6 Haziran 2014 Cuma

AKP, Popülist Kültür ve Sanat

.
.


.
.


AKP, Popülist Kültür ve Sanat
Kültür Politikaları

“Türkiye’de Kültür Çatışması ve Son 10 Yılda Kültür-Sanat Politikası” t24 Yazı Dizisi



[“Muhafazakar, özellikle modern çağın insanıdır; eski, “geleneksel” denen toplumlarda “muhafazakâr” yoktur. Bunun nedeni ise çok kolay anlatılabilir: gelenek, eğer gerçekten gelenekse, zaten kendini koruyacak güce sahiptir ve insanların onu korumak, muhafaza etmek için beyinlerini zorlamaya çok ender durumlarda ihtiyaçları olur. Muhafazakârlık, ancak gelenek ortadan kalkarak tarihsel bir hayal perdesinin arkasında kaldığı andan itibaren mümkün olan duygusal bir yaşantıdır.
Muhafazakâr, geçmişe yönelik değildir, geleceğe yöneliktir: yani çocuklarım, toplumum, gelecek de benim yaşadığım gibi, benim arzuladığım gibi yaşasınlar ister. 
Bugüne kadar, geçmişin değerlerini korumak, ataların mirasını savunmak çok kolay ırkçılığa ve faşizme yol açan tutkulara dönüştüyse, bunun nedeni, bir muhafazakârın kafasındaki geleneğin büyük bir kısmının devlet, aile, vatan, ülke, millet, halk gibi göreli terkiplerden oluşmasıdır. “Yerlilik” fikri de bu terkiplerden pek bağışık değildir.” 
Ulus Baker, “Türkiye’nin “Yerlisi” Olmak”, (Hayvan Dergisi, Cilt:7, Sayı: 43, sayfa: 34-36)]


Ertuğrul Günay
Cumhuriyet olarak bir İmparatorluk artığıyız.
Biz yurttaş değiliz, tebaayız, reayayız. Bu Bizans’ta da öyleydi, Osmanlı’da da. Bu genler yaklaşık bin yıl içinde oluşuyor, öyle 50 yılda değişmiyor.
Kemalist ideolojinin tepeden inmeci bakış açısı…
Bir İmparatorluk tortusundan Cumhuriyet’e geçerken kaçınılmaz olarak bir tek tipleştirme olmuş. O dönemin koşulları içinde düşünmek lazım.
Namık Kemal, “gerçek ışık fikirlerin çarpışmasından doğar” diyor. Fikirler olacak ki çarpışsın. Kemalizm’e getirilen eleştiri de buydu. …biz’in içinde sen de varsın ben de varım.


Hilmi Yavuz
Türk modernliği birey olmayı bencillik olarak alımladı.
Mehmet Aksoy’un heykeline ucube derken sanata karşı çıkmıyor…
Sanatın, estetiğin ne olduğunun, bir toplumun hayatında ne kadar önemli olduğunun idrakinde değilseniz bu mesele sizin umurunuzda olmaz. … Böyle olunca Mehmet Aksoy’un heykeline ‘ucube diyor’ diye sanata karşı demiyeceksin, ‘sanattan anlamıyor’ diyeceksin.
…Sabanci mesela neden bir İslami Bienal yapmasın? Kendi medeniyetimize sahip çıkmıyoruz. Kendi medeniyetimizi Avrupa zannediyoruz. Mensubiyeti aidiyet zannediyoruz.
Bir resme, bir nü’ye sadece ‘bunun mahrem yerleri açık’ diye bakılır ve örtülmeye kalkılırsa bu, bunu yapan kişinin sanatın s’sinden anlamadığını gösterir. Sanata karşı değiller, sanatı anlamıyorlar. Anlamadıkları için karşı gibi görüyoruz biz. Sanata ahlak, hukuk, din gibi sanat ve estetik dışı kriterlerle bakmak demek o işten anlamamak demektir.
İslam’a iki şekilde yaklaşım mümkündür. Bir, bilgi objesi olarak, iki, inanç objesi olarak. Katolikler kilisede haç önünde istavroz çıkartır değil mi? İçinde haç veya dini sembol olan bir tabloyu siz bir müzede sergilersiniz ve kimse o tablonun önünde istavroz çıkarmaz. Çünkü bağlam ve mekan değişince objenin alımlanması değişir. Bunlar kendi medeniyetlerinin bilincinde değiller. Bilincinden geçtim, hassasiyetinde değiller.


Serhan Ada
Sivil toplum belirli bir kitlenin ekonomik ve sosyal çıkarları peşinde çıkan örgütler anlamına gelmiyor. Sivil toplum anayasada olmayan ve sadece bu nedenle korunması gereken her şey demektir.
… içerik üretmeyen bir aydın problemi var bu ülkede. Hep gazete yazısı, gazete demeci, televizyon konuşması düzleminde kalıyor.
… bizim aramızda daha iyi beyinler var. ‘Bunlar sadece oturur, eleştirirler’ algısını tersine çevirmemiz lazım.
Bugün kültüre dair vizyon, Mehmet Akif Ersoy’da donmuş gibi duruyor. Hatta Sezai Karakoç’a, Beşir Ayvazoğlu’na kadar bile uzanamıyor çünkü kucaklayıcı değil, topyekûn bir vizyon değil.
… kültürde çok hızlı bir biçimde zemin kaybediyoruz.


Yüksel Taşkın
AKP, Milli Görüş ile hesaplaşmasını tam anlamıyla yapmış değil. Erdoğan’da  hem Milli Görüş hem de biraz Nakşiliğin izlerini görüyoruz.
Milliyetçi muhafazakarlık Soğuk Savaş sonrası etkisini yitirdi. Muhafazakarlık da milliyetçilikten koptu ve İslamcılık’a yaklaştı. 1980 sonrasında İslamcı bir kuşak oluştu. Bu kuşak zaman içinde özgüven kazandı. Postmodernizm’den de etkilenmeyle çağdaş literatürü, Marks’ı bilen, İran Devrimi’ne sempati duyan,  ekolojik hareketle, feminizmle temas etmek için hamlelerde bulunan bir kuşak olarak dikkat çekti.
Ancak bu kuşağın canlı bir edebiyat veya sanat üretimi olamadığını görüyoruz. Kendi varoluş çelişkilerini rahatlıkla edebiyata, sanata yansıtamadılar. İslamcılık üzerinden bir şey kuramayınca da dönüp dolaşıp muhafazakarlığa geldiler.
Muhafazakar sanat diye bir şey olamaz. Devlet bu alana çok fazla yatırım niyetinde olabilir ama her şeyden önce böyle bir alan yaratmak çok zor. Her şeyden önce çağımız  rölativizasyon (görecelilik) çağı. Yaklaşık iki binden fazla dinin olduğu bir dünyadan bahsediyoruz. İnsan nereye giderse gitsin kendisi kadar inançlı başkalarının olduğunu da görüyor. İnsanlar artık herhangi bir ideolojiye bağlanmak istemiyor. Çünkü hepsi rölatif geliyor. Hayatın barındırdığı çelişkileri yakalayamıyor muhafazakar sanat iddiası.
Türkiye’de şu anda etkili olan bütün siyasi akımların kadroları aslında taşralıdır. Kemalist elitler de taşralıdır. Tamamen göç üzerine kurulan bir toplum burası. … Şimdi ise kendilerini Osmanlı üzerinden soylulaştırma çabası var.
Kozmopolit Osmanlı tarihçiliği bugünkü zihniyete çok ağır geliyor. İktidarın kafasındaki Müslüman-Osmanlı ile çelişen çok fazla şey var çünkü. … AKP, Osmanlı’yı Müslüman Türk unsurun hakim olduğu bir yapı olarak algılıyor giderek, ki bu Milli Görüş’ün de durduğu noktadır. Bu anlamda AKP, Osmanlıyı Türk-İslam hakimiyetine indirgiyor. Oysa Osmanlı’da hanedan mensuplarının hiçbiri, Cem Sultan dışında, Hac’a gitmemiştir. … kurgusallığın çok yüksek olduğu bir söylem bu.
Bu söylem çerçevesinde, Osmanlı’nın Araplarla çok kuvvetli bir ilişki kurduğu söyleniyor ama aslında böyle bir şey de yok. Osmanlı’nın Ortadoğu ile ilişkileri çok zayıf aslında. Osmanlı için varsa yoksa İstanbul, Bursa, Balkanlar ve İzmir. Anadolu’nun büyük bir kısmı bir tahıl deposu Osmanlı için. Dönüp bakmıyorlar bile.
Yüzde 75’i şehirde yaşayan bir toplumuz artık. Bu bir şehir tecrübesine dönüşüyor. Bir dönem Boğaziçi Üniversitesi’ne gelen taşralı, mütevazı ailelerin çocukları arasında Nuri Bilge Ceylan, Derviş Zaim, Emin Alper gibi isimler vardı. Bu çocuklar kendi deneyimlerinden yola çıkarak çok güzel işler yaptılar. Şimdi bu sıçramayı yapacak olan çocuklar da böyle deneyimler biriktiriyor. Ama bu muhafazakarlık kalıbı içinde olmayacaktır sanıyorum.
Sağ kesim kapitalizmin derinleşmesinde kendini hiç eleştirmez, kendini sorgulamaz ve onun kültürel sonuçlarına odaklanır.  Siz bu süreç sayesinde zenginleşiyorsunuz ama bunun sadece kültürel sonuçlarını mesele ediyorsunuz. Bu sonuçlara dair ah, vah ediyorsunuz. Ancak bu kapitalistleşme süreciyle sizin gönüllü bağınızın sonuçları. Bu ANAP döneminde de böyleydi, Adalet Partisi döneminde de. Bunun hala çok az sorgulandığını düşünüyorum.


Yüksel Taşkın’ın diğer yazıları
… hükümet meseleler üzerinde uzun düşünmüyor, …Konuyu bilenlerle konuşulmuyor.
Dinsel milliyetçilik nedir? Osmanlı ile Ortadoğu’nun çok sıcak ve güçlü ilişkileri olduğuna ve bunun Cumhuriyet’le kesildiğine dair bir kurgusu var bu bakışın. Dolayısıyla Osmanlı’nın İslam dünyasının koruyucusu ve hamisi olduğu iddiası var. Ve bu koruyuculuk rolü üzerinden kurulan bir hiyerarşik ilişki var. Ama bu kurgu doğru değil. Bu bir icat! Nasıl icat? Kurgudaki gibi, Osmanlı’nın Araplarla kültürel bir alışverişi yok ki! Osmanlı’da 215 vezir var. Bunların ancak üçü Arap’tır. Bu vezirlerden 78’i Türk, 30’u Arnavut. Osmanlı’nın ulema hiyerarşisinde de Arap medreselerinden gelen insan yok. Hukukçular hep İstanbullu. Ayrıca Arap paşaların Osmanlı ordusunda bir yeri yok. … Ne askeri olarak, ne dini olarak, ne de yönetimsel olarak Osmanlı, Arap’tan besleniyor. … Ama AK Parti’nin kurgusunda, Araplarla sıkı ilişkilerin Cumhuriyet’le kesildiğine ve şimdi AK Parti’nin bu ilişkiyi tamir ettiğine dair gerçek hayatta karşılığı olmayan bir söylem var.
… Kemalistlerin çok eleştirilen toplum mühendisliğine benziyor [AK Parti’nin şu anki tavırları].
… dinci Kemalizm bu. Toplumu sorun olarak görmek ve en ufak bir eylemde insanları şiddetle bastırmak, onlara şekil vermeye çalışmak bu!
… son derece otoriter, sekter ve dayatmacı…
… AK Parti merkez partisi değil. O, muhafazakar popülist bir parti. Popülizm yaptıkça ve kültürel değerler üzerinden kendini var ettikçe merkez partisi olamayacak.
… seküler milliyetçilik, yani ulusalcılık
Demokrasi, muhalefetin rahatlıkla örgütlenip varlığını devam ettirebildiği rejimdir.
Ben ev de istiyorum, yurtdışını da görmek istiyorum. İnanç değerleri üzerinden dünya nimetlerinden yararlanmak istiyorum.
İslam ve demokrasi bir arada elbette mümkündür ama o kadar fazla çıkar ilişkisi var ki…


Cem Mansur
2012 Şehir Tiyatroları yönetmelik değişikliği… Erdoğan, “Aydın despotizmi ve kibri…”, “Soruyorum siz kimsiniz? Bu ülkede sanat sizin tekelinizde mi? Geçti o günler. Artık despot aydın tavrıyla parmağınızı sallayarak bu milleti aşağılama dönemi geride kaldı.”
… tarafların birbirinin varlığını meşru görmemesi
(devlete bağlı sanat kurumlarında yapılmak istenen revizyonun) … bir kalite kontrol sistemi getirmek ve bu kurumları partizanlıktan uzaklaştırmakla olabileceği görüşünde.
… kültür sanat kurumlarının kuruluşu zaten başta yukardan gelen, empoze edilen bir şey. … öyle olmasa hiç olmayacaklardı.
Bizim dünya dilinden konuşabileceğimizi göstermeye fırsat tanıyan bu kurumlar…
bu kurumlarda bir kalite kontrol yok. İnsanlar çalsın çalmasın devlet memuru statüsünde kalmaya devam ediyor.


Hasan Bülent Kahraman
Türkiye radikal modernleşme anlayışından vazgeçiyor.
Biz Fransız tarzı bir modernleşme anlayışı içindeydik şimdi daha Anglo Sakson, daha Amerikan tarzı bir demokrasiye geçiyoruz. … AİHM bile diyor ki yüzde 99’u  Müslüman bir ülkede İslami sembollerin kullanılışı ile yüzde 5’i Müslüman olan bir toplumun bu sembolleri kullanması arasında fark vardır”. Bu önemli bir farktır üstelik.
'Devletin kültür politikası, devletin bir kültür politikası olmayacağını söyleyen politikadır'
Dünyanın her yerinde kültür ikiye ayrılır. Bir popüler kültür vardır, bir de yüksek kültür vardır.


Mustafa İsen
2012 yılında verdiği bir konferansta ‘Muhafazakar sanatın normlarını oluşturmanın’ gerekliliğinden söz ederek tartışma başlatan Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Mustafa İsen
…dünyadaki gelişmelere baktığımız zaman kültür ve sanat faaliyetleri siyasi faaliyetlerin biraz gerisinden gelir. Bu dünyanın her yerinde böyledir. İhtiyaçlar Teorisi’ni biliyorsunuz. İbn-i Haldun’un belirttiği gibi bizim kültürümüzde çok güzel bir karşılığı var. İnsanların yemek, içmek, barınmak gibi ihtiyaçları vardır. Bir de onun üstüne bir kategori koyarak “Kemali İhtiyaçlar’’dan bahsediyor İbn-i Haldun.
Günümüzde artık Anadolu insanının da kültür-sanat beklentileri var.
…büyük usta  Itri’nin klasik bir örnek olarak işlevini sürdüreceğini söyleyebiliriz.  Ama onun da görevini tamamladığı kanaatindeyim. … geçmiş birikimden ilham alan ama çağın teknolojisiyle bütünleşmiş eserler bekliyorum.
2013, 29 Ekim, ışık ve ses gösterisi… teknolojiyle sunulduğunda önemli bir görsel şölen
… eski muhteşem ürünler.. ilham.. çağın beklentilerini iyi okuyup yeniden üretilmesi...
Bu toplum bir İmparatorluk kültüründen geliyor. hoşgörü
Devlet Tiyatroları’na telkinde bulunduk, Necip Fazıl oyunu konmadı, direndiler, ısrarla Nazım Hikmet koydular, bir şey demedik…
2004 yılında ‘kültür girişimciliği’ alanında dünyanın en ileri yasalarını çıkarttık. … elektrik giderleri, SSK giderleri indirimi, kimse başvurmadı.
Son beş yılda İstanbul’da konser salonları yapıldı.
Anadolu’da küçük ölçekli sanat merkezleri kurmak…
… devletin bir kültür politikası telkin etmek yerine bir ortam oluşturması gerektiğini düşünüyorum.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin İSMEK projesi…
Anadolu’daki kültür sanat faaliyetleri İstanbul’un yansıması (İstanbul model alınarak… buralarda da bir gelişim başlayacaktır.
İstanbul’da saray, Anadolu’da Ağa konakları, Beylerbeyileri, Akıncı Beyleri… (hamilik)


Ömer Madra
(Gezi olaylarının kökeni:) Çok yakın geçmişe bakılacak olursa, toplumda tabandan yükselen bu demokratik talepler dalgasının başlangıç noktasını ben 1999 Gölcük Depremi’ne bağlama eğilimindeyim. … Devlet, sivil kurtarma ekibi AKUT’un çekilmesini istedi. Ama 140’a yakın sivil toplum kuruluşu gazetelere verdikleri ilanda “Hayır biz buradayız, bize danışmadan kendi kadermizi belirleyemezsiniz” diyerek AKUT’un deprem bölgesinde kalmasını sağladı.
…ikinci dönüm noktasıysa Hrant Dink’ti. En az 150-200 bin kişinin katıldığı yürüyüş…
küresel iklim meselesi
büyüme ideolojisi (doğanın kaynaklarını tüketmek ve ne pahasına olursa olsun büyümek…)


Cihan Aktaş
Bu ülkede bir toplumu kilitleyen, geriye bakmasına ve geleceği görmesine izin vermeyen bir Harf Devrimi yaşandı.
Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, hatta Tarık Buğra gibi edebiyatçılar yok sayılıyordu.
İslami kesimdeki entelektüel ve sanatsal potansiyel, kalkınmacı retoriğin yerleşmesi için siyasete ve bürokrasiye kanalize oldu. Edebiyata, sanata yoğunlaşmış isimler siyaset alanına yöneldiler. Mesela sinema ve roman enerjisi danışmanlıklar alanında sönümlendi. 
Neo-liberal politikalar ve söylemle bütünleşen kalkınmacı durumun kaçınılmaz olarak ortaya koyduğu bir şey bu. Bunun bilinçli, programlı bir şekilde gerçekleştiğini düşünmüyorum. Bir hazırlıksız yakalanma, kervanın yolda düzülmesi sorunudur söz konusu olan. … Öte yandan askeri vesayetin ortadan kaldırılması, Kemalizm’in sorgulanabilir hale gelmesi, önceki siyasal baskıları yaşamış ve bedeller ödemiş kesimler için çok fazla şey ifade ediyor.
(Mütedeyyin insanlar Gezi olaylarındaki insanlar çevreye, yeşile, betonlaşmaya başkaldırınca şaşırmışlar, nasıl olur, biz de bunları savunuyorduk, şimdi onlar bunları nasıl sahiplenebilir!, demişler)
Cumhuriyet geleneğinde olduğu gibi tiyatroyu bir mabet olarak görürseniz kendi aranızda oynayıp, şikayet etmeyi sürdürürsünüz.
Tiyatrocu halkı tiyatroya çekmek yerine devletin karizmasını, otoritesini kullanarak bir varlık oluşturmaya alışmış. Bunun nasıl değişeceğini sorgulamak yerine devleti suçlamak yoluna gitmeyi yeğlemek de işin kolayına kaçmaktır.
Şimdilerde kamusal alan sorunu -başörtüsü bağlamında- çözümlenmekte, özellikle kadınlar artık hayallerini kısıtlamak, birikimlerini depoya kaldırmak zorunda duymayacak kendilerini. Müslüman kesim artık daha fazla seyahat ediyor, çoklu karşılaşmalar her zamankine göre daha olağan, yaygın. Bundan böyle farklı katman ve bağlamlarda sağlanan birikim ve tecrübelerin Müslümanca duyarlık sahibi  sanatçı ve edebiyatçıların eserlerine yansıması beklenebilir sanıyorum.
geleneksel sanatların çağın ruhuna uygun bir şekilde yeniden yorumlanması daha hayatın içinde olmayı gerektiren üst bir çabaya ihtiyaç duyuyor. … Teşvik edici ortamlardan yoksunluk, bu sanatsal üretimlerin açan ve geliştiren teknik ve araçlardan yoksunluğu anlamına da geliyor.
İranlı sinemacılar, devlet destek sunduğu ve halk yeni sinema alanında bir potansiyel olarak kabul gördüğü için de başarılı oldu. Sanat özellikle uzmanlara terk edilmesi gereken bir alan değildir. Ayrıca sanatın doğduğu yer de galeriler ve müzayede mekanları değildir. Oligarşi sanatı biriktirip yönetmek ister, oysa bu şekilde bir yönlendirme sanatın doğasına aykırı. İran’da 1960’larda solcu aydınlar bir araya gelip hafız okumaları yapıyorlardı. Siz aynı yıllarda solcu aydınların bir araya gelip Mevlana okumaları yapabileceğini düşünebiliyor musunuz? Neticede geleneksel mirastan yararlanarak yeni eserler ortaya koyan Erol Akyavaş, Nuri İyem, Burhan Doğançay, Mehmet Atak (Şu sıra Su TV'de OTEKİLEŞTİR-ME adlı çok ilginç, çok cesur bir program hazırlıyor ve sunuyor. Partneri başörtülü bir hanım. Milletvekilleriyle eşçinselleri, başörtülüleri, mevsimlik tarım işçilerini, anarşistleri, polis kurbanlarını, Kürtleri, Musevileri, Alevileri, TMK Mağduru Çocukları bir araya getiriyor - wikipedia) gibi sanatçılar, oligarşik tasniflerin ötesinde bir mevcudiyet ortaya koymuş sanatçılar.
Kültür ve sanatın doğaçlama, kendi yağında kavrulmayla olası, amatörce gerçekleşen ve olsa olsa İSMEK kurslarıyla tanımlanan bir destek bulan alanlar olarak belirlenmesi…
… “roman bizim geleneğimize uygun bir edebi tür müdür?” … Turgut Cansever gibi bir sanatçı düşünürün bile roman türünden söz ederken, “gizli telkin aletidir, dolayısıyla ahlak dışıdır” dediğini okuyabiliyoruz.
Günümüzde güncel sanat veya kavramsal sanat aslında kaybedilen, göz ardı edilen değerleri yeniden algılama ve tanımlama ihtiyacıyla ortaya çıkıyor. İnsan ilişkilerinde yitirilen ne ise onu kazanmaya dönük performanslara yöneliyor sanat. Sanat artık galerilere ve duvarlardaki çerçevelere sığmıyor. Dadaizm, bir yeniden başlama, asıl soruyu görmek üzere şaşırtacak bir şeyler söyleme ihtiyacını yansıtır. … Sanatta hangi açıdan bir varlığa sahiptik ya da değildik,  ne yoktu, var ya da yok olduğu için ne eksildi ve biz neleri yitirdik gibi soruları sorma zamanını kaçırmamak gerek.


Murat Belge
Her şeyden önce sanatın kendisi muhafazakar olamaz. İdeoloji muhafazakar olur. Muhafazakar ideolojileri olan insanlar sanatla ilgilenebilir ve gayet iyi ürünler verebilir ama sanat muhafazakar olmaz.
Osmanlı Batılılaşmaya başladığında, Tanzimat’ta örneğin, temkinli bir gidiş vardı. Cumhuriyet’te bu gidiş terk edildi.
Türkiye’de sınıf farkının Batı’da olduğu gibi sınıflarla değil, eğitimle oluştuğunu söylerler.


Besim Dellaoğlu (Sosyolog Prof.)
Muhafazakâr kesimin güncel sorunlar karşısında Kemalistlerle aynı hataya düştüğünü savunan Dellaloğlu, "Kemalizm geleneği reddetmişti, muhafazakârlar ise sadece gelenek diyorlar. Ancak gelenekle tek başına bir şey çözemezsiniz" diyor.
Bizde ise modernlikle ilişki kurma ihtiyacı, ‘’Batı’nın eğitimini alalım, topunu tüfeğini alalım”dan başlayarak Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet gibi değişik dönemlerde Batı ile bir düzenli ilişki kurma biçimine dönüşmüştür. Batı’da modernleşme toplumsal bir süreç olarak yaşanırken bizde siyasal bir proje olmuştur.
Biz modernliği Batı’dan hazır bir kalıp olarak almışız, içeride zihnen üretmemişiz. Bu nedenle bu ülkenin modernleşmesi bir tür kendimiz olmaktan utanmanın hikayesidir aslında. Ahmet Hamdi Tanpınar, buna tam bu kelimelerle olmasa bile, “kendi şehrimizde turist gibi yaşamak‘’ diyor.
Yaşadığımız bu çatışma ile paralel bir başka şey de şu; Türkiye kamusallaşıyor aslında. Bu bir açıdan iyi bir şey. Müslümanlık kamusallaşıyor, Kürtlük, Alevilik kamusallaşıyor, gay’lik kamusallaşıyor. Zaten kriz dediğimiz de böyle oluşuyor. Kamusallaşma bu filtreleri, ya da vesayet dediğimiz şeyi çatlatıyor.
Ortalama bir Kemalist için Tayyip Erdoğan meşru değil, ortalama bir Müslüman için ise diğer taraf meşru değil. İnsan meşru görmediği her şeyi vebal görebilir. Dolayısıyla burada demokratik bir zihniyet oluşamıyor.
Ahmet Hamdi Tanpınar “Nesillerin üst üste okuduğu beş kitap yoktur Türkiye’de’’ diyor, bunu daha yatay söylersek değişik kesimlerin okuduğu ortak beş kitap yoktur bu toplumda.
Türkiye’de 80’lere dek çok ciddi bir sol hegemonya vardı kültür dünyasında. Sol, politik olarak iktidarda değildi ama zihinsel anlamda egemendi.
Biz kendimiz olmadıkça Koca Sinan da klasik olmayacak.


Beral Madra
Beral Madra,  devletin kültür politikasının 1980’lerden günümüze küresel kültür sanayisinin gereklerine göre değil; siyasal ve yerel ideolojik çıkarlara göre yapılandırıldığını; yaratıcı insana değil; bina ve etkinliğe yatırım yapıldığını söylüyor.
Guy Debord ‘Modern endüstriye dayanan toplum, rastlantısal ya da yüzeysel olarak gösterisel değil, temelde gösteri yanlısıdır. Hakim iktisadın imajı olan gösteride amaç hiçbir şey, gelişme ise her şeydir. Gösteri, kendinden başka hiçbir şeye varmak istemez’’ der.
Biz hala 1800’lerde başlamış olan modernizmi yaşamaktayız ve Türkiye’de modernizm kendisini henüz tamamlamamış vaziyette.
Görsel kültür içinde de tüketim kültürünün hakimiyeti var. Yani siz ne kadar muhafazakarlığı getirmeye çalışırsanız çalışın,  görsel kültürde görünen her şey onun tersine işliyor. Tüketim sizin koyduğunuz ahlakın çerçevesine sığmıyor. Tüketim cinsel güçlendiricilerden tutun, kadın-erkek iç çamaşırına bedeni kullanıyor, insanı fetiş haline getiriyor. İnsanın görsel kültürde fetiş olmaması diye bir ihtimal yok artık. En basitinden, tüketim sistemi - muhafazakar yaşama kendini adamış olmasına karşın - tesettürlü kadın imgelerini kentin her tarafında reklam panolarında teşhir ediyor.
Bir kere, Osmanlı’dan başlayan oldukça erken olduğunu kabul etmemiz gereken bir modern sanat serüveni var. Bu, Güzel Sanatlar Akademisi’nin (Sanayi-i Nefise Mektebi) 1882’de açılmasından itibaren görsel kültürün modernist kurallar çerçevesinde Osmanlı toplumuna sunulması anlamına geliyor. Orada bir muhafazakârlık kırılmıştır zaten. Buraya fotoğrafın  yani mekanik ve çoğaltılabilir görsel temsiliyetin de Osmanlı’ya girmesini eklemek gerekiyor.
1980’lerde ise artık sanatın kendine özgü muhafazakarlığı da kırılmaya başlıyor.  Kavramsal sanat, minimal sanat, yerleştirmeler ortaya çıkıyor. 1990’lar ve 2000’lerde ise tümüyle devlet ideolojisine, neo-kapitalizme ve toplumsal muhafazakarlığa muhalif ve köktenci eleştirel bir sanat üretimi söz konusu.
… ‘Osmanlı motiflerine geri dönelim’ muhafazakarlığı. Ancak burada şöyle bir paradoks var. Yeni Osmanlıyım diyerek bir siyaset ve kültür politikası yürütüyorsun yani belleğe sahip çıkmak istiyorsun fakat belleğin ne olduğunu bilmiyorsun. Belleği bilmeyince bugün sanatı el sanatlarından veya minyatürden ibaret sanmak gibi büyük bir çelişki ortaya çıkıyor.
Bugünkü hükümetin zihin ve bilgi yapısı Osmanlı’nın çok altında.
… Akyavaş’ın hatlı resimleri, Doğançay’ın camili kolajı muhafazakar kesim olduğu söylenen kesim tarafından satın alındı. Geçen yıl ALLART adı altında muhafazakar kesimin talebini karşılaması beklenen bir sanat-el sanatları fuarı bile yapıldı.  Türkiye’de muhafazakar veya liberal, küçük bir grup insanın arasında dönen ve son derece bilinçsiz bir koleksiyonculuk var. Şimdi, resim satın alan bir muhafazakarın kriterlerine bakalım; bu kişi genellikle yağlıboya yapılmış, modernist ve piyasa değeri olan resim satın alıyor [arsa alır gibi]. Koleksiyonculuk  bu değil. Bu, parasını sanat yapıtıyla değerlendirmek ve iş dünyasında farklı bir konuma geçmek gibi yan bir uğraş aslında.
Bir kere hiç kimseye danışılmadan plastik sanatlar diye bir terim kullanılıyor. Böyle bir terim yok artık.  Plastik sanatlar ya da plastic arts diye bir şey dünyada kullanılmıyor. Küresel terimlerle konuşmak zorundayız. Burada çağdaş sanat, güncel sanat veya daha doğrusu görsel sanatlar demesi gerekir.
Dünya terminolojisinde kültürel yozlaşma  ‘Tüketim kültürünün, kültürün tüm katmanlarına egemen olması’ anlamına geliyor.
Günümüzün sanat ve kültür alanı “uzmanlıklar” alanıdır;  özellikle görsel sanatlar alanının, sosyoloji, ekonomi,  tarih, felsefe gibi uzmanlık, bilgi ve eğitim gerektiren bir alan olduğunun bilincinde olmayan insanlar bugün karar odaklarında yer alıyor.
Gerek devlet gerekse özel sektör, sanatçıya bazı kurallar koyuyor ki, bu günümüzde bireysel, özgür, eleştirel ve sübjektif olan sanat üretiminin karakterine uymuyor. Günümüz sanatı yerel ve küresel toplumlara hitap ediyor ve o yönde yapılandırılması gerekiyor.
Türkiye’de disiplinlerarası daynışma yok, herkes ayrı ayrı çalışıyor. Bu yüzden de birlikte adım atılamıyor.


Cem Erciyes
Sonuçta yine devlet eliyle yapılan bir sanat olur bu. Kültürün kendiliğindenliğine müdahale etmek büyük bir suçtur aslında.
(iyi sanatın önüne ideoloji mi geçiyor?): Geçsin isteniyor ama olmuyor. Örneğin plastik sanatlarda geleneksel resim gibi bir şeyi yapamazsın. Geleneksel sanatların da günümüzdeki etkinliği sınırlı. Bugünün hayatına ebru veya hat yeterince karşılık veremiyor. İlle de geleneksel bir şeyler olsun diye bu sanatları alıp farklı bir noktaya taşımak, çağdaş sanatın bir parçası yapmak da mümkün olmuyor.
Türkiye’de toplumun Cumhuriyet’in Batılılaşma hareketi ile son derece koşut bir kültür hayatı oldu. Devlet kültür kurumlarını bu ideolojiyle kurdu. Bu ideoloji o kadar belirleyici oldu ki, bugün bile sanat ve kültür insanları yeni Türk batılılaşmasına ve Cumhuriyetin ilkelerine bağlıdırlar, hatta en muhalif solcular bile.
… Atatürk’ün kurduğu Resim Heykel Müzesi sekiz yıldır kapalı.
Almanya’da örneğin, orta sınıfın tiyatroya gitmesi sıradan bir şeydir. İngiltere’de mesela bir büyük sergi açılışında orta sınıf orada olmak ister. Bizde ise böyle bir ruh olmadı hiçbir zaman, kodlarımızda olmadı.
O eski Cumhuriyet baloları, piyano çalan öğretmenler, keman çalan öğrenciler’ anlatıları Tek Parti yıllarına ait daha çok
Artık bugün burjuvalar İstanbullulaşmak zorunda değil çünkü burjuva artık Anadolu kökenli burjuva zaten.


Tanıl Bora
Ben AKP’yi ‘liberal muhafazakar’ olarak tanımlamak gerektiğini düşünüyorum…
… piyasacılık ya da kültürü daha çok endüstri olarak düşünen bir bakış açısı…
… AKP’nin … en zayıf olduğu alanın kültür olduğunu söyleyebiliriz. Entelektüel ve kültürel alanda aslında çok zayıflar. Bu eksiklik bu alanı küçümseyen, ‘anti entelektüalist’ diyebileceğimiz bir bakışla da örtülüyor. Entelektüalizmi süslü ve hayata değmeyen birtakım soyut meşgaleler olarak küçümseyen bir sağcılık dili hep olagelmiştir zaten…
Kemalistlerin penceresinden daha başka bir gözle görmemiz gereken, onların o elitist beyaz Türk ruhunu paylaşmaksızın bizim de görebileceğimiz bir problem kuşkusuz var ama bunun çözümü yine elitist bir yüksek kültürcülük olmamalı.
Bu insanlar şimdi makale değil think-tank kuruluşları için raporlar yazıyorlar.
Hakkaniyet icabı belki şunu da söylemek lazım; genel olarak entelektüel olanın çok fazla medya odaklı hale gelmesi, fikrin yerini kanaatin alması, köşe yazısının en yüksek yazı formu olarak kabul edilmesi sadece bu iktidarla, sağcılar veya İslamcılarla ilgili değil, bu zamanın ruhu ile ilgili olan bir problem aynı zamanda. Nasıl kapitalizmi AKP icat etmediyse sözünü ettiğim bu genel eğilimi de onlar yaratmadı. Ama onların zamanın ruhuna bilhassa uygun olmaları gibi bir gerçek var.
…Türkiye’nin gecikmiş bir modernleşme deneyimi yaşaması … Türkiye’nin modernleşmesi geç yaşanmıştır, bu yüzden Türkiye’nin toplumsal şuur altında çok güçlü bir acilcilik vardır.
… bir rövanşizm kaygısı…
‘Paranoyak olmanız takip edilmediğiniz anlamına gelmez’.
Bu iki farklı dünyanın birbirine hiç mi geçişliliği yok? Tabii ki var. … Bizim bunun yollarını bulmak, geçiş kapıları açmak ve onları politize etmekle ilgili bir sorunumuz olduğunu düşünüyorum.


.
.
.
.