiçbir zaman terk etmedi ve onun çalışmalarındaki uzamsal nitelikler, bizim heykeli katı biçimlerin kompozisyonu olarak saymayı kestiğimiz noktada dahi, kütleselliğin azaltılması yoluna hiçbir zaman girmedi.

Uzamsal Heykel

81-82
Heykel türünde son 50 yıl (1919-1969) içerisinde uzamsal değerler, üç boyutlu, hacimli (solid) biçimler karşısında üstünlük kazandı ve heykeltıraşların yönelimlerinde önemli bir odak noktası haline geldi. Bizler uzamsal heykeldeki bu gelişmeleri, yüzyılın ortasında yeni bir çeşit uzamsal sanat fikrine olan inançlarıyla özellikle Naum Gabo ve Antoine Pevsner kardeşler gibi Konstrüktivist sanatçılara borçluyuz. Bu fikir ilk olarak Rus devriminin erken döneminin entelektüel ve sanatsal iyimserliği içerisinde tasarlandı ve 1920’de gerçekçi manifesto ile duyuruldu.

Şunu fark etmeliyiz ki, aslında bütün heykeltıraşlar uzamsal değerlere sahiptiler ve çalışmalarında değişik yaklaşımlarla bunun önemine değinmişlerdi. Gabo ve Pevsner, tamamen uzamsal fikirlerle ortaya çıktılar. Bu heykel türünde en çok öne çıkan özellik, başlıca biçim olarak çizgisel ve yaprak biçimlerinin tercih edilmesidir. Olağan olarak kullanılan katı biçimler yerine, tel, ip, çubuk, metal levha, perspex, ahşap ve bunun gibi materyaller… Bu kullanımın etkili sonuçları vardır. İlk olarak bu tek ve iki boyutlu materyaller kütlesel bir biçime sahip değildir, içi olan yapılar değildirler ve bu haliyle sanatçılara çalışmalarındaki uzamsal değerlere daha yoğun bir şekilde konsantre olmaları konusunda olanak sağlamaktadır. İkinci olarak, onlar açısından boşluk, iş edinecekleri bir şey değildir. Üç boyut, en az yöneldikleri şeydir. Onlar boşluğun içine yönelirler, onu bölerler, çaprazlama işlerler, katlarlar, sararlar, çerçevelerler. Fakat içini doldurmazlar. Bu yaprak ve tel bileşenler, hacimli şeylerden çok daha fazla boşlukla yakın ilişki içindedir.

84
Bu materyaller, saydam ve yarı saydam olduklarında, heykel neredeyse tamamen cisimden arındırılmış hale gelmektedir. Gabo, kendi konstrüktivist heykellerinde cam ve pleksiglas gibi saydam malzemelerin müthiş olanaklarını kullanarak, bunları geliştirmiştir. Bu şekilde heykelin içinin görülebilir kılınması ve görsel duvarlar kullanılmaksızın boşluğun tanımlanabilmesi, olanaklı hale gelmiştir. Heykeller iç ve dışa ihtiyaç duymadan, tamamen uzamın görülebilir hale geldiği açık bir yapıya dönüşmüştür.

Pevsner, oldukça etkileyici bir tekniği mükemmelleştirerek yeni bir yüzey yarattı. En çok kullandığı yöntem, metal teller ve eğimli çubukları uzamdaki eğrilerle ilişkilendirerek kurmaktı. Bunlar yan yana kaynakla birleştirilerek toplamda bir yüzey oluşturuyorlardı. Bu tekniği yaygın bir biçimde yüzeyde çok güzel ritmik hareketler içeren karmaşık uzamsal örnekler kurmak için kullandı. Bu yapıda yöntemli yüzeylerin üstünlüğü ona bir sıkılık ve sertlik vermektedir. Yüzeyi meydana getiren bu sıkı çizgisel elemanlar, gerçekten de görülebilir bir yapıyı tamamen açığa çıkarmaktadır.

86
Pevsner’in çalışmalarında bizler hacimli biçimlerin bir anlatımıyla karşı karşıya değiliz belki, fakat bu çalışmalar uzamın içinde ritmik hareketlere sahip dinamik yüzeylerin sanatsal ifadeleridir. Onlar Gotik mimaride ve Candela ve Nevri örneklerinde gördüğümüz modern mühendislik yapılarında karşılaştığımız mühendislik marifetlerine daha yakındırlar (ve uzayda yayılan, bükülen, eğrilen yaprak türü yapılar). Onlar doğrudan doğal objeleri betimlemezler, fakat yapraklarda, deniz kabuklarında, kuşların kanadında, kemiklerde -özellikle balık kemiklerinde ve açık tohum kapsüllerinde- karşılaştığımız ifadesel niteliklerle ortaklıklar taşırlar.

Çoğu uzamsal heykelde dokunma duyumunun cazibesi ve heykelin geleneksel üç boyutlu hacmi feda edildiğinden, bazı insanlar onların gerçekten heykelsi bir nitelik taşımadıklarını düşünürler. Bu tür düşünceler elbette savunulabilir, fakat heykel kavramının neyi içermesi gerektiği konusunda gereksiz sınırlamalar ortaya atarlar. Bizler, eğer bu çalışmalarda heykelin olanakları telafi edici niteliklerde geliştirilemiyorsa, elbette ağırlık ve üç boyutlu hacimselliğin kaybını reddetmekte haklıyızdır. Fakat işin doğrusu, gerek Pevsner ve Gabo’nun heykeli, gerekse diğer uzam heykeltıraşları, bizleri kütlesiz bir heykelin mümkün olamayacağı yolundaki düşünceleri tekrar gözden geçirmeye davet etmektedirler. Kütleli, kütlesiz heykel rekabetine hiç gerek yok. Gabo, uzamda yontu ve yapı kurum adlı makalesinde şöyle yazıyor:
Hacim hala heykelin temel bir niteliği olarak varlığını koruyor ve bizler onu heykelde kullandığımız yaygınlıkta üç boyutlu hacimselliğin bir ifadesi olarak temalarımızda da kullanıyoruz.
Bizler heykel çalışmasını asla materyalsizleştirmeyi kastetmiyoruz. Var olmayan bir biçime sokarak, bizler gerçekçiyiz. Dünyasal konularla kuşatılmış dünyayı algıladığımız temel gruplara ait psikolojik duyguları boşlamıyoruz. Tam tersine, kütle algısının üzerine uzamı ekleyerek, onu vurgulayarak ve biçimlendirerek, kütlenin anlamını zenginleştiriyoruz. Kütlenin, heykelin üç boyutluluğunu sürdürmesi ve uzamın onu genişletmesi yoluyla aralarında sağlanan mukavele ile heykeli çok daha temel bir yapıya taşıyoruz.

Uzamsal heykeldeki gelişmeler, modern mimarideki gelişmelere ayak uyduruyordu. Gerçekte birçok uzamsal heykel, mimari modellere çok benziyordu.



87
Tek bir duyudan daha fazlasına hitap eden uzam çağıdır bu. Büyük tabakalarda sertleştirilmiş cam, çelik, kuvvetlendirilmiş beton, plastik gibi yeni materyaller ve yeni yaşama alışkanlıkları, çevremizin uzamsal organizasyonunda yeni yollar açmıştır. Büyük modern mimarlar F. Lloyd Wright, Le Corbusier, Gropius, Mies van der Rohe, yapı mimarisinin kullanımında yeni yollar keşfettiler. Yapıların içi ve dışı arasındaki sert ayrım belirsizleşti; bahçe ve peyzaj binaya nüfuz etti ve bina çevresine taştı. Duvarların bölme işlevi, çelik çerçeveler ve cam perde duvarlar ile azaltıldı. Şimdi binayı dışarıdan içeriye doğru, dosdoğru görebiliriz. Onlar geçirmezliklerini kaybettiler ve uzamları aralıksız hale geldi.

88
Artık kütlesellikleri ve ağırlıklarıyla toprağa kök salmıyorlar, fakat zeminin üzerinde hafiflikleri ve batmazlıklarıyla yüzüyorlar. Buna ek olarak önemli mühendis ve mimarların iş ortaklığıyla beton yapılardaki yeni gelişmeler, tonoz yaratımını mümkün kıldı. Bu gelişmeler, Ortaçağ mimarlarının bile şaşkınlık içinde soluğunu kesebilecek nitelikteydi. Bütün bunlar teknolojik devrimin bir parçasıydı ki, mühendisleri, bilim adamlarını, tasarımcıları ve sanatçıları etkileyen bu devrim, çağımızın uzam bilincinde muazzam değişiklikler meydana getiriyor. Heykelin uzamsal yönü üzerine modern vurgu, hem bu devrimi yaratan, hem de katkıda bulunan yönüdür. Çoğu uzamsal heykelin zamanımızda tipik hale gelen karakteristik bir başka özelliği, görülebilir yapı üzerindeki vurgusudur. Bu çağ, yapı bilinci çağıdır; yaptığımız şeylerin kemiklerini göstermekten, onu çıplak ve sade bırakmaktan hoşlanıyoruz. (Çev. Melih Apa) 

(Not: Kitabın tamamı birebir değil, seçme bir biçimde çevrilmiştir)








.
.
.
.