26 Ocak 2015 Pazartesi

Michel Foucault - Seçme Yazılar 1 (Entelektüelin Siyasi İşlevi)

.
.
.
.



Michel Foucault - Seçme Yazılar

[Dits et écrits (1954-1988), Gallimard, 1994]

(Çev. Işık Ergüden, Osman Akınhay, Ferda Keskin),
Ayrıntı Yayınları, 2011, İstanbul

Michel Foucault    1926 d.-1984 ö.




Seçme Yazılar 1. Entelektüelin Siyasi İşlevi (3. basım, 2011)
Michel Foucault

(Çevirenler: Işık Ergüden, Osman Akınhay, Ferda Keskin), 2011, Ayrıntı Yayınları, İstanbul

(Sunuş:) İktidar, Hakikat ve Entelektüelin Siyasi İşlevi, Ferda Keskin, 2000
I. Entelektüeller ve İktidar, 1972
II. Entelektüel, Düşünceleri Bir Araya Getirmeye Hizmet Eder, Ama 
     Entelektüelin Bilgisi İşçinin Bilgisine Kıyasla Kısmidir, 1973
III. Entelektüelin Siyasi İşlevi, 1976
IV. Anti-Oedipus’a Önsöz, 1977
V. Hakikat ve İktidar, 1976
VI. İki Ders, 1976
VII. Michel Foucault’nun Oyunu, 1977
VIII. Klaus Croissant İade Edilecek mi?, 1977
IX. Michel Foucault: Güvenlik ve Devlet, 1977
X. İşkence, Akıldır, 1977
XI. İktidar Üzerine Diyalog, 1975
XII. Analitik Siyaset Felsefesi, 1978
XIII. Cinsellik ve İktidar, 1978
XIV. Dünyayı Anlamak İçin Yöntembilim: Marksizmden Nasıl
          Kurtulmalı?, 1978
XV. Yönetimsellik, 1978
XVI. Şah Yüz Yıl Geç Kaldı, 1978
XVII. Foucault’nun “L’unit’a”ya Mektubu, 1978
XVIII. Ayaklanmak Faydasız mı?, 1979
XIX. Michel Foucault İle Söyleşi, 1978
XX. Entelektüel ve İktidarlar, 1981



Michel Foucault

10
El attığı her alanda öncelikle yerleşik bakış açılarını ve yöntemleri sorgulayan Foucault, bu tutumuyla öncelikle düşüncenin kendisi üzerinde düşünmesi ve kendini dönüştürmesinin önemini hatırlatmış ve bu anlamda düşünce tarihine radikal anlamda yön veren dönüm noktalarından biri olmuştur.


(Sunuş:) İktidar, Hakikat ve Entelektüelin Siyasi İşlevi, Ferda Keskin 2000

Geleneksel Entelektüel
13
Foucault siyasi anlamda entelektüeli “bilgisini, uzmanlığını ve hakikatle ilişkisini siyasi mücadele alanında kullanan kişi” olarak tanımlıyor.

17
Gramsci iki tür entelektüel arasında ayrım yapar: geleneksel entelektüeller ve organik entelektüeller. Geleneksel entelektüeller özel kalifikasyonları olan ve “dolayısıyla kendilerini hâkim toplumsal gruptan özerk ve bağımsız olarak ortaya koyan” bir entelektüel formasyonu temsil eder. Geleneksel entelektüel kategorileri arasında kilise mensupları, yöneticiler, bilginler ve bilim adamları, teorisyenler, kiliseye mensup olmayan felsefeciler, vb. vardır. Öte yandan “organik entelektüeller, ekonomik üretim dünyasında ortaya çıkan her yeni toplumsal grup tarafından organik olarak yaratılır.” Bu entelektüeller, organik olarak ait oldukları sınıfın fikirleri ve özlemlerini yönlendirmedeki işlevleriyle diğerlerinden ayrılır. Yani işçi sınıfı kendi entelektüellerini yaratma gücüne sahiptir ve bunların rolü de “kitlenin entelektüel olarak ilerlemesini siyasi olarak mümkün kılabilecek entelektüel-ahlâki bir blok kurmaktır” (A. Gramsci. 1971).

Spesifik Entelektüel
19
… Foucault’nun eleştirisi, entelektüelin önderliğinin tarihsel sonuçlarından duyulan bir hayal kırıklığından ibaret değil. İktidar ve hakikat kavramlarının radikal bir biçimde yeniden düşünülmesine dayalı olan ve siyasi anlamda yepyeni bir entelektüel anlayışı getiren karmaşık bir eleştiri.

Geleneksel anlayışa göre hakikat tektir ve alternatifi yoktur.Algılama biçimlerimiz çarpıtılmış değilse, hakikat gerçekliğe doğrudan ulaşmamızı sağlar. Ulaştığımız bu gerçeklik bir yorum ya da bakış açısının ürünü değil, gerçekliğin ta kendisidir. Öyleyse hakikat ne bir bakış açısı ne de yoruma izfi olabilir, yani hakikat bizim yarattığımız değil, keşfettiğimiz bir şeydir. Nietzsche'nin geleneksel Batı metafiziği eleştirisinin en önemli parçalarından biri, kuşkusuz özellikle 1870 ve 1880'li yıllarda geliştirmeye başladığı hakikat eleştirisidir. Özellikle doğru ile yanlışın genelde olgulara bakarak saptanması gerektiğini söyleyen hakikat anlayışına karşı Nietzsche olgu diye bir şey olmadığını savunur. Bizi ilgilendiren dünya bir olgu değildir; zayıf bir gözlemler toplamı temelinde kurduğumuz bir tahmin, hatta bir masaldır. Bu dünya bir akış sürecidir, sürekli oluşum halindedir, anlaşılamaz ve aldatıcıdır. Anlam ve değerler bu akışa yorumlar yoluyla sokulur. Yorumlarsa yaşam içinde, güç istencinde ve gücümüzü arttırmak için varlığımızı sürdürmemizi sağlayan ve belli perspektiflerden yapılan değer yüklemelerdir. Ve dünyanın yorumlanabilme biçimlerinin sınırı yoktur. Dolayısıyla hakikat yoruma bağlı ve birden çoktur. Aslında, tüm bilgi aygıtı eşyaya hâkim olmaya yönelik bir soyutlama ve basitleştirme aygıtıdır. Sonuç olarak hakikat bizim dışımızda bulunacak ya da keşfedilecek bir şey değil; yaratılması gereken ve bir süreci, daha doğrusu sonu olmayan bir ele geçirme istencini adlandıran bir şey, güç istencinin bir başka adıdır.

20
Ama burada hemen Foucault'nun hakikat eleştirisini doğrudan doğruya insan bilimlerinin "insan" hakkında "keşfettiğini" iddia ettiği hakikatlere yönelttiği ve doğa bilimleri gibi alanlarda daha temkinli davrandığını belirtelim.

[Foucault] "'Hakikat,' sözcelerin üretimi, düzenlenmesi, dağılımı, dolaşımı ve işleyişi için düzenlenmiş bir prosedürler bütünü olarak anlaşılmalıdır. 'Hakikat' kendisini üreten ve destekleyen iktidar isimleriyle ve kendisinin meydana getirdiği ve kendisini yayan iktidar etkileriyle döngüsel bir ilişki içindedir: Hakikat rejimi."
Bu hakikat rejimi ise, "keşfedilecek ve kabul edilecek hakikatler bütünü değil, doğru ile yanlışın birbirinden ayrıldığı ve doğruya spesifik iktidar etkilerinin yüklendiği kurallar bütünüdür."

21
[On sekizinci yüzyıl entelektüelinin model aldığı "hukuksal iktidar modeli" (yasa, hukuk, anayasa, adalet ve evrensel olan adına savaşan, yani adaletin evrenselliğini ve ideal bir yasanın eşitçiliğini savunan model) ile Marksist iktidar modeli... Her ikisi de iktidar teorisinde ekonomist bir bakış açısıyla ele almalarıdır. Hukuksal modelde, insanlar iktidara bir mala sahip olur gibi sahip olurlar ve sonuç olarak bir devir ya da sözleşme ile başkasına aktarabilirler; herkes, tek tek sahip olduğu bir iktidar miktarını merkeze devrederek hükümranlığı kurar. Marksist iktidar anlayışında da iktidar, üretim güçlerinin mümkün kıldığı üretim ilişkileri ile bir sınıf tahakkümünün muhafaza edilmesinde oynadığı rol açısından düşünülür.]

22
[Foucault, bu modellerin on yedinci yüzyılın sonunda itibaren Batı'ya hâkim olan yepyeni bir iktidar biçimini açıklayamadığını düşünür. Bu iktidar ne yasa ya da hükümranlık gibi bir kurum ne de bir yapıdır, her toplumsal ilişkide üretilen ve dolayısıyla her yerde var olan bir şeydir.]

23
İktidar ancak işlediği zaman varolduğu için de, yapılması gereken iktidarın kaynağını araştırmak ya da meşruiyetini tartışmak değil; işleyişinin analizini yapmak ve bu işleyişin hangi durumlarda hegemonik biçimler aldığını saptamaya çalışmaktır.

24
Foucault'ya göre artık ... devrim aynı iktidar ilişkilerinin farklı bir kodlanma türüdür. ... Bu yeni koşulda siyasi mücadele çoğul ve yerel olmalı, iktidarın merkezsiz ve çoğul doğasına tekabül etmelidir. Hedefi iktidar zincirinin tekil halkalarıdır... Dolayısıyla siyasi anlamda entelektüel artık evrensel bir hakikatin hâkimi, bütünsel bir devlet teorisiyle donanmış, herkes için geçerli değerlerin taşıyıcısı, adil olmayan bir hükümrana, devlete ve aygıtlarına karşı çıkan ve "herkes için adil ve doğru olan" adına çalışan, kısacası "evrensel" bir entelektüel olamaz. Yeni entelektüel spesifik bir disiplin ya da kurumda çalışan kişidir: hastanede, akıl hastanesinde, laboratuvarda, üniversitede, ailede, vb. Spesifik entelektüelin bilgisi bütünselleştirici bir bilgi, birleştirici bir toplum teorisi değil; spesifik, yerel bir alandaki uzmanlığı ve becerisidir. Foucault'ya göre adalet ve yasa adamından doğan evrensel entelektüelden farklı olarak spesifik entelektüel başka bir tarihsel figürden doğmuştur: bilginden.

25
Böylece entelektüel, spesifik bilgisini kullanarak ... bilgiyi kendi spesifik alanında yerelleşmiş iktidar ilişkileri ve teknikleriyle savaşarak hakikat rejimini değiştirmek, hakikatin iktidarını bu hegemonya biçimlerinden ayırmak için ... kullanabilir. Böylece [bu tür bir mücadele ile] ... mesleki ve sektörel sınırların ötesine giden etkiler gösterebilir.

26
... Batı toplumunda yakın geçmişteki siyasi hareketler (özelde Mayıs 1968 olayları) göstermiştir ki kitlelerin artık bilgi edinmek için entelektüele ihtiyacı yoktur. [Artık entelektüelin rolü global eylemde kitlelerin öncüsü olmak değil, yerel mücadelede özel bir grubun danışmanı olmaktır.]

27
[Batı kültürü, global, bütünselleştirici ve hiyerarşik bir iktidar düzeni tarafından kuşatılmış "doğru" söylemler (teoriler) kurmaktadır.] Kendilerine bilim statüsü veren bu söylemler ortaya çıktıklarından beri insanları sınıflandıran, gözetleyen, eğiten, "başkalarından ayıran" ve özne olarak kuran nesneleştirici ve özneleştirici pratikler için gereken ilkeleri ve mazeretleri sağlamıştır.

[Foucault'nunkine benzer eleştiriler zaten 1960'lı yıllardan beri mevcuttur: anti-psikiyatri hareketi, yasa ve ceza sistemine karşı başkaldırılar, geleneksel ahlâk ve hiyerarşiye karşı saldırılar, vb.]


I. Entelektüeller ve İktidar, 1972

32
(G. Deleuze) Teori budur, tam anlamıyla bir alet edevat kutusu gibidir. İmleyenle hiç ilişkisi yoktur… Hizmet etmesi gerekir, işlemesi gerekir. Kendisi için değil. Bu teoriden yararlanacak insanlar yoksa teori hiçbir işe yaramaz ya da henüz zamanı gelmemiş demektir. … Teori kendini bütünleştirmez, çoğalır ve çoğaltır. Doğası gereği bütünleştirmeler gerçekleştiren iktidardır… Teori, doğası gereği iktidar karşıtıdır. Bir teori şu ya da bu noktada derinleşir derinleşmez, çok başka bir noktada bir patlama meydana getirmedikçe, en küçük bir sonuç meydana getirmesi dahi imkânsızlaşır. Bu yüzden reform kavramı çok aptalca ve ikiyüzlüdür. Ya reform kendilerini temsilci olarak sunan ve başkaları için, başkaları adına konuşmayı kendine iş edinmiş insanlar tarafından hazırlanır ve bu iktidar düzenlemesidir, artan bir baskıyla ikiye katlanan iktidarın dağılımıdır, yahut kimi ilgilendiriyorsa onlar tarafından istenen, talep edilen bir reformdur ve reform olmaktan çıkar. … Eğer küçük çocuklar bir anaokulunda protestolarını veya sadece sorularını işittirmeyi başarsalardı, bu, bütün eğitim sisteminde bir patlama yapmaya yeterdi. … Bence, (Focault’ya) hem kitaplarınızda hem de pratik bir alanda, temel bir şeyi bize ilk siz öğrettiniz: Başkaları için konuşmanın utanç verici bir şey olduğunu.

33
(M. Foucault) Genel anlamda, ceza sistemi iktidar olarak iktidarın en açık tarzda kendini gösterdiği biçim değil mi? Birini hapse atmak, onu beslenmeden, ısınmadan yoksun bırakmak, dışarı çıkmasını sevişmesini engellemek, vs. bu iktidarın hayal edilebilecek en ölçüsüz tezahürüdür. Geçen gün, hapse yatmış bir kadınla konuşuyordum, şöyle diyordu: “Kırk yaşında olan beni bile hapiste bir gün kuru ekmeğe mahkûm ederek cezalandırdıklarını düşünün.” Bu hikayede insanı etkileyen sadece iktidarın işleyişinin çocuksuluğu değil, iktidarın iktidar olarak en arkaik, en çocukça, en çocuksu biçimiyle işlemesindeki hayasızlıktır. Birini kuru ekmeğe veya suya mahkûm etmek, sonuçta bu bize küçük bir çocukken öğretilen bir şeydir. Hapishane, iktidarın en aşırı boyutlarıyla çırılçıplak ortaya çıkabileceği ve kendini ahlâki iktidar olarak aklayabileceği tek yerdir.

36
(M. Foucault) Günümüzde şu büyük bir meçhuldür: İktidarı kim uygulamaktadır? Günümüzde, kimin sömürdüğü, kârın nereye gittiği, kimin ellerine geçtiği ve yeniden nereye yatırıldığı aşağı yukarı bilinmektedir, oysa iktidar… İktidarı elinde tutanların yöneticiler olmadığı iyi bilinmektedir. Ama ‘yönetici sınıf’ kavramı ne çok açıktır ne de yeterince işlenmiştir. … Aynı şekilde, iktidarın nereye kadar, hangi araçlarla ve çoğunlukla önemsiz hangi hiyerarşi, denetleme, gözetleme, yasaklama, zorlama mercilerine kadar uygulandığını bilmek gerekir. … doğrusu kimin iktidara sahip olduğu bilinmez, ama kimin sahip olmadığı bilinir.

37
(M. Foucault) Mücadele söylemi bilinçdışının karşıtı değildir: Gizliliğin karşıtıdır.

38
(G. Deleuze) Reich’ın çığlığını işitmeyi kabul etmek gerekir: Hayır, kitleler aldatılmadılar, belli bir anda faşizmi arzuladılar! İktidarı biçimlendiren ve yayan; … küçük bir polis memurunun uyguladığı iktidarla bir bakanın uyguladığı iktidar arasında mutlak bir yapı farkı olmamasını sağlayan arzu yatırımları vardır.

... arzu, iktidar ve çıkar arasındaki ilişkiler genellikle sanıldığından daha karmaşıktır ve iktidarı uygulayanların onu uygulamaktan çıkarları olanlar olması gerekmez; iktidarı uygulamaktan çıkarı olanlar iktidar uygulamaz; ve iktidar arzusu iktidar ile çıkar arasında hâlâ tekilliğini koruyan bir oyun oynar. Faşizm anında, kitleler bazılarının iktidar uygulamasını isteyebilir, bununla birlikte iktidar uygulayacak bu bazıları kitleler değildir; çünkü iktidar kitleler üzerinde ve onların zararına, ölümlerine, kurban edilmelerine, katledilmelerine varıncaya kadar uygulanacaktır ve kitleler yine de bu iktidarı arzular, bu iktidarın uygulanmasını arzular. Arzu, iktidar ve çıkar arasındaki bu oyun henüz yeterince bilinmemektedir.


II. Entelektüel, Düşünceleri Bir Araya Getirmeye Hizmet Eder, Ama  
Entelektüelin Bilgisi İşçinin Bilgisine Kıyasla Kısmidir, 1973

41
(M. Foucault) Bence entelektüel, üretim aygıtına değil; enformasyon aygıtına bağlı olan kimsedir.

42
… entelektüelin rolü işçinin bilincini oluşturmak değildir, çünkü bu bilinç vardır; ama rolü, bu bilincin, işçinin bu bilgisinin enformasyon sistemine girmesini, yayılmasını ve sonuç olarak olup bitenlerin bilincinde olmayan insanlara veya diğer işçilere yardım etmesini sağlamaktır.

43
Entelektüeller işçi sınıfını genellikle burjuvaziyle aynı hümanist değerlere sahip bir imge haline getirir. Oysa bu doğru değildir. İşçi sınıfına iyi bakarsan, sonuçta, yasadışılıktan yanadır. Yasaya karşıdır, çünkü yasa her zaman ona karşı yapılmıştır.


III. Entelektüelin Siyasi İşlevi, 1976

49
Bazı kesimlerin büyük "evrensel" entelektüellere duyduğu nostaljiye rağmen ("bir felsefeye, bir dünya görüşüne ihtiyacımız var" diyorlar) spesifik entelektüelden vazgeçilmemelidir. Bunun için, psikiyatride ulaşılan önemli sonuçları irdelemek yeterlidir: Bu sonuçlar, yerel, spesifik nitelikli mücadelelerin bir hata olmadığını ve çıkmaza sürüklenmediğini kanıtlamaktadır.

Kanımca burada önemli olan nokta, hakikatin ne iktidarın dışında ne de iktidardan yoksun bir şey olduğudur: Tarihini ve işlevini daha ayrıntılı olarak incelemenin faydalı olacağı bir mitin tersine, hakikat özgür ruhların ödülü ve uzun yalnızlıkların çocuğu olmadığı gibi, kendilerini özgürleştirmeyi başarmış olanların ayrıcalığı da değildir.

50
Bizimki gibi toplumlarda, hakikatin "ekonomi politiği" beş önemli özellikle belirlenir. (1) "Hakikat", bilimsel söylem biçiminin ve bu söylemi üreten kurumların merkezinde ortaya çıkar; (2) hakikat, sürekli ekonomik ve siyasi teşvik altındadır (siyasi iktidar kadar ekonomik üretim için de hakikat ihtiyacı); (3) hakikat, çeşitli biçimlerde, çok geniş çaplı bir dağılımın ve tüketimin nesnesidir (birtakım kesin sınırlamalara rağmen, toplumsal yapıda görece geniş bir yer kaplayan eğitim ve enformasyon aygıtlarının içinde dolaşır); (4) hakikat, birkaç dev siyasi ve ekonomik aygıtın (üniversite, ordu, yazı, medya) yegâne olmasa bile baskın denetiminde üretilip iletilir; (5) nihayet hakikat, bütün bir siyasi tartışmayı ve toplumsal çatışmayı ("ideolojik" mücadeleler) ilgilendiren bir sorundur.

51
Bir kere daha belirteyim, buradaki "hakikat", keşfedilecek ve kabul edilecek hakikatler bütünü değil, doğru ile yanlışın birbirinden ayrıldığı ve doğruya birtakım spesifik iktidar etkilerinin yüklendiği kurallar bütünüdür.

… birkaç “önerme” (kesin savlar değil, sadece daha fazla test edilip değerlendirilmesi gereken birtakım varsayımlar) ortaya atmak isterim:
            - “Hakikat”, sözcelerin üretimi, düzenlenmesi, dağılımı, dolaşımı ve işleyişi için düzenlenmiş bir prosedürler bütünü olarak anlaşılmalıdır.
            - “Hakikat”; kendisini üreten ve destekleyen iktidar sistemleriyle ve kendisinin meydana getirdiği ve kendisini yayan iktidar etkileriyle döngüsel bir ilişki içindedir: “Hakikat rejimi”.

52
Sorun insanların bilincini ya da kafalarında olanı değil; hakikati üreten siyasi, ekonomik ve kurumsal rejimi değiştirmektir.

            - Söz konusu olan, hakikati her türlü iktidar sisteminden kurtarmak değil (hakikatin kendisi zaten iktidar olduğuna göre, bir kuruntu olmaktan öteye gitmez bu); hakikatin gücünü şu anda içinde etkili olduğu toplumsal, ekonomik ve kültürel hegemonya biçimlerinden kurtarmaktır.


IV. Anti-Oedipus’a Önsöz, 1977

54
Anti-Oedipus’u yeni teorik referans olarak okumak bir yanılgı olur (Her şeyi içerecek olan teori, mutlak anlamda bütünselleştirici ve güven verici olan teori, ‘umudun’ kaybolduğu bu dağılma ve uzmanlaşma döneminde ‘çok ihtiyacımız olduğu’ konusunda bize güvence verilen teori: bize sık sık söylenen bu ünlü teoriyi biliyorsunuz).  Anti-Oedipus yalancı parlaklıktaki bir Hegel değildir. Sanıyorum, Anti-Oedipus’u okumanın en iyi biçimi, onu, örneğin ‘erotik sanat’tan söz edildiği anlamda bir ‘sanat’ gibi ele almaktır.


V. Hakikat ve İktidar, 1976

59
iktidar ve bilgi… Teorik fizik ya da organik kimya gibi bir bilim dalının toplumun siyasi ve ekonomik yapısıyla ilişkisi sorununu gündeme getirmek çok karmaşık bir soru sormak değil midir? … Kliniğin Doğuşu’unda tıpla ilgili sormak istediğim soru da aynıydı: Tıp kesinlikle psikiyatriden çok daha sağlam bir bilimsel donanıma sahiptir, ama toplumsal yapıların da epeyce derinine nüfus etmiş durumdadır.

61
1955-1960 yıllarında Gulag'ın gerçek kapsamı konusunda çok az şey bilindiği kuşkusuzdu...

Biyoloji, ekonomi politik, psikiyatri, tıp, vb. gibi emprik bilgi biçimlerinde, dönüşümlerin ritmi bence genel kabul gören düz, süreklilikçi gelişme şemalarını takip etmiyordu. ... Örneğin tıp gibi bir bilimde, on sekizinci yüzyılın sonuna kadar, var olan söylemin yirmi beş - otuz yıllık bir süre içinde geçirdiği tedrici değişimler... Bu değişimler salt yeni keşiflerden ibaret değildir; aynı zamanda, söylemde ve bilgide tamamen yeni bir rejimdir bu.

64
Tarihin "anlam"ı yoktur; ama bu, tarihin saçma ya da tutarsız olduğunu göstermez. Tam tersine, tarih anlaşılabilir bir şeydir ve en küçük ayrıntılara kadar analiz edilebilir olmalıdır; yalnız bu analiz, mücadelelerin, strateji ve taktiklerin anlaşılabilirliği doğrultusunda yapılmalıdır. Çatışmaların doğasında var olan anlaşılabilirliğe, ne (çelişki mantığı olarak) diyalektik ne de (iletişim yapısı olarak) göstergebilim açıklık getirebilir. Diyalektik, çatışmanın her zaman için açık ve tesadüfi olan gerçekliğini Hegelci bir iskelet konumuna düşürerek bu anlaşılabilirliği görmezlikten gelmeye çalışmanın bir yoluyken; göstergebilim de çatışmaların şiddetli, kanlı ve öldürücü karakterini dilin ve diyaloğun yumuşak Platoncu biçimine indirgeyerek aynı anlaşılabilirliği göz ardı etmenin bir başka yoludur.

65
[Kliniğin Doğuşu ve Deliliğin Tarihi yazılırken, "iktidar" sağda yalnızca anayasa, egemenlik, vb. terimlerle yani hukuksal terimlerle ortaya atılırken Marksist tarafta yalnızca devlet aygıtı temelinde gündeme getiriliyordu.]

66
["psikiyatrik gözetim", "bireylerin zihinsel olarak normalleştirilmesi", "cezalandırma"... iktidar çarklarının düzgün işlemesi açısından "ekonomik" kadar önem taşır.]

69
İktidarın etkili bir güç olarak geçerliliğini korumasını, iktidarı kabul etmemizi sağlayan etken, onun ağırlığını salt "Hayır!" demekle yetinen bir güç olarak göstermekle kalmayıp, aslında birtakım şeyler arasında dolaşıp birtakım şeyler üretmesi, zevk yaratması, bilgi oluşturması ve bizzat söylem üretmesidir [bütün toplumsal bünyenin içinden geçen üretken bir ağ]. ... Klasik dönemin monarşileri kocaman devlet aygıtları (ordu, polis ve maliye örgütü) geliştirmekle kalmadı; aynı zamanda ve öncelikle, gene bu dönemde, yeni bir iktidar "ekonomisi" denebilecek, yani iktidar etkilerinin bütün toplumsal bünyenin içerisinde hem sürekli hem kesintisiz hem uyarlanmış hem de "bireyselleşmiş" bir tarzda dolaşmasına olanak tanıyan prosedürlerden meydana gelen bir sistemin yerleşmesi de söz konusuydu. Ve bu yeni teknikler, (ayrıcalıklar tanımaktan belli sınıfların suça eğilimine kadar) az çok zoraki hoşgörü ve pahalı gösteriş (iktidarın parlak ve süreklilik taşımayan müdahaleleri ki bunların en şiddetli biçmi olağanüstü olduğu için "ibret" niteliği taşıyan cezaydı) karışımına dayanan daha önceki tekniklere kıyasla, hem çok daha etkili hem de çok daha az savurgan (ekonomik bakımdan maliyeti daha düşük, sonuçları bakımından riski daha az, kaçma ve direnme yolları daha kapalı) tekniklerdi.

72
[İktidar ilişkileri ve bu konuda yapılacak analizin sınırları devletin sınırlarını aşar. Devlet, kendi aygıtlarının sahip olduğu mutlak güce rağmen, bütün fiili iktidar ilişkileri alanını işgal edebilecek güçten yoksundur. Devlet başka, yani zaten varolan iktidar ilişkileri temelinde işleyebilir. Bedeni, cinselliği, aileyi, akrabalığı, bilgiyi, teknolojiyi, vb. kuşatan bir dizi iktidar ağı karşısında o, üstyapısal konumdadır.]

74
İnanıyorum ki, on yedinci ve on sekizinci yüzyılların temel nitelikli bütün teknik icatları ve keşifleriyle birlikte, on sekizinci yüzyılın sonunda gerçekleştirilmiş anayasal reformlar ve yeni yönetim biçimlerinden herhalde çok daha önemli olan yeni bir iktidar teknolojisinin de ortaya çıktığını göz önünde bulundurmak gerekiyor. Sol kampta, sık sık şu işitilir: "İktidar soyutlayan, bedeni yadsıyan, baskı altına alan, ezen, vb. şeydir". Oysa ben, on yedinci ve on sekizinci yüzyıllardan itibaren devreye sokulan yeni iktidar teknolojilerinin en çarpıcı olan yanının, onların somut ve kesin karakterleri, çeşitli ve farklılaşmış bir gerçekliği kavrayışları olduğunu söylerdim. Feodal toplumlarda iktidar özünde göstergeler ve el koyma aracılığıyla etkisini koruyordu. Bir yanda feodal lordlara, ritüellere, törenlere, vb. sadakat göstergeleri, öbür yanda vergiler, yağma, avlanma, savaş, vb. biçimini alan el koyma. On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda ise, etkisini toplumsal üretim ve toplumsal hizmet yoluyla kurmaya başlayan bir iktidar biçimi doğar. Söz konusu olan artık, bireylerden somut yaşam koşullarında üretken hizmet elde etmektir. Bunun için, iktidarın bireylerin bedenlerine, hareketlerine, tutumlarına ve gündelik davranış kalıplarına ulaşabilmek zorunda olması anlamında, iktidarın gerçek ve etkili bir biçimde "bedenselleştirilmesi" zorunlu olmuştur. Çocukların bedenlerinin oldukça karmaşık manipüle etme ve koşullandırma sistemlerinin nesnesi haline getirilmesinde bir hayli başarılı olan okul disiplini gibi yöntemlerin öneminin kaynaklandığı nokta burasıdır. Ama aynı zamanda bu yeni iktidar teknikleri, nüfus sorunuyla uğraşmak, kısacası insan birikimini idare etmek, denetlemek ve yönlendirmek ihtiyacını duymuştur (sermaye birikimini destekleyen ekonomik sistem ile insan birikimini yöneten iktidar sistemi, on yedinci yüzyıldan itibaren birbiriyle koşut ve birbirinden ayrılmaz fenomenlerdir): Nitekim demografi, kamu sağlığı, konut, yaşam süresi ve doğurganlık gibi sorunlar da buradan kaynaklanmaktadır. Ve gene eminim ki cinsiyet sorununun siyasi önemi, cinselliğin bedenin disipline edilmesi ile nüfusun denetlenmesinin kesişme noktasında yer alıyor olmasına bağlıdır.

79
Darwin
eugénisme   İnsan ırkının soyaçekim yoluyla iyileştirilip ıslah edilmesi üzerinde çalışan bilim dalı (ç.n.)

80
Sonuç olarak "spesifik" entelektüel artık ebediyetin sözcüsü değil, yaşam ve ölüm stratejistidir. Günümüzde, "büyük yazar" figürünün fiilen yok olmasına tanıklık etmekteyiz.


VI. İki Ders, 1976

90
erudisyon bilgisi / diskalifiye olmuş bilgi  -  gömülü ve boyun eğdirilmiş bu iki bilgi biçimi…

95
Klasik hukuksal iktidar teorisinde iktidar bir mala sahip olur gibi sahip olunabilen ve dolayısıyla devir ya da sözleşme türünden hukuki bir akit ya da hukukun kendisini kuran bir akit yoluyla bütünüyle ya da kısmen başkasına aktarılabilecek ya da vazgeçilebilecek bir hak olarak görülür.

96
Eğer iktidar işliyorsa, bu işleyiş nedir? Neden oluşur? Mekanizması nedir? Birçok güncel analizin getirdiğini düşündüğüm doğrudan bir cevap var gibi: İktidar temelde bastıran şeydir, doğayı, içgüdüleri, bir sınıfı, bireyleri bastıran şey. ... O zaman, iktidarın analizi her şeyden önce ve temelde bastırma mekanizmalarının analizi olmak zorunda değil mi?

97
İkinci olarak ... iktidar eğer kendi içinde bir güçler ilişkisinin harekete geçirilmesi ve somut ifade bulmasıysa, iktidarın analizini ... her şeyden önce kavga, çatışma ya da savaş terimleriyle yapmak gerekmez mi? Dolayısıyla, iktidar mekanizması temelde ve özünde baskıdır diyen birinci hipotezin karşısında, iktidarın savaş, başka araçlarla sürdürülen savaş olduğu hipotezi olacaktır.

102
İktidar sorgulamktan, bizi sorgulamaktan vazgeçmez; araştırmaktan, kaydetmekten vazgeçmez; iktidar hakikat arayışını kurumsallaştırır, meslekleştirir, ödüllendirir; sonuçta nasıl zenginlik üretmek zorundaysak, aynı şekilde hakikat üretmek zorundayız ve hakikati zenginlik üretebilmek için üretmek zorundayız. ... Sonuç olarak, spesifik iktidar etkileri taşıyan doğru söylemlere bağlı olarak yargılanır, hüküm giyer, sınıflandırılır, görevlere zorlanır, belli bir yaşama ya da ölme biçimine mahkûm ediliriz.

[ortaçağdan beri... hukuksal düşüncenin gelişimi krallık iktidarı çevresinde olmuştur.] Hukuksal yapı, krallık iktidarının talebi üzerine ve yine onun yararına, ona araç olarak ya da onu aklamak için geliştirilmiştir. ... Roma İmparatorluğu'nun çöküşünün ardından dağılan hukuksal yapının yeniden kurulmasına kaynaklık eden büyük fenomen olarak Roma hukukunun ortaçağın ortasında yeniden canlandırılmasının monarşik, otoriter ve nihayet mutlak iktidarı kuran teknik araçlardan biri olduğunu unutmamak gerekiyor. ... Daha sonraki yüzyıllarda bu yapı krallığın denetiminden kurtulduğunda, krallık iktidarına karşı döndüğünde, hep iktidarın sınırları, hükümranın imtiyazları sorgulanacaktır. ... Hukukçular ister kralın hizmetkârları isterse de karşıtları olmuş olsun, her durumda bu büyük hukuksal düşünce ve bilgi yapılarında söz konusu olan her zaman krallık iktidarıdır.

103
... hukuk derken de yalnızca yasayı değil aynı zamanda yasanın aygıtlarını, kurumlarını, yönetmeliklerini,  maddelerini de düşünüyorum...

104
tabi kılmalar

105
... sorulacak soru "bazıları niye tahakküm kurmak istiyor? Neyin peşindeler? Genel stratejileri nedir?" sorusu değil, "tabi kılma prosedürü düzeyinde ya da bedenleri tabi kılan, hareketleri yöneten, davranışları yönlendiren sürekli süreçler düzeyinde, tam o anda, işler nasıl olup bitiyor?" sorusudur. Başka bir şekilde söylersek, hükümranın nasıl tepede göründüğünü sormak yerine; öznelerin nasıl beden, güç, enerji, madde, arzu, düşünce çokluğundan hareketle gitgide ilerleyen bir şekilde, gerçekten maddi olarak kurulduğunu sormak.

106
Bence, iktidar dolaşımda olan ya da ancak zincir şeklinde işleyen bir şey olarak analiz edilmelidir; iktidar hiçbir zaman şurada ya da burada yerleşmez, hiçbir zaman birilerinin elinde değildir, hiçbir zaman bir tür varlık ya da mal gibi temellük edilmez. İktidar işler, iktidar bir ağ biçiminde işler ve bu ağda bireyler yalnız dolaşıma girmekle kalmaz, aynı zamanda ona boyun eğmek ve onu uygulamak durumundadır. Bireyler hiçbir zaman iktidarın atıl ve onaylayıcı hedefleri değil, tam tersine her zaman iktidarın aracısıdır. Başka bir deyişle, iktidar bireyleri geçiş yolu olarak kullanır, bireylere uygulanmaz.

107
[Yukarıdan aşağıya analiz] Dedüksiyon hep yapılacaktır; dedüksiyon yapmak her zaman çok kolaydır ve ben de tam kolay olması yüzünden karşı çıkıyorum dedüksiyona.

109
Burjuvazi delilerle değil, deliler üzerindeki iktidarla ilgilenir; burjuvazi çocuk cinselliğiyle değil, onu denetleyen iktidar sistemiyle ilgilenir; ekonomik olarak fazla bir çıkar temsil etmeyen suça eğilimlilerin cezalandırılmaları ya da yeniden kazanılmaları burjuvazinin umurunda değildir; buna karşılık, ... denetlenmesi, cezalandırılması, ıslah edilmesi için kullanılan mekanizmalar bütününden burjuvazi için daha genel ve ekonomik-siyasi sistemin içinde işleyen bir çıkar ortaya çıkar.

110
Yani bence, iktidar, ince mekanizmaları içinde işlediğinde, ideolojik eşlikçilerden ya da yapılardan farklı bir bilginin ya da bilgi aygıtlarının oluşumu, örgütlenmesi ve dolaşıma girmesi olmadan yapamaz.

111
... on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda önemli bir fenomen meydana geldi: oldukça özel prosedürleri, bütünüyle yeni araçları, çok farklı ve sanırım hükümranlık ilişkileriyle mutlak anlamda uyumsuz bir tesisatı olan yeni bir iktidar mekanizmasının ortaya çıkması, daha doğrusu icat edilmesi. Bu yeni iktidar mekanizması yeryüzü ve nimetlerinden çok, öncelikle bedenler ya da bedenlerin yaptıklarıyla ilgili bir mekanizmadır; bedenlerden mal ve zenginlik yerine iş ve zaman çıkarmayı sağlayan bir mekanizmadır.

112
Artık hiçbir biçimde hükümranlık terimleriyle yazılamayacak bu yeni tür iktidar, burjuva toplumunun büyük icatlarından biridir; endüstriyel kapitalizmin ve ona tekabül eden toplum türünün yerleşmesindeki temel araçlardan biri olmuştur. ... bu iktidar, ... disiplinci iktidardır. Oysa hükümranlık teorisi yalnızca hukukun ideolojisi olarak var olmaya devam etmedi, on dokuzuncu yüzyıl Avrupa'sının ana hatlarıyla Napoléon kanunlarından hareketle geliştirdiği hukuk kodlarının düzenleyicisi olmaya da devam etti.

113
Disiplinci zorlamalar aynı anda hem tahakküm mekanizmaları olarak işlemek, ama hem de iktidarın fiili işleyişi olarak gizlenmek zorunda kaldığı andan itibaren hükümranlık teorisinin hukuk aygıtında olması ve adli kodlarda yeniden etkin kılınması gerekiyordu.

114
Disiplinler bu bilgi oluşturma aygıtları düzeni içinde olağanüstü ölçüde yaratıcıdırlar ve bir söylem taşırlar, ancak hukukun söylemi, hukuksal söylem olmayan bir söylem.

Dolayısıyla disiplinler, kural söylemi olan, ama hükümranlıktan türetilen hukuksal kuralın söylemi olmayan bir söylem taşıyacaktır; bir doğal kuralın, yani normun söylemini taşıyacaktır. Yasanın değil, normalleştirmenin kodu olan bir kod tanımlayacaklar; zorunlu olarak hukuk yapısının değil, insan bilimlerinin teorik ufku olan bir ufka gönderme yapacaklar ve hukuk içtihatları klinik bir bilginin içtihadı olacaktır.

Toparlarsak, son birkaç yıl boyunca göstermek istediğim şey, kesin bilimlerin ilerleyiş cephesinde muğlak, zor, karışık insan davranışının bilime yavaş yavaş nasıl dahil olduğu değildir. İnsan bilimleri kesin bilimlerin rasyonelliğindeki bir ilerleme yoluyla yavaş yavaş kurulmamıştır. Bence, insan bilimlerinin söylemini temelde mümkün kılan süreç, mutlak anlamda heterojen olan iki mekanizma ve iki tür söylemin yan yana gelmesi, karşılaşmasıdır: bir yanda hukukun hükümranlık çevresinde düzenlenmesi, öte yanda disiplinler tarafından uygulanan zorlama mekanizması. ... normalleştirme toplumu...


VII. Michel Foucault’nun Oyunu, 1977

118
hipotetik   varsayıma dayanan, kesinliği olmayan

[Dispositif] Bu terimle açıklığa kavuşturmayı amaçladığım şey, ilk olarak söylemler, kurumlar, mimari biçimler, düzenleyici kararlar, yasalar, idari önlemler, bilimsel sözceler, felsefi, ahlaki ve hayırseverce önermelerden -kısacası, söylenmemiş olduğu kadar söylenmiş her şeyden- oluşan bütünüyle heterojen bir bütündür. Dispositifin unsurları bunlardır. Dispositifin kendisi ise, bu unsurlar arasında kurulabilecek ilişkiler şebekesidir.

120
Dispositifin özünde stratejik bir niteliğe sahip olduğunu; bunun da, güç ilişkilerinin ya onları spesifik bir doğrultuda geliştirerek ya da gelişmelerini engelleyerek, bir istikrara oturtarak, onlardan yararlanmak, vb. belli şekillerde manipüle edilmesi olayı olduğunu varsaymak anlamını taşıdığını söylemiştim. Demek ki dispositif daima bir iktidar oyununun girdabına kapılmış durumdadır. ... Dispositif şudur: Bilgi türlerini destekleyen ve bilgi türlerince desteklenen iktidar ilişkileri stratejileri.

Bir dispositif saptamaya çalışırken, öncelikle bir rasyonelliğe katılan unsurları, verili bir istişare biçimini ararım.

122
"Kurum" denilen şey, genellikle, az çok kısıtlanmış, öğrenilmiş davranış türlerinin tümüdür. Bir toplumda bir kısıtlama sistemi işlevi gören ve sözce olmayan her şey, kısacası toplumsal düzeyde söylemsel-olmayan alanın tümü kurumdur.

123
"İktidar" diye bir şey yok. Demek istediğim şu: "İktidar" diye bir şeyin belli bir yere yerleşmiş olduğu -ya da bir noktadan yayıldığı- fikri bence yanlış temellendirilmiş bir analize, her koşulda birçok fenomeni açıklayamayan bir analize dayanıyor.

127
“-[Bütün dispositiflerde] ‘Yaratıcıları’ ya da sorumlularında genellikle en ufak bir ikiyüzlülük izine rastlanmayan sözlü taktikleri koordine eden büyük, anonim, neredeyse sessiz stratejilerin örtük niteliği budur…” Burada öznesiz bir stratejiye benzer bir durumu anlatıyorsunuz. Hangi biçimde düşünülebilir bu?

Bir örnek verelim. 1825-1830 yıllarından itibaren ilk ağır sanayilerde çalışan işçileri kendi işyerlerine mıhlayan iyi tanımlanmış stratejilerin yerel düzlemde ve aslında sözlü bir biçimde ortaya çıktığına tanık oluruz. Burada söz konusu olan işin hareketliliğini engellemekti. Mulhouse’da ve Kuzey Fransa’da bu doğrultuda çeşitli taktikler geliştirilmiştir: Herkesin evlenmesi yönünde baskı yapma, konut temin etme, işçi siteleri (cités ouvriéres) inşa etme ve Marx’ın sözünü ettiği, ücretler ancak ay sonunda ödenirken kiraların peşin alınması gibi kurnazca bir borçlandırma sistemi uygulama. Bunların yanında tasarruf sandığı sistemi, aslında yalnızca patronların ajanı olan bakkallar ve şarap tüccarlarıyla tüketimde borçlandırma sistemi, vb. de vardır. Sonuçta, bütün bu uygulamaların çevresinde ufaktan ufaktan, bir hayırseverlik söylemi, işçi sınıfının ahlâkileştirilmesi söylemi gelişir. Uygulanan deneyler, bilinçli biçimde işçi sınıfının ahlâkileştirilmesi programları öneren kurum ve dernek ağları aracılığıyla genelleştirilir. Bunların üstüne bir de kadınların çalışması, çocukların eğitilmesi ve bu iki olgu arasındaki ilişkiler sorunu eklenir. Merkezileşmiş, parlamenter bir düzenleme olan çocukların eğitimi ve işçilerin barınma sorunuyla uğraşan tümüyle yerel inisiyatifler arasında, zamanın ve mekânın yarattığı koşullara göre icat eden, değiştiren ve ayarlama yapan türlü destek mekanizmasının (işveren sendikaları, ticaret odaları, vb.) varlığı gözlemlenir. Öyle ki, tutarlı, rasyonel bir strateji olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz, gelgelelim artık, bu sistemi tasarlayanın kim olduğunu söylemek mümkün değildir.

136
Bence cinsiyetin on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıktığı görülüyor.

On sekizinci yüzyıldan bu yana cinselliğimiz, on dokuzuncu yüzyıldan bu yana da cinsiyetimiz var. Daha önce sahip olduğumuz ise kuşkusuz tendi. Hepsinin asıl kaynağı da Tertullian’dı.

… Tertullian şu iki temel unsuru tutarlı bir teorik söylem içinde birleştirmişti: Birincisi, Hıristiyanlığın buyruklarının temel yanları -didakhe- ile bilinemezcilerin ikiciliğinden kaçmayı sağlayan ilkeler.

138
Psikanalizin gücü, bambaşka bir alana, yani bilinçdışının mantığına açılmasında yatmaktadır.

139
Gelişme teorisi değil, nevrozların ya da psikozların altındaki cinsel giz de değil; bilinçdışının mantığı…

143
[Kendi çalışmalarımda] Yirmi yıllık zaman dilimi içerisinde, Avrupa’nın her tarafındaki doktorlar ve eğitimciler bütün dikkatlerini yalnızca ve yalnızca bütün insan ırkını tehdit eden o inanılmaz salgında toplamaya başlamışlardı: çocukların mastürbasyon yapması.

Bana öyle geliyor ki on dokuzuncu yüzyılda başlıca sorun kadın mastürbasyonu olmuştur.

144
Mastürbasyonda dramatik bir şey görülüyordu.

146
… açıkça sergilemek istediğim şey, “cinsellik” nesnesinin aslında gerçeklikte uzun zaman önce şekillenmiş ve binlerce yıllık bir tabi kılma dispositifi oluşturmuş bir araç olduğudur.

149
… on dokuzuncu yüzyılda gelen yenilik, bütünüyle yozlaşma kavramı etrafında odaklanan ırkçı bir biyolojinin ortaya çıkışıdır. Irkçılık ilk başta siyasi bir ideoloji değildi. Kendini her yerde, Morel’de ve diğerlerinde gösteren bilimsel bir ideolojiydi. Bu ideolojiden siyasi bakımdan ilk yararlananlar ise sosyalistler, sağdan önce sol oldu.

153
“Çok mu kalabalıklaşıyoruz?” ya da “Çok mu azalıyoruz?” biçimindeki nüfus sorunu kesinlikle çok önceleri ortaya atılmış ve eskiden beri bekârlardan özel vergi alınması, kalabalık ailelere iane bağlanması, vb. farklı yasal çözümlerle halledilmeye çalışılmıştır. Ama on sekizinci yüzyılın özelliği, birincisi, bu sorunların genelleşmesidir: Nüfus fenomenlerinin her yönü (salgın hastalıklar, çevre koşulları, halk sağlığı, vb.) dikkate alınmaya başlanır ve bu yönler merkezi bir sorun halinde birleştirilir. İkincisi, her türden yeni bilginin kullanıldığı görülür: Demografinin ortaya çıkışı, salgın hastalıkların yayılmasıyla ilgili gözlemler, sütanneler ve bebek emzirmeyle ilgili araştırmalar. Üçüncüsü, bu alanların hepsinde hem gözlem yapmayı hem de doğrudan müdahale ve manipüle etmeyi olanaklı kılan iktidar dispositiflerinin kurulmasıdır.


VIII. Klaus Croissant İade Edilecek mi?, 1977

158
On dokuzuncu yüzyılda insanların gözleri önünde iki siyasi ihlal modeli vardı: Hükümeti devirmek için komplo, yönetenleri ortadan kaldırmak için suikast.


IX. Michel Foucault: Güvenlik ve Devlet, 1977

163
Devrimci hareketler ancak milliyetçi hareketlere bağlı oldukları ölçüde başarıya ulaşır ve bütün tarihsel etkilerini buradan alırlar… Komünist partiler, milliyetçi taleplerin tümünü veya bir kısmını üstlendikleri ölçüde tarihsel bir eylemde bulunabilmişlerdir.

165
… yasa artık uygun değildir; sonuç olarak, bu tür müdahaleler (ki müdahalelerin istisnai, fazla-yasal özelliği asla keyfiliğin veya bir iktidar aşırılığının işareti olarak değil; tersine bir kaygının işareti olarak ortaya çıkmalıdır) çok gereklidir: “Sizi korumaya ne kadar hazır olduğumuzu görün; çünkü, olağanüstü bir şey meydana geldiğinde, elbette yasalardan ve hukuk içtihadından (hukuk prensiplerini kullanarak hükme varmak için çaba harcamak ve sonunda hükme varmak) oluşan bu eski alışkanlıkları dikkate almadan, gereken bütün araçlarla müdahale edeceğiz.” Her yerde hazır ve nazır bulunan bu kaygı yanı, devletin ortaya çıktığı görünümdür. Gelişmekte olan iktidar kipliği budur.

168
Devletlerin giderek daha fazla katılaşarak değil; tersine esneklikleriyle, ilerleme ve geri çekilme imkânlarıyla, elastikiyetleriyle gelişmeye yöneldikleri kesindir…


X. İşkence, Akıldır, 1977

170
Mağlupların dili hiç var oldu mu? … Tarihi bir savaş süreci olarak, art arda gelen zaferler ve yenilgiler olarak tanımlayabilir miyiz? Bu, Marksizmin asla tamamıyla üstesinden gelemediği önemli bir sorundur. Sınıf mücadelesinden söz edildiğinde, mücadeleden kastedilen nedir? …
… içeri atma ve hapsetme, yukarıdan gelen otoriter önlemler değildir, … Gerçekte, insanların kendileri içeri atmanın ve hapsetmenin gerekli olduğunu düşünüyorlardı; en yoksul ailelerdeki insanlar bile, özellikle en elverişsiz koşullardaki, en sefil gruplar bile gerekli olduğunu düşünüyorlardı. … İnsanlar suçlunun hapse atılmasını, hâkim iktidarın diliyle talep ediyorlardı.

171
On sekizinci yüzyıl boyunca sadece ekonomik bir rasyonelleştirme değil -bu, ayrıntılı olarak sıkça incelendi- aynı zamanda, siyasi tekniklerin, iktidar tekniklerinin ve tahakküm tekniklerinin rasyonelleştirilmesi de gerçekleştirildi.

172
Günümüzde, on dokuzuncu yüzyıldan bu yana, suçlular her türlü devrimci dinamizmlerini kaybetti. … Toplumdan dışlandılar.

173
… başlangıçta var olan mikro-suça eğilimlilik hapishane tarafından makro-suça eğilimliliğe dönüştürülmüştür. Hapishane suça eğilimlileri, profesyonel suça eğilimlileri kışkırtır, yaratır, üretir; çünkü bunlar yararlıdır: İsyan etmezler. Yararlıdırlar ve manipüle edilebilirler ve edilmişlerdir.

Halkın polisi kabul etmesi için suça eğilimliler ve suçluların olması gerekir örneğin. Sinema, basın ve televizyon tarafından sürekli olarak canlı tutulan suç korkusu, polisiye gözetim sisteminin kabul görmesinin koşuludur.

176
… on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılın gerçek, somut pedagojisinde tek bir şeyden söz edildiğini saptarsınız: Çocuk cinselliğinden. … [yeniyetme gençleri mastürbasyon alışkanlığından kurtarmak için kurulmuş okullar] … Ve eğer ailelerin ve eğitimcilerin sonuçta bu kadar zararsız ve bu kadar yaygın bir şeyle niçin bu kadar yoğun bir şekilde ilgilendiklerini insan kendine sorarsa, aslında tek bir şeyin istendiği far edilir; çocukların artık mastürbasyon yapmaması değil, tersine: Çocuk cinselliği öyle güçlü, öyle tahrik edilmiş kılınmalıdır ki, herkes onunla uğraşmak zorunda kalsın. Anne çocuğa sürekli göz kulak olmalı, ne yaptığını, nasıl davrandığını, geceleyin neler olduğunu gözlemeliydi. Baba, aileyi gözlüyordu. Doktor ve pedagog, ailenin etrafında dönüyordu.

177
Bugün, 14 Ekim, denebilir ki belki, 1917 Rus Ekim Devrimi’nden bu yana, hatta belki Avrupa’daki 1848’in büyük devrimci hareketlerinden bu yana, yani altmış yıldan beri veya yüz yirmi yıldan beri de diyebiliriz, ilk kez yeryüzünde bir umut ışığının fışkırabileceği tek noktanın bile olmadığı bir gün. Artık yönelim yok. Sovyetler Birliği’nde bile yok; pek doğal bu. Ne de uydu ülkelerde. Bu da anlaşılır bir şey. Küba’da da yok. Filistin devriminde de ve elbette Çin’de de yok. Vietnam’da, Kamboçya’da da yok.

178
… yani her şeye yeniden başlamalıyız.


XI. İktidar Üzerine Diyalog, 1975

179
Ben, fenomenolojik türdeki bir betimlemede veya herhangi bir yorumlayıcı yöntemde olduğu gibi, söylemin arkasında onun kaynağı olacak bir iktidar bulmaya çalışmıyorum. Olduğu haliyle söylemden yola çıkıyorum! Fenomenolojik bir betimlemede söylemden konuşan özneyle ilgili bir şey çıkarılmaya çalışılır; söylemden yola çıkarak, konuşan öznenin niyetlerinin ne olduğu -oluşmakta olan bir düşünce- bulunmaya çalışılır. Benim uyguladığım analiz türü konuşan özne sorununu ele almaz, stratejik bir söylem içinde söylemin farklı rol oynama tarzlarını inceler… iktidar, söylemin dışında değildir. İktidar söylemin ne kaynağı ne kökenidir. İktidar, söylem boyunca işleyen bir şeydir; çünkü söylemin kendisi iktidar ilişkilerinin stratejik dispositifinin bir unsurudur.

182
Programım, dilbilim yöntemlerine … dayanmıyor. Yapı kavramının benim için hiçbir anlamı yok. Söylem sorununda beni ilgilendiren şey, belli bir anda birinin bir şey söylemiş olması. Aydınlığa kavuşturmak istediğim şey anlam değil, bu şeyin o anda söylenmiş olmasına yüklenebilecek işlev.

184
Söylemsel olaylara ayrılmaz bir şekilde bağlıyız. Bir anlamda, yüzyıllar, aylar, haftalar önce söylenmiş olandan başka bir şey değiliz biz…

185
İnsan bedeni siyasi bir sistemin içinde ve dolayımında var olur. Siyasi iktidar bireye belli bir alan verir: Hareket edebileceği, özel bir beden duruşunu benimseyebileceği, belli bir biçimde oturabileceği, sürekli olarak çalışabileceği bir alan. Marx, emeğin insanın somut özünü oluşturduğunu düşünüyordu ve yazıyordu. Bunun tipik bir Hegelci düşünce olduğunu sanıyorum. Emek, insanın somut özü değildir. Eğer insan çalışıyorsa, eğer insan bedeni üretici bir güçse, bu, insan çalışmak zorunda olduğundandır. Ve insan çalışmak zorundadır; çünkü siyasi güçler tarafından kuşatılmıştır, çünkü iktidar mekanizmalarının içine alınmıştır.

186
[Bir öğrencinin sorusu üzerine] Bu diyalektik kelimesini kabul etmiyorum. Hayır, hayır! Her şeyin açık olması gerekir. “Diyalektik” sözcüğü telaffuz edilir edilmez, söylenmese bile, Hegelci tez ve antitez şeması kabul edilmeye başlanır ve bu şemayla birlikte, eğer bu sorunlara gerçekten somut bir tanım getirilecekse bence uygun olmayan bir mantık biçimi ortaya çıkar. Karşılıklı bir ilişki diyalektik bir ilişki değildir. … “çelişki” kelimesini inceleyelim. … Biliyorsunuz, “çelişki” kelimesinin mantıkta özel bir anlamı vardır. Önermeler mantığında bir çelişkinin ne olduğu iyi bilinmektedir. Ama gerçekliğe bakıldığında ve bazı önemli süreçler tarif edilmeye ve analiz edilmeye çalışıldığında bu gerçeklik alanlarının çelişkiden muaf oldukları anlaşılır.

187
Biyoloji alanını ele alalım. Önemli miktarda karşılıklı çatışkı süreci bulunur, ama bu çelişkinin var olduğu anlamına gelmez. Çatışkı sürecinin bir yanında pozitif bir taraf ve diğer yanında negatif bir taraf olduğu anlamına gelmez. … Doğada diyalektik yoktur. … ama doğada -Darwin bunu gayet iyi göstermiştir- diyalektik olmayan çok sayıda çatışkılı süreç vardır.

190
Evet, çalışmayı arzuluyoruz, çalışmayı istiyor ve seviyoruz; ama emek bizim özümüzü oluşturmuyor. Çalışmak istediğimizi söylemek ve özümüzü çalışma arzumuza dayamak çok farklı iki şeydir.

191
[Delilik ile sanatçı arasındaki ilişki üzerine bir soru]
Bu soruya gerçekten yanıt veremem. Şunu söylemeliyim ki beni ilgilendiren tek soru, on sekizinci yüzyılın sonundan günümüze kadar, deliliği dehaya, güzelliğe, sanata bağlamanın nasıl her zaman mümkün olduğunu bilmektir. Eğer birisi büyük bir sanatçıysa, o zaman, onda zorunlu olarak delilikten kaynaklanan bir şey olduğu şeklindeki bu tuhaf düşünceye niçin sahibiz? Aynı şeyi suç iççin de söyleyebiliriz. Birisi parlak bir suç işlediğinde insanlar bu suçun bir tür deha işi olabileceğini değil, işin içinde delilik olduğunu düşünürler. Delilikle suç, güzellikle sanat arasındaki ilişkinin anlaşılması oldukça güç. Bizim görevimiz, bence, bu ilişkileri niçin doğal olarak varmış gibi kabul ettiğimizi anlamaya çalışmaktır. Ama bu soruları doğrudan ele almayı sevmiyorum. Bu ilişkilerin apaçık ortada olduğu düşüncesi toplumumuzda sürmektedir.

192
Tutucu bir felsefenin veya devrimci bir felsefenin var olduğuna inanmıyorum. Devrim siyasi bir süreçtir; aynı zamanda ekonomik bir süreçtir. Ama bu felsefi bir ideoloji oluşturmaz. ... Bu nedenledir ki Hegel'inki gibi bir felsefe hem devrimci bir ideoloji hem de devrimci bir yöntem ve araç; ama aynı zamanda da tutucu bir şey olabildi.


XII. Analitik Siyaset Felsefesi, 1978

195
Yirminci yüzyılın merkezine, göbeğine hâkim olmuş bu iki büyük hastalık, elbette faşizm ve Stalinizmdir.

196
On dokuzuncu yüzyılın büyük sorununun, en azından Avrupa'da, yoksulluk ve sefalet olduğunu sanıyorum.

198
... Batı'da, en azından uzun süre boyunca, toplumun tüm siyasi ve ahlâki pratiğiyle birleşecek yetenekte felsefe yoktu. Batı, Konfüçyüsçülüğün yerini tutan bir şey tanımadı...  ... Aristotelesçilik ortaçağ dogmatizmi tarafından ne kadar savunulursa savunulsun, Doğu'da Konfüçyüs'ün oynadığı rolü Aristoteles asla oynamadı. Batı'da felsefi bir devlet olmadı.

200
Belki felsefe hâlâ karşı-iktidarın yanında bir rol oynayabilir; yeter ki felsefe iktidar karşısında kendi yasasını övmesin, yeter ki felsefe kendini peygamber olarak görmeye son versin, yeter ki felsefe kendini pedagoji veya hukuk olarak görmeye son versin ve iktidar etrafında olup biten mücadeleleri, iktidar ilişkileri içindeki hasımların stratejilerini, kullanılan taktikleri ve direniş odaklarını analiz etmeyi, açıklamayı, görünür kılmayı ve yaygınlaştırmayı görev olarak üstlensin, kısacası, koşul olarak felsefe iktidar sorununu iyi ve kötü terimleriyle değil, varoluş terimleriyle ortaya atsın. ... İktidar ilişkilerini oluşturan şey, aslında nedir?

201
Felsefenin rolünün gizli olanı keşfetmek olmadığı, tam da görünür olanı görünür kılmak, yani bize öylesine yakın, öylesine dolaysız, öylesine sıkı sıkıya bağlı olduğu için algılamadığımız şeyi ortaya çıkarmak olduğu uzun süredir biliniyor. Bilimin rolü görmediğimiz şeyi tanıtmak ise, felsefenin rolü gördüğümüz şeyi göstermektir.

203
Delilik ile akıl, ölüm ile hastalık, ceza, hapishane, suç, yasa, tüm bunlar gündelik hayatımızdır ve bize esas olarak görünen şey bu gündelik olandır. [yoksa bu ilişkileri toptan, global, kesin, mutlak, tek yanlı, aşağılayıcı veya övücü bir kalifikasyonla belirlemek söz konusu değil].

205
Saptamak ve analizini yapmak istediğim fenomenlerin ikinci özelliği, dağınık ve merkezsiz fenomenler oluşturmalarıdır.

206
Üçüncü özellik: Bu türden direniş ve mücadelenin esas olarak hedefi, ekonomik sömürü veya eşitsizlik gibi bir şeyden çok, iktidar olgularının kendisidir.

Bizim tıbba, tıbbi bilgiye, tıbbi teknik yapıya itirazımız, yaşama ve ölüme bizim yerimize karar vermesi, bilimsel ve teknik olarak çok sofistike olan; ama artık bizim istemediğimiz bir yaşamda bizi tutmasıdır. Ölüm hakkı, tıbbi bilgiye hayır deme hakkıdır, yoksa tıbbi bilginin uygulanma gerekliliği değildir. Hedef, tam da iktidardır.

207
Bu mücadeleler konusunda üzerinde durmak istediğim son özellik bunların doğrudan mücadeleler olmasıdır. İki anlamda. Bir yandan, en yakın iktidar mercilerine çatmaktadırlar... Başka bir deyişle, bu mücadelelerde, "temel düşman" veya "en zayıf halka" şeklindeki büyük Leninist ilkeyi uygulamak söz konusu değildir.

208
Benim sözünü ettiğim mücadeleler... ortaçağdan beri Batı'da var olan, tam olarak ne siyasi, hukuksal ve ekonomik bir iktidar biçimi olan ne de bir etnik tahakküm iktidarı olan; ama buna rağmen toplumlarımızın yapılanmasında büyük etkilere sahip bir iktidarı hedefler. Bu iktidar dinsel kökenli bir iktidardır, insanların varlığını ayrıntılarıyla ve doğumlarından ölümlerine kadar gelişimleri içinde üstlenmek isteyen ve bunu, onları belli bir biçimde davranmaya, dua etmeye zorlamak için yapan bir iktidar. Bu pastoral iktidar denen şeydir.

211
Modern devletin ve toplumun bireyi bilmezlikten geldiği sıkça söylenir. Biraz daha yakından bakıldığında ise, tersine, devletin bireylere yönelik dikkati insanı şaşırtır; bireyin hiçbir biçimde iktidardan, gözetimden, denetimden, uysallaştırmadan, ıslahtan, yola getirmeden kaçmaması için yerleştirilen ve geliştirilen bütün teknikler insanı şaşırtır. Bütün büyük disipline edici makineler -kışlalar, okullar, atölyeler ve hapishaneler- bireyi kuşatmayı, kim olduğunu, ne yaptığını, onunla ne yapılabileceğini, onu nereye yerleştirmek gerektiğini bilmeyi sağlayan makinelerdir. İnsan bilimleri de bireylerin kim olduklarını, kimin normal olduğunu kimin olmadığını, kimin aklı başında olduğunu kimin olmadığını, kimin neye yeteneği olduğunu ve ne yapabileceğini, bireylerin öngörülebilir davranışlarının neler olduğunu, hangi davranışların ortadan kaldırılması gerektiğini tanımayı sağlayan bilgilerdir.


XIII. Cinsellik ve İktidar, 1978

215
[Freud ve psikanalizin tarihsel çıkış noktaları, histeri fenomeniydi] ... histeri esas olarak, histeri sendromunun yoğunluğuna göre kendi geçmişinin tüm bir bölümünü veya vücudunun bütün bir kısmını bilemeyebilen öznenin kendini toptan bilmemesi, unutması fenomeniyle karakterize edilir. Öznenin kendini bilmemesinin psikanalizin bağlantı noktası olduğunu ve bunun gerçekte, öznenin genel olarak kendinin değil; arzusunu veya belki pek uygun olmayan bir kelimeyi kullanırsak cinselliğini bilmemesi olduğunu Freud gösterdi.

İnsanın kendi arzularını bilmemesi ne demektir? Freud'un bıkıp usanmadan sorduğu soru budur. [Oysa bu fenomenin neredeyse tersi olan bir başka fenomen var: bir üst-bilgi (sursavoir)... aşırı bilgi, çoğalmış bilgi, bireysel düzlemde değil, kültürel düzeyde, toplumsal düzeyde, teorik veya basitleştirilmiş biçimlerde hem yoğunlaştırılmış hem yaygınlaştırılmış cinsellik bilgisi fenomeni].

216
Öznenin cinselliği bilmemesi fenomeni ile toplumda cinsellikle ilgili üst-bilgi fenomeni çelişik değildir.

217
... kendini arzu bilgisinin rasyonel temeli olarak sunan psikanaliz...

... Batı kültürünün cinsellik üzerine sürdürdüğü söylemlerde dikkati çeken ilk özellik, bu söylemin bilimsel denebilecek bir biçimi çok çabuk ve çok erken almış olmasıdır.

218
[kendini çok fazla çoğaltmış bir söylem] ... ama bir bilimi temellendirmeye çalışmadığı, tersine bir sanatı -mümkün olan en fazla yoğunlukta, mümkün olduğunca güçlü veya mümkün olduğunca uzun süreli kılınmaya çalışılan bir zevk türünü, cinsel ilişki ve cinsel organlar yoluyla üretecek bir sanatı- tanımlamaya çalıştığı toplumlar [karşısında bir karşıtlık içinde].

220
[Heykel] [İslâm] [yasak]
... Batı'da bir cinsellik tarihi yapıldığında genellikle kullanılan tarihsel şema bu; yani bu tarih, önce temelde baskı ve yasaklama mekanizmaları, geri püskürten, dışlayan, reddeden şeyin mekanizmaları incelenip, ardından Batı'nın cinselliği bu büyük reddinin sorumluluğu Hıristiyanlığa yüklenerek yapılır. Böylece cinselliğe Hıristiyanlık hayır demiş olur.

... bu tarihsel şemanın doğru olmadığını ve bir yığın nedenle geçerli olamayacağını düşünüyorum. ... Cinselliğin tarihini, cinselliği yasaklayan şeyden ziyade güdüleyen ve kışkırtan şeyden yola çıkarak yapmanın hiç kuşkusuz daha ilginç ve daha zengin olacağını göstermeye çalıştım.

222
... Hıristiyanlıktan itibaren Batı dünyasındaki cinselliğin tarihini ahlaki düşünceler ve etik yasaklardan çok, iktidar mekanizmaları bakımından yapmak gerekmektedir.

223-226
pastoral iktidar

227
asetizm   dünyadan koparak kendini ibadete vermek

231
... benim dikkatimi çeken şey bu analizlerin [Freud, Marcuse, Reich, vs.] her zaman iktidarın işlevinin ve rolünün hayır demek, yasaklamak, engellemek, sınır çekmek olduğunu ve sonuç olarak iktidarın temel etkisinin tüm bu dışlama, histerikleştirme, tıkama, gizleme, unutturma veya bilinçdışının kurulması diyebileceğimiz fenomenler olduğunu kabul etmeleridir. Bilinçdışı -psikanalistler çok hızlı gittiğimi söyleyeceklerdir, ama neyse...- bir iktidar ilişkisinden yola çıkarak oluşur. ... Siyasi avantajı olan, doğrudan avantajlı olduğu, bu yüzden de biraz tehlikeli olduğu söylenebilir; çünkü şunu demeye imkân tanır: "Yasakları kaldıralım sonrası tamam, yasakları kaldırdığımız gün iktidar yok olur, biz özgür oluruz."

232
... ben mekanizmanın özünde yasaklayıcı bir mekanizma değil; tersine, üretim, yaygınlaştırma, çoğaltma mekanizması olduğunu söylemek istiyorum.


XIV. Dünyayı anlamak için yöntembilim: Marksizmden nasıl kurtulmalı? 1978

237
"R. Yoshimoto: Marksizm, sizin ifadenizle, bütünselleştirici bir düşüncenin arkeolojik düzeni içinde yer alır tümüyle ve asla onun dışına çıkmaz. … Ama bana göre bu, Marksizmin veya Marx’ın düşüncesinin kusuru değil; bir niteliğidir. Marksizmin veya Marx’ın düşüncesinin klasik ekonominin sürekliliği içinde yer alması, bundan kurtulmamaya çalışmaması, daha ziyade olumlu bir şey değil midir?

Marx’ın düşüncesini şematik olarak özetlersek, temelde bir doğa felsefesi vardır, ardından, bunun üzerinde, ekonomik ve toplumsal yapının (doğa tarihi terimleriyle) tarihsel bir analizi ve nihayet, tepede bütün bir Hegelci istenç teorisi alanı dikkatleri çeker. Hegel’in bu teoriden anladığı şey tam bir bütündür; yani, hukukun, devletin, dinin, sivil toplumun ve elbette ahlakın, kişinin ve kendilik bilincinin oluşturduğu bir bütün. Oysa bana kalırsa Marx, Hegelci istenç teorisinin tüm bu alanını doğa tarihi terimleriyle sürdürülen bir toplum analizinin üzerinde yükselen bir şey olarak kabul etti. Bu işleyiş tarzı Marx’ın Hegel’den kurtulamadığı anlamına gelir: Marx Hegel’i ne tasfiye etti ne de bir yana attı, analiz nesnesi olarak bütünüyle korudu. [Buna karşın Engels, Hegelci istenç istenç teorisinin kapsadığı alanların (bireysel istenç, kendilik bilinci, bireysel etik veya ahlâk) çok fazla olduğunu düşünüyordu. Engels bu şekilde davranarak Hegel’den ustaca sıyrıldı.]

238
(R. Yoshimoto… devam:) Diğer yandan, Kelimeler ve Şeyler’i okurken ayırt edici bulduğum bir şey var: Şeylerin veya kelimelerin ifadesinin arkasındaki anlam çekirdeğini arama yönteminin tamamen reddedip etmediğinizi ve bu olumsuzlayıcı tavrı sorun olarak koyup koymadığınızı sordum kendi kendime. Bu sorunsalın Nietzsche’den kaynaklandığını sanıyorum.

Tarihin bir nedeni ve sonucu olup olmadığını ve insan istencinin gerçekleşebilir olup olmadığını bilmek sorusu üzerine Nietzsche, nedenin sonuç yarattığı şeklindeki bir fikrin ancak göstergebilimsel düzeyde mümkün olduğunu, tarihin ne nedeninin ne de sonucunun bulunduğunu ve neden-sonuç ilişkisinin var olmadığını açıklar. Nietzsche’nin burada tarihin ancak rastlantıya bağlı olduğu, tesadüfen meydana gelen olayların art arda dizilmesinden başka bir şey olmadığı ve burada ne ilerleme ne de düzenlilik kavramına yer olduğu düşüncesini önerdiğini sanıyorum."

239
Michel Foucault: … bu kitaba geri döndüğümde bir tür üzüntü duyduğum … kesindir. Kelimeler ve Şeyler’i şimdi yazsaydım kitap başka bir biçim alırdı. Şimdi bir başka akıl yürütme tarzım var. Kelimeler ve Şeyler, daha çok soyut ve mantıksal değerlendirmelerle sınırlı bir denemedir. Oysa, kişisel olarak, örneğin psikiyatri veya hapishane gibi somut sorunları fazlasıyla çekici buluyorum, şimdi ancak bu somut sorunlardan yola çıkarak bir şey ortaya çıkarılabileceğini düşünüyorum. Peki bu somut sorunlardan yola çıkarak neyi aydınlığa kavuşturmak gerekir? “Yeni bir siyasi tahayyül” diye adlandırmamız gereken şeyi.

240
Oysa günümüzde, bizde, ne büyük bir siyasi tahayyül kısırlığı var! Bu yoksulluğa ancak şaşırabiliyoruz. … Yirminci yüzyılın toplumsal-siyasi düzlemine bu tahayyül yoksulluğunun nereden geldiği araştırıldığında, bence, her şeye rağmen, Marksizm önemli bir rol oynamaktadır.

Marx’ın kendisinden kurtulmayı pek uygun bulmuyorum. Marx yadsınamaz bir varlıktır, bazı şeyleri hatasız ifade etmiş bir kişiliktir, yani tarihsel olay olarak inkâr edilemeyecek bir olaydır…

Oysa Marksizm konusunda durum tamamen farklıdır. Çünkü Marksizm, … siyasi tahayyül kuruluğunun, yoksulluğunun nedenidir; bunun üzerinde iyi düşünmek için Marksizmin temel anlamda bir iktidar kipliğinden başka bir şey olmadığını akılda iyi tutmak gerekir. Başka deyişle, Marksizm bir iktidar ilişkileri toplamıdır veya iktidar mekanizmaları ve dinamikleri toplamıdır.

241
… Marksizm, rasyonel bir düşüncenin bağrında bilim olarak doğmuş bir şeydir. ... bilim olarak Marksizm, belli bir hakikat konusunda zorlayıcı etkileri olan bir dinamiktir. Söylemi, belli bir hakikat üzerine sadece geçmiş yönünde değil, insanlığın geleceğine doğru zorlayıcı bir gücü yayan bir kehanet bilimidir.

Marksizm, ister Avrupa'da olsun ister başka yerde, siyasi hareket olmadan var olamadı. ... siyasi bir partinin varlığı olmadan faaliyet gösteremedi. Marksizmin, felsefe olarak kendisine ihtiyaç duyan bir devletin varlığı olmaksızın faaliyet gösterememesi, dünyada veya Batı toplumunda önceden asla görülmemiş ender rastlanır bir fenomendir.

244-245
Batı felsefesi ve istenç


XV. Yönetimsellik, 1978

265
... Machiavelli için prens kendi prensliğiyle bir dışsallık ve tekillik ve aşkınlık ilişkisi içindedir. Prens, kendi prensliğini miras ya da fetih yoluyla alır, ama gene de bunun bir parçasını oluşturmaz; onun dışında kalır. ... Prensin prensliğe dışsallığı, aşkınlığı; işte ilke budur.

[Bundan sonraki sayfalar tekrar gözden geçirilecek ve süreç, altı çizilenlerle tekrar bağlanacak]

273
[Hükümranlık yasalarla, yasaklar koyarak çalışırken, yönetim, yasalar yerine taktikler dizisini araç olarak kullanır]

275-277
merkantilizm

279
Hükümranlığın tersine yönetimin nihai amacı yönetme ediminin kendisi değil; nüfusun refahı, nüfusun koşullarının iyileştirilmesi, zenginliğin, yaşam süresinin, sağlığın, vb. artmasıdır. ... yönetim de bu doğrultuda ya doğrudan geniş çaplı kampanyalarla ya da dolaylı olarak, halk tamamen farkında olmasa bile, doğum oranlarının yükseltilmesini, nüfus akışının belirli bölgelere ya da faaliyetlere doğru yönlendirilmesini, vb. mümkün kılacak tekniklerle nüfusun kendisi üzerinde çalışacaktır. Nüfus artık hükümranın iktidarından çok yönetimin amacını temsil etmektedir; nüfus ihtiyaçların, özlemlerin öznesidir, ama aynı zamanda, yönetimin ellerinde bir nesne durumundadır; yönetim karşısında ne istediğinin farkındadır, ama kendisine yapılanların farkında değildir.

Bir yönetim bilgisinin oluşması, daha geniş anlamda nüfusla ilgili tüm süreçlerin, yani bugün ekonomi dediğimiz şeyin bilgisinden hiçbir biçimde ayrılamaz. Son konuşmamda ekonomi politiğin oluşmasının, zenginliğin tüm unsurları arasından yeni bir öznenin, nüfusun ortaya çıkışına bağlı olduğunu söylemiştim; ekonomi politik diye adlandırılan yeni bilim, nüfus, toprak parçası ve zenginlik arasındaki sürekli ve çok çeşitli ilişkilerin oluşturduğu yeni ağın algılanmasından ortaya çıkar. ... bir yönetim sanatından siyaset bilimine, hükümranlık yapılarının hâkim olduğu bir rejimden yönetim teknikleriyle yönetilen bir rejime geçiş, on sekizinci yüzyılda nüfus teması ve sonuçta ekonomi politiğin doğuşu çevresinde olmuştur.


XVI.  Şah yüz yıl geç kaldı, 1978

285
Tahran

286
naiplik

287
O zaman, kısa süre önceki olayların, en geri kalmış grupların çok kaba bir modernleşme karşısındaki geri çekilmesi olmadığını; kendisi bir 'arkaizm' olan bir 'modernleşmenin' bütün bir kültür ve bütün bir halk tarafından reddi olduğunu anladığımı düşündüm.

290
Burada, İran'da yaşlı olan Şah'tır: Elli yıl, yüz yıl gecikmelidir. Yağmacı hükümranların yaşındadır, laikleşme ve saniyeleşme yoluyla ülkenin açılacağı şeklindeki modası geçmiş hayali taşımaktadır. Günümüzde, arkaizm, Şah'ın modernleşme projesidir, despotik silahlarıdır, kokuşmuş sistemidir. Arkaizm, 'rejim'dir.


XVII. Foucault'nun "L'unita"ya mektubu, 1978

291
Moloch-devleti

292
Gulag


XVIII. Ayaklanmak faydasız mı? 1979

294
Tek bir insanın, bir grubun, bir azınlığın ya da tüm bir halkın, "artık itaat etmiyorum," dediği ve adaletsiz olarak değerlendirdiği bir iktidara karşı kendi hayatını ortaya koyduğu bir hareket; bu hareket bana ortadan kaldırılamaz geliyor. Çünkü hiçbir iktidar böyle bir hareketi tamamıyla imkânsız kılacak yetenekte değildir...

298
Bir insanın bir diğeri üzerinde uyguladığı iktidar her zaman tehlikelidir. İktidarın, mekanizmaları gereği sonsuz olduğunu söylüyorum (bu, her şeye kadir olduğu anlamına gelmez; tam tersine). İktidarı sınırlandırmak için kurallar asla yeterince katı değildir; ele geçirdiği tüm fırsatları iktidardan geri almak için evrensel ilkeler asla yeterince katı değildir. İktidarın karşısına daima aşılamaz yasalar ve kısıtlamasız haklar çıkarmak gerekir.


XIX. Michel Foucault ile söyleşi, 1978

301
İktidarın, her şeyi açıklayacak şey olduğunu asla iddia etmedim.

303
Komünist veya sosyalist partiler, örneğin aklın akıl-olmayan üzerindeki iktidarının ne olduğunun analizini çalışmalarının gündemine asla almamışlardır.

308
Benim varsayımım, devlet ile sivil toplum arasındaki karşıtlığın uygun bir karşıtlık olmadığıdır.

Benim ilgilendiğim sorunlar genel sorunlardır. Bilgi oluşumunun, dolaşımının ve tüketiminin temel bir şey olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Eğer sermaye birikimi toplumumuzun temel çizgilerinden biriyse, bilgi birikimi için de durum farklı değildir. ... büyük bilgi sistemlerinin aynı zamanda kölelik ve tahakküm etkileri ve işlevleri olduğu Frankfurt okulu tarafından önceden saptanmış bir olgudur.

310
... Ama bir iktidar mekanizmasının bir toplumu nitelemeye yeteceğini asla öne sürmedim.

311
Bir entelektüel olarak kehanette bulunmak veya ahlakçı kesilmek, Batı ülkelerinin Doğu ülkelerinden daha iyi olduğunu, vs. söylemek istemiyorum. İnsanlar siyasi ve ahlaki erginlik yaşına ulaştılar. Bireysel olarak ve kolektif olarak seçmek onlara aittir. Belli bir rejimin nasıl işlediğini, neden ibaret olduğunu söylemek ve bir dizi manipülasyonu ve mistifikasyonu engellemek önemlidir. Ama tercihi yapacak olanlar insanlardır.


XX. Entelektüel ve İktidarlar, 1981

319
Fenomenolojinin teması, her şeye rağmen, temel gerçeklikleri yeniden sorgulamaktı.

320
İktidar, esas olarak ilişkilerdir, yani bireyleri, insan varlıklarını birbirleriyle ilişkiye sokan şeydir...

321
Söylemek istediğim tek şey bu kurumların yalnızca devlet aygıtlarında konumlandırılamayacağı veya tamamen devletten türetilemeyeceği, sorunun çok daha geniş olduğudur.





.
.
.
.