26 Şubat 2014 Çarşamba

V.Belgin Demirsar - Osman Hamdi

.
.
.
.


 
.
.

Osman Hamdi Tablolarında Gerçekle İlişkiler

V. Belgin Demirsar
Kültür Bakanlığı Yayınları, 1058, 1989 Ankara




5
[Kaptan-ı Deryâ Hüsrev Paşa tarafından evlatlık edinilerek yetiştirilen Osman Hamdi’nin babası İbrahim Edhem, 1829 yılında Fransa’ya okutmaya gönderilen ilk Türk öğrencilerindendir. (9-10 yaşlarında).  … 1839 Paris Maden Okulu’ndan mezun oluyor. … 1877-1878 yılları arasında sadrazamlık yapıyor. … 1883 İçişleri Bakanı… 1893’de ölüyor.]

Edhem Paşa kendisi gibi oğullarının da Batı’da öğrenim görmesini, Batı kültürüyle yetişmesini çok arzu etmiş ve bunu sağlamak için de elinden geleni yapmıştır. 1857 yılında büyük oğlu Osman Hamdi’yi hukuk öğrenimi için Paris’e göndermiştir. Osman Hamdi burada bir süre hukuk öğrenimine devam ettikten sonra güzel sanatlara olan sevgisinin ağır basmasıyla, hukuk ve resmi bir arada yürütmeye çalışmış fakat sonunda resmi tercih etmiştir. Paris’te Güzel Sanatlar Okulu’na devam ederken, aynı zamanda özel atelyelere de gitmiştir. Osman Hamdi’nin hocaları zamanın tanınmış ressamlarından Gérôme (1824-1904) ve Boulanger (1824-1888)’dir.

O’nun Paris’te olduğu sırada 1862 yılında Ahmed Ali Efendi (Şeker Ahmed Paşa, 1841-1907) ve Süleyman Seyyid (1842-1913) de Paris’e resim öğrenimi için gelmişlerdir. (Süleyman Seyyid Cabanel’in (1823-1889) atelyesinde çalışıyor).

6
Osman Hamdi Paris’te on iki yıl kalmıştır. Yani 1867 Uluslararası Paris Sergisi sırasında oradadır. [Bu sergide onun da bir eseriyle katılmış olması muhtemeldir. Çünkü bu sergiden aldığı bir madalyası bulunmaktadır].

Osman Hamdi Paris’te Marie adlı bir kızla evlenir. Bu evlilik on yıl kadar sürer (Türkiye’ye döndükten 4-5 yıl sonra ayrılırlar. Fatma ve Hayriye isimli iki kızları olur).

Osman Hamdi Viyana’da bulunduğu sırada (Abdülaziz tarafından 1873 yılında Viyana’da açılan Uluslararası sergiye komiser olarak atanmıştır) yine bir Fransız ve

1869 yılında Osman Hamdi İstanbul’a döner.

7
Sanayi-i Nefise Mektebi’nin ilk binası, müzenin bahçesinde şimdi Eski Şark Eserleri Müzesi olarak kullanılan binadır.

9
1874 yılında Fransız ressam Guillemet İstanbul’da ilk özel resim akademisini açmıştır (Eylül 1874’de Beyoğlu’nda). 1877 yılında ilk defa resmi bir akademinin kurulması yolunda çalışmalara başlanır. Bu okul hem resim, hem de mimarlık alanında öğretim yapacaktır. Guillemet de okulun hem müdürlüğünü yapacak,hem de resim derslerini verecektir. [Bu sırada Guillemet Osmanlı-Rus savaşı çıktığı sırada ölür] Bundan sonra akademinin kurulup, öğrenime geçmesi için daha beş buçuk yıl geçecektir.

Sanayi-i Nefise Mektebi’nin, Ticaret Nezareti’ne bağlı olarak (30 Aralık 1886’da Ticaret Nezareti’nden ayrılarak Maarif Nezareti’ne bağlanır) ve müdürlüğüne de Osman Hamdi getirilerek kurulmasına karar verilir. … 2 Mart 1883 yılında … öğretime başlanır. Öğrencilere resim, heykel, mimarlık ve gravür konusunda dersler verilecektir. Fakat gravür dersini verecek hoca bulunamadığından, önceleri bu bölüm faaliyete geçememiştir. Sonunda Fransa’dan Napier adlı kişinin getirilmesi ile 1892’de bu bölüm de derslerine başlar.

Akademinin ilk açılışındaki öğretim görevlileri ve dersleri şöyledir:

Heykel Öğretmeni: Yervant Osgan (aynı zamanda müdür muavini),
Yağlıboya öğretmeni: Salvator Valéri,
Karakalem ve Tezyinat Öğretmeni: Warnia-Zarzecki,
Fenn-i Mimari Öğretmeni: Vallauri ve yardımcısı P. Bello,
Tarih Öğretmeni: Aristofanis Efendi,
Ulûm-u Riyaziye (matematik) Öğretmeni: Kaymakam Hasan Fuat Bey,
Teşrih (anatomi) Öğretmeni: Kolağası Yusuf Râmi Efendi.

Osman Hamdi’nin Sanayi-i Nefise Mektebindeki müdürlüğü ölümüne kadar devam eder (27 yıl). O’nun ölümü üzerine 1892’den beri müdür muavinliği görevini yürüten kardeşi Halil Edhem Bey müdürlüğe atanır.

Osman Hamdi, müze ve Sanayi-i Nefise Mektebi müdürlüklerinden başka, 1894’den beri Düyûn-u Umumiye’nin Osmanlı Dayinler Vekili idi. Yine tütün rejisi ile birtakım bankaların da başkan ve üyesiydi.

Ölüm, 24 Şubat 1910… Eskihisar’da Köşk’ün arkasında, ağaçlar arasındaki bir tepeye gömülür. Mezarının baş ve ayak kısmına o zamanın heyet-i vükelası (bakanlar kurulu)’nın kararıyla isimsiz iki Selçuklu mezar taşı dikilmiştir.

(Dipnot 25: … Osman Hamdi, Eskihisar’ı, babasının Gebze’deki konağına gittikleri sıralarda tanımıştır. Daha gençlik yıllarında buradan yirmi sekiz dönümlük bir arazi almıştır. 1884 yılında da bu sakin yerde bir köşk yaptırmıştır. Planını kendisinin çizdiği bu yüz yıllık yapı, Fransız mimarisinin izlerini taşır. Yapının bütün malzemeleri (kiremit, tuğla, ahşap aksam, vs.) Fransa’dan, Lyon’dan getirilmiştir.)

10
Batı Anlamında Türk Resim Sanatı

[Lale Devri  Osmanlı Devleti'nde, 1718 yılında Avusturya ile imzalanan Pasarofça Antlaşması ile başlayıp, 1730 yılındaki Patrona Halil İsyanı ile sona eren dönemdir. Bu dönemin padişahı III. Ahmet, sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'dır. "Zevk ve sefâ" devri olarak bilinir. Adını, o dönemde İstanbul'da yetiştirilen ve zamanla ünü dünyaya yayılan lale çiçeklerinden alır. Bu dönem gerileme dönemine dahil olmaktadır. İnce ve hassas bir ruha sahip olan Sultan III. Ahmet, sadrazam Damat İbrahim Paşa ile uyum içerisinde çalışmış, bu sırada yaşanan Lâle Devri'nde sanat ve toplumsal hayata özgün bir anlayış getirilmişti. Sultan III. Ahmet, Topkapı Sarayı ile Yeni Câmii'de birer kütüphane, Ayasofya'da Bâb-ı Humâyun'un karşısında Türk sanat şaheserlerinden sayılan Sultan Üçüncü Ahmet Çeşmesi ve İstanbul'un su ihtiyacını karşılamak amacıyla da "Deryayi Sim" adlı bir su bendi inşa ettirmiştir. Bunlardan başka Üsküdar Yeni Vâlide Câmii, Çorlulu Ali Paşa Medresesi, Damat İbrahim Paşa Camii ve Külliyesi, İstanbul'da Yeni Postane arkasında Daarül Hadis ve Sebil, Ortaköy Camii önündeki çeşme, Üsküdar Şemsi Paşa'da Hüsrev Ağa Camii önündeki çeşme ve Çubuklu Camii yanındaki Mesire Çeşmesi gibi eserler de yine bu dönemde yapılmıştır.  Yenilikler: Paris, Londra ve Viyana gibi Avrupa başkentlerine geçici elçilik heyetleri yollanmış, böylelikle Avrupa’yı daha yakından tanıma imkânı sağlanmıştır.
Sayid Efendi ve İbrahim Müteferrika Avrupa'dan matbaayı getirmişlerdir. İlk kez çiçek hastalığına karşı aşı uygulanmıştır. İstanbul'daki yangınları önlemek için yeniçerilerden Tulumbacılar adı verilen bir itfaiye ocağı kurulmuştur. Çini atölyeleri açılmıştır. Kağıt fabrikası açılmıştır. Lale Devri’nde sanat alanında görülen en önemli kişi Levni’dir. Asıl adı Abdülcelil Çelebi olan Levni bu devrin en büyük nakkaşıdır.]

(Lale Devri’yle başlayan bu süreçte) … karşılıklı ilişkiler sonucunda Osmanlı devlet adamları Batının teknolojisini iyice tanıyor ve ondan faydalanmayı düşünüyor, Batı ise bu topraklarda ekonomik, siyasi, askeri menfaatler edinmeye çalışıyordu. Batı anlamında resim Türkiye’ye bu sırada girmiştir. Yani Batının bilgi ve teknolojisinden faydalanmaya çalışılırken bu tür resim Türkiye’de tanınmaya başlanmıştır.

(1773’de Mühendishane-i Bahri-i Hümâyun (İmparatorluk Deniz Mühendishanesi) öğretime başlıyor). Türkiye’de programında ilk defa resim dersinin kesin olarak yer aldığını bildiğimiz okul 1793’de kurulan Mühendishane-i Berri-i Hümâyun (İmparatorluk Teknik Mühendishanesi)’dur. … Fakat burada, resmin sanat yönüne ağırlık vermekten çok, teknik bilgiye önem veriliyordu (desen ve perspektif). Bu dersi veren hocalar ise dışarıdan gelen mühendislerdi.

Sadece süsleme amacıyla yapılan minyatürde, perspektif ve ışık-gölge söz konusu olmadığından, bir eşyayı veya doğayı doğru olarak vermek mümkün değildi.

Avrupa’ya ilk olarak 1829 yılında (askeri öğrenim görmek için) öğrenci gönderilmiştir. 1835 yılında Avrupa’ya gönderilen Ferik İbrahim Paşa (1815-1889) ve Ferik Tevfik Paşa (1819-1866) bugün için bildiğimiz, Avrupa’da resim öğrenimi gören ve yağlıboya ile çalışan ilk ressamlarımızdır. (Hüsnü Yusuf Bey (1817-1939) daha sonra gitmiş). Batı tarzında resim yapan bu üç sanatçımız renkten çok desen ve perspektife önem vermişlerdir.

II. Mahmud dönemi (1808-1839) güzel sanatlar açısından olduğu kadar hemen her alanda ilerlemenin kaydedildiği bir devre olmuştur (yukarıda belirtildiği gibi, ilk öğrenci kafilesi onun döneminde gönderiliyor). II. Mahmud kendi resmini yaptırıp, devlet dairelerine astırarak bu konuda çok önemli bir adım atmıştır.

(1840’lar) Sir David Wilkie, İstanbul’da bulunduğu sırada Abdülmecid’in bir portresini yapmıştır. Fransız ressam Felix Zeim’in (1821-1911) İstanbul’da bulunduğu 1845-48 yılları arasında yaptığı suluboya ve yağlıboya manzaralar… Baba-oğul Preziosiler de İstanbul’u konu alan gravürler, yaşamdan kesitler ve kıyafetlerle ilgili suluboya taplolar yapmışlardır. … Mimar Gaspare Fosatti… İstanbul yapılarını konu alan resimler yapmıştır. Avusturyalı ressam Ordeker (ya da Oreker), sarayda yalnızca padişaha sergilenmek üzere kendi resimlerinden oluşan ilk resim sergisini açmıştır.

(1839’da kurulan Rüştiye -ilkokul ile ortaokul arasında bulunan bir basamak) … bu tarihten itibaren pek çok sivil okul açılmıştır ve askeri, sivil tüm okulların ders programında resim dersi yer almıştır.

(1861 yılında tahta çıkan Abdülaziz’in 1867 yılı Avrupa gezisinden sonra at üzerinde bir heykelini yaptırmak istemiş). Bunun için de C.F.Fuller isimli bir heykeltıraşı İstanbul’a getirtmiş ve heykelini yaptırmıştır (1871). (Heykel Beylerbeyi Sarayında)

Abdülaziz devrinde Avrupa’da resim öğrenimi gören Şeker Ahmed Paşa, Süleyman Seyyid ve Osman Hamdi İstanbul’a geri dönmüşlerdir. (Avrupa’ya gitmemiş ama tanınmış ressam Hüseyin Zekai Paşa…) [Bu kuşaktan önce, ama çelişkili bir biçimde doğumları bu kuşaktan sonra gelen, N. Berk’in minyatür geleneğinden sıyrılan ilk Türk ressamları, Türk İptidaileri, geçiş dönemi ressamları olarak adlandırdığı kuşak vardır.] Primitif Salih Molla Aşkî (1846-1925)… genellikle asker kökenlidirler. Eyüplü Cemal, Ahmed Ragıp, Osman Nuri, Cihangirli Mustafa, Ahmed Ziya, Hüseyin Giritli, Hilmi Kasımpaşalı, Şekip ve Şevki, Fahri Kaptan, Emin Baba, Ahmed Rıfat, Salih Molla Aşkî ve Ahmed Münib… ortak özellikleri birbirine benzer peyzajlar yapmalarıdır ve doğadan değil de fotoğraftan yapıldıkları için birbirine benzemektedirler. … Bu resimlerde gökyüzü hep masmavidir. Hiçbir şey kımıldamaz, her şey sonsuza kadar aynı ışık kaynağından, aynı derecede aydınlanmıştır. Ressamların kişiliklerini saklayan, yorumsuz resimlerdir bunlar. Sanki ilk bakışta hepsi bir elden çıkmış gibidir.

14
19. yüzyıl başlarında romantik ressamlar Doğuya ait konuları işleyerek kısıtlı konulardan kurtulmuşlardır. Başta Fransa olmak üzere (kolonileşme sonucu dış dünyaya en fazla açılan ülkedir) İngiltere, Almanya ve Avusturya’da akademik ressamların Orientalist türde resimler yaptıkları görülür. Kolonileşme ve ticaretin yanı sıra arkeoloji alanındaki ilerlemeler de Batılının Osmanlı topraklarına olan ilgisini arttırmıştır. Jean Léon Gérôme, 1854 yılında Orta-Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerini kapsayan bir geziye çıkmış, İtalya, Türkiye, Mısır’da sanatıyla ilgili pek çok çalışma yapmıştır (foto çekmiş). (Orientalist sanatçılar) tablolarında Doğunun gerçek yaşantısını yansıtmaya çalışmışlardır. Parlak renkler, güneş, Doğu kıyafetleri, sokak ve Pazar yerlerinin hareketliliği, çiniler, halılar, kilimler ve parlak yüzeyler bu tabloların vazgeçilmez elemanlarıdır. Akademik resimler içinde Orientalist olanları gerçekçilikleriyle hemen fark edilirler. Gérôme’un, Kahire’ye giderken yanında bir fotoğraf makinesi götürdüğü ve bu fotoğraflardan faydalanarak yaptığı resimlerin 1865 yılındaki sergide fotografik gerçekçilikleri açısından övgü ile karşılandığı bilinir.

(Art in America dergisinin Mayıs 1983 tarihli sayısında Linda Nochlin’in bir makalesinde:) … Fransız resminin gerçekçilik iddialarını ortaya sürdüğü çeşitli savlarla çürütmektedir. Bu yazara göre Batı, özellikle Fransa, Doğu ülkelerine yaptıkları müdahaleleri haklı göstermek için bu yollara başvuruyordu. Yine ona göre, Gérôme’un resimlerinde, Batılıların Doğudaki varlığı tümüyle gizlenmişti. Doğu, Batı’daki ilerlemelere karşı ilgisiz, kendi zevk ve düş dünyasına dalmış, bakımsız bir yer olarak gösterilmişti. Nochlin, bu sanatçıların, özellikle Doğunun yıkılan, harap yerlerini, yapılarını resmederek kendilerini haklı göstermeye çalıştıklarını savunmuştur. Nochlin, Orientalistlerin sanıldığı kadar saf ve gerçekçi olmadıklarını, resimlerinde politik olayları bu görüntülerle gizleme yollarına gittikleri düşüncesindedir.

15
(Osman Hamdi, Şeker Ahmed Paşa o sırada Avrupa’da Delacroix, Ingres, Courbet’in bağlı olduğu realist akım, Impressionist akım, … tüm bunlara karşı ilgisizdiler). Belki ilk yıllar için bunu doğal karşılamak gerekir. Batı anlamında resim geleneği olmayan bir ulusun çocuklarının henüz öğrenciyken, Impressyonistlerin çalışma tarzını kabul etmelerini bekleyemeyiz.

Gérôme tam anlamıyla Orientalist bir ressamdır. … Fakat O’nu (Osman Hamdi’yi) Batılı Orientalistlerle bir tutamayız. Batılı Orientalistler … kendilerinin Doğu üzerindeki baskı ve müdahalelerini haklı göstermek için, hep Doğunun geri kalmışlığını, harap yapılarını, sokak satıcılarını, yılan oynatıcılarını resmetmişlerdir. Kadını bir seks sembolü olarak almışlardır. Oysa Osman Hamdi’nin amacı farklıdır. O tablolarında Batılıya ilginç gelecek sahneleri işler, Doğu’nun özellikle de Türk sanatının güzelliklerini gözler önüne serer.

Türk resminde, içinde insan figürü bulunan konulu kompozisyonlar ilk ressam Osman Hamdi’dir. Büyük boyda insan figürü ilk kez O’nun tablolarında görülür. O’nun figürleri kendine güvenen, dimdik duran, düşünen insanlardır. … Erkek figürlerinin kıyafetleri ya dini, ya da O’nun yaşadığı devirden eski zamanlara aittir (O’nun zamanının Türkiye’sinde artık erkekler Batıda giyilen kıyafetleri giyiyorlardı). Erkek giysilerinin bazılarında, Suriye ve Irak yörelerinin etkisi görülür. Dönemin giysileri hakkında çok geniş bilgiye sahip olan Osman Hamdi gibi bir sanatçının neden tablolarındaki figürlerde bu kıyafetleri tercih ettiği sorusu akla gelir: Doğu yaşantısını kuvvetle vurgulamak için bu giysileri kullanmış olsa gerek. Kıyafetler bir tarafa bırakıldığında… (sonrası Türklük).

Osman Hamdi’nin tablolarında, İslâm dininin tasviri günah saymasının yarattığı çekingenlikten hemen hemen hiçbir iz yoktur.

16
Tablolarında, kullandığı eşyanın yapısını, özelliklerini bozmadan, bunlara yeni bir şeyler katmadan en ince ayrıntısına kadar işlediği görülür.

Osman Hamdi’nin bazen bir tabloda değişik giysi ve duruşlarda, ikili veya üçlü görünümlerde yer aldığı da olmuştur. Örneğin, “Cami Kapısı Önünde Konuşan Hocalar” adlı tablosunda gördüğümüz üç kişi de Osman Hamdi’nin kendisidir.



.
.
.
.