14 Eylül 2015 Pazartesi

Bruno Latour - Tarde ve Toplumsalın Sonu

.
.
.
.

Tarde ve Toplumsalın Sonu
Bruno Latour

(Çev. Fırat Berksun, Emre Koyuncu, P. Burcu Yalım),
Tesmeralsekdiz, Yıl:2, No:3, yaz 2008 (s.34-49)


34
[Gabriel Tarde, taklit, tesir, medya, iletişim]

‘toplumsal’ yerine -> ilişkilenme, aktör ağ teorisi (tasarısı) ANT

(ANT’nin savunmak istediği iki görüş:) a) insan etkileşimlerini anlamak için doğa ve toplum ayrımı önemsizdir; b) makro/mikro ayrımı toplumun nasıl oluştuğunu anlamaya dair çabaların önünü tıkamaktadır.

[Tarde], Bu zamansız ağ düşünürü…

35
[bir argümanın ampirik bir kavrayış sunamaması, sezgilerin veriye dönüşmesini engeller] Teknolojik ağların sahnede yerini almasıyla birlikte artık durum değişmiştir ve Tarde’ın birçok argümanı makul ampirik kullanımlar için müsait hale gelmiştir.

Durkheim’ın yapmış olmaktan pek şeref duyduğu üzere, sosyolojiyi felsefeden, ontoloji ve metafizikten bütünüyle bir kopuş üzerine kurmak yerine Tarde, direkt bu alanların üzerine giderek, kendi görevinin toplumsal teoriyi dünyanın temel malzemesine ilişkin keskin varsayımlarla buluşturmak olduğu iddiasında bulunur. … ben hala bir metafizikçi mi yoksa bir sosyolog mu olduğuma karar verebilmiş değilim.

(dipnot 6: … ölü yazarlara yaklaşmanın en iyi yolunun, bugün de bize düşünürken yardım edebilmek için yaşıyorlarmış gibi, onları yeniden diriltmek olduğu kanısındayım.)

36
Monad nedir? Monad kendisi yoluyla evrenin oluşturulmasını sağlayan şeydir. Fakat tuhaf bir şeydir bu çünkü monadlar arzu ve inancın sahip olduğu bir şey teşkil etmesi itibariyle yalnızca maddi varlıklar değildir … Bu olumlamadan bir spiritualizm ya da idealizm de beklenmemelidir çünkü monadlar aynı zamanda tamamiyle materyalisttir: herhangi bir yüce amaç, büyük tasarım ya da bir telos peşinde değillerdir. Her biri, Richard Dawkins’in genleri ya da Susan Blackmore’un mem birimleri (memes) gibi kendi özel hedefi doğrultusunda mücadele eder. Son olarak, monadlar, oldukça indirgemeci bir metafizik biçimi gerektirir; çünkü büyüğün anlaşılmasında anahtarı elinde bulunduran küçük olandır. … küçük olan aynı zamanda en karmaşık olandır: “[atom], evrensel olan ya da olmaya yönelmiş bir ortamdır; kendinde bir evrendir; Leibniz’in ileri sürdüğü gibi yalnızca bir mikrokozmoz değil, kozmozun bütünüyle kuşatılıp tek bir varlık içinde soğurulmasıdır”. Daha etkili bir şekilde ifade edecek olursak, “Her şeyin bağrında, gerçek ve mümkün olan diğer her şey yatar” (MS, 57-58). Eğer Tarde’ın neden ‘toplumsal’a bütünüyle bir son verdiğini ya da neden bununla başlamadığını anlamak istiyorsak çelişkili gibi görünen bu metafiziğin tuhaf düzenine kendimizi alıştırmalıyız. Tarde, toplumu bireysel monadlardan daha yüce, daha karmaşık bir düzen olarak ele almayı reddettiği gibi, toplumu bireysel eyleyici insanlardan oluşan bir şey olarak kabul etmeyi de reddeder: her bir beyin, zihin, beden, inanç ve arzulara sahip ve kişinin bütüncül halini teşvik eden milyarlarca küçük kişiden, eyleyiciliklerden oluşmuştur. Eyleyiciliğin üstüne etki ve taklidi de eklersek, başka sözcükler kullanarak ifade etmiş olsak bile bu aslında aktör ağ dediğimiz şeyin ta kendisidir.

37
Tarde bir indirgemeci olmasından ötürü doğa ve toplum arasında çizilecek herhangi bir sınıra itibar etmez; fizik, biyoloji ve sosyoloji arasındaki sınırlara takılıp kalmadığından alt seviyede olanı daha üst seviyelerle açıklamaya inanmamaktadır. Esas zorluk burada yatar: insan toplumlarının özgüllüğü, sembolik olmalarından, bireylerden oluşmalarından ya da mevcut makro örgütlenmelerden ileri gelmez. Bize özgül gibi görünmelerinin, onları içeriden görmemiz ve dışarıdan anladığımız diğer toplumlara nazaran daha az unsur içeriyor olmaları dışında bir nedeni yoktur.

"Fakat bu her bir şeyin ve her şeyin bir toplum olduğu anlamına gelir. Eski hareketlerinin mantık güzergâhlarını takiben, bilimin toplum nosyonunu tuhaf bir şekilde genelleştirmesi dikkate değerdir. Hücresel toplumlardan bahsediliyorsa, yıldız ve güneş sistemleri toplumları bir yana, neden atomik toplumlardan da bahsedilmiyor? Öyle görünüyor ki bütün bilimler sosyolojinin alt dalları olmaya mahkûm edilmişlerdir" (MS, s.58).

Durkheim gibi, "sosyal olgulara nesne muamelesi yapmalıyız" diye bir ifadede bulunmak yerine Tarde, "her şey bir toplumdur" ve her olgu toplumsal bir olgudur, demiştir. ... [Bu], bütün bilimlerin birbirlerine kenetlenmiş birlikteliklerinin göz önüne alınması gerektiği iddiasını taşır. 'Bitki sosyolojisi' insan sosyolojisinden çok daha önce vardı... Peki, öyleyse insan toplumlarının özgüllüğü nereden gelmektedir? İki tuhaf özellikten: eğer insan toplumları hakkında konuşurken bir ayrıcalık söz konusuysa, bu, bizim bu toplumları deyim yerindeyse, içeriden görmemizden kaynaklanır. "Mesele insan toplumları olduğunda, ... kendimizi evimizde hissederiz; şehir ya da devlet, alay ya da cemaat adı verilen bu tutarlı insan sistemlerinin gerçek birer parçasıyızdır. İçeride olan her şeyi biliriz" (MS, s68). Bu yüzden iyi kavradığımız bu yegâne agrega içerisinde, birbirinden geçen rakip monadların hiçbirinden, "bu ilişkiyi yönetecek bir üstorganizma ortaya çıkmaz. (agrega  birbirleriyle hiç alakası olmayan şeylerin bir araya gelmesi).

38
Eğer insan grubunda makro toplum yoksa ("Emin olmak adına denebilir ki her zaman için grubun bütünlüğünü kapsayacak şekilde onu temsil eden ve kişileştiren bir ilişki vardır ya da grubun bütününü, hepsi belirli farklı açılardan kendilerinde bireyselleştirecek az sayıda ilişki (bir Devlet'in bakanları gibi). Ancak bu lider veya liderler, her zaman içinde bulundukları grubun da üyesidirler ve kendi anne babalarından doğmuşlardır; kolektif bir şekilde tebaasından ya da seçmenlerinden değil." MS, s.68), hiçbir yerde yoktur ya da biraz daha zor şekilde ifade edersek: daha küçük olan her zaman, var olan daha büyük varlıktır.

... bu birliktelikler ..., diğer toplumlara kıyasla çok az sayıda unsurdan oluşmaktadır. Bir polip, bir beyin, bir taş, bir gaz, bir yıldız insan toplumlarına göre çok daha fazla sayıda monadın bir araya gelmesiyle oluşur. Tarde, neşeli bir anında, kendi zamanının en büyük insan toplumu olan Çin'i herhangi bir diğeriyle karşılaştırır. Sadece 300 milyon unsurdan oluşan bir toplum nedir ki? "Bu kadar az sayıda temel anatomik bileşen içeren bir organizma, kaçınılmaz olarak hayvansallık ve bitkiselliğin en düşük derecelerine yerleştirilecektir" (s.64)! Herhangi bir beyin, toz yumağı ya da bir mikrolitre gaz 300 milyondan fazla agregadan oluşur. [taş ve insan toplumu -> ölçek değiştirmeksizin]

ex abrupto  doğrudan doğruya, direkt
antite  varlık

39
İyi bildiğimiz tek durum olan insan toplumları için küçük büyüğü barındırdığına göre, Tarde'a göre bu bütün diğer toplumlar için de böyle olmalıdır; yalnızca taşların, gazların ve taneciklerin monad düzeylerine ulaşmanın, ölçek değiştirmeden nasıl mümkün olabileceği konusunda en ufak bir fikrimiz yoktur. Bunları sadece istatiksel olarak kavrarız.

Makro, mikronun belli belirsiz bir uzantısından başka bir şey değildir

Sosyal bilimlerde karmaşıklık seviyelerinden, yüksek düzeylerden, ortaya çıkan özelliklerden, makro-yapılardan, kültürden, toplumlardan, sınıflardan, ulus devletlerden söz etmeye hayli alışkınız. Hatta o kadar alışkınız ki, savı kaç kez duyarsak duyalım, hemen unutup, sanki matruşkaları özenle birbiri içine yerleştirmeden düşünemiyormuşuz gibi, kısmi etkileşimleri küçükten büyüğe sıralamaya başlarız. Fakat Tarde baştan sona heterarşiktir. Büyük olan ya da bütün olan, monadlardan daha üstün değildir; yalnızca monadlardan birinin, kendi görüşünün bir kısmını diğerlerine benimsetme amacını başarmış, daha basit ve standartlaştırılmış bir biçimdir. Tarde Les Lois sociales'de "Bütün o güzel düzenlemeler (Medeni Kanun gibi) uygulamaya konmadan önce tasavvur edilmiş olmalıdır; onca geniş sınırları kapsamadan önce, birkaç beyin hücresinde saklanmış birkaç fikir olarak varolmaya başlamış olmalıdırlar" (s.116) diye yazar.

[büyüğün nasıl olup da küçükten ortaya çıkmayıp, onun bazı özelliklerine ön alan yarattığı] "İçinden bildiğimiz tek dünya olan, [insana ait] sosyal dünyaya baktığımız zaman, eyleyicilerin, yani insanların, yönetime ait  aygıtlara, hukuk ve inanç sistemlerine, hatta onların etkinlikleriyle oluşturulmuş sözlüklere ve dilbilgisi kurallarına kıyasla çok daha farklılaşmış, çok daha bireysel olarak belirlenmiş ve sürekli değişiklikler bakımından çok daha zengin olduğunu görürüz. Tarihsel bir olgu, bu olguya katılan herhangi bir katılımcının herhangi bir zihinsel durumundan daha basit ve daha açıktır" (s.69).

40
Makro özellikler o kadar geçicidir ve durumlar üzerinde o kadar az etkileri vardır ki ancak daha fazla farkın üretilmesine vesile olabilmektedirler.

41
"... onca muntazam mekanizmanın her birinde, -sosyal, yaşamsal, yıldızsal, moleküler ... varlıkların yalnızca çeşitli yüzeylerinden meydana gelen kolektif güçle mücadele eden başka şeyleri de vardır" (MS, s. 80).

Hiçbir bileşeni onun tam olarak bir parçası olmadığı için sürekli doğrudan ayrışma tehdidi altında olan, sıradışı bir toplumsal düzenin resmidir bu. Her bir monad, varlığına sadece kendisinin bir yönünü verdiği için, herhangi bir 'üstün' düzenin yapay varlığından taşar! Monadlara bazı yanlarından ait olabilirsiniz ama asla hakim olamazsınız. Ayaklanma, direniş, çöküş, komplo; bu alternatifler her yerdedir. Sanki Deleuze ve Guattari'nin Mille Plateaux'sunu okuyormuşuz izlenimi vermiyor mu? Toplumsal olan bütünün kendisi değil, bir parçasıdır; hem de kırılgan bir parçası. Görüldüğü üzere, sosyal bilimlerin profesyonel refleksine bundan daha uzak bir konum olamazdı.

"Her zaman aynı hataya düşülür: toplumsal olguların muntazam, kurallı, mantıksal örüntülerini görebilmek için kendinizi bunların temelde düzensiz ayrıntılarının dışında bırakmanız ve geniş görünümleri panaromik olarak kapsayana kadar yukarılara çıkmanız gerektiğine dair bir inançtır bu; buna göre tüm toplumsal koordinasyonların başlıca kaynağı, tikellere ulaşana dek derece derece azalıp güçsüzleşen, oldukça genel birkaç olguya dayanmaktadır. Kısacası insanlığın çalkantıları sırasında bir evrim yasası da onun yolunu çizer. Ben bunun tam zıttına inanıyorum" (LS [Les lois sociales], s.114).

42
İyi bir sosyolog olabilmek için yukarılara çıkmak, daha geniş bir görüş kazanmak, büyük görünümler derlemek reddedilmelidir! Sosyologlar, aşağıya inin! Daha kör, daha dar, daha da pratik, hatta daha da miyop olun. Ona büyükbabam demekte haksız mıyım? Bizi, panoptika yerine benim 'oligoptikon' dediğim şeye katılmaya çağırmıyor mu? Benim 'düz toplum' savı olarak adlandırdığım şeyi savunmuyor mu? Havaya elleriyle balkabağından daha büyük olmayan bir şekil çizen sosyologların bu tipik hareketiyle sunulan 'büyük resim' ancak kısmen ifade ettiği sayısız monadlardan her zaman daha basit ve daha lokalizedir: o büyük resim monadlar olmadan var olamaz; ama o olmadan, monadlar hala bir şeydir. Toplumsal, insanların geliştiği ve yaşadığı ortam olmaktan ziyade, metrolojilerinin sonsuz küçük eyleyicilerin iç direnciyle olarak kırılmadan önce kati suretle uygulamaya konup sürdürülmesi şartıyla, sadece monadların bazılarını ve bazı zamanlarda meşgul eden standartlaştırılmış dar bağlantılardan oluşan küçücük bir kümedir. Bu küçücük ağları terk ettiğiniz an, artık toplumsalın içinde değilsinizdir. O andan sonra, sosyal bilimcilerin göz göze gelmemek için her şeyi yaptıkları, sayısız monaddan oluşmuş karmakarışık bir 'plazma'nın, bir kaosun, bir kokteylin ortasındasınızdır.

sui generis  kendine özgü, nevi şahsına münhasır 

Durkheimcılar açıklanması gereken bir şeyi açıklayıcı olarak görmektedirler.

"Kısacası, benim kavrayışım Bay Durheim'ın görüşünün neredeyse tam olarak zıttıdır. Her şeyi, daha büyük olguları kendilerini belirli bir özdeş düzenle yeniden üretmeye, tekrar etmeye zorlayan bir evrim yasası dayatarak ya da küçüğü büyük olanla, ayrıntıyı kapsamlı olanla açıklayarak değil; genel benzerlikleri temel, basit eylemlerin birikimiyle, büyüğü küçükle ve kapsamlı olanı ayrıntıyla açıklarım" (LS, s.63).

43
Durkheim toplumu sadece monadların yeniden farklılaşmaları için oldukça geçici bir fırsattan daha fazlası olmayan bir şey değil de, başlı başına sebep olarak ele almakla kalmamış; Tarde'a göre, toplumsal yasaları, bu yasaların uygulandığı eyleyicilerden ayırmak gibi çok daha fena bir hata yapmıştır. ... Tarde'ın monadolojisi ile sarstığı görüş, böyle bir şey sosyal bilimlerin geri kalanı için ne kadar aşikar olsa da, yasa ile yasaya tabi olan arasındaki ayrımdır.

[bilim]
İnsan toplumlarının bütün diğer yönleri için, bir monadı yayılım alanlarına yönlendiren yollar (aktörü ağına yönlendiren de diyebiliriz), gelenek ve alışkanlıklarla silinip kaybolabilir. Ama yine de bunu toplumsal kuramın en etkili örneği kılan bir istisna vardır ve bu, bilimsel pratiğin, izole edilmiş bir laboratuvardaki ufacık bir beyinden, insan ırkının ortak sağduyusu olmaya giderken izlediği yoldur. Bilimin izleği tamamlanmıştır (İnternetin bana bu kadar Tardecı bir teknoloji gibi gelmesinin nedeni de bu: herhangi bir söylentiyi, haberi, bilgi parçasını, alım satım işlemini tam olarak takip edilebilir kılıyor; aynı bir yüzyıl önce bilimin de, yazılan makaleler ve raporlarla, özenli atıflar ve alıntılar ağıyla takip edilebilir olduğu gibi. Bu, toplumların genel olarak bilimselleştirildiği vakalardan bir diğeridir):

"İnsanlık anıtlarının en ihtişamlısı olan bilimsel anıta gelince, hiç bir şüphe olası değildir. Bu anıt, tarihin ışığında inşa edilmiştir ve gelişimini neredeyse başlangıcından bugüne dek takip edebiliriz. (...) Onun içindeki her şey kökenini bireysel eylemde bulur. Yalnızca hammaddede değil, genel görüşler de, esas planlarla beraber ayrıntılı kat planları da; şimdi eğitimli beyinlere yayılmış, ilkokullarda öğretilen şeyler de dahil olmak üzere her şey, yalnız bir beynin sırrında başlamıştır" (LS, s.125).

44
İnsan toplumunu tesir, taklit, bulaşma ve rutinleştirme yoluyla tutarlı hale getiren bütün hareketleri belgeleyemeyebiliriz; ama bugün bilimetri diye tabir ettiğimiz yüksek kaliteli araçlardan faydalandığımızdan dolayı, bunu, emsalsiz bir vaka teşkil eden bilim tarihi için belgeleyebiliriz.

Bu Durkheimcıların ona söyletmeye çalıştıkları şey de olsa, hiçbir sosyoloji psikolojiden Tarde'ın sosyolojisi kadar uzak değildir. Şu çarpıcı cümlenin yazarı nasıl olur da yöntembilimsel bireyciliğin atası olabilir: "Her kime bakarsak bakalım, dikkatli bir gözlemle, kendilerini çoğaltarak birbirlerine katıp bulandırmış, belirli sayıda kişilerden başka bir şey bulamayız" (LS, s.61)? Aynı ANT'de olduğu gibi, eğer bir ağı anlamak istiyorsanız gidip aktörlere bakmanız gerekir ama anlamak istediğiniz bir aktörse, yarattığı ağa bakmalısınız. Her iki durumda da önemli olan, muğlak bir toplum kavramına uğramaktan kaçınmaktır. 'Bilimsel deha' kelimesinin, Tarde'ın kaleminden çok tuhaf bir anlam kazanmasının nedeni de tam olarak budur: aniden eyleyiciliklerin yalnızca başka sayısız bilim insanına değil, aynı zamanda sayısız beyin durumlarına da tamamiyle yeniden dağıtılması ile yüzyüze gelmişizdir!

45
"Herhangi bir ruhsal faaliyetin bedensel bir aygıta bağlı olduğunu söylememiz ne anlama gelir? Sadece bir toplumda kimsenin, çoğu zaman görmezden gelinen, başka birçok bireyin işbirliği olmaksızın belirli bir şekilde kendini ortaya koyamayacağı ya da toplumsal davranamayacağı anlamına gelir. Ufacık bilgilerin birikmesiyle, bir Newton'un, bir Cuvier'nin, bir Darwin'in büyük bilimsel teorilerinin belirmesini sağlayan meçhul işçiler, bir anlamda bu dehaların ruhu olduğu organizmaları oluşturmuşlardır. Bu işçilerin işleri ise teorinin bilincini teşkil eden beyinsel titreşimlerden başka bir şey değildir. Bilinç burada, bir anlamda beynin en etkili ve en güçlü kısmının beyinsel ihtişamı anlamına gelir. Kendi kendine bırakıldığında, bir monadın elinden hiçbir şey gelmez (MS, s.66).

Bilim, sanki monadların davranışlarını yöneten yasaları bulmuşuz gibi bunları dışarıdan çalışmamıza izin veren şey değil, monadların yayılma biçimlerinden ve onların dünya inşa etme faaliyetlerini anlama yollarımızdan yalnızca biridir. Leibniz'in monadlarının tam aksine, önceden kurulu herhangi bir uyum çerçevesinde birbirlerine bağlı değillerdir. Ve tabii ki Tarde'a göre, "Leibniz'in kendine özgü metafiziksel Darwinizmini birarada tutacak veya uzaklaştıracak bir Tanrı yoktur ve yine aynı nedenle, materyalistler de, kararsız ve kör atomlarını tümleyen evrensel yasalar ya da bütün bu yasaların indirgenebileceği eşsiz bir formülün himayesine ihtiyaç duymaktadır. Bu formül, bir nevi mistik bir buyruktur; bütün varlıkların boyun eğeceği, hiçbir varlıktan kaynaklanmayan, tarif ve tasavvura gelmeyen bir söz; hiç kimse tarafından hiçbir zaman dile gelmemiş ama yine de her zaman ve her yerde dinlenen bir emir" (MS, s.56).

Bu sıradışı cümlede, eyleyicilerin eylemleri ile bu eylemleri yöneten yasalar arasında ayrım yaptıkları için, Tarde hem materyalistleri hem de spiritüalistleri karatahtaya geri gönderir. Kör atomların faaliyetlerine hükmeden doğa yasalarından bahsetmek, bu atomlara bir miktar irade ve amaç bahşetmek çok daha spiritüalist bir tutumdur çünkü bu, bu yasaların, kimse tarafından 'dile gelmemiş' bir 'sesi dinlediğine' ve 'boyun eğdiğine' işaret eder. Epistemolojileri, eyleyicilerin kendi agregalarını anlamlandırmak üzere yaptıkları şey ile bilimi birbirinden ayırdığı için, materyalistler de 'mistik buyruğa' bel bağlamışlardır.

46
… monad “kendinde bir evrendir; Leibniz’in ileri sürdüğü gibi yalnızca bir mikrokozmoz değil, kozmozun bütünüyle kuşatılıp tek bir varlık içinde soğurulmasıdır” (Monadologie et Sociologie, s.57) Bilimler - ya da daha kesin bir ifadeyle bir beyin halinden diğerine çoğalıp yayılarak, kendi başlarına hareket eden kolektif teoriler - bu fetihe katılırlar; ancak bu yolla doğanın yasalarını yazdıkları söylenemez; daha ziyade, doğaya yeni farklar eklerler. “Her şeyin bağrında, gerçek ve mümkün olan diğer her şey yatar” (MS, s.58).

47
Hamlet’in yanı sıra, cogito’su ile Descartes, Varlık olarak Varlık fikriyle Heidegger ve ‘ne olduğumuz’u ‘sahip olduğumuz’dan üstün tutan bunun gibi binlercesi daha böylelikle geride kalır. Zira Tarde bize bunların tamamen zıttını gösterir. Eşi benzeri olmayan bir dayanışma ve bağlılık yaratan iyelik felsefesinden ve deyim yerindeyse, iyelik politikalarından başka hiçbir şey, kimlik politikaları şöyle dursun, kimlik felsefesinden daha steril değildir. “Binlerce yıldır insanlar varlık biçimlerini, varlık türlerini listelediler ama çok sayıdaki çeşitli iyelik türlerini, derecelerini listelemek kimsenin aklına gelmedi. Ancak, sahip olmak evrensel olgunun kendisidir ve bir varlığın oluşumunu ve gelişimini ifade edebilmek için ‘edinim’den daha iyi bir terim yoktur (MS, s.89). … eğer herhangi bir monadın özelliklerine ve sahiplerine bakacak olursanız, bütün kozmozu tanımlamaya çıkarsınız. Oysa yalıtılmış bir kimliğin özünü tanımlamaya çalışırsanız, bu imkansızdır. Kimlik felsefesinin bu reddedilişi, biz ANT sosyologları için, çok sık eleştirilmemize neden olan, insan olmayanların durumuna dair çok kritik bir sonuç doğurur. İnsanla insan olmayan arasındaki sınırın aşılması, sıklıkla toplumsal kuramımızın üzerinde durduğu veya altını oyan mihenk taşı olarak addedilmiş ve okuyucularımız için birçok açıdan sorun teşkil etmiştir. Ama Tarde, yüzyıl öncesinden, dikkati özlerden iyeliklere kaydırdığında, çok daha sağlam bir çözüm önermiştir. “Bütün dış evren benimkinden farklı ama aslında benimkine benzer ruhlarca oluşturulmuştur” (MS, s.44). Bu, ‘ruh’ kelimesine rağmen spiritualist bir sav değil, tam olarak insan olmayanların ne olduklarını -kimliklerini- söylediğini iddia ederken, aynı zamanda özenle onların ne istediklerini, gayretlerini, sahip olduklarını ve özelliklerini söylemekten uzak duran bir ikiyüzlülüğü sona erdirmesinin bir yoludur. İşte Descartes’tan sonra Kant ve onun kendinde şeyi de geride kalmış olur.

48
ANT araştırmacılarında şiddetle karşı çıkılan mantıksal imkânsızlık -konuşmayı yapan her zaman siz insanlarken, nasıl olur da deniz taraklarına, mikroplara, kapı kollarına, kayalara, arabalara ve aletlere irade ve inanç atfedersiniz?- Tarde’da radikal ama sağlıklı bir çözüm bulur: istek ve inancı sahip olduğumuz şeylerle paylaşmak istemiyorsanız, o zaman onların ne olduğunu söylemeyi de bırakın. Böylece suçlama tersyüz edilmiş ve ispat yükü suçlayanlara geçirilmiş olur. Şeylerin kendilerinde var olduğu ve sizin onları bilemeyeceğinizi söylemek gibi gülünç bir çözümden kaçının. Ya konuşursunuz ya da sessiz kalırsınız. Ama konuşup, hakkında konuştuğunuz şeylerin size benzemediğini söyleyemezsiniz: bunlar sizin vasıtanızla, kendilerine sahip olanlardan biri olarak konuşanı, yani sizi de içeren bir çeşit fark ifade ederler. … sosyologlar sahip olunmak istemiyorlar.



.
.
.
.