18 Aralık 2013 Çarşamba

Bilge Karasu - Kısmet Büfesi

.
.
.
.

Kısmet Büfesi
Bilge Karasu

Adam Yayınları, 1982 İstanbul


7
Göz yazıları...
Resimlerinden yola çıktığım Erol Akyavaş, Turan Erol ile Ertuğrul Oğuz Fırat...

İki Kadının Işığı Gitgide Azalan Bir Resmi Üzerine Metin

12
Bekledikleri, belki de, sezdikleri ama bilmedikleri bir şey. Ancak, kaygı değil yüzlerindeki. Burası kesin. Yalın, kuru bir bekleyiş içindeler. O kadar.
Bakarsınız, bekledikleri bizizdir. Kendilerini bir resmin içinde görerek onlara varlıklarını kazandıracak olan, karanlıkta kalmış ilgimizdir, bekledikleri. Bizim karanlık güzelliğimiz, oylumumuzdur. Yani, gerçekliğimiz...

16
Oysa bütün bu sözler, resme bakan, içine kapanmağa eğilimli bir seyircini sözleri. Kendinden pay biçerek bu kadınlara yakıştırdığı duygular... Olmadı, öyle değil, şöyle demeli: Kendinden pay biçerek bu kadınları demin anlatılan duruma sokuyor. Oysa bu kadınlar, dirimle bağlantılarını göz yoluyla, kulak yoluyla kurduklarına göre, başkasının gözünden, kulağından çekinecek değiller.
1973


Ertuğrul Oğuz Fırat'ın Resimleri Üzerine Akdeniz'den Uzak Bir Metin

Kimi, kıvrılıp kıvranan, gidip dönen, yitip yinelenen çizgiyi sevdi. Birim birim çizgileri kattı birbirinin ardına önüne, sağına soluna, sonra Doğu dendi buna.
Kimi, bütün eğrileri doğrulara kapattı, boşlukları düzenledi küçükleri büyüklere yedirerek, tarttı iri ile ufağı, sonra buna dendi Batı.
O da yalan, bu da yalan, varalım biraz da biz oyalanalım.
Batıdan, Doğudan çok, çağlar var derim ben. Dünyayı, dünyanın karmaşıklığını düzene sokma, yalınlaştırma çabasının kalıptan çıkıp kalıba girdiği çağlar... Mandalalarla Michelangelo iki ayrı çaba, düzenleyici düşüncenin iki çağı; o kadar. Bu çağlar, gün gelmiş bir arada yaşanmış, gün gelmiş batınınki doğuya, doğununki batıya kaymış.

28
Kimi, okuldan yetişmedir bu ressamların. (Bir adamın, bir kentin, bir ülkenin okulundan yetişme.) Öğretilegelen, sürdürülegelen kurallara karşı çıktığı ölçüde bilincindedir onların; resimlerine bakanlara da, bu ölçüde anımsatır bu kuralları...
Kimi de kendi okulunun
daha doğrusu, okulunu kurma çabasının
yetiştirmesi. Genel kurallara, çalışa çalışa, resimlerini yapa yapa yaklaşır. Bu kurallara erişir ya da erişmez. Ama kendi yolundan sapmamağa bakar. Resminin  'ilkelliğini', 'çirkinliğini' yaşar. Yaptığı, bakılır, seyredilir resimler olmaktan çok, okunur, içinde gezilir resimlerdir. Bildiklerinizle, usunuzla yorumlanmaz bunlar; resimle sizin aranızda, olsa olsa, sezdiklerinizin, bilincin en alt katlarında gezinen imgelerin yardımıyla bir köprü kurulur; havaleli, koptu kopacak görünen bir köprü. Bu köprüden ya geçer ya geçmezsiniz. Resmi, resmi yapanı,
(resimle resmi yapanı birbirinden ayırmak çok güç, bu durumda)
kendinize yakın bulup bulmamanıza bağlı bir şey bu.

30
Bu sözlerime karşılık, herkesin yaptığı bu, herkesin yapmağa uğraştığı bu, denilebilir. Her zaman öyle değil. Fırat'ın yaptığı, aradığı, ortaklaşa kullanılan bir resim diline kendi söyleyişini getirmeğe çalışmak değil; daha çok, düşlerinin, korkularının, isteklerinin dilini oluşturmak...
'....... dil zevksizliklerini de yenilik sanmıştı.'
Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaz Yağmuru, Varlık Yay. 1955, s.26
Bir yanda bir adam var; ona göre, ataları uğraşmış uğraşmış, kendisinin bu dünyaya gelmesinden az önce, kullandıkları (şimdi de kendinin kullandığı) dili, gelişiminin en yüksek noktasına vardırmışlar. Bu kusursuz, yetkin yapının kılına bile dokunmak günah, diyen saygı dolu bir adam, bu yandaki.
Öte yanda bir başka adam; karşısına çıkan dil yeter ki alışılagelmiş ölçülere, kullanımlara, kurallara aykırı olsun, kalıplardan kaçsın, övecektir onu; değişik diyerek, yeni diyerek, değişen bir dünyada eski kalıbın işi yok diyerek...
İkisini de yermek, ikisini de övmek, kolay. Kolay olmayan, ara konumu seçmek. Nereye varıldığını anlamak, nerede durulduğunu bilmek, değişenin değerini tartabilmek (bu değerin varlığında da, yokluğunda da).
Oluşma süreci içindeki bir dili, hele kişisel bir dili çözebilmek büsbütün güç. Ama uğraşmağa değer.
İlkel, temel ya da ana imgeler... Bilimsel terimler aramayalım şimdi. Bir doğa var karşımızda. Baktıkça baktıkça bizi ürkütmeğe başlayan bir doğa; bütün karışıklığı, karanlığı, besleyiciliği, öldürücülüğü ile. İnsan, içinde erir bu doğanın; tel tel, ip ip sarmaşıklar boğazına, çevresine dolanır, bir koza gibi kapatır onu. İnsan bu kozayı delip kelebek olur çıkar mı ortalığa, köklerin boğuculuğundan kurtulur mu, bilinmez.
Kuram dediğin bir bozkırdır, dostum,
Dirimin yemyeşildir altın ağacı.


Turan Erol'un Bir Gençlik Resmi Üzerine Akdeniz'i A(r/n)ar Bir Metin

35
Yirmi yaşımın diz
boyu karlı kışında
imam efendinin orta kattaki ev
sahibi sobası üzerinde pişmiş tarhana
çorbasından sonra çıkılan
bir odada

36
Aynaya bakılarak yapılmış bir Turanresmiydi bu.
Tükenmez gençliğinde donmuş bir resim, şimdi.
Boğaziçi Üzerine Bir Ön Metin
Buna 'metin' diyorum ya, resimli bir kitabın 'yazılı yarısı', bir filmin 'söz tümleci' de diyebilirim. Derim de. B.K.
Sonra, derinden derine büyük bir uğultu duyulmuş, ortalık sallanmağa, sarsılmağa, deprenmeğe başlamış, toprak çatlamış yer yer, sonra da, korkunç gürültüler içinde göçüler olmuş, göçükler belirmiş; o göçüklerin içinde, bir anda, sular
Büyük çöküntünün
arkasından gelen korkunç su çatışmasında, biri öldürecek denli tuzlu, öbürü ölümcül tatlılıkta iki denizin çakıştığı yerde
sular kaynaşmağa başlamış
o, doğusundan batısına uzanan ormanlardan kıl kadarcık ayrımı bulunmayan, ancak, yıkılıp, göçüp, yeni oluşmuş bir denizin dibine gömülerek ortadan kalkmakla ayrı bir nitelik kazanan, o eskinin eskisi bitkisel dirim yığıntısının içinde
bir zamanlar incecik ayakların sektiği, kıvrak gövdelerin yıldırayıp gittiği, sinsi pençelerle sivri dişlerin, -hem kendi başına, bağımsız, hem birbirine bağlı, bağımlı,- fundalık, çalılık, mantarlık yerlerde, yüksek dallarda, ulu ağaç tepeleri bölgelerinde saltık egemenliklerini yürüttükleri küçük dünyanın sonunu haber veren
kof gümleme, yeri göğü oynatmış olmalı yerinden.
Yerbilim bunun doğrusunu nasıl görür, eski varlıklar biliminin bulguları bunu ne ölçüde doğrular, bir an bile düşünmeden, gözümün önünde öyle canlandırmak istiyorum doğuşunu Boğaz'ın
kayaların da, karaların da geçitlerini, yutuculuğu da,
yeyiciliği de düşündüren
Boğaz'ın
yüz binlerce yıl önce doğuşunu.
Ondan sonra da Balığın egemenliği başlamış.
...
... Sonraları, çok sonraları ise,
hem hükümdar hem uyruk, hem efendi hem köle, hem yiyen
hem yenecek
İnsan'ın egemenliği kurulabilmiş.
...
(Bir ayraç daha açmış olmak için söyleyelim; şu insanoğlundan söz etmeliyiz: hem beslenen hem besleyen insandan; gereksediği için, yemesi gerektiği için, başkalarının ne düşüneceği önemli olduğu için, öyle ya da böyle davranmak yakışık aldığı ya da almadığı için, içki içmek isteyenlerin balık da yemesi gerektiği için, loş, serin yataklarda balığın epey yarmı dokunduğu için -hoş, bunu biraz sonraya bırakalım- balığı tutan, kızartan, haşlayan, ızgarada pişiren, çiğ yiyen insanın sözünü etmeliyiz).
İnsanoğlundan söz etmeliyiz, diyorduk,
çağı, dönemi, zamanı, yılı ne olursa olsun hangi devletin, padişahın uyruğu, hangi ordunun askeri olursa olsun;
yayılışının doğrultusu, gücü, ne olursa olsun, ister öldürsün, ister yağmalasın, ister yakıp yıksın, ister kursun
hangi inanca, hangi doğruya, ya da yalana, bağlanmış olursa olsun, ister aç gözlü ister özverili, ister düşlere kapılmış ister inanmış olsun
bu kıyılarda, bu sahnede
(kuklaların hâlâ kukla kaldığı, küçücük evrenlerinden çıkacak denli şuncacık olsun büyümedikleri
kalımlı zemin perdesi üzerinde iplerin artık belli olmadığı, oyunun birkaç bin yıldır, dünya kadar, kıl kadar, değişikliklerle sürüp gittiği -sahneden başka bir seyircisi olmaksızın sürüp gittiği- bu uçsuz bucaksız sahnede)
adını sürdüren, güçlüklere göğüs gerip dayanan, serüvenlere, tehlikelere atılı atılı veren,
Balığın simgelediği,
İnsanoğlundan söz etmeliyiz.
Son yirmi beş yüzyılın kabına sığmaz genç boyları ile huysuz ya da duygun çocuklarına yaraşır efsanelerden, avalca masallardan gına getirdim artık. Salmış, sandalmış, denizciymiş, donanmalar, altın postlar, kayalar, yok daha bilmem neymiş; bunların hepsinde Boğaz
anlatanlar, bu boğazın, kocaman ama her yeri çevrili, sınırlı bir bahçeye açılan bir patikadan başka bir şey olmadığını bildikleri halde
Uçmak ya da Tamu'nun yolu olarak gözükür.



58
Arkasından da, ŞEHİR geldi kuruldu.
Yaşamanın Tanrı buyruğu olmaktan çıkıp insan ölçütlerine girdiği zaman oldu bu. Acunbetim bir yana çekilmek zorunda kalıyordu. Tarih gelip yerleşiyordu yerine. Ölüm aralıksız, durgu durak bilmeden gelecektir her yaratığın başına; önceki gibi... Ama bu yaratıkların sürekliliğini de yaratacak, sağlayacaktır bir yandan. Bu yaratıkların adı insan oldukça...


Çapavulun Çattığı Çaparız
Erol Akyavaş'ın Bir Resmi Üzerine Metin

71
Sabahın bozluğunun pembeye dönüştüğü saatte yedi diri üç ölü sıkışmış bir çukurluğa.

76
Kaçmıyor, mezarların kazılmasına yardım ediyor, ölülerin gömülmesine yardım ediyor, yabancı, üstelik düşman olduğu halde ölüler için yapılan törene, büyük bir saygıyla katılıyor, neredeyse, törenin bütün hareketlerine, sözlerine, töresine katıldığı söylenebilecek. Dilini de biraz anlıyor bu ülke adamlarının. Zaten komşular. Onlar göçebe oldukları için dil öğrenmek zorundalar biraz da. Buranın insanı ise, yabanın dilini öğrenip ne yapsın?



.
.
.
.