16 Eylül 2013 Pazartesi

Ünsal Oskay - Gündelik Hayatın Eleştirisi İçin Önsöz

.
.
.
.
Gündelik Hayatın Eleştirisi - Bruce Brown (1973)
(Çev. Yavuz Alogan), Ayrıntı Yay. 1989 İstanbul

Önsöz - Ünsal Oskay

MODERN TOPLUMLARDA GÜNDELİK HAYATIN
SİSTEMLE BÜTÜNLEŞMEMİZ VE BİREY OLAMAYIŞIMIZ AÇISINDAN ÖNEMİ

Gündelik hayat, toplumun temel değerlerinin farklı toplumsal konumdaki insanlarca paylaşıldığı, öğrenildiği ve haklılaştırıldığı kültürel bir alandır. Alış verişe çıkma, mevsimlik ayakkabı seçimi, bir memurun konumuna uygun elbise satın alması gibi siyasetle ilgisiz gibi görünen hayata ilişkin davranışları içerir. Evde yalnızken elle yemek yerken, konuğumuz olduğunda düzenlenmiş bir sofrada görgü kurallarına göre yemek yememiz de gündelik hayatımızı oluşturur.
 
Tüm bunları ve diğer birçok şeyi içeren gündelik hayatımız, kendisini oluşturan nesneler, mekanlar ve simgesel anlamlar siyasetle bağlantısız gözükse de verili toplumsal sistemin temel aldığı değerlerin kabulüne yönelik düzenlenmiştir.

Memurların kalabalık odalarda çalışması ama müdürlerin, genel müdürlerin tek başlarına geniş odaları sahiplenmeleri ayrıca bu mekanların toplumsal konumlar arasında fiziksel bir uzaklığı ve otoriteyi sağlayacak, koruyacak yönde düzenlenmesi bize hiyerarşik toplumsal ilişkilerin mantığını benimsetir, öğretir ve bu durumu haklı, olağan bulmamızı kolaylaştırır.

Sabahları işe giderken otobüs beklemek, kalabalık otobüslere itilip kakılarak ve başkalarını itip kakarak binmek, otobüste bizden daha iyi giyimli biri ayağımıza bastığında aşağıdan almak ama daha sıradan giyimli birine diklenmek, hayata, dünyaya ve diğer insanlara bakma biçimimizi belirler. Toplumun tüm üyelerine yetecek miktarda üretilemeyen maddi ve manevi değerlerin elde edilmesiyle kavuşulacak mutluluğa herkesin "özgürce" erişmek için “kışkırtıldığı” bir kültürel ortamda yaşıyoruz. Bu da mutluluğa kavuşmak için birbirini "dirsekleyen" ve bunun sonucu olarak diğer insan1ardan nefret eden ve diğer insanlarca nefret edilen, dolayısıyla birbirinden "korkan" insanların oluşturduğu bir toplumsal hayatın oluşmasını; bu ise, "efendi/köle" ilişkisini temel almış
toplumsal yapının yeniden üretilmesini kolaylaştırır.

Herkesi mutluluğa erişmekte özgür bıraktığını iddia eden bir hayat tarzı, yarışmacı etik çerçevesinde yaşayan insanların birbirinden kopmasına, atomlaşmasına, verili toplumsal sistemin karşısında kendi yalnızlıkları içinde çırılçıplak kalmasana neden olur. Bu da Marks'ın Yahudi Sorunu'nda anlattığı gibi, verili toplumsal sistemin insanlar üzerindeki egemenliğini kolaylaştırmasına, arttırmasına imkan hazırlar.

Kalabalıklara dönüştürüldüğümüz otobüsler bizi birey olmaktan alıkoyar. Bunun yanı sıra, birey olma hakkının böylesi otobüslere binmek zorunda olmayanlara ait bir hak olduğunu öğretir. Onların bize efendilik etmesinin toplumumuzun ve hayatımızın esenliği için daha doğru olduğunu kabul etmemizi, haklı bulmamızı sağlar. Otobüsler, dünyaya ve hayata "kendi gözleri" ile bakmaya çalışan özgün şairlerin lirik şiirlerini bizler için "erişilmez" kılar. Hayatın kabalığı, kültürün her alanındaki beğeniyi düşük tutar. Biz, olan biteni kavrayacak duyarlığı kazanmamıza yol açacak bu şiirlerden, bu tür düşünceleri yazan-çizenlerden uzak kaldıkça göreceli bir mutluluk elde ederiz. Verili hayata karşı bilinçlenmemiş olmaktan kaynaklanan bu kör mutluluk, gerçekteki mutsuzluklarımızı sorgulamak isteyen entelektüel etkinliklerden nefret etmemize neden olur. Sıradan insanların, kitle toplumunun günümüzdeki en güçlü geleneği olan anti-entelektüelizminin kökeninde gündelik hayatımızın bugünkü kaba, acımasız biçimi vardır.
 
Çalışma masamızın üzerine kristal, yatak odamıza ise sıradan bir sigara tablası koymamız hayatımıza bizim değil, başkalarının hükmettiğini ve bunu bizim de kabul ettiğimizi; kendimize özgü sandığımız iç mekanlarımızı bile, kendimizi başkalarına sunduğumuz kamusal alanlarımız haline getirdiğimizi gösterir.
 
Siyaset adamlarının sokaktaki, evindeki davranışlarını, savundukları siyasal programlara oranla kendimize daha yakın bulmamız ise, siyasetin öznesi olamadığımız bir ortamda, kamusal sorunlar hakkında bilgi sahibi olmaya çalışmaktan kendi kendimizi yoksun bıraktığımızı gösterir. Evinde köpeğini severken, çocuklarıyla ilgilenirken seyrettiğimiz, karısına bizim gibi sadakat gösterdiğini algıladığımız siyaset adamının ülke sorunlarını da bizim gibi ele alacağını ve bizim çıkarımıza çözümlemeye çalışacağını zannederiz. Bu algılama biçimimiz sayesinde bize
açıkmış gibi görünen siyasal hayat alanına girmekten alıkonulmamız, yalnızca dışımızdan işletilen ideolojik aygıtlarca değil, asıl önemlisi, kendi ellerimizle de sağlanmış olur. Toplumun geniş kesimlerinin siyasal hayat alanı içindeyken bile siyasetin dışında tutulması, bu sayede günümüzün verili toplumsal sistemlerinde siyasal bir düzenek haline gelebilmektedir.

Siyasal katılmanın geniş boyutlara varmasına rağmen, hayata topyekun karşıt nitelikte olan çevre kirlenmesi, yabancılaşma, yaşamımızda kendiliğindenliğin kalmayışı gibi olgular, bu yüzden, bir türlü düzeltilememektedir. Bunun sonucu olarak verili toplumsal sistemlerde eşitsizliğe, "efendi-köle" ilişkisine, bedensel emek-zihinsel emek ayrımına öncelik verilmekte; sistemin etkinliği, insanın özgürlüğü ve mutluluğuna oranla öncelik taşımaya devam etmektedir.

Başka deyişle gündelik hayatımız bir hayat tarzını öğretir, benimsetir ve haklılaştırır. Bize bugünkü yaşamı, deneylerimiz, ampirik algılamalarımız çerçevesinde yaşadığımız hayatı olabilecek tek toplumsal hayat olarak gösterir.

Tüm bu nedenlerle modern dönemde gündelik hayat, yabancılaşma olgusunu anlamak için; eski toplumsal sistemlerden farklı olarak, siyasal hayat alanı ile örtüşen gündelik hayatın içinde yaşanan ve haklılaştırılan iktidar ilişkilerini anlamak için üzerinde önemle durulması gereken bir kültürel/siyasal inceleme alanı olmuştur.

Gündelik hayatı inceleyen ve bu olguyu bütün yönleriyle betimleyecek bilgileri ortaya koyabilen analizler yapılmadıkça günümüz toplumlarındaki siyasal iktidar ilişkilerinin kavranması mümkün değildir. Bu düzeyde analizlerden haberdar olmadıkça; "sokağın diliyle" ya da “gündelik hayatın söylemiyle" konuşan baskıcı-tutucu-totaliter siyasal hareketlerin kalabalıkların ilgisini 1930'larda da, bugün de neden kolayca çekebildiklerini anlamamız zor olmaktadır. Kalabalıklar ile baskıcı siyasal hareketlerin 'gündelik hayatın söylemi" aracılığıyla yakınlaşabilmelerindeki akıldışılık, yaşanan toplumsal hayatın akıldışılığını mistifiye eden gündelik hayatın kendi işleyiş mantığından ve gerçeği yanılsama içinde gösteren ampirik algılamadan kaynaklanmaktadır. En temel kültürel geleneği anti-entelektüelizm olan kalabalıklardaki irrasyonalitenin (akıldışılığın) "tarihsel" yönünü ve nasıl giderilebileceğini de, ancak gündelik hayata ilişkin bu analizlerle ışık altına çekebiliriz.
 
Bu sorun, kuşkusuz, eski zamanların toplumlarında da vardı. Günümüzün toplumlarında çok daha büyük önem kazanması, modern döneme geçişten itibaren yeni üretim ilişkilerinin ve toplumsal örgütlenmenin sosyal sınıflar arasındaki mekansal uzaklıkları azaltmak zorunda kalması nedeniyle olmuştur. Eski toplumlarda yöneten seçkinler ve varlıklılar ile kalabalıklar arasında mekansal bir uzaklık vardı. Vergi vermek, angaryaları yerine getirmek, savaşa gitmek dışında kalabalıklar toplumsal hayatın kenarında tutuluyordu. Üretim küçük ölçeklerde yapılıyor,
seçkinlerin üretimden daha büyük pay alması ise daha çıplak yöntemlerle siyasal iktidar mekanizmasını kendi ellerinde tutmaları, kitleleri "oy verme” hakkından bile yoksun bırakmaları sayesinde gerçekleşiyordu.

19 yüzyıl ortalarından itibaren bu durum değişmeye başlamıştır. Sanayi toplumuna geçişle birlikle, 1840'larda, 1850’lerde üretimde verimliliğin artışı, birim sermaye başına en yüksek karın elde edilebilmesi için tüketimin demokratikleştirilmesini yani mutlak yoksullaştırmadan göreli yoksullaştırmaya geçişi gerektirmiştir. Kalabalıkları, toplumsal hayatın “kenarından" hayatın çeşitli alanlarına çekmek gerekmiştir. Bu durum en somut biçimiyle kentsel mekanın demokratikleştirilmesinde görülmüştür. Fransız Devrimi'nden önce "taşrada" tutulan insanlar, devrim günlerinde toplandıkları Paris'teki kent mekanında siyasetin öznesi olabilme olanağını bile elde etmişlerdir. Devrim sonrasındaki dönemde, 1830 ve 1848 hareketlerinin sonrasında gerçi bu olanak kapatılmışsa da, kalabalıkların kent mekanında hiç değilse meta tüketicisi/özgürleşim düşçüsü olarak yaşamalarına izin vermek gerekmiştir. Demokratik katılımın, sistemin temel değerlerini koruyarak kendini yeniden-üretmesinin zorunlu bir mekanizması olduğu kabul edilmiştir. Ancak, kent mekanındaki ve sanayi toplumunun diğer mekanlarındaki bu demokratikleştirim yatay olarak sürdürülürken, 1850’lerden itibaren "mekanın" dikey paylaşımında farklılaştırmalara ağırlık verilmeye başlanmıştır.

Sanayi toplumuna geçişten önce kentler, kalabalıklar için uzak, girilmeyen, dolaşılmayan, yaşanmayan yerlerdi. Kırsal nüfusun buralara akması jandarma yönetmelikleri ile önlenmekteydi. Kentlerden her an sürülebiliyor, kentlerde sürekli mekan tutamayan "göçmenler" olarak yaşıyorlardı.
 
Ne var ki kentsel hayat alanlarının kalabalıklara açılmasını, bu açılmaların siyasal hayat alanını etkilemeyecek biçimde yeniden düzenlenmesi izlemiştir. Fransız Devrimi'nin yaşandığı günlerde yukarda açıklamaya çalıştığım gibi, siyasal hayata bir ara özneler olarak katılan kalabalıklar, 1830 ve 1848'lerin ardından işgücüne ve meta üretiminin sürmesini sağlayan tüketicilere dönüşmüştür.
 
Böylece Aydınlanma Dönemi boyunca herkese, her sosyal kesime vaat edilen "siyasetin öznesi" olan insan olma yerine Hegel'in ünlü deyişiyle, “siyasetin materyali olmakla mutluluk duyan ve bunu erdem sayan" günümüzün kitle insanına kitle toplumu hayatına erişilmiştir.

Günümüz verili toplumsal sistemleri, kalabalıkların sömürü mekanizması içinde tutulmasıyla da yetinmemekte; kalabalıkların da, yönelticilerin de, seçkinlerin de, bitkilerin ve hayvanların da yaşama hakkını ortadan kaldırmaya yönelmiş bulunmaktadır. Verili toplumsal sistemler, bugün yalnızca kendi etkinliklerini düşünmektedir. Walter Benjamin’in deyişiyle, bugün “organik-olan inorganik-olanın tahakkümü altındadır." Doğa ve insan, toplumsal sistemin tahakkümü altındadır. Sınıf tahakkümü, ölümün hayat üzerinde tahakkümü noktasına varmıştır.

Bu noktaya geliş süreci Kraliçe Victoria dönemi etiğinin modem toplumların kültür ortamına egemen olmaya başladığı 19. yüzyılın ilk on yıllarından itibaren başlamıştır. Victoria dönemi etiği gündelik hayatı değiştirmiş; tarih boyunca yaşanan insanlar arası ilişkilerin temelinde yer alan "efendi-köle" ilişkisini yalnızca bir sömürü ve egemenlik ilişkisi olmaktan çıkarmaya başlamıştır. Efendi olan taraf da, köle olan taraf da toplumsal sistem karşısında hiçleşmeye, saçma bir hayatı kabul etmeye ve hiçleşmeyi mutluluk saymaya başlamıştır.
 
Sistemin isteklerini yerine getirmek için yüklendiği toplumsal rollerle özdeşleşmeyi mutluluk sayan modern topluma geçiş sürecinden günümüze kadarki insan, bir başka mutsuzluğa sürüklenmiştir: Okumak, çalışmak, kazanmak, hükmetmek insanın yalnızca başka insanlardan değil, kendi içindeki insan yanından, içindeki insanallaşmış doğadan da uzaklaşmasına neden olmuştur. Doğal ihtiyaçların karşılanmasındaki kültürel formlar, 19. yüzyıldan itibaren doğal ihtiyaçların ertelenmesine, bazılarının sürekli baskı altında tutulmasına neden olacak kadar önem kazanmıştır. Örneğin, yeterince yemek için, belirli bir hacme ulaşıncaya kadar işin büyütülmesi; evlenmek için eğitimin uzun sürebilen yıllarının yaşanması; okumuş, avukat olabilmiş birinin cinselliği olarak yaşanabileceği yıllara kadar aşkın ve cinselliğin baskılanması, örselenmesi gerekmiştir.

Uygarlaşmış burjuva insaninin içindeki doyum erteleyici bu etiğin karşıtı “canavar" insanca olmayan toplumsal sistemin varlığını sürdürmesi açısından tehlikeli bulunan ve disiplin altında tutulması gereken işte bu "insanal doğa”dır. Kabuslar, canavarlar, hilkat garibeleri ile dolu öyküler 19. yüzyılda boşuna popülerleşmemiştir. Bu canavarlar ve hilkat garibeleri sistemin baskı altında tutmaya mecbur olduğu insanal doğamızın korkutucu görüntülere girmiş halidir. Bu öykü ve romanlara, bilinçaltına attığımız ama hiçbir zaman tam olarak yok edemediğimiz yönlerimizi ortaya koyması nedeniyle bugün de ilgi duyuyoruz. Popülerleşmiş biçimiyle bu öykülerin canavarları cezalandırıcı şekilde sona ermesi ise sırtı sıvazlanan bilinçaltımızın yeni baştan disiplin altına alınması içindir. Popüler sanat ürünleri bu nedenle iki yanlıdır: Bastırılmışın başkaldırısını yansıtır; ama aynı anda, bu başkaldırının boşunalığını göstermeyi de amaçlar.
 
Modern toplumların gündelik hayatındaki kültürel etkinlik genel anlamda popüler sanat ürünlerinin tüketimidir. Form ile içerik arasındaki diyalektik ilişkiyi düşünecek olursak, çok satsın diye basitleştirilmiş olarak yayımlanan Moby Dick’in ya da herkes tarafından kolayca anlaşılsın diye yeniden yazılan bir Marks metninin, asıllarının amaçlarından çok farklı amaçları olduğunu görürüz. Kültürün düşük beğeniye seslenen ürünlerinin halka açılmasının, halkın kültürel beğenisini zamanla yükselteceğini ileri sürenler, bu nedenle, iktisatta olduğu gibi, kültürde de "kötü paranın iyi parayı kovacağını" söyleyen Adorno'ya kulak vermelidir. Adorno'nun bu tutumu, kültürel seçkincilikle suçlanacak bir tutum hiç değildir.
 
Gündelik hayat incelemeleri bütün bu sorunları kavramamızı kolaylaştıracaktır. Gündelik hayatın etiğine boyun eğerek yaşadığımız sürece, modem toplumsal sistemlerin kendi mantıksal gerekirliklerinin niçin bizim kendi mutluluğumuz olarak görünebildiğini bize ancak bu çalışmalar açıklayacaktır. İşin zor anlaşılır önemli bir yönü olan bu düzmece mutluluğu kendi ellerimizle oluşturmamızın üzerinde son zamanlarda önemle durulmaya başlanmıştır. Toplumsal sisteme uyumdaki başarımızın derecesine bağlı olarak, unuttuğumuzu, bastırdığımızı sandığımız içimizdeki insanal doğanın bilinçaltındaki birikiminin yol açtığı ruhsal rahatsızlıkların, akıl hastalıklarının "uygarlığımızla bağlantısı" yüzyılımız başında fark edilmiştir. Bu duruma ilk kez (oldukça anlamlı olarak) sanayi toplumuna geçiş sürecinde Batının önde gelen öteki toplumları karşısında eskimiş dünyasını koruyamayan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun başkenti Viyana'da, üniversite kürsüleri dışından bir
bilim adamı olan Freud dikkat çekmiştir.
 
Kürsülerdeki bilim adamları, hastalıkların iyileştirilmesinden çok seyrinin izlenmesine, betimlenmesine önem vermekteydi. Onlar, alıştıkları toplumsal sistem yerine bir yenisinin oluşumuna yol açabilecek çalışmalar yapmaktansa, yitip giden "güzel" hayatın can sıkıntısını yaşarken, Freud yaşanan günün güzel olmayan taraflarını kavramaya yönelmiştir. Bu kavrayışla, yitip giden eskimiş hayatın yerine daha iyi ve özgür bir hayatın gelmesini, getirilmesini kolaylaştırmak istemiştir.

Freud'un insana ait olguları, insanın biyolojisi ile, insanın davranışlarını dar anlamda biyolojik çerçevede güdülerle açıkladığını söyleyenler hala var. Ancak Freud dil sürçmeleri ve şakalarla ilgili ilk tezlerinden itibaren yaptığı açıklamaların insana ilişkin, tarihsel olgular olduğunun bilincindedir. Freud'un ve Freud'u izleyenlerin açıklamaları sayesinde, Sartre'ın deyişiyle "zamanımızın hala aşılmamış ufku" olan Marksçı kuramın yeterince inceleyemediği, ama bizzat Marks tarafından "insanın gün ışığındaki hayatının ürünü" olarak nitelenen kabuslarını, düşlerini,
anlam saptırmalarını, kaçınma mekanizmalarını, saptırılmış husumetlerini, önyargılarını, yanlış özdeşleşmelerini derinlemesine anlamamız mümkün olacaktır.

İtalyan ve Alman faşizmlerinin kitlesel taban bulmadaki başarısının nedenlerini inceleyen Amerikalı yeni siyaset bilimcilerin 1976'dan bu yana belirttikleri gibi totaliter siyasi hareketlerin kadrolarının kalabalıkların yaşadığı sorunları "gündelik hayatın söylemiyle" ifade etmeleri, iktidara gelişlerinde önemli rol oynamıştır. Bu açıdan düşünürsek, magazin kültürünün, kitleler için nitelikli kültür ürünlerinin tüketicisi olma yolunda doğru atılmış bir ilk adım olduğu şeklindeki aydınlarımız arasındaki genel kabul irkiltici bir basitleştirme sayılabilir.

Bu kitapta Freudçu açıklamalar ile Marksçı açıklamaların eklemlenmesinde, daha çok Reich'in çalışmalarından yola çıkılmıştır. Reich'ın yaklaşımının önceleri Erich Fromm tarafından eleştirildiğini; sonraki yıllarda ise, Reich'in da, Fromm'un da Freud'u mekanik bir anlayışla yorumladıkları ve Freud'un açıklamalarındaki tarihsellik ve toplumsallığı mekanik ve biyolojik bir boyuta indirgedikleri için Frankfurt Okulunun üyelerince reddedildiğini biliyoruz.

Her toplumun, tıpkı her insan gibi, yaşadığı dönemi kendisi açısından betimlemesi, görmesi, kavraması gerektiğine inanıyoruz. Biz de modern çağın bu sorunlarını kendi ortamımızda ve bize özgü boyutları ile yaşamaktayız. Kendi özgül boyutlarımızı kavrayabilmemiz için modernleşme sürecinin bütün toplumsal sistemlerde yaşanan genel ve ortak yanlarını öğrenmemiz, bu genel yanların ülkeden ülkeye olduğu kadar dönemden döneme de değişiklikler gösterdiğini bilmemiz gerekmektedir.

Gündelik hayat üzerine incelemelerle, çalışmalarla tanışmamızla birlikte, yarışmacı etiği, eşitsizliği ve yabancılaşmayı kendine temel alan bugünkü toplumsal sistemlerle bütünleşmemizi, bireyleşmemizi kendi
ellerimizle engelleyişimizi daha kolay anlayabileceğiz. Kendi işleyiş etkinliğini insanın özgürlüğünden önemli sayan bugünkü toplumsal sistemlerin mantığını kavrayamadığımız sürece, insanın özgürleşmesi sorununun niçin sürekli olarak ertelendiğini de anlamamız olanaksız kalacaktır.

Gelecekteki insan hayatının farklı olabilmesi için, bugünkü hayatımızın ve bizim bu hayat içindeki davranışlarımızın daha bugünden farklılaşmaya başlaması gereklidir. Ama bu farklılık, bizi realiteye tepkimeci yanıtlar vermenin ötesine gidemeyen non-social yaratıklara da dönüştürmemelidir. Bizi mutsuz kılan verili toplumsal sistemler karşısında "toplum dışı" yaratıklara dönüşmemeliyiz. Bugünkü hayatımızı sürdürürken gelecekteki daha insanca hayatı düşlemeli, tasarlamalı ve onun gerçekleşmesi yönünde bu hayatı dönüştürmeye mecbur olan bütün toplumsal kesimlerdeki insanlarla birlikte örgün adımlar atmayı da öğrenmeliyiz.

Prof. Dr. Ünsal Oskay
.
.
.
.