27 Haziran 2014 Cuma

Howard S. Becker - Sanat Dünyaları

.
.
.
.



.
.
.
.

Sanat Dünyaları  (1982) (1978-79)

Howard S. Becker

(Çev. Evren Yılmaz), Ayrıntı Yayınları 2013 İstanbul


“Leppert'e göre teamül,
herhangi bir işi toplumun onay verdiği
belli bir tarzda yaparken izlenen yoldur. (eğilim)” (Tekiner, 20)


11
… soracağınız türde soruların ve uğraşacağınız türde meselelerin ampirik temelli bir araştırması…

12
… kafamdaki fikirler, bir vaka incelemesinden çok, karşılaştırmalı bir çalışmaya uygundu…

Farklı bir şey yapmak, yeni bir çalışma alanına girmek istiyordum. Sanat sosyolojisinin yeterince gelişmemiş bir alan olduğunu düşünüyordum. … … Avrupalı düşünürlerin kitapları gibi (örneğin Goldman, 1965) felsefi, estetiğin klasik sorunlarıyla meşgul, sanatsal değer yargıları gibi şeylerle ilgiliydiler … az miktardaki çalışma ise genellikle oldukça nicelikseldi ve sanatsal faaliyetin örgütlenmesiyle ilgilenmiyordu.

14
Bir şeyi araştırmaya başladığımda bana yol gösteren temel prensiplerin en önemli üç tanesi şunlardır: 1. Sosyolojinin konusunun insanların şeyleri birlikte nasıl yaptığı (kolektif faaliyet) olduğunu belirten prensip. … 2. Pek çok açıdan benzer görünen ancak tam da aynı olmayan başka bir vakaya bakarak, bir vaka hakkında bazı şeyler keşfedebileceğinizi belirten karşılaştırma prensibi [Bourdieu karşılaştırılan vakalardan birinin uzak, diğerinin yakın bir tarihten seçilmesini de önererek zaman farkını da işin içine katıyor!]. Bu tür iki veya üç vakayı yan yana koymak aynı olguların -aynı kolektif faaliyet biçimleri, aynı süreçler- farklı mekânlarda farklı biçimler aldığını, bu farklılıkların neye bağlı olduğunu ve sonuçlarının nasıl değişiklik gösterdiğini görmenizi sağlar. 3. Hiçbir şeyin bir anda olmadığını, her şeyin aşamalar halinde olduğunu, önce bir adım, sonra başka bir adım, sonra bir başkası derken bunun sürekli devam ettiğini belirten süreç prensibi.

16
Belirli bir malzemeyle çalışmaya alışan sanatçıların bu malzemeye bağımlı hale gelebilecekleri…

18
… “kolektif eylem” ve “gelenek” aynı şeydi…

19
Mesele sanat olunca … (rol dağıtımı) araştırmak istediğim olay veya nesneye katkıda bulunduğu söylenebilecek (hatta söylenemeyecek) herkesin listesini yaparım.

21
… kapsamlı incelemeler, yayıncıların yayımladıkları eserlere önemli ölçüde müdahale ettiklerini ortaya koydu.
22
karşılaştırma prensibi

… sanat sosyolojisi üzerine bir ders vermeye başladım. (23) Örnekleri biriktirdikçe karşılaştırdım, derste anlattım ve onları bir arada tutabilecek bir çerçeve yarattım…

23
Genelleştirmeler peşinde değilim, karmaşıklığı görmek istiyordum. Genelleştirmelerim, daha ziyade, neyin mümkün olduğu, sanatsal faaliyet üzerine yapılan bir incelemede neyin araştırmaya değer olduğu hakkında olacaktı. Böylelikle, özünde, sadece ne zaman bitireceğime karar vermem gerekiyordu.

24
Bana göre kuram bir konuyu incelerken bana neyi araştırmam gerektiğini söyleyen az çok tutarlı fikirler dizisidir...

28
(sanat dünyası) Ben bu terimi daha teknik biçimde, şeyleri yapmanın daha geleneksel yöntemlerinin ortak bilgisi sayesinde işbirliği faaliyetleri düzenlenen bir insan ağını belirtmek için kullandım.

29
(rock'n roll akorlarını Mozart'ın eserleri kadar ciddiyetle tartıştım) Bu karşılaştırmaları uygunsuz bulan okurlara, analizin prensibinin estetikle değil, toplumsal örgütlenmeyle ilgili olduğunu hatırlatırım. (sanat sosyolojisi değil, sanat meslekleri sosyolojisi)


1. Sanat Dünyaları ve Ortaklaşa Faaliyet

36
Pek çok sanat sosyoloğu estetik yargılar üretmeyi kendilerine vazife edinse de sosyolojik yaklaşım bu değildir.

37
Eserin üretiliş biçimiyle niteliği arasında zorunlu bir ilişki yoktur. Her bir üretim biçimi bazı sanatçılarda iyi sonuçlar verirken bazılarında vermez; her bir üretim biçimiyle her kalitede -kalite nasıl tanımlanıyorsa- eser üretilebilir.

39
... insanlar bunu yapmalıdır, devlet şunu yapmamalıdır. Kim diyor bunu? İnsanlar neden bunları yapmak zorunda olsunlar? ... Nasıl başladığımı hatırlayalım: "Herhangi bir sanat eserinin sonuçta olduğu gibi olması için gerçekleştirilmesi gereken bütün faaliyetleri düşünün." yani olay başka bir biçimde meydana gelmek zorundaysa emir kipleri söz konusu olur.

40
İşleri alışılmış yollarla yapma imkânına sahip olmanın yararları olsa da bu durum beraberinde sınırlamalar da getirir.

41
... bildiğimiz bütün sanatlar, bildiğimiz bütün insan faaliyetleri gibi başkalarının işbirliğini gerektirir.

44
Aslında, sanat yapma durumları, bir kişinin her şeyi yaptığı ve en küçük faaliyetlerin ayrı kimselerce yapıldığı iki uç arasında bir yerlerde bulunur. Çeşitli alanlarda çalışan işçiler geleneksel bir "görevler paketi" geliştirirler. Bir sanat dünyasını analiz etmek için, onun kendine özgü işçi tiplerine ve her bir işçi tipinin yerine getirdiği görevler paketine bakarız.

[Kağıt Yırtma Fakültesi'ne gider..........:] Bir sanatın uygulanmasında belli bir görev dağılımının diğer görev dağılımından daha "doğal" sayılması için hiçbir neden yoktur ancak bazı görev dağılımları öylesine gelenekselleşmiştir ki biz bu durumunun sanatın doğasından kaynaklandığını düşünürüz.

45
Çağdaş bir besteci olan Philip Glass, Julliard Müzik Okulu'na bestecilik eğitimi almak için gelenlerin çoğunun bir enstrümanı yetkin bir biçimde çalan kişiler olduğunu söylemiştir. Ancak bu kişiler okula girdikten sonra zamanlarının çoğunu beste çalışmalarına, buna karşılık daha az bir zamanlarını enstrümanlarını çalmaya harcarken;  enstrümantal icra üzerinde uzmanlaşanlarsa tüm zamanlarını, enstrümanlarında pratik yapmaya vakfederler. Kısa bir süre sonra pratik yapanlar geleceğin bestecilerinden çok daha iyi çalmaya başladıkları için, geleceğin bestecileri çalmayı bırakırlar. Geleceğin bestecileri, enstrümancıların çalabildiği ancak kendilerinin çalamadıkları şeyler besteleyebilmektedirler.

48
Böylece ressamlar tuval, tuval bezi, boya ve fırça üreticilerine; sanat tacirlerine, koleksiyonculara, sergi alanı ve mali destek için müze küratörlerine; yaptıkları işe bir gerekçe oluşturmaları için eleştirmenlere ve estetikçilere; hamilere ve hatta komisyoncuları eserleri satın alma ve kamuya bağışlama yönünde teşvik eden vergi yasaları koyması için devlete; esere duygusal olarak karşılık vermeleri için toplum fertlerine ve eserlerini anlamlı kılan bir arkaplan meydana getiren geleneği yaratmış olan bugünün ve geçmişin diğer ressamlarına bağımlıdırlar.

49
Sanat ve Sanatçılar

Hem sanat eserinin yaratımına katılanlar hem de toplum fertleri genellikle sanat yapmanın az sayıda insanın sahip olduğu özel yetenekleri, hünerleri ve becerileri gerektirdiğine inanırlar. Bazıları bu özelliklere diğerlerinden fazla sahiptir ve çok daha azı onurlandırıcı "sanatçı" unvanına layık olmaya yetecek kadar yeteneklidirler. Tom Stoppard'ın Travesties eserindeki bir karakter bu fikri kısaca şöyle ifade eder:

[Bir sanatçı nedir?]

"Bir sanatçı, onun kadar yetenekli olmayan biri tarafından sadece kötü bir biçimde yapılabilecek veya hiç yapılamayacak bir işi az çok iyi bir biçimde yapmaya muktedir kılan bir yeteneği olan kişidir.

... romantik sanatçı miti, bu tip yetenekleri olan insanların, toplumun diğer üyelerine dayatılan sınırlamalara tabi tutulamayacağını ileri sürer; buna göre bizler onların, başka herkesin uymak zorunda olduğu, aksi takdirde cezalandırılabileceği edep, görgü ve sağduyu kurallarını ihlal etmelerine izin vermek durumundayızdır. Bu mite göre, toplum karşılık olarak eşsiz karakterde ve paha biçilemez nitelikte bir eser kazanır. Böyle bir inanç her toplumda, hatta çoğu toplumda görülmez; bu, Rönesans'tan beri Batı Avrupa toplumlarına ve onlardan etkilenmiş olan toplumlara özgü olan bir durum olabilir.

Michael Baxandall, Avrupa düşüncesinde bu konudaki dönüşümün 15. yüzyılda meydana geldiğini saptar.

50
(Domenico Ghirlandairo ve bir müşteri arasında 1458 yılında yapılan bir sözleşme) "[Ressam] süslemelerin gerektirdiği şekilde altın tozu ile birlikte uygun renklerle paneli boyamasını yapar (...) ve mavi, onsu dört florin değerinde olan parlak deniz mavisi olmalıdır...

(1445, Pierro della Francesca ile kilise kurumundan bir müşteri) "Pierro'nun kendisinden başka hiçbir ressam elini fırçaya süremez"

(Bir başka sözleşme) "Adı geçen üstat Luca sözleşmeyle bağlanmıştır ve (1) bahsedilen tonozun üzerindeki bütün figürleri resmetmeye ve (2) özellikle her figürün yüzünü ve belden yukarı olan bütün kısımlarını resmetmeye, (3) Luca'nın bizzat kendisi hazır bulunmadan tonoz üzerine hiçbir resmin yapılamayacağına söz vermiştir... (4) Bütün renk karışımlarının adı geçen üstat Luca'nın kendisi tarafından yapılması gereğinde uzlaşılmıştır.

Bu epeyce farklı bir sözleşme türüdür. Burada müşteri, parasının karşılığını dört florinlik deniz mavisinden daha nadir ve değerli olan bir şeyle, yani bir sanatçının eşsiz ustalığıyla aldığından emin olmak istiyor.

51
Bununla beraber sanatçılar özel yeteneklere sahip olduklarından, bir toplum için büyük önemi olduğu düşünülen eserler ürettiklerinden ve bu nedenle özel ayrıcalıklar elde ettiklerinden, insanlar bu pozisyona sadece gerçekten gerekli yetenek, hüner ve beceriye sahip olanların ulaştığından emin olmak isterler. Özel mekanizmalar sanatçıları sanatçı olmayanlardan ayırt eder. ... bir lonca veya akademi uzun süreli bir çıraklık dönemini mecbur tutabilir ve eğitim sürecinden sonra yetkinlikleri onaylamadıklarının faaliyetini engelleyebilir.

52
high fidelity  sesi özgün, doğal haline en yakın bir biçimde kaydetme ve iletme sistemi.

(zanaat faaliyetleri sanat olarak yeniden tanımlanabilir ve bunun tersi de olabilir:) Müzik kaydının teknik kısmıyla uğraşan ve ürünü ticari çoğaltım ve satış için hazırlayan kayıt teknisyeni ve ses miksajcısı...

53
Bir zamanlar sadece teknik bir iş olarak düşünülen ses miksajı, sanat üretimi sürecinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş oldu.

54
Sanatçıların, sanatçı olarak kalmaları için eserin yapıldığı malzemelerle uğraşmaları gerekmez; mimarlar nadiren tasarladıkları yapıları inşa ederler. Ancak bu aynı uygulama, heykelciler bir parçayı, birtakım ayrıntılı talimatlarla torna atölyesine göndermek suretiyle ürettiğinde sorunlar doğurur ve pek çok kimse de fiilen bir yapıta büründürülmemiş, talimatlardan ibaret kavramsal eserlerin yaratıcılarını sanatçı unvanıyla ödüllendirmeye karşı koyar. (Marcel Duchamp)

64
Bir sanat eserinin üretimi için işbirliği yapan insanlar, genel olarak konular üzerinde sil baştan karar almazlar. Bunun yerine artık gelenek haline gelmiş olan önceki uzlaşmalara, söz konusu sanat dalı içerisinde uzlaşımsal iş yapma biçiminin bir parçası haline gelmiş olan uzlaşmalara itimat ederler.

65
Beşeri bilimler alanında çalışan bilim insanları -sanat tarihçileri, müzikologlar ve edebiyat eleştirmenleri- alışılagelmiş-yerleşmiş sanatsal yöntem ve uygulamalar kavramını, sanatçıların izleyicilerde duygusal bir tepki uyandıran sanat eserleri meydana getirmelerinin açıklanmasında yararlı bulmuşlardır. Ses perdelerinin alışılagelmiş-kalıplaşmış bir düzenlemesi olan gamı kullanarak besteciler, dinleyicilerde bir sesi hangi sesin izleyeceği konusunda beklentiler yaratabilir ve beklentileri yönlendirebilirler. Beklentilerin karşılanmasını erteleyebilir ve onları karşılamayabilirler, böylece bir gerilim yaratır ve beklenti nihayet karşılandığında bu gerginliği dağıtabilirler.

66
Bu alışılagelmiş-yerleşmiş yöntem ve uygulamalar sanatı bir başka anlamda da olanaklı kılar. Kararlar daha çabuk verilebileceği, planlar işleri görmenin bu alışılagelmiş yoluna müracaat edilerek kolayca yapılacağı için sanatçılar asıl işlerine daha fazla zaman ayırabilirler. Bu yöntem ve uygulamalar, sanatçılar ve destek personel arasında, yapılacak faaliyetler konusunda kolay ve etkili bir eşgüdümü mümkün kılar. … (yerleşmiş-alışılagelmiş uygulama kavramı) hepsi de insanları bir arada tutan fikir ve anlayışlara işaret eden ve insanların onlar aracılığıyla işbirliği faaliyetleri gerçekleştirebildiği, norm, kural, ortak anlayış, adet veya anane gibi aşina olduğumuz sosyolojik kavramlarla yer değiştirebilir olması sayesinde, beşeri bilimlerle uğraşan kişilerle sosyologlar arasında bir bağlantı noktası sağlar.

68
Alışılagelmiş-yerleşmiş yöntem ve uygulamalar sanatçı üzerinde güçlü sınırlamalar koyar. Önemli ölçüde sınırlayıcıdırlar; çünkü tek başlarına var olmaz, küçük bir değişikliğin çok çeşitli başka değişimleri gerektirebileceği, karmaşık bir şekilde birbirine bağlı olan sistemler halinde var olurlar. Bir alışılagelmiş-yerleşmiş yöntem ve uygulamalar sistemi, araç gereçte, malzemelerde, eğitimde, kullanılabilir tesis ve mekânlarda, nota sistemlerinde ve bunlar gibi, bileşenlerden tek bir tanesi değiştirildiğinde hepsinin değiştirilmesi gereken her şeyde mevcuttur.

69
… dünyanın herhangi bir yerinden satın alınan bir makara Kodak Tri-x filmi bir diğer makarayla hemen hemen aynı özellikleri taşır ve aynı sonuçları verir. [Sosyologların da istediği bunun gibi kolaylıklar sanırım. Araştırmalarında kullanabilecekleri ortak, uzlaşılmış, sabit durumlar üzerinde çalışmak istiyorlar!]

70
(birkaç ses perdesini bir arada kullanma tekniğini (politonalite) ve birkaç ritmi aynı anda çalma tekniğini (poliritm) geliştiren besteci Charles Ives) Ona acı vermesine karşın, bu olayı ilginç kılan şey, onun bunu büyük özgürleşme olarak tecrübe etmesiydi. Hiç kimse onun müziğini çalamayacaksa, o da artık müzisyenlerin çalabilecekleri şeyleri yazmak ve de çağdaşı besteciler ve çalgıcılar arasındaki işbirliğini düzenleyen yerleşmiş yöntem ve uygulamalar tarafından dayatılmış sınırlamaları kabul etmek zorunda kalmayacaktı. Müziği çalınamadığından, onu bitirmesi de gerekmiyordu.

Genelde, var olan yerleşmiş- alışılagelmiş yöntem ve uygulamalarla ve onların sosyal yapıdaki ve maddi yapıtlardaki tezahürleriyle ilişkiyi koparmak sanatçının sorunlarını arttırır ve eserlerinin dolaşımını azaltır…

71
Yerleşmiş, alışılagelmiş yöntem ve uygulamalar kolektif faaliyetleri daha basit ve zaman, enerji ve diğer kaynaklar açısından daha az masraflı bir hale getirir; ancak bu alışılagelmiş olmayan eserlerin yapılmasını imkânsız hale getirmez, sadece daha masraflı ve müşkül bir duruma sokar.

Bu açıdan bakıldığında, sanat eseri, münferit yapıcıların, nadir ve özel bir yeteneğe sahip olan "sanatçıların" ürünleri değildir. Daha ziyade, bu tip eserleri ortaya koymak için bir sanat dünyasının yerleşmiş-alışılagelmiş yöntem ve uygulamaları aracılığıyla işbirliği yapan insanların tamamının ortak ürünüdür. Sanatçılar, bu dünyanın katılımcılarının ...bir tür alt grubudur.

75
Teokratik toplumlar, bizim toplumumuzun perspektifinden bakıldığında, sanat olarak kabul ettiğimiz şeylerin yapımını dini anlamda tanımlanan bir yan faaliyet olarak düzenleyebilirler. Sınır toplumlarda yaşam mücadelesi öylesine zorlu olabilir ki gıda veya diğer zorunlu ihtiyaçların üretimine katkı sağlamayan faaliyetler karşılanamaz lüksler olarak görülür ve bizim günümüz bakış açısından sanat olarak tanımlayabileceğimiz eserler ev gereksinimlerini karşılamak üzere yapılır. Bu amacı taşımayan hiçbir şey yapılmaz. İnsanların sanat olarak tanımlanan nesne ve etkinlikler üreten meşru bir dünya oluşturabilmeleri için yeterli politik ve ekonomik özgürlük gerekmektedir ve her toplum bu özgürlükleri sağlamamaktadır.


2. Sanatsal Kalıplar

79
[Bale]
Her sanat dünyası, katılımcılarının bazıları arasında varolan birtakım işbirliğini düzenlemek için, içinde var olduğu toplumun tüm fertlerinin veya tüm sosyal yaşamın parçası olmuş fertlerinin bildiği yöntem ve uygulamaları kullanır. Bir sanat dünyası bazen, klasik balenin erkeğin kadını tutup kaldırdığı, ona kur yaptığı, onun tarafından reddedildiği ve eninde sonunda onu kazandığı bir dizi dans figürünü, bizim erkek ve kadınların rolleri ve aralarındaki romantik bağların niteliğine dair geleneksel anlayışımızı temel alarak bunun üzerine inşa etmesi gibi, söz konusu sanat dalının tarihinden ziyade toplumun kültürünün derinine işlemiş bazı unsurları kullanır.

81
(Resim 5’in açıklaması:) Klasik Bale, danslarının çoğunun yüzeysel öykülerini kurgularken, kadın ve erkeğin rolü ve aralarındaki romantik ilişkinin niteliği hakkındaki yerleşmiş anlayışımıza bel bağlar.

85
Herkesin aşina olduğu bilgilerin, bir sanat eserinin temeli olarak kullanılmak için çok bayağı olduğu düşünülür. Mikail Bakhtin (1968), Rabelais’nin edebiyata yaptığı büyük katkının, sanata bir Pazar yerinin -müstehcen, bayağı ve saygısız- dilini getirmesi ve böylelikle, feodalizmin sosyal yapısıyla birlikte sınırlayıcı düşünce tarzının devrilmesine yardımcı olması olduğunu öne sürer. Bakhtin, çoğu sanat eserinin, toplumu yöneten kişiler tarafından desteklenmesi nedeniyle, kaçınılmaz olarak resmi otorite taleplerini olduğu gibi kabul eden ciddi ve resmi bir dilde ifade edildiğini söyler. Öte yandan, bunun altında, resmi ve ciddi olanla alay eden, onu müstehcen yazılar, küfür ve erotik mizahla küçük düşüren bir halk kültürünün saygısız, kaba, saldırgan nehri coşkuyla akar.

87
Pek çok sanat dalının, kullandıkları malzemeyi, insanların “gerçek hayatta” yaptıkları şeylerden ve ürettikleri nesnelerden ayırarak stilize ettikleri uzun bir biçimlendirme geleneği vardır. … Paul Taylor ve Brenda Way gibi kareograflar, klasik balenin hatta geleneksel modern dansın daha biçimsel hareketleri yerine, koşma, sıçrama ve düşme gibi hareketleri kareografilerinin mutat (alışılagelmiş) hareketleri olarak kullanıyorlar. … Oysa tüm bu durumlarda konuyla daha az ilgili olan izleyiciler, sanat olanı sanat olmayandan ayırt edebilmek için, tam da yenilikçilerin yerinden ettiği yerleşmiş, kalıplaşmış biçimsel öğeleri ararlar. Bu izleyiciler baleye insanların koştuğunu, sıçradığını ve düştüğünü görmek için gitmezler; bunları her yerde görebilirler. Bunun yerine, “gerçek dansı” işaret eden zor ve anlaşılması güç biçimsel hareketleri yapan insanları görmeye giderler. Sıradan malzemeyi sanat malzemesi olarak görme becerisi -koşmayı, sıçramayı ve düşmeyi sadece olduğu gibi görmek değil, sanat türünün farklı dilinin unsurları olarak görmek- böylelikle gerçek izleyicileri toplumun sosyal yaşamına gereğince katılmış fertlerinden ayırır; ironik olan da tüm bu malzemelerin, ikinci grup tarafından oldukça iyi bilinmesine rağmen bu malzemelerin sanat malzemeleri olarak kabul edilmemesidir.

89
(Rönesans dönemi, İtalya) Ressamlar, izleyicilerinin alışılagelmiş-kalıplaşmış küçük işaretlerden yola çıkarak, bir resimde betimlenmiş olan öykünün Meryem’e Müjde öyküsünün hangi evresi olduğunu anlayacaklarına ve eseri buna dayanarak tecrübe edeceklerine güvenebiliyorlardı. Bu tip bir Hıristiyanlık bilgisi günümüzde bu sanat alanında ciddiyetle çalışan öğrencilerle sınırlıdır.

[küçük bir grup yenilikçi kimse ve meraklı; sanat öğrencileri; daha önce sanat eğitimi almış ama artık başka işlerle uğraşanlar ]

91
[Kağıt Yırtma Fakültesi:] Hiçbir sanat dalı, katılmak için eğitimini aldıkları sanat dünyaları içerisinde mutat (alışılageldik) olan bir biçimde, eğitim alan bu kimselerin ne tamamına ne de büyük kısmına ekonomik açıdan ya da halden anlayan bir biçimde itina gösterecek yeterli kaynaklara sahiptir. Bu, sanat dünyalarında var olan yazısız anlaşmanın önemli bir koşuludur. Şayet sanatlar farklı şekilde örgütlenmiş olsaydı -daha az profesyonel, daha az yıldız odaklı, daha az merkezileştirilmiş- bu destek sağlanabilirdi.

New York’ta satılan tiyatro biletlerinin yüzde on beş kadarı o dönemde oyunculuk eğitimi alan insanlara satılmaktadır…

92
Bale ve özellikle modern dans izleyicileri muhtemelen büyük oranda dansçılar, dans eğitimi alanlar ve zamanında almış olanlardan meydana gelir.

Hans Haacke’nin günümüz galeri müdavimleriyle yaptığı kamuoyu yoklaması, bu kişilerin yüzde kırk ila altmışının ya sanatçı ya da sanat öğrencisi olduğunu, öğrencilerinse müdavimlerin yüzde on ila on beş arasını teşkil ettiğini gösterir. (Haacke, 1976, 17, 42)

… tüketicilerden ayrılan çizginin diğer yanında yer alan bu insanlar, denenen şeyin ne olduğuna ve bir hatanın bile nasıl ilginç olabileceğine dair daha iyi bir kavrayışla eserlere karşılık verebilirler. Bu merkezi grup, üzerlerinde en riskli deneylere kalkışılabilecek en anlayışlı ve bağışlayıcı izleyicilerdir.

93
En merkezi grup olan öğrenciler ve eski öğrenciler, daha az deneyimli izleyici kesimi için uzaktaki bir erken uyarı sistemi görevi görürler. Bu gruptakiler daha fazla riske girer, yenilikleri ve buluşları yapan kişilerce sunulmuş yeni yöntem ve uygulamaları öğrenmek için daha çok çaba sarf eder, daha fazla sayıda hata ve felaketi tecrübe eder ve hiçbir anlamı olmadığı ortaya çıkan deneyimler üzerinde daha fazla zaman heba ederler.

Çeşitli izleyici kesimleri arasında eleştirel sanat değerlendirmelerinin nasıl dolaştığı konusunda çok az şey biliyoruz. Elihu Katz ve Paul Lazarsfeld (1955), kitle iletişim araçları mesajlarının dağılımı hakkındaki çalışmalara dayanarak iki-basamaklı genel bir etkileşim modeli sunmuştur: Toplumda sözü geçen belli başlı bazı kimseler, kitle iletişim araçlarına daha çok önem veriyor ve sağlam fikirler geliştiriyorlardı; toplum içerisindeki diğer kimseler de medyadan gelen ve medya hakkındaki mesajları bu daha bilgili kişilerin süzgecinden geçmiş bir biçimde alıyorlardı.

94
Eserleri ilk olarak kim dener? Onların görüşlerini kim dinler ve bu görüşlere göre hareket eder? Bu görüşlere neden saygı duyulur? Dikkate alınmaya değer yeni bir şey gören kişilerden bilgi nasıl yayılır? Neden birileri onlara inanır?

95
Eşgüdüm sorununu çözmek için herkesin benimsediği araç, Lewis’in “alışılagelmiş-yerleşmiş uygulama”yla kastettiği şeydir ve bu terim bütün sanat dallarının olmazsa olmazı olan işleri yapmanın standartlaşmış araçlarını tanımlamaktadır.

98
Bu alışılagelmiş-kalıplaşmış uygulamalar birdenbire ve hep birden değişmediklerinden, …

101
Robert Lerner, yazılı eser üretiminin pratik bir faaliyet haline gelebilmesi için, ortaçağda hattatlık ve imla kuralları gibi yalın meselelerin standartlaşması gerektiğini göstermiştir: “Roma’nın düşüşünün ardından, el yazısında aşırı bir bölgesel çeşitlilik meydana geldi ve bazı bölgelerdeki yazıcılar anlaşılması ve yazması güç işaretler ve kıvrımlar kullanarak ancak belirli bir kesime hitap eden özel bir biçimde yazmayı tercih ettiklerinden ve diğer bölgelerdeki yazıcılar da dikkatsiz ve özensiz yazdıklarından el yazısı okumak çok güçtü. Bu eğilim tersine çevrilene dek, iletişim ve eğitim yaygınlaşmadı. […] Ondan sonra geçerli olan el yazısı düzeni, harfler arasında bağların kullanılması sayesinde yazıda hızı arttırdıysa da bunlar okunaksızdı ve 8. yüzyılın sonlarında Karolenj Minüskül olarak bilinen, küçük, birbirinden ayrı ve epeyce okunaklı olan harflerden oluşan bir yazı düzeniyle peyderpey yer değiştirdi. […] Kısa bir zaman sonra bütün Batı Avrupa aynı yazı düzenini kullanıyordu ve el yazmaları, sadece yeni yazı düzeni çok okunaklı olduğundan değil, aynı zamanda aralıkları ve noktalamaları kullanmayan eski Roma tarzı uygulamaların tersine, yeni yazı düzeninde büyük harfle başlatılan cümleler ve bırakılan aralıklar sayesinde okunması daha kolay bir hale geldi (Lerner, 1974, 182-184).


3. Kaynakları Seferber Etmek

109
kaynaklar havuzu, yetenek havuzu, personel havuzu

110
Bazı sanat dalları özellikle kendileri için tasarlanmış ve üretilmiş ürünlere gereksinim duyarlar (küçük tüpler içinde yağlıboyalar); … ahşapla çalışan heykelciler, insanların alınıp götürülmesi için öylece bıraktıkları devrilmiş ağaçları ararlar. … heykelciler sıradan imalat işleri için mevcut bulunan kaynak makinelerini ve metalleri kullanırlar.

111
Tactile Sanat Grubu (Philip Brickman’ın ve benim yönetimimde Northwestern’da (Chicago) düzenlenen, yeni bir sanat biçimi icat etmeyi amaçlayan bir seminer) … sıradan mutfak dolaplarında bulunan şeyler, un, jöle, fasulye, meyve ve sebzeler izleyiciler tarafından dokunulabilecek şekilde çeşitli biçimlerde tasarlandı. *Tactile sözcüğü dokunma duyusuyla ilgili hemen her anlamı içermektedir. Grubun amacı sanatı gündelik hayatın bir parçası olan nesnelerle oluşturmak ve tıpkı bu nesneler gibi sanatı da ‘dokunulabilir’ bir hale getirmektir.

115
İstediğiniz veya gereksinim duyduğunuz malzeme ve araç gereçler herhangi bir kimse tarafından, herhangi bir amaç için üretilmemişse, onu kendiniz yapabilirsiniz. Birçok sanatçı böyle yapmıştır. Bu durumda sanatçılar, başına buyrukluğun ve tek başınalığın … bütün sıkıntılarını yaşarlar. Standart olmayan araç gereçleri kullanmakta ısrar ederek, aksi takdirde sanat üretimine harcanabilecek olan zamanı, malzemeyi hazırlamaya adamak zorunda kalırlar.

119
Doğruluğu şüpheli bir hikaye, Çingene müzisyenlerin altı yaşındaki oğlan çocuklarına küçük birer keman verdiklerini ve onları, çalmakta olan bir Çingene orkestrasının ortasına bıraktıklarını söylerler. Bu çocuklara herhangi bir talimat verilmez, grubun geri kalanı çalmayı sürdürürken istedikleri gibi çalarlar; çıkardıkları garip, hatalı sesler, muhtemelen diğerlerinin çalışları tarafından örtülmektedir. Çocuklar çaldıklarını duyduklarına uydurmaya gayret ederler ve nispeten kısa bir zamanda ortak müzikal üretim içerisinde çalmayı öğrenirler.

120
Sanat okulları da benzer biçimde ağırlık verdikleri noktalar açısından çeşitlilik gösterirler, bazıları cüretkârca sadece sanatçı yetiştirme amacını taşırlar. Bazı sanat okullarıysa, insanları görev alma olasılıkları bulunan sanat dünyasının gereksindiği şeyleri yapmalarını sağlayacak şekilde eğitmeye koyulurlar. İngiliz görsel sanat okulları birkaç istisna dışında genellikle matbaacılık, tasarım ve reklam fotoğrafçılığı gibi meslekleri, öğrencilerin baskı işlerinde, reklamcılıkta ve ilgili alanlarda çalışacaklarını düşünerek öğretirler.

131
Bir sanat dünyasında her işlev sanat olarak ciddiye alınabilir ve her şey, hatta en çok kabul gören sanatçının yaptığı şey bile bir başkası için destek iş haline gelebilir; dahası pek çok sanat dalında kimin sanatçı, kimlerin destek olduğu hiç de net değildir. Rauschenberg bir de Kooning çizimini sildiğinde veya Duchamp Mona Lisa'ya bıyık çizdiğinde, özgün eserlerin yaratıcıları sadece destek personel midir? Eğer değilse, neden değildir? Eserleri yeniden üretilerek bir başkasının kolajının bir parçası haline gelen insanlar için ne diyeceğiz?

132
Bir toplumda geçerli olan ekonomik faaliyet kalıpları, sanatçının çalışmak için neye ve birlikte çalışmak için kime ulaşabileceğini biçimlendirir.


4. Sanat Eserinin Dağıtımı

136
… sanat eserleri, sanat dünyasının dağıtım sisteminin kabul edebileceği şeylerdir; çünkü sisteme uygun olmayan eserler, hazırlanmış dahi olsalar, genellikle dağıtılmaz; çoğu sanatçı eserlerinin dağıtılmasını istedikleri için, sistemin kabul etmeyeceği eserler yapmaz. Sanatçıların bu meseleleri göz önünde tutarak çalıştığını söylemek, onların bütünüyle bunlar tarafından sınırlandırıldıkları anlamına gelmez.

Hamilik
141
Hami, belirli kamusal alanlar için resimler ve heykeller sipariş eden veya bir saray şairinin durumunda olduğu gibi, ara sıra icra edilen belirli hizmetler karşılığında, sanatçıya düzenli bir aylık bağlayan bir hükümet olabilir. Hami bir kilise de olabilir… Kiliseler halen hamilik yapmaktadırlar; ancak günümüzde bu rolü daha çok, genel merkezlerini ve diğer binalarını süsleyen veya imaj çalışmalarının bir parçası olarak halka açık olarak sergiledikleri eserleri satın alarak, şirketler oynamaktadır (Haacke 1976, 1978).

142
En iyi sanatçıları seçmek ve en iyi eseri ısmarlamak becerisi, güçlü ve varlıklı olanların sahip olduklarını düşündükleri ruh ve karakter asaletini gösterir; öyle ki iyi bir hami olmak yüksek sınıftan olmak iddiasını destekler.

144
Papalık idaresinin gücü ve zenginliği zayıflayınca, varlıklı iş adamları hamiliğin imtiyaz ve yetkilerini ele geçirdiler. … Ancak bu yeni zenginler eski hamilere nazaran farklılık gösteriyorlardı. Eski hamilerin sahip olduğu geleneksel kültüre sahip olmayan yeni hamiler, kendilerinin muhtemelen sahip olmadığı bir eğitimi gerektiren, mitolojiye ve tafsilatlı dinsel sembolizme dayanan resimler istemiyorlardı. Gündelik yaşam resimlerini tercih ediyorlardı. … “sanatta ‘gerçekliğin’ daha pitoresk yönlerinin temsiline yönelik talep pek çok farklı toplumun tecrübesiz sanat meraklılarında ortak bir noktaydı ve bu talep en iyisinden en kötüsüne çok çeşitlilikteki sanatçılar tarafından karşılandı (Haskell, 1963).”

Etrafınızda olup bitenlerin gerçekçi resimlerine bakmak, toplumun herhangi bir ferdinin sahip olduğu bilgiye dayandığı için herhangi bir özel eğitim gerektirmez. Yaşamın canlandırıldığı bu beceriye, temsilin canlılığına ve hakikiliğine hayran olabilirsiniz.

145
Bu popüler üslupta üreten ressamlar muhafazakâr ve geleneksel soylu hamilere hitap etmediler.

147
[Çağdaş özel hamiler] Paraları vardır ve çoğu bu parayı nasıl harcadıkları konusunda aydınlanmak için gerekli olan çağdaş sanatın anlaşılması zor bilgisini edinmişlerdir.

Hamilerin devletler olduğu durumlardaysa, hamiler eseri önemli ve erişilebilir mekânlarda teşhir edebilirler. … Fakat devlet mekanizmasında pek çok şey sanattan daha yüksek bir önceliğe sahiptir; bu yüzden, devlet sağlam olmayan bir kaynaktır. Ayrıca devlet memurları, ekseriyetle (özellikle de halk tarafından seçilmişlerse) incelikli bir beğeniye sahip olmama olasılıkları bulunan üstlerine hesap vermek zorundadırlar; üstleri bu beğeniye sahip olsalar bile, onların bu zevke sahip olmayan seçmenlerine hesap vermeleri gerekebilir. Bu nedenlerle, resmi siparişler genellikle yerleşik değerleri ve sanatsal üslupları en açık biçimde temsil eden tecrübeli sanatçılara gider (Moulin, 1967). Sonuç olarak, politik açıdan radikal, müstehcen, kutsal değerlere karşı saygısız olarak tarif edilen veya sanatın ne olduğu hakkındaki alışılagelmiş tanımlardan fazlaca farklı olan eserler nerede olurlarsa olsun çok az devlet desteği alır.

149
Haacke’nin avangard bir New York galerisini gezmekte olan insanlarla yaptığı anketler, bu insanların, kamusal sanat için en büyük desteği sağlayan insanlara nazaran politik görüşlerinde daha solda olduklarını ve sanatsal beğeni bakımından onlardan daha cüretkâr olduklarını göstermektedir.

… hükümetin eserlerin yapım ve dağıtım araçları üzerinde bir tekele sahip olabileceğini hatırlatmak istiyorum. Bu durumda, devlet artık birkaç muhtemel finansal kaynaktan biri değildir; devlet tek kaynaktır ve eser onun desteği olmaksızın yapılamaz. … Bu durumda devlet hamiliğinden söz etmek şöyle dursun, sanat bir devlet-denetimli endüstri olarak tanımlanabilir.

158
Marcia Bystryn (1978) çağdaş New York resim dünyasındaki galeriler arasında bir işbölümü olduğundan bahseder. Bazı tür galeriler, çok sayıda nispeten tanınmamış sanatçıyı, ciddi eleştirmenler ve koleksiyoncular tarafından ilk defa görülme fırsatı vererek destekler. İkinci tür galeriler ise, bir oranda teşvik edilmiş bu ilk grup içerisinden, eserleri iyi eleştiriler almış ve birkaç önemli koleksiyoncu tarafından satın alınmış sanatçıları seçer.

161
… birçok müze, sanatçıların çok açık bir biçimde politikleştiği bir dönemde, açıkça politik tavır sergileyen çağdaş sanatı sergilemekte aşikâr bir gönülsüzlük gösterdi. Örnek teşkil edecek bir olayda, Guggenheim Müzesi’nin bir küratörünün çağrısı üzerine Hans Haacke, New York’un aşağı doğu yakasındaki varoşlardaki emlak mülkiyet modelinin izini süren ve bu modeli ortaya seren bir eser hazırlamıştı. Müzenin yöneticisi eserin ‘politik’ olduğunda direterek sergilemeyi iptal etti; bu söz konusu küratörün kovulmasına, müzenin pek çok çağdaş sanatçı tarafından boykot edilmesine ve (belki de) Haacke’nin müzenin mütevellilerinin şirket bağlantılarını ve faaliyetlerini ayrıntılarıyla ortaya koyan sonraki eserine yol açtı. Mütevellilerin hiçbirinin varoş mülkleriyle veya onların sahibi olan insanlarla ilgisi olmadığı ve muhtemelen de bu etkinliklerin eserde ortaya konmasına itiraz etmeyecekleri için bu olay tuhaftır. Görünüşe göre, bu kuruluşları yöneten kişiler, gereksiz risklere girmemeyi tercih ettiklerinden, mütevellileri kızdırmaktan gereğinden fazla sakınmaktadırlar.

162
Gösteri sanatları saklanabilecek, sergilenebilecek ve satılabilecek nesneler üretmediğinden, gösteri sanatlarında sanatın dağıtımı galeri sistemlerinden farklıdır.

165
… gösterinin, beğenilerini eğitmiş oldukları bir izleyici kitlesine sergilenmesi…


5. Estetik, Estetikçiler, Eleştirmenler

Faaliyet Olarak Estetik

174
Estetikçiler, insanların nesneleri ve etkinlikleri “güzel”, “sanatsal”, “sanat”, “sanat değil”, “iyi sanat”, “kötü sanat” vs. şeklindeki sınıflandırmayı gerekçelendirmek için kullandıkları öncüller ve savlar üzerinde çalışırlar. Estetikçiler hem bu sınıflandırmaları hem de bu sınıflandırmaların özgül durumlardaki uygulamalarını yapmalarını ve bunu gerekçelendirmelerini sağlayan sistemler kurarlar. Eleştirmenler estetik sistemleri belirli sanat eserlerine uygular, onların değerlerine ilişkin yargılara ve bu eserlere değer katan şeyin ne olduğuna dair açıklamalara ulaşırlar.

175
Estetikçiler bu faaliyetle meşgul olan yegâne insanlar değildir. Sanat dünyalarının katılımcılarının çoğu sıklıkla estetik yargılarda bulunurlar. … Bazen de sanatçıların kendileri açık ve kesin bir biçimde bir estetik geliştirirler. Sanatçılar daha çok, malzemeler ve biçimler konusunda yaptıkları günlük seçimlerde biçimlendirilmemiş bir estetik yaratırlar.

Dili … sosyolojik temellere dayanan bir sistemin habercisi olan bir estetikçi, estetik ve estetikçileri şöyle tarif ediyor: “Estetik (…) sanat eserleri hakkında konuştuğumuz, düşündüğümüz veya başka biçimlerde onlarla “meşgul olduğumuz” zaman kullandığımız kavramlarla uğraşan felsefi bir disiplindir. Bir bütün olarak Sanat Kurumu hakkındaki kendi anlayışları temelinde, tüm farklı kişi ve grupların Kurum’un üyeleri olarak konuşma ve davranma biçimlerini analiz etmek, bu yolla Kurum’un mantıksal çerçevesini oluşturan mevcut kuralların neler olduğunu ve bu kuralların Kurum içindeki hangi prosedürlere göre oluştuklarını anlamak estetikçilerin görevidir. Sanat kurumunda belirli ifadeler -doğru bir biçimde yapılmış bir tahlilin sonuçları veya bir sanat eserinin yorumu- belirli değerlendirmelere yol açar. Belirleyici ilkeler Kurum’un üyeleri için bağlayıcı olan belirli değerlendirme ölçütleri koyar (Kjørup, 1976).

176
Bir sanat dünyasının birçok nedenle açık ve kesin bir estetik sisteme gereksinimi vardır. Açık ve kesin bir estetik sistem, bir sanat dünyasının katılımcılarının faaliyetlerinin söz konusu sanatın geleneğiyle bağlarını kurar, böylelikle katılımcıların, bu gelenek içinde üretim yapan insanların erişebildiği kaynak ve getirilere yönelik taleplerinin haklılığını savunur.

… layıkıyla ortaya konmuş ve başarılı bir biçimde savunulmuş bir estetiğin belirli sanat eserlerinin üretiminde çalışan katılımcılara rehberlik ettiğini görebiliriz.

177
… tutarlı ve savunulabilir bir estetik anlayış, değerleri kalıcı ve sağlam bir hale getirmeye, böylece de uygulamayı düzenlemeye yardımcı olur.

181
Estetik hakkında yazan yazarlar ahlakçı bir tutum takınırlar. İşlerinin, sanat olarak adlandırılmayı kazanmış eserlerden bu onurlandırıcı ismi hak etmeyen şeyleri ayırt edecek şaşmaz bir formül bulmak olduğunu varsayarlar. … estetik yazın, sanat ve sanat olmayan arasında gerçek bir ahlaki farklılık olduğunda ısrar eder.
(Estetikçiler) İlgi uyandırabilecek veya değerli olabilecek her şeyi dikkate alarak sanata karşı kapsayıcı bir yaklaşım sergilemek istemezler. Bunun yerine bazı şeyleri dışarıda bırakabilmek için savunulabilir bir yöntem ararlar.

Her şeyin sanat olduğunu ilan eden bir estetik, bir sanat dünyası yaşamında onları yaratan veya kullanan kişileri tatmin etmez.

[aşırı toplumsallaştırma, toplumsallaşma]
182
Tıpkı diğer karmaşık kavramlar gibi, sanat kavramı da gerçekliğin doğasını genelleştirme yoluyla gizler. … “Sanat” dediğimizde, genellikle şöyle bir şeyi kastederiz: Estetik değeri olan bir eser, bu değer her nasıl tanımlanıyorsa; tutarlı ve savunulabilir bir estetik tarafından doğrulanmış bir eser; estetik değeri olduğu bu kararı vermeye uygun kişilerce kabul görmüş bir eser; uygun bir yerde sunulmuş (müzelere asılmış, konserlerde çalınmış) bir eser. Bununla beraber, pek çok örnekte, eserler bu vasıfların hepsine değil ancak bazılarına sahiptir. … Sanat kavramının içerdiği genelleştirme, bütün bunların gerçek dünyada birlikte var olduklarını telkin eder; bunlar bir arada var olmadıklarında, kavram açısından devamlı surette sıkıntılar yaratan tanımlama sorunları yaşarız.

185
Estetik sistemler, sanat eserlerini sergilenmeye veya icra edilmeye değer olanlar ve olmayanlar biçiminde ayrılmasını gerekçelendirir...

189
Bu kitap, toplumsal örgütlenmeye dair meselelere odaklandığı için, sosyolojik olarak temellendirilmiş bir estetik kuram geliştirme amacı taşımaz. Aslında, … sosyoloji alanında bir estetik anlayış geliştirmenin beyhude bir tecrübe olacağı aşikârdır; çünkü ancak sanat dünyalarının işleyişleriyle ilişkili olarak geliştirilen estetik kuramların bu dünyalarda etki yaratması mümkündür.

190
Hayli ironik bir şekilde, bir grup felsefeci, sosyolojik değilse de böyle bir kuramın nasıl görünebileceğini görmemizi sağlayacak ölçüde sosyolojik düşüncelere dayanan bir kuram üretti à kurumsal estetik kuram

… kabaca ifade edersek, görsel sanat eserleri uzun bir zaman boyunca, taklit kuramı temelinde yargılanabilmiştir, bu kurama göre görsel sanatın amacı doğayı taklit etmekti. Bu kuram bir noktada, saygı ve beğeniyle karşılanmış yeni sanat eserlerini açıklayamaz hale gelmiştir. Bu durumda, dışavurumcu sanat kuramı, eserlerin değerlerini, onları yapan sanatçıların duygularını, fikirlerini, kişiliklerini dışa vurma ve iletme becerilerine göre saptamıştır. Bu kuramın da daha sonra, geometrik soyutlama, eylem resmi ve kendi terimleriyle hiçbir anlam ifade etmeyen diğer eserleri tartışabilmesi için onarılması veya yerini başka bir kurama bırakması gerekti (örneğin bunların hiçbiri rastlantısal müzik hakkında yararlı bir şey söyleyemez).

* Pseudohistory  bildiğimiz anlamda belgelere ve tanıklıklara dayanan ve sosyal bilim sıfatını taşıyan tarih biliminden ziyade gerçek tarihle, efsane ve mitler gibi somut gerçekliklerin dışındaki birtakım olguları, bir eleştiri ya da bilimsel doğrulama kaygısı gütmeden bir arada sunan bir tarih anlayışını gösterir. Bu bağlamda yaradılış kuramına dayanılarak hazırlanmış tarihsel argümanlar, ulus ya da boyların soy efsaneleri, teozofist köken tarihçiliği vs. bu sözde tarih terimine örnek gösterilebilir. (ç.n.) 

191
Kurumsal kuram, yetenek veya niyet açısından sanatçının izini hiçbir şekilde ortaya sermeyerek hem sıradan hem de zarif duyarlıkları rahatsız eden eserlerce ortaya çıkarılmış sorunları çözmeyi amaçlar.

[kurumsal estetik kuramın incelediği pisuar, Brillo kutuları gibi eserler karşısında...] Bu emrivakiyle karşı karşıya gelen estetikçiler, eserin sanatsal mahiyetini ve niteliğini nesnenin fiziksel varlığının dışında belirleyen bir kuram geliştirdiler. Bu özelliklerin daha ziyade, eserlerin mevcut sanat dünyasıyla, sanatın üretildiği, dağıtıldığı, takdir edilip tartışıldığı kuruluşlarla ilişkilerde olduğunu keşfettiler.

193
Arthur Danto ve George Dickie kurumsal kuramın en önemli önermelerini sunmuşlardır.

“Bir şeyi sanat olarak görmek, gözün kavrayamayacağı bir şeyi gerektirir; bir sanat kuramı ortamını, sanat tarihi bilgisini: bir sanat dünyasını.” (Danto, 1964)

194
“Sanat bir yorum ortamında var olur ve bir sanat eseri de bu nedenle yorumun bir vasıtasıdır” (Danto, 1973, 15)

“Tanımlamak gerekirse bir sanat eseri 1) insan eliyle yapılmış bir şey 2) ona belirli bir sosyal kurum (sanat dünyası) adına davranan kişi veya kişilerin takdirine aday olma statüsü veren özelliklerin bir toplamıdır.” (Dickie, 1975)

(Dickie ve Danto)… bu kitabın yaptığı gibi, bir sanat dünyasının ne olduğu konusunda kurumsal karmaşıklığı göz önüne seren bir düşünce geliştirmemiştir. Şayet daha detaylı ve de ampirik temellere dayanan bir sanat dünyası anlayışı kullanırsak, felsefi tartışmaların çıkmaza girdiği bazı sorunlar konusunda ilerleme kaydedebilir, böylece bir ihtimal, estetikçilere yardımcı olabilir, bunu yaparken de estetiğin bir sanat dünyasındaki rolünün analizini derinleştirebiliriz.

195
Kim?
Bir şeye sanatsal olarak değerlendirilmeye aday statüsü veren ve dolayısıyla onu sanat olarak kabul eden kimdir?

"Gevşek bir biçimde örgütlenmiş ancak yine de birbiriyle bağlantılı, sanatçıları, yapımcıları, müze yöneticilerini, müze ziyaretçilerini, tiyatro izleyicilerini, gazete muhabirlerini, her tür yayında eleştirmenlik yapan kişileri, sanat tarihçilerini, sanat kuramcılarını, sanat felsefecilerini ve diğerlerinin kapsayan bir insan topluluğu. Bunlar, sanat dünyası mekanizmalarının çalışmasını devam ettiren ve böylelikle de sanat dünyasının varlığının sürekliliğini sağlayan kimselerdir." (Dickie, 1975, s.36)

Bununla beraber şunu da vurgular:

"Ayrıca, kendini sanat dünyasının bir üyesi olarak gören her bir birey, bu nedenden dolayı bir üyedir."

Estetikçilerin, Dickie'nin, nesnelere onurlandırıcı sanat statüsü veren sanat dünyasının temsilcilerinin kendi kendilerini tayin ettiği yönündeki ifadesinin çıkarımlarını kabul etmeleri mümkün değildir ve hoşnutsuzluklarını bir yığın mizahi örnekle ifade ederler. [hayvanat bahçesi görevlisi kendini üye tayin eder, bakımını üstlendiği fil'e de sanat eseri statüsünü verirse ne olacak?]

196
Fil tabii ki de bir sanat eseri değildir. Ancak bunu nasıl biliyoruz? Biliyoruz; çünkü sanat dünyalarının örgütlenmelerine dair genel bir anlayışımız [var]. Örgütlü sanat dünyalarının konuyla ilgili bir özelliği de konumları bir şekilde gerekçelendirilmiş olan bazı insanların çoğunluk veya konuyla en ilgili gruplar tarafından sanat dünyası adına konuşmaya diğerlerinden daha yetkili olduklarının düşünülmesidir; bu yetki, bu dünyanın eserlerinin üretildiği ve tüketildiği işbirliği faaliyetlerinin diğer katılımcıları tarafından bunu yapmaya yetkili olarak kabul etmelerinden doğar. Diğer sanat dünyası üyeleri sebep ne olursa olsun, onların bu ayrımı yapmalarına ve kabul etmelerine izin veren şey, diğer katılımcıların onların bunu yapma olanağının olması gerektiği konusunda uzlaşmalarıdır.

Sosyolojik analizcilerin, şeyleri sanat olarak nitelendirme yetkisinin kimde olacağı konusunda karar vermeleri gerekmez. Biz sadece, sanat dünyası üyelerinin kimi bunu yapmaya muktedir olarak kabul ettiğini, kime bunu yapmaları için yetki verdiğini gözlemlemek durumundayız.

197
(sanat ve sanat olmayan arasındaki hükmü kim verecek?)
Pek çok katılımcı, bir kurumda çalışan görevlileri, hizmet verdikleri toplumun zengin ve güçlü kimselerini temsil ettiklerini gösteren yeterli kanıtlar yüzünden, kabul edilemez karar mercileri olarak görürler, bu sebeple onların kararları bir estetik mantık kadar bir sınıf eğilimini de temsil eder.
[Bu noktada aslında Bauman’ın Yasa Koyucular ve Yorumcular kitabı ne kadar önem taşıyor!]

198
“Fakat neden Çeşme’nin basit nitelikleri -onun parıldayan beyaz yüzeyi, çevresindeki nesnelerin görüntülerini yansıttığında ortaya çıkan derinlik, onun hoş oval biçimi- sanatsal olarak değerlendirilmesin. O, çoğu kişinin takdir ettiklerini söylemekten kaçınmadıkları Brancusi ve Moore’un eserlerine benzer nitelikler taşır. Benzer şekilde raptiyeler, zarflar, plastik çatallar, birisi onlara dikkatini yoğunlaştırmaya çabaladığında sanatsal olarak değerlendirilebilecek olan nitelikleri vardır." (Dickie, 1975, s.42)

"Sonuçta her şey, sadece birinin böyle olduğunu söylemesiyle sanata dönüştürülebilir mi?
Bu kadar basit olamaz: Sonuçta bir nesneyi sanat haline getiren başarılı bir adlandırma işlemi olsa bile, her adlandırma girişimi başarılı değildir.” (Cohen, 1973, s.80)

200
(sanat, sanat değil)
Kuşkusuz her bir sanat dünyasında varolan, neyin sanat olarak tanımlanabileceği hakkındaki kısıtlamalar, bu tür yargılamalar yapılırken ne tür standartların kim tarafından uygulanacağına dair önceden sağlanmış bir fikir birliğinden doğar.

201
Ancak yargıların çoğu güvenilirdir ve bu güvenilirlik zaten üzerinde uzlaşılmış olan yargıların dile getirilmesini değil, benzer standartların sanat dünyasının eğitimli ve deneyimli üyeleri tarafından sistematik bir biçimde uygulanıyor olduğunu gösterir; bu, Hume’un beğeni üzerine yazdığı denemesinde tarif ettiği şeydir ve belli bir dizi klinik bulguyla karşı karşıya kalan pek çok hekimin benzer bir tanıya ulaşmalarını andırır (bu duruma uzmanlık gerektiren farklı alanlarda da rastlanabilir).

Neyin sanat olarak tanımlanabileceği hakkında kısıtlamalar vardır, bu kısıtlama nesnelerin özellikleri ile nesnelerin sanat eserleri olarak sunuldukları dünyanın gruplandırma kurallarının birleşiminden kaynaklanır.

Dahası bir fikir meselesi olan bu standartlar değişir. Sanatçılar ve sanat dünyasındaki diğer katılımcılar arasındaki konuşma ve görüşmelerin çoğu, yargı standartlarının içeriğinde ve uygulamasında günlük düzenlemeler yapmakla ilgilidir.

202
... sanat şayet bir sanat dünyasının sanat olarak onayladığı şey ise, ... birinin ürettiği şeyi sanat olarak onaylayacak yeni bir sanatı sil baştan kurması gibi bir strateji mevcuttur.

Varolan sanat dünyalarında kendine bir yer bulamayan eserleri onaylayacak yeni bir sanat dünyası yaratma sürecinde bazı güçlükler çıkar. Kaynaklar (özellikle mali destek), yeni destek kaynaklarının, personel havuzlarının, malzeme kaynaklarının ve (eserlerin icra edileceği ve sergileneceği mekânlar da dahil olmak üzere) diğer olanakların yaratılmasını gerektirecek şekilde çoktan mevcut sanatsal faaliyetlere tahsis edilmiş olacaktır.

204
(kaç tane sanat dünyası var?)
Ne Dickie ne de Danto kaç tane sanat dünyasının olduğu konusunda nettir.

“Sanat dünyası bir sistemler yığınından ibarettir: Her biri kendi alanı içerisindeki nesnelere statü vermek için kurumsal bir arka plan sağlayan tiyatro, resim, edebiyat, müzik, vs. Sanatın türüyle ilgili sanat kavrayışı altında ele alınabilen sistemlerin sayısına bir sınırlama getirilemez ve birincil alt sistemlerin her biri başka alt sistemleri içerir. Sanat dünyasının bu özellikleri, en radikal türde yaratıcılığa bile yer verebilen esnekliği sağlar. … Örneğin, hurda heykelciliği, heykel içerisine, happening’ler tiyatro içerisine dahil edildi. Bu tip ekler zamanla tamamen gelişmiş sistemlere evrilebilir" (Dickie, 1975).

207
Tek bir sanat dalına yönelik oluşumlar sık sık diğer alanlardan insanları, kendi alanlarındaki asli işleri yapmaları amacıyla destek personel olarak kullanırlar. Görsel sanat alanında üretim yapan sanatçılar tiyatro ve dans gösterileri için dekorlar yaratır, yazarlar operalar için librettolar meydana getirir, müzisyenler filmler için fon müziği besteler ve çalarlar. Sanatçılar bu şekilde alt dünyaların sınırlarının ötesine geçerek iş birliği yaptıklarında, onların genel bir sanat dünyasının katılımcıları oldukları söylenebilir.

Bu sorunun incelenmesi sanat dünyası demenin bir tür kısaltma olduğunu netleştirir. Sanat dünyası teriminin sadece, sanat eserlerinin yapımına rutin bir biçimde katılan insanlar hakkında konuşmanın bir yolu olduğunu hatırlayın.

208
… (Bir mantıksal temelin gerekli olup olmadığı…)
Taklide ve ifadeye dayalı sanat ve güzellik kuramları, yaygın bir biçimde fevkalade kabul edilen çağdaş görsel sanat eserlerinin verdiği hazzı ve bu eserlerin aldığı övgüleri açıklamakta veya bunlara mantıksal bir temel sağlamakta başarısız olmuştur.

Tanımlama konusunun odağını nesnede içkin olan bir şeyden, nesne ve sanat dünyası adı verilen varlık arasındaki ilişkiye taşıyarak kurumsal kuram, çağdaş sanatçıların faaliyetleri için yeni bir gerekçelendirme sağlamakla kalmadı, ayrıca bu sanatçıların eserlerine yöneltilen ve üstün olarak kabul edilen bu eserlerdeki hüner veya güzelliğin, düşünce veya duygunun ne olduğunu, bu eserlerin aynı şekilde bir şempanze, bir çocuk, bir deli veya toplumun, özel sanatsal yeteneği olmayan sıradan bir üyesi tarafından yapılıp yapılamayacağını sorgulayan iç sıkıcı felsefi sorulara da yanıt sağladı. Bu son yaklaşım -herhangi bir kimsenin bunu yapabileceği- belki de en yıkıcı olandır. Bu yaklaşım, sanatçıların hiçbir özel beceri veya yeteneklerinin olmadığını, dolayısıyla da onları sanat dünyasının (veya toplumun) yetenekleri nedeniyle özel imtiyazlara layık özel üyeleri olarak kabul eden mantıksal temelin hatalı olduğunu belirtir. Kurumsal kuram sanat dünyası katılımcılarının bu özel yeteneği yeni bir biçimde, (örneğin) yaratıcı yeni kavramlar icat etmek şeklinde tanımlamalarına yol açar, böylelikle de sanatçının özel rolüne ve ödüllerine meşruiyet kazandırır.

209
Sanat dünyası görevlilerinin eseri sanat olarak meşrulaştırma gücü olduğunu görürüz ancak bu güç çoğunlukla tartışmalıdır. Sonuç olarak, estetikçilerin sanatı sanat olmayandan ayırmakta kullanılacak ve sanat dünyalarının görevlilerinin eylemleriyle uyumlu olacak olan belirleyici ölçütler belirlemek için duydukları istek karşılanamaz.

Prensipte her nesne veya faaliyetin sanat olarak meşrulaştırılabileceğini görürüz; ancak pratikte her sanat dünyasının,   açık seçik ve şaşmaz olmamakla beraber meşrulaştırmayı yönlendiren ve bu nedenle sanat statüsüne aday olan bazı eserlerin bu statüye erişmelerini hayli olasılık dışı kılan prosedür ve kuralları vardır. Bu prosedür ve kurallar sanat dünyalarının rutin faaliyetlerini onlar yoluyla sürdürdükleri alışılagelmiş-yerleşmiş yöntem ve uygulamalar ve işbirliği biçimlerindedir.


6. Sanat ve Devlet

Mülkiyet
212
Devlet bu yasaları yapar ve yaptırımını sağlarken aslında sanat eserine özel bir ilgi göstermez. Devletin ilgisi daha ziyade olağan ekonomik faaliyet için gerekli şartları yaratmaya yöneliktir, sanat da sadece ticareti yapılan ürünlerden biridir.

214
Devlet, şu halde, özel olarak sanat eserine yönelik yasalar çıkarmamıştır, çıkarmış olduğu ve esasen ticari evrakın güvenilirliğini korumaya tahsis edilmiş yasalar bu işe yaramaz.

219
Fransız yasaları, sanatçının eserinin değiştirilmemesi ve yarım kalmış bir eserin dolaşıma sokulmaması biçimindeki her ikisi de eserin yaratımıyla ilgili olan hakları içeren “sanatçının ahlaki haklarını” tanır.

220
Eser, yaratıcının itibarının temelini oluşturduğundan, sanat dünyalarının katılımcıları sanatçıların bir defa dünyaya sunmuş oldukları bir eseri değiştirmemeleri gerektiğine inanırlar. Sanki bunu yapan sanatçılar, … tarihle oynadıkları şöhret oyununda hile yapmaya çalışıyorlarmış gibi olur.

227
Sonunda, sanat yapmak için sanatçıların hayatta kalması ve işlerine devam etmekte özgür olması gerekir. Devlet onları özgürlükten veya yaşamaktan mahrum ederek en büyük baskıyı uygular. Bütün sanatçılar, ne kadar apolitik olurlarsa olsunlar, böylece işlerine devam edebilmek için devletin bu güçleri kullanmamasına gerek duyarlar. Sanatçılar, üretim yaptıkları müddetçe, devletin onların eserlerini destekleyebileceğini veya sindirmek için kolluk kuvvetlerini kullanabileceğini akıllarından çıkarmazlar.

229
… bir eserin hükümetin ve kurumların muhatap olduğu seçmenlerde uyandırdığı tepkiler ileride tahsis edilecek ödenekleri etkiler.

… Brezilyalı entelektüeller, Embrafilm’in (hükümetin film kuruluşu) finanse etmeyi seçtiği filmleri genellikle, iktidardaki askeri grubun mevcut politikaları bağlamında, Brezilya tarihindeki önemli olayları öven tarihsel macera türündeki filmlere verilen önemi hükümetin büyük bir ulusal amaç ve görev duygusu inşa etmek arzusuyla açıklarlar.

Sansür
232
Devlet her an harekete geçebileceğinden, bunu yapmasa bile yapabileceğinden, bütün sanat eserleri politik bir anlam taşır; eyleme geçerek veya geçmeyerek iktidar belirli bir eserin politik açıdan önemli veya tehlikeli olduğunu düşündüğünün veya düşünmediğinin işaretini verir. Hatta yaratıcısının hiçbir politik niyet taşımadığı eserler dahi hükümetlerin eylemlerinin ışığında politik bir anlam kazanır.

233
(Kavramsal sanat eserleri bu bakımdan edebiyata benzer, herhangi bir kopya yok edilebilir; ancak fikir, birileri onu bildiği müddetçe var olur.)

234
Sansürcüler çoğu zaman bazı faaliyetlerin dile getirilmesi ve tartışılmasının müstehcenlik veya kutsal şeylere karşı saygısızlık olduğunu düşünür, bu nedenle de ahlaka aykırı kabul ederler. Bunların dile getirilmesinin pek çok kimseyi rencide edeceğini, böylelikle de toplumsal ihtilaflara neden olacağı düşünürler. Buna ek olarak, yurttaşların söz konusu faaliyetlerle meşgul olmaları için akıllarını çelerek onları yozlaştıracağını ve bununda ulusun ahlaki vasıflarının sağlamlığını ve ortak amaçları izlemek için birlikte hareket etme yetilerini yok edeceğini düşünürler. Bireysel, ailevi ve ulusal tasarılar birleştiklerinde; çocukları yoldan çıkarılmaktan korumak için tasarlanmış olan sansür herkese makul ve normal görünür. Bu, hükümetin gerçek görevinin geleneksel olarak kabul edilen tanımını ifade eder.
... devlet bir sanat eserini baskı altında tutarsa, insanlar anda bazı tehlikeli veya radikal siyasi mesajlar bulmaya çalışacaklar ve ekseriyetle bunu başaracaklardır; sanatçının niyetinin ne kadar masum olduğu burada bir önem taşımaz.


7. Editoryal Çalışma

242
Buraya mavi bir nokta mı, yeşil bir nokta mı koysam, yoksa hiçbir şey koymasam mı? Bu seçimler an be an eseri şekillendirirler.

243
Her sanat biriminde benzer bir süreç yaşanır. Sanatçılar temaları, malzemeleri, sıralama ve kombinasyonları, uzunluk ve boyutları göz önünde bulundurur, onlar arasından seçim yaparlar. Bir çalışmada bir olasılığı, daha sonraki bir versiyonda ise başka bir alternatifi seçebilir, bir eseri bir gün belli bir şekilde icra ederlerken, bir sonrakinde başka bir varyasyon seçebilirler. Bazı seçimler alışkanlık halini alır. Bazıları maddi nesnelerde vücut bulur ve böylece kalıcı hale gelirler. Diğerleri, tamamlandıklarında ortadan yok olan, yerlerini bir başka durumda başka bir versiyona bırakacak eserler ise geçicidir. (bu seçim işlemlerini biraz fazlaca basitleştirdim) Eseri yapan sanatçıyı sanki bu işin içinde tek bir kişi vermiş gibi tarif ettim. Aslında, ... bir sanat dünyası olarak adlandırdığım örgütlenmiş iş bölümü içinde, çok ama çok fazla sayıda insan yer alır.

251
Az sayıda insan sanat eserlerine eğilimli sanatçılar kadar bilinçli bir şekilde tepki verir. çoğu kişi bir müzik paşasının kendilerini üzgün hissettirdiğini bilir; ancak bu etkinin hangi melodik ve armonik oyunlarla sağlandığını bilmez. Bu süreç konusunda bilinçli olduklarından, sanatçılar, sanatçı olmayan kişilere göre daha az yanlış tahminde bulunurlar. Diğerlerinin muhtemel tepkisini doğru tahmin ederler ve istedikleri etkiyi az çok yaratırlar.

252
Tamamıyla kalplaşmış türde olan eserler herkes için sıkıcıdır ve sanatçıya çok fazla ödül sağlamaz. Şu halde, sanatçılar sanat üretiminde başarılı olmak için, az çok içselleştirdikleri standartları ihlal etmelidirler.

253
… Tactile Sanat Grubu, sanat sosyolojisi alanında bir simülasyon uygulaması olarak yeni bir sanat formu oluşturmayı denemişti. Sanatsal potansiyelinin sonuna kadar kullanılmamış olduğunu düşündüğümüz bir deneyim alanını, dokunsal deneyimi seçtik ve haftalar boyunca dokunma duyusuna dayanan eserler yapmayı denedik.

258
Tactile Sanat Grubu'nun karşılaştığı en büyük güçlüklerden biri, grubun üyelerinin yapmaya değer bir şey mi yaptıklarını, yoksa sadece boşa zaman harcayıp kendilerini gülünç duruma mı düşürdüklerini bilmemeleriydi. Grubun hoşnutsuz üyeleri, diğer üyelerine, yaptıkları sanat eserlerinin sanat olmadığını söyledikleri zaman, bu suçlamaya maruz kalan üyeler, kendi yaptıkları eserleri beğenmelerine rağmen, bu ithama karşı çıkacak eleştirel veya estetik bir terminolojileri veya argümanları yoktu.

260
Yenilikçi mimarlar, işçilerin tasarımlarını kalıplaşmış geleneksel biçimlere sokarak sabote etmesini engellemek için inşanın detaylarını denetlemeye çalışırlar.

264
... kavramsal sanat ürünlerinin, bazı izleyicilerin, maddi bir nesnenin görsel sanatın olmazsa olmaz bileşenlerinden biri olmadığı ayrımına varmalarını sağladığını söyleyebiliriz; bazı eserler açısından (örnek olarak bkz. Haacke'nin eserleri [1976]) maddi nesne sadece bir fikir ifade etmenin bir yoludur ve bu fikrin başka ifade şekilleri de aynı işi görecektir. Fikir sanatçının katkısıdır, nesne değil. Bu önermeyi kabul eden izleyiciler, o zaman, daha önceki eserlere güzel nesneler olmalarının yanında, daha önce sahip olmamış olabilecekleri bir nitelik ekleyerek, İfade bulmuş fikirler olarak da bakarlar. İzleyiciler neye ilgi gösterecekleri konusunda yeni seçimler yaparlar ve eser buna binaen değişim gösterir.

267
Sanat eserleri ya birileri daha önce söz ettiğimiz politik amaçlı yok etme örneklerinde olduğu gibi biri onları öldürdüğü için ya da ilgisizlikten, hiç kimse onları koruyacak kadar önemsemediği için ölürler. John Philips (1973), 16. ve 17. yy'larda İngiltere'de dini heykel ve binaların yok edilmesini söz konusu ederek, bu "pitoresk harabelerin" daha sonraki romantik İngiliz resminde ve şiirinde oynadığı önemli rolü belirtir ve bir zamanlar dini yapılar olarak iş gören bu harabelerin "İngiltere'deki ortaçağ kilisesinin tahrip edilmiş dokusu" olduğunu işaret eder. [Reform adı altında yağma ve yıkım... taş yığını haline geliş... Yok oluşunu hızlandırmak için barut kullanımı... ağır işlenmiş taşlar inşaatçılar için cezbedici malzeme...

268
Yok ediciler, özellikle eserin pek çok kopyası olması halinde (resimlerin aksine kitaplar) veya biricik olma özelliğinin eseri tanımlamadığı durumda (nesnelerin aksine performanslar), sanat eserlerini yeniden ortaya çıkamayacak şekilde tamamen öldürmek konusunda güçlükler yaşarlar. Eserin barındırdığı fikirler varlığını sürdürdükçe, eser varolmayı sürdürür. [John Berger, çevresel etkiler değil, toplumsal dönüşüm].

Kavramsal sanat eserleri, sadece fikrin yaşaması yeterli olduğu için, asla maddi olarak yok edilemezler. Bir uçta eserler sadece isimleriyle var olur.

271
Pek çok amatör eser (bu sözcüğü küçük düşürücü bir anlamda değil, yalnızca belirli bir sanat dünyasının tanımladığı biçimde profesyonel olmayan kişilerin yaptıkları eserleri işaret  etmek için kullanıyorum), ...

* naif sanatçılar   Bir sanatsal gelenekten yetişmemiş, genelde başka mesleklerle uğraştıkları ve sanat eğitimi almadıkları halde bir sanat alanında ürün veren sanatçılar. Bu sanatçıların eserleri akademik, yerleşik kuralların uygulanmayışı ve kişisel üslupların belirginliğiyle ayrılır. (ç.n.)


8. Entegre Profesyoneller, Uyumsuzlar, Halk Sanatçıları, Naif Sanatçılar

277
Çağdaş sanat müzeleri yumuşak heykel* konusunda uzman kişiler tarafından yapılan kumaştan eserleri ödüllendirir; ancak yorgan yapan taşralı kadınlar ödüllerini taşra fuarlarında alırlar.

*yumuşak heykel   İngilizce aslında soft sculpture olan bu terim,   bronz, mermer gibi geleneksel malzemelerin dışında kauçuk, kumaş, elyaf, lateks, ağaç, balmumu, karton, kağıt, keçe gibi akla gelebilecek onlarca malzemenin kullanılmasına olanak tanıyan ve böylelikle geleneksel heykel tasarımına alternatif sağlayan bir malzeme kullanımına işaret eder. (ç.n.)

Söz konusu sanat dünyası onları nasıl tanımlıyor ve yargılıyor olursa olsun, belirli bir sanat dalında çalışan tüm insanları göz önüne aldığımızda, bu insanların, sanat dünyasının bütünüyle içine girmiş ve bu dünyanın donanımına tamamıyla bağımlı olanlardan, eserleri, şeylerin bu dünyadaki yapılış biçimine uymadığından, bu dünyayla sadece ucundan kıyısından ilişkili olanlara kadar herkesi kapsadığını görürüz. Bazı kişiler, sanat gibi görünen veya bazen öyle olduğu düşünülen eserler yaparlar; fakat bunu bir sanat dünyasından tamamen ayrı dünyalar bağlamında, belki bir zanaat dünyasında veya ev ortamında yaparlar. Bazıları da ne örgütlü bir sanat dünyasından ne de herhangi bir başka örgütlü toplumsal faaliyet alanından destek görerek işlerini tek başlarına sürdürürler.

278
İnsanların yaptıkları çalışmalar, sanat dünyasına katılımlarının niteliğine göre değişir. Ancak bu, katılımlarının niteliğinin doğrudan eserin kendisinde görülebileceği anlamına gelmez. Entegre profesyonellerden [entegre: tümleşik, bütünleşik, bütünleşmiş, birleşmiş], uyumsuzlardan, halk sanatçılarından ve naif sanatçılardan söz edeceğim. Bu ilişkisel terimler, insanlardan çok insanların örgütlü bir sanat dünyasına göre nasıl konumlandıklarını tanımlar.

Entegre Profesyoneller
Herhangi bir örgütlü sanat dünyası için kanonik olan bir sanat eserini, tam da bu dünyada geçerli olan sanatsal kalıpların buyurduğu şekilde yapılmış bir eseri tasavvur edin. Kanonik bir sanat eseri, yapımı için bütün malzemelerin, araçların ve olanakların hazır bulunduğu, yapımı için işbirliği yapan her şahsın    -icracıların, tedarikçilerin, her türden destek personelin ve özellikle izleyicilerin- yetiştirilmiş bulunduğu bir eser olacaktır. Tedarikçiler uygun malzemeleri sağlayacak, icracılar verilen talimatları nasıl yorumlayacaklarını bilecek, müzeler sergilenen eserler için tam olması gereken türde mekânlara ve ışıklandırmalara sahip olacak, izleyiciler de sanat eserinin yarattığı duygusal tecrübelere güçlük çekmeden karşılık vereceklerdir. Bu tip bir eserin işin içindeki herkesi sıkması muhtemeldir. Tanımı gereği o, yeni, biricik veya dikkat çekici hiçbir şey, herhangi birinin beklentilerine uymayan hiçbir şey içermeyecektir. Hiçbir gerilim yaratmayacak ve hiçbir duyguyu canlandırmayacaktır. Motel duvarlarındaki resimler tam da bu tip kanonik eserlerdir.

279
[Entegre profesyoneller,] Olası izleyicilerin ve devletin saygın olduğunu düşündükleri sınırlar içerisinde kalırlar. Entegre profesyoneller, malzemeleri, biçimleri, içerikleri, temsil yöntemlerini, ebatları, şekilleri, süreleri, finansman olanaklarını düzenleyen kalıpları kullanarak ve onlara uygun hareket ederek, sanat eserlerinin etkin ve kolay bir biçimde gerçekleşmesini sağlarlar. Herkesin uyacağı kalıplar belirlenerek, çok sayıda insanın faaliyetleri en kısa zamanda ve en az enerjiyle koordine edilebilir.

280
Entegre profesyoneller ortak bir sorunlar ve çözümler geleneği içerisinde iş görürler (Kubler, 1962). Çalıştıkları sanat dalının sorunlarını benzer şekilde tanımlar ve makul bir çözüm için ölçütleri beraber belirlerler.

281
Sorunların ve çözümlerin bu ortak tarihine dayanmalarına bağlı olarak entegre profesyoneller, sıkıcı olacak kadar kolay anlaşılır olmayan; ancak insanların anlayabileceği eserler üretirler. Deneyimli bir izleyicide eserin tam olarak nasıl devam edeceğine dair bir belirsizlik yaratırlar, zira eser alışılmış hareketlerin bir tekrarı olmamalıdır. Standart malzemeleri duygusal ve sanatsal etkiler yaratmak amacıyla ustalıkla kullanmanın pek çok yöntemini bilirler.

Örgütlü bir sanat dünyasında çalışan pek çok kimse, tanım gereği, entegre profesyoneldir; çünkü hiçbir sanat dünyası, bu dünyanın karakteristik ürünlerini üretebilecek insanların arzı olmaksızın var olmaya devam edemez. Sanat dünyalarının oluşturduğu dağıtım kurumları ağı -galeriler, konser salonları, tiyatrolar ve yayın evleri- dağıtılmak üzere belli bir miktar eserin devamlı surette üretilmesine ihtiyaç duyar. Bu kurumlar işleyişlerini sonlandırabilirler, böylece daha az eser talep edilir. Ancak varoldukları müddetçe, teşhir etmek üzere eserler ararlar ve entegre profesyoneller olmaya hevesli çok sayıda insanların bir kısmı bunu sağlayacaktır. Dahası, bir dünyada geçerli olan estetik anlayış, teşhir alanlarını doldurmak için gerekli olan miktarda eseri, teşhir edilebilecek kadar iyi olarak kabul edecektir. ... "Yirmi Yeni Amerikalı Fotoğrafçı"nın sergisini yapmak veya "On Yeni İngiliz Şairi"ni yayımlamak isteyen bir kimse her zaman programını doldurabilecektir.

282
Bir sanat dünyasını çekip çeviren entegre profesyoneller çok sayıda eser üretirler. White ve White (1965) 1860'larda Fransız resminin "sanat makinesi"nin, her on yılda tahminen iki yüz bin saygın resim üreten beş bin ressamı seferber ettiğini hesap etmiştir.

283
Uyumsuzlar
Her örgütlü sanat dünyası, uyumsuz kişiler -yaşadıkları zamanın, bulundukları yerin, çalıştıkları dalın sanat dünyasının parçası olmuş ancak onu kabul edilemez şekilde kısıtlayıcı bulmuş olan- sanatçılar yetiştirir. Bu kişiler, söz konusu sanat dünyasına, bu dünyanın normalde ürettiği eserler arasına kabul etmeyi reddettiği yenilikler önerirler. Bu dünyanın diğer katılımcıları -izleyiciler, destek personel, destek kaynakları veya dağıtımcılar-   bu tip yenilikçi eserlerin üretiminde işbirliği yapmayı reddederler. Bu uyumsuz kimseler vazgeçmek ve daha kabul edilebilir malzemelere ve üslûplara dönmek yerine, diğer sanat dünyası çalışanlarının desteği olmaksızın bu yeniliğin peşinden gitmeye devam ederler. Entegre profesyoneller dahil oldukları dünyanın sanatsal kalıplarını neredeyse bütünüyle kabul ederken, uyumsuzlar bu dünyayla bir tür gevşek bağlantıyı sürdürür; ancak onun faaliyetlerine doğrudan katılmazlar.

284
Uyumsuzlar, yeniliklerini diğer sanat dünyası üyelerine sundukları vakit şaşırtıcı olmayan bir biçimde düşmanca karşılanırlar. Bu yenilik sanat dünyasının bazı sanatsal kalıplarını, alışılagelmiş yöntem ve uygulamalarını küstahça ihlal ettiğinden, eser bu kişilere eserin yaratıcısıyla işbirliği yapmaları durumunda sorun yaşayacaklarını düşündürür; yeniliğin yerleşik uygulamaya karşı küstahça aldırmazlığı, onu yapan kişinin ya neyin doğru olduğunu bilmediğini ya da doğru olanı yapmayı umursamadığını düşündürür (aynı düşünce insanların hayatın diğer alanlarındaki olağandışı olduğunu düşündükleri faaliyetlere aşırı tepki vermelerine neden olur).

286
Uyumsuzlar genellikle eserlerini gerçekleştirmekte veya gerçekleştirmenin kolay ancak dağıtımın sorun olduğu sanat biçimlerinde (örneğin yazılı eserlerde) eseri izleyicilere ve eleştirmenlere ulaştırmakta güçlükler yaşarlar. Sanat dünyası kurumlarına olan ihtiyaçlarının üstesinden gelmeleri durumunda, bunu başarırlar. Örneğin kendileriyle çalışmayacak bu kurumların yerine kendi kurumlarını oluşturabilirler. Yazarlar çalışmalarını kendileri yayımlayıp dağıtırlar. ... Görsel sanat alanında ürün veren sanatçılar kendi sergi alanlarını yaratır veya daha geniş kapsamlı bir biçimde, müze yöneticilerinin, küratörlerin ve finansal destekçilerin biçimsel zorbalığı şeklinde yaşadıkları şeyden kaçınarak, müzeler ve galerilerde sergilenemeyecek eserler -toprak ve arazi eserleri veya kavramsal sanat eserleri- tasarlarlar.

Örgütlü sanat dünyası tarafından reddedilmeye uyum sağlamanın en uç şekli eserin yapılışını kısa kesmektir, belki de sadece onun hakkında düşünmek; ancak onunla ilgili hiçbir şey yapmamaktır. Ives [besteci Charles Ives], müziğinin asla çalınamayacağına karar vermiş ve bu olasılığa bütünüyle uyum sağlamış görünür. Aslında, müziğin çalınmasını besteye yapılan bir müdahale saymaya başlamıştı:

"Tanrım sesin müzikle nasıl bir ilişkisi olabilir!... Neden müzik, seslerden, göğüsten, kirişten, telden, ahşaptan ve bakırdan engellerden aşmadan, bir insanın içine doğduğu şekilde dışarı çıkamıyor*... Müzik duyulmalı, bu elzem değildir, çıkardığı ses aslında olduğu şey olmayabilir" (aktaran Rossiter, 1975, s. 58).

287
Uyumsuzlar, yine de çalıştıkları sanat dalının dünyasıyla irtibatlarını tamamen koparmazlar. Ekseriyetle orada olup bitenlerden, ilk elden iştirak etmeseler bile kamusal iletişim araçlarını izleyerek haberdar olur; plakları dinler, filmleri görür, sektörle ilgili ve mesleki yayınları okurlar.

Bir sanat dünyasına iştirak etmek sanat eserlerinin üretimini olanaklı ve nispeten kolay kılar; ancak yaratılabilecek olanı da esaslı şekilde kısıtlar. Ives'ın uygulamalı müzik dünyasından tamamen kopması uyumsuzluğun sağladığı özgürlüklerin keşfi için yapılan bir laboratuvar deneyi gibidir.

291
Uyumsuz sanatçılar, entegre profesyonellerin çalışmasını engelleyen kısıtlamaları görmezden gelebileceklerinden ve sanat dünyasının gündelik etkileşimine iştirak etmediklerinden, onların bu profesyonellerden farklı itkileri vardır.

293
disonans ve poliritm unsurları... Ives, ... modern müziğin ilk öncülerinden biri...

Uyumsuzlar eserlerinin ilişkili olduğu sanat dünyasının gelenekleri ve pratikleri içerisinde eğitim aldıkları ve onunla zayıflamış bir bağlantıyı sürdürdüklerinden, şayet mensupları arasında yeterli fikir birliği gelişirse, bu dünya onların çalışmalarını içine alabilir. ... Benzer şekilde toprak sanatı alanında yapılan eserlerin malzemesi, ölçüsü, düzenlenmesi yerleşik uygulamalara uygun değildir ancak onlar daha kanonik heykelcilerle biçim ve oyluma yönelik bir ilgiyi paylaşırlar. Uyumsuzlar, başka bir şekilde ifade edersek, sanat dünyasının geleneksel sorun ve çözüm bütününden çok az farklı bir yol izlerler. Ancak entegre profesyoneller, gelenek halini almış olan uyumsuz sanatçıların terk ettiği noktaya kadar onların izlediği yolu izleyebilir ve onların yeniliklerini kanona dahil edebilirler.

294
[Harry Partch] Batı müziğinin üzerinee inşa edildiği kromatik gamla ilişkisini kesmiş ve oktavlar arasında kırk iki ton olan bir ölçü sistemi tasarlamıştır (geleneksel öllçüde aynı aralıkta on iki ton vardır).

Bununla beraber hem Partch hem de Cage, yaptıkları bütün buşluşlara rağmen, müzik dünyasının birçok kalıbını muhafaza etmişlerdir.

Şu halde uyumsuzlar, kendilerini kanonik ve geleneksel sanatın dünyasına göre ayarlarlar. Bu dünyanın bazı geleneklerini değiştirir, geriye kalanları da az çok farkında olmadan kabul ederler. Bu yenilikçilerin eserleri sık sık, sanatı tek düzelikten kurtarmak için farklı şeyler yaratılması gerektiğini düşünen üyeleri tarafından yerleşik sanat dünyasının külliyatı içerisinde dahil edilir. Yenilikler aşinalık ve çağrışım sayesinde daha kabul edilebilir bir hal alır. Yeniliklerin diğer tüm sanatsal kalıplara esasta uyum sağlaması bu yeniliklerin daha kolay asimile edilmesini sağlar. ... (295) Yeni ve alışılmadık eserler seyircilerden daha sıkı çalışmalarını talep etmesine karşın, uyumsuzlar geleneksel sanatçıların hitap ettiği aynı izleyiciler tarafından desteklenmek ve takdir edilmek isterler.

295
Uyumsuz eser asimile edilemeyecek kadar zor ise, sanat dünyası bu meydan okuyan eseri reddedecektir.

Aslında sanat dünyası katılımcılarının çoğu, uyumsuzların büyük çoğunluğu hakkında hiçbir şey duymazlar, hakkında bir şeyler duymuş olduklarının da çok azı hakkında iyi bir kanıları vardır. Bunun yerine eserleri zaman zaman eski eserlere meraklı kimselerce tekrar canlandırılan veya yenilikçi profesyonellerin hayal gücünü kamçılayan, merak uyandıran değişik kişiler olarak kalırlar.

Halk Sanatı

297
"İyi ki doğdun" şarkısı halk sanatından bahsederken kastettiğim türde bir şeydir. Bu, terimin biraz alışılmamış bir kullanımı olabilir; ancak özellikle taşralı halk tarafından yapılan eserlerden veya bir zamanlar yaygın olan geleneklerin kırsal bölgelerdeki kalıntılarından söz etmiyorum. daha ziyade, tamamen profesyonel sanat dünyaları dışında yapılmış olan, sıradan yaşamlarının akışında sıradan insanlarca yapılan, çoğu zaman üretildiği topluluk dışından gelen insanlar onda bir sanatsal değer bulsalar bile, onu yapan veya kullanan kişi tarafından  nadiren sanat eseri olarak düşünülen eserler hakkında konuşmak istiyorum.

Bu bağlamda halk sanatı, yaptıkları şeyi kendi toplumlarının üyelerinin yaptığı veya en azından belirli bir yaşta ve cinsiyette olan çoğu üyesinin normalde yaptığı bir şey olduğu için yapan kimseler tarafından yapılan sanattır. İnsanlar bazı kişilerin bunları diğer kişilerden daha iyi yaptığını bilirler ancak bu pek de önemli olmayan bir husustur. Esas mesele, bazı asgari standartlara göre yapılmaları, mevcut amaç açısından yeterince iyi olmalarıdır. ... (Sanat dünyalarının sınırları dışında yapılan diğer eserler, bir sonraki bölümde tartışılacak olan zanaat ürünleridir.)

298
Yorgancılığı [patchwork/kırk yama] analitik nedenlerle başlıca örneğim olarak kullanacağım. Amerikan kadınları farklı zaman ve yerlerde kumaşları kat kat dikerek yatak takımları yapmışlardır. İnsanları sıcak tutma işini görmüş olan bu takımlar, bu yararlarına ek olarak, günümüz gözlemcilerine çağdaş resmin birtakım özelliklerini anımsatan ustalıklı ve incelikli bir tasarım ve renk anlayışını sergilerler. Jonathan Holstein bu tip bir dizi karşılaştırma ortaya koyar:

- Soyutlamanın ortaya çıkışından beri pek çok ressamın eserlerini karakterize eden geometrik formun ustalıklı kullanımı.
- Bebek Küpleri gibi bazı yorganların optik etkileri ve Vaserely'nin ve renk ve biçim ilişkileri, optik yanılsama, çizgisel efektlerin kullanımı aracılığıyla retina uyarımının farklı biçimlerini keşfetmiş olan diğerlerinin eserleri.
- Kahve fincanı desenli kumaş panolarda olduğu gibi çevredeki imgelerin tekrar tekrar kullanılması ve Andy Warhol gibi bazı sanatçıların eserlerinde olduğu gibi imgelerin yinelenerek kullanılması.
- Hayli sadeleştirilmiş geometrik formların defalarca tekrarlanarak kullanılması ve sistemik* (*Systemic art  Türkçe'ye eserlerin formları göz önüne alınarak "dizisel sanat" olarak çevrilebilir. 20. yy'ın soyut eğilimleri içerisinde yer alan ve minimalist sanat içerisinde değerlendirilmesi mümkün bu üslup özellikle heykelde tek bir basit geometrik formun ya da bu tip basit bir forma sahip tek bir malzemenin tekrarlamalar gösterecek şekilde üst üste ya da yan yana sıralanması şeklinde görülür. Aynı şekilde resim sanatında da basit bir geometrik formun aynen korunarak defalarca tekrarlanması ilkesine dayanır. ç.n.) ressamların eserleri.
- Amish yorganlarında olduğu gibi tek bir biçim üzerinde renk çeşitlemeleri ve Albers'in Kareye Saygı dizisi içindeki gibi resimler.
- Gökkuşağı yorganlarında olduğu gibi geometrik bir çerçeve içerisinde kromatik olasılıkların görsel etkilerinin ustalıklı kullanımı ve Kenneth Roland gibi bazı ressamların eserleri.

Halk sanatçıları bir bakımdan kanonik sanat dünyası sanatçılarına benzerler: İyi örgütlenmiş bir topluluğa dahildirler ve eserlerini bu topluluğun bir parçası olarak üretirler. Ancak yorgancılar, sanata adanmış profesyonel bir topluluğa veya çalışma topluluğuna değil, hanelerden oluşan yerel bir topluluğa aittirler.

302
Görünüşe göre yorgancılar değerlendirmelerinin ve seçimlerinin altında yatan estetik anlayışı nadiren açıklıyorlar; nihayet onlar profesyonel sanatçılar veya eleştirmenler değil. Bu yamalı yorganlara bakış tarzımıza modern resme aşina olan birinin duyarlılığını uygularsak, bazı yorganlar bariz bir şekilde bu ressamların eserlerine paralel özellikler gösterir. Yorgancıların nasıl çalıştıklarına dair Cooper ve Buferd'a anlattıkları, geleneksel yorgan tasarımları çerçevesinde sorunlara kendilerine özgü çözümler bulduklarını gösterir.

Yorgan tasarımları, geleneksel olmakla birlikte, hiçbir şekilde kısıtlayıcı değildir; çeşitleme olanağı bakımından, farklı seçenekler bakımından, bireysel beceri ve beğeninin işin içine katılması bakımından yapan kişiye çok büyük özgürlük tanır.

303
Bir sanat dünyasının geleneği içerisinde çalışan sanatçılar gibi yorgancılar da geleneksel şablonların basit bir şekilde çoğaltılmasından ibaret olan eserler yapmazlar, bu kaynakları farklı şekillerde kullanarak geleneksel sanat dallarında ve biçimlerinde yapılan eserler kadar farklı ve özgün olan eserler üretirler.

304
Kullandıkları dil, yaratmayı başardıkları karmaşık desenlerin hakkını yeterince veremez ve kişi, yorganın görsel tanıklığında, onların görüşmeyi yapan kişi karşısında dile getirebildiklerinden daha karmaşık olan bir renk ve tasarım anlayışları olduğunu düşünmelidir. Öyle görünüyor ki tasarım ve beceri bakımından bu çeşitlemeleri bilmelerine rağmen, bunları tartışacakları ortak bir eleştirel ve analitik dilleri yok.

Ancak yorgancıların dili; eleştirel ve estetik kavramlaştırmaların, entegre profesyonellerin yaptıkları şey hakkında zaman ve mekânı aşarak birbirleriyle kolayca iletişim kurmalarını sağladığı şekilde, yorgancıların yaptıkları iş hakkında birbirleriyle genel ve soyut bir biçimde tartışmalarına olanak tanımaz. (Uyumsuzların sanat dünyasının standartlarını yadsımakla beraber, onun eleştirel ve estetik sözcük dağarcığını paylaştığına ve böylece bu dünyanın üyeleri olduklarına ve birbirleriyle iletişim kurabildiklerine dikkat çekmek isterim).

305
Genel bir değerlendirme dili olmaksızın standartlar yerel ve geçici olmaya mahkûmdur. Bir kasaba veya eyalet fuarında yapılan değerlendirmelerde belli bir standartlar bütünü uygulanabilir; ancak bu standartlar işe yaradıkları müddetçe uygulanacaktır, bu da açık seçik eleştirel ölçütlerin gerekçelendirilmiş ve genel bir uygulamasından çok, alt tarafı bir kararın verilmesi meselesi olacaktır. Bu durumdan daha geniş bir dünya geliştirilemez. O halde bu karmaşık motifler nasıl keşfedildi ve aktarıldı? ... Holstein, bu kadınların "ve belki kocalarının da gündelik yaşamlarında kullandıkları pratik bir tasarım bilgilerinin olduğu" şeklinde fikir yürütür (bu durum bize Floransalı tüccarların pratik deneyimlerini Rönesans resmine değer biçmekte kullanmalarını anımsatır [Baxandall, 1972]). Kapsayıcı kurumların ve iletişim araçlarının yokluğunda, bu tasarımların nasıl aktarıldığı konusunda doğru olması en muhtemel açıklama annenin kızına, komşunun komşusuna öğretmiş olması, insanların ülkenin çeşitli yerlerinde dolaşıp incelemeleri, taklit etmeleri ve kullanmaları için fikirlerini başkalarına taşımış olmasıdır.

306
Yorgancıların yorgan yapma sebepleri bir ailenin ve toplumun parçası olmalarından kaynaklanmıştır, aile üyeleri ve komşular için de bu sebepler uygun ve anlaşılırdır. Yorgan diken kadınlar, ailelerini sıcak tutmak, evlenen ve yuva kuran çocuklarına armağan olarak vermek, olumsuz koşullardaki insanlara yardım etmek ve sıkıntılı zamanlarında veya yaşlılıklarında kendilerini oyalamak için bu işi yapmışlardır.

Yorgancılar işlerinin bir kısmını -tamamlanmış kılıfın astarın ön ve arka yüzlerine dikimini- genellikle işbirliği halinde yaparlar, yorgan yapmanın nedenlerinden biri de bu arkadaşlığın ve sosyalliğin tadını çıkarmaktır.

... yorganı bitirdiğimizde zaman su gibi geçmiş olurdu.

307
Katılan herkes yapılmakta olan şey hakkında diğer herkes kadar bir ölçüde bilgili olduğu ve yapılması gereken işin hangi bölümü olursa olsun yapabildiği için, işbirliği kolaylıkla ve insan ilişkilerinde olağan olandan çok sürtüşme olmadan sağlanır.

[resim açıklamasında:] Halk sanatı bir topluluğun üyelerinin gündelik faaliyetlerinin bir parçası olarak meydana gelir.

308
[yorganların] ... değerleri kısmen güzelliklerinde; ancak daha çok yatak takımı olarak sundukları sürekli faydada ve ailenin devamlılığının ve birliğinin duygusal anlamda somutlaşmış hali olmalarında yatıyordu. Bu yorganların hiçbir sanatsal değerleri yoktu ve bu yorganlar, yorgana atfedilen değerden dolayı şöhreti artacak ünlü bir sanatçının sanatsal olarak değerlendirilmiş eserleri değildi. ... Hiçbir kurum örnek olarak gösterilebilecek yorganları keşfetme, satın alama ve ileride yapılacak araştırmalar ve teşhirler için muhafaza etme işini üstlenmemişti. Yorganlar sanat değildi; çünkü kimse onlara sanat olarak muamele etmemişti. Ailelerin ve toplulukların cisimleşmiş haliydiler; ancak bu onları muhafaza etmek için bir neden değildi...

Ancak bu durum, müzeler yerel el sanatlarını korumaya ve bu eserlerdeki sanatsal meziyetleri teslim etmeye başladıkça, ailelerin ve toplulukların ürettiği diğer eserler için olduğu gibi, yorganlar için de değişmiştir. Birçok sanat müzesinde şimdi (ve bazılarında biraz daha uzun bir süredir) yorganlar ve benzer eşyalar için, daha önce yapılmayan her şeyi yerine getiren dokuma, dekoratif sanatlar veya küçük el sanatları (verilen isim değişiklik gösterebilir) bölümleri var. Şaşırtıcı olmayan bir biçimde, bazı çağdaş sanatçılar, kadınlara özgü bir sanat olarak günümüzde özel bir ilgi gören yorgan yapımının estetik olanaklarından kendi sanatları için yararlanmaya başlamışlardır.

Başka pek çok çağdaş Amerikan faaliyeti yorgancılığın ortaya koyduğu modele uyar: kırsal kesimlerde yaşayan aileler için benzer bir işlevsel rol oynayan ve bir erkek uğraşı olan ahşap işçiliği; çocuk oyunları; ergenlik çağındaki gençler arasında yapılan salon dansları. Erkeklere özgü faaliyetlerin çoğu iş örgütlenmeleri çevresinde geliştiğinden ve böylece profesyonel anlamda sanat değilse de belirli bir mesleğin zanaatı olarak ortaya çıktığı için, erkeklerin faaliyetlerinden ziyade kadın ve çocukların faaliyetleri bu modele uymaktadır.

309
Naif Sanatçılar
Sanatçıların bu son türü primitif, naif veya taşralı olarak adlandırılırlar. [taşralı: Özgün metinde grassroots tabiriyle ifade edilen kavram, bir sanat dalında akademik eğitim görmemiş, kendini yetiştirmiş, bunun yanında toplumun alt sınıfına mensup olan bir sanatçı türünü işaret eder. Bire bir çeviride "taban, alt sınıf" gibi kavramlara karşılık gelen bu tabirin, Türkçe'de yerleşmiş sanat kavramları içerisinde söz konusu sanatçı türünü işaret edecek bir karşılığı olmadığı gibi, bu bire bir karşılıklar da söz konusu bağlamı oluşturamamaktadır. Bu nedenle bu tip sanatçıları nitelemek için Fransızca'da yaygın bir terim olarak kullanılan taşralı (provincial) tabirini kullanmayı yeğledik. ç.n.]. Sonunda (bazen olduğu gibi) sanat dünyası tarafından keşfedilmiş ve ona dahil edilmiş olsa da Grandma Moses bu türün prototipidir. Bu sanatçılar genellikle herhangi bir sanat dünyasıyla hiçbir şekilde bağlantı kurmamışlardır. Kendilerininkilere benzeyen eserlerin (eğer böyle eserler varsa) üretildiği sanat dünyasının üyelerini tanımazlar. Normalde bu tip eserleri üreten insanların gördükleri eğitimi almamışlardır ve üretim yaptıkları sanat dalı hakkında -bu sanatın tarihi; sanatsal kalıpları, alışılagelmiş yöntem ve uygulamaları veya bu sanat dalında üretilen eserlerin niteliği hakkında- çok az şey bilirler. Yaptıkları şeyi söz konusu sanat dalının terimleriyle açıklayamayan naif sanatçılar, başka hiç kimse onların gereksindiği yardımı veya işbirliğini nasıl sağlayacağını bilmediği ve bu konuda açıklayıcı bir dil mevcut olmadığı için hemen daima yalnız çalışırlar. Şayet destek alıyorlarsa, bunun nedeni kendi işbirliği ağlarını -ne yapılacağını ve nasıl yapılacağını peyderpey öğrenen bir grup insanı bir araya toplayarak, yetiştirerek ve bu grubun sürekliliğini sağlayarak- yaratmış olmalarıdır. Ancak daha çok ve en iyi ihtimalle, yaptıkları eserleri takdir edebilecek birkaç kişiyi yetiştirirler.

310
Sanat alanında mesleki eğitimleri olmadığından, eserleri karakteristik olarak sözcüğün tam anlamıyla naif ve çocuksu gözükür, çocukların karmaşık teknikleri öğrenene dek yaptıkları resimlere benzer.

Naif ressamlar, tıpkı Batı toplumunun gereğince sosyalleşmiş herhangi bir üyesi gibi, resimlerin neye benzediğini ve nasıl yapıldıklarını bilirler. Resim malzemeleri yaygın şekilde elde edilebilir malzemelerdir. Asgari düzeyde çizim yeteneği olan biri, klişeleşmiş örneklerden, geleneksel konulardan veya kişisel saplantılardan yola çıkarak resim yapmaya başlayabilir. Naif ressamların eserleri amatör ressamlarınkinden çok az farklıdır. Amatör ressamlar resim dersleri almış olabilir, kendileri gibi amatörlerin kurdukları kulüplere mensup olabilir ve pazar ressamlarının* (*Özgün metinde sunday painters olan bu terim, bu konuda çok az deneyimi ve eğitimi olan ya da hiç deneyimi ve eğitimi olmayan, resimle bir hobi olarak ilgilenen kişileri işaret eder. ç.n.) dünyasına katılabilirler, buna rağmen onlar da naif ressamlar gibi profesyonel resim dünyasıyla hiçbir bağlantıları olmadan çalışırlar.

Naif resmi tanımlamanın güçlüğünün nedeni, onu yapan kişinin kişisel yaşamı dışında herhangi bir dünyanın ölçülerine uymadan yapılmış olmasıdır. Naif ressamlar tek başlarına, sanat dünyası katılımcılarını engelleyen işbirliği kısıtlamalarından bağımsız bir biçimde, sanat eserlerinin geleneksel sınıflandırmalarını umursamak zorunda olmaksızın, belli bir standart biçime uymayan ve belli bir sınıfın örnekleri olarak tanımlanamayacak eserler üretirler. Bu eserler sadece varlardır ve sadece özelliklerinin sıralanması yoluyla tarif edilebilirler. Tarif edildiklerinde de bir sınıfa konulamazlar; herhangi başka bir şeye başvurulmadan yapıldıklarından ve başka hiçbir şey ona başvurularak yapılmamış olduğundan, her biri kendi sınıfını oluşturur.

311
Bu tip ünlü bir eser Los Angeles'ta 1921 ve 1954 yılları arasında Simon Rodia tarafından inşa edilen Watts Kuleleri'dir. Heykel olarak adlandırılmak için çok büyük olan bu kuleler tam anlamıyla mimari yapılar da değildir, onları anıt olarak adlandırmak da yanıltıcı olur.

[hademe James Hampton'un "Ulusal Milenyum Genel Kongresi İçin Üçüncü Cennetin Tahtı" çalışması... folyolarla kaplanmış eşyalar...; Clarence Schmidt'in bir arazide inşa ettiği binalar; vb]

Çağdaş görsel sanat dünyası bu çalışmaları artık tamamen alışılmadık ve tuhaf bulmuyor, hal böyleyken bu çalışmalar günümüzde meyhaneler, lokantalar ve insanların toplu halde bulunduğu başka mekânların Ed Keinholtz ve George Segal gibi bazı heykelciler tarafından yapılmış ayrıntılı rekonstrüksiyonlarını da kapsayabilecek bir kategoriye, "mekânlar" ve "asemblaj" [İngilizce assemblage'dan, Türkçe'ye asemblaj olarak geçmiş olan bu terim, birtakım toplama nesnelerin montaj vs yöntemlerle bir araya getirilmesiyle yapılmış sanat eserlerini işaret eder. Jean Dubuffet, Kurt Scwitters, Ed Keinholtz bu sanat biçiminin öncüleri arasında sayılabilir ç.n.] başlıkları altına dahil edilebilirler.

314
Naif sanatçılar genellikle eserlerine şans eseri veya tasarlamadan başlarlar; belki şöyle söylersem daha doğru olacak, onu gerçek bir "başlangıç" yapacak profesyonel bir sanat dünyası dahilinde anlamlı kabul edilen bir faaliyet tasarlayarak başlamazlar.

"Madem doğanın kendisi heykeller yapıyordu, o halde ben de bir mimar veya duvarcı ustası olabilirdim!" (Cheval)

315
Sanatsal olarak tanımlanmış hiçbir soru ve çözüm geleneğine ait olmayan bu eserler hiçlikten çıkmış gibi görünürler. Kimse onlara nasıl tepki vereceğini bilmez. İzleyiciler (onları gören herhangi bir kimse) ne düşüneceklerini bilemez. Bu eserlerin yaratıcıları, onları yaparken yerleşik bir işbirliği ağının faydalarından yararlanamaz. Yalnız çalışırlar. [Oysa Antoni Gaudi'nin böyle olanakları oldu]

Naif sanatçılar, profesyonel sanatçıların eğitimleri sırasında zorunlu olarak edindikleri görü ve düşünce alışkanlıklarını kazanmadıklarından ve bunları içselleştirmediklerinden, alışılmışın dışında olan kendilerine özgü tarzlarını meydana getirir ve eşsiz, kendine özgü biçim ve türler yaratırlar. Uyumsuz bir sanatçı, mesleki eğitimin bıraktığı alışkanlıklarla mücadele etmek ve onların üstesinden gelmek zorundadır; naif sanatçı bunlara zaten hiç sahip olmamıştır.

316
... toplumlar pek çok kimseye, sanatsal amaçlı olarak kullanılabilecek becerileri, sanatsal olmayan bir çerçevede ve pratik nedenlerle öğretir. Bu becerileri öğrenmiş olan kimseler geleneksel sanat dünyasıyla ilişkiye geçmeksizin, kendilerine özgü sanat eserleri meydana getirme girişimlerine başlayabilirler.

Herhangi bir sanat dünyasının çalışma organizasyonlarına bağlı olmayan naif sanatçıların, profesyonel olarak standardize edilmiş malzemelerin devamlı ikmaline erişimleri yoktur. Gayet becerikli bir şekilde çevreden sağladıklarıyla idare ederler.

317
Hiçbir mesleki eğitimleri ve geleneksel sanat dünyasıyla hiçbir bağlantıları olmadığı için, naif sanatçılar, eserlerini yapma saiklerini ve eserlerinin özelliklerini açıklayacak geleneksel sanat dağarcığını öğrenemezler. Ne yaptıklarını sanat terminolojisiyle açıklayamadıklarından ve yaptıkları şeyler sanattan başka bir şey olarak pek açıklanamayacağından, naif sanatçılar, kendilerinden bir açıklama talep eden insanlarla sorunlar yaşarlar. [yaptıkları şeylerin kendilerini ilgilendirdiklerini veya Tanrıyla aralarında dini bir anlamı olduğu gibi açıklamalarda bulunurlar]

318
... bu kişiler genellikle kaçık veya eksantrik olarak bilinen şehir sakinleridir. Bu eserleri yapanlar, alay, hakaret, resmi ve gayrı resmi taciz nesnesi haline gelirler.

320
Grandma Moses'ın eseri keşfedildikten ve müzelerde, galerilerde beğeniye sunulduktan sonra da halen naif bir eser midir?

Sonuç
Uyumsuzların ve naif sanatçıların çalışmalarını yaparken ve dağıtımını sağlarken karşılaştıkları zorluklar, izleyiciler ve otoritelerle yaşadıkları sıkıntılar, entegre profesyonellerin, toplumun meşru unsurları olarak kabul edilen sanat dünyalarına katılarak kendilerini kurtarmış oldukları sorunlara işaret eder.

Entegre profesyonellerin, uyumsuzların, halk sanatçılarının ve naif sanatçıların eserleri arasındaki fark, eserin dış görünüşünde veya çıkardığı seste değil, bu eser ve bir sanat dünyasının az çok içinde bulunan başkaları tarafından yapılmış olan eserler arasındaki ilişkide yatar.

321
Sanatın bu türleri arasındaki ayrımlar nitelik ayrımları değildir; her kategori içerisinde her düzeyde eser yapılabilir ve yapılmıştır. Ancak biz olmayan eserlere -bir sanat dünyasının meşru himayesi altında yapılmamış eserlere- temeli bir dünyaya, muhtemelen iştirak ettiğimiz bir sanat dünyasına dayanan bir estetik anlayışla bakarız.


9. Sanat ve Zanaat

322
Sanat dünyalarının üyeleri sanat ve zanaat arasında genellikle bir ayrım yaparlar. Sanat eserleri yapmanın zanaatkârlık olduğu düşünülen teknik beceriler gerektirdiğini kabul etmekle beraber, sanatçıların, meydana getirdikleri ürüne, zannat becerisinin ötesinde bir şey, yaratıcı güçleri ve yetenekleri sayesinde nesneye veya performansa eşsiz ve etkileyici bir özellik kazandıran bir şey kattıklarında ısrar ederler. ... Benzer malzeme ve becerilerin benzer biçimlerde kullanılmasını gerektiren benzer faaliyetler ve onları yapan kişiler her iki isimle de anılabilir. ...

323
[Zamanında zanaat olarak tanımlanan bir faaliyet daha sonra sanat olarak tanımlanmaya başlayabilir. Bu durumda, bir sanat dünyasının katılımcıları bir zanaat dünyasından bazı unsurlar ödünç alır veya bu dünyada hakim olmaya başlarlar... Ya da tam tersi, sanat olarak tanımlanagelen bir faaliyet sonradan zanaat olarak tanımlanmaya başlayabilir. Bu durumda da gelişmiş bir sanat dünyası zanaat dünyasına özgü bazı özellikleri sergilemeye başlar].

Zanaatın Sanat Haline Gelmesi

Bir çalışma ideolojisi, bir estetik anlayış ve bir iş örgütlenmesi biçimi olarak zanaat, sanat dünyalarından, bu dünyalarda çalışan kişilerden ve onların tanımlamalarından bağımsız bir şekilde var olabilir, var olmaktadır da. Basit gündelik anlamıyla zanaat, yemek yediğimiz tabak, oturduğumuz sandalye, giydiğimiz giysi, çalışan bir su tesisatı veya akımı ileten bir elektrik tertibatı gibi faydalı nesneler üretmek için kullanılabilecek bilgi ve beceriler bütünüdür. Biraz farklı bir bakış açısından bakıldığında zanaat, faydalı bir şekilde faaliyette bulunmaktır; dans edilebilecek bir müzik çalmak, konuklara güzel bir yemek servisi yapmak, bir suçluyu asgari düzeyde kargaşaya neden olarak tutuklamak, bir evi orada yaşayan kişileri memnun edecek şekilde temizlemek...

324
... fayda ölçüsü bu dünyanın bilgili katılımcıları tarafından geliştirilmiş ve kabul edilmiş standartlarca belirlenir.

325
Yaptığınız işin bir başkasının pratik ihtiyaçlarını karşılamak için yapıldığını söylerseniz, ürünün içkin özelliğine dışsal bir şey olarak tarif edilmiş olan işlev, bu durumda önemli bir ideolojik ve estetik etmen olur. Yapılan ürünün hiçbir açık veya olası kullanım alanı yoksa veya görünüşteki kullanımına hiç uymuyorsa, onu yapan zanaatkâr (zanaatın ideolojisini kabul eden biri olarak zanaatkâr) muhtemel meslektaşlarından gelen sert eleştirilere maruz kalacak ve savunmasız hissedecektir.

326
Bir nesnenin işe yarar olması, yapılması için bir ustanın becerisini gerektirmesi, bu nesnenin aynı zamanda güzel bir nesne olarak kabul edilmesini engellemez. Bazı zanaat dallarının, gelenekleri içerisinde oluşmuş bir güzellik anlayışı ve bu anlayışa uygun olarak ortaya çıkmış estetik standartları ve beğeni kuralları vardır.

Zanaatlar genelde, düzgün işler yapmaya ve geçimlerini sağlamaya çalışan sıradan zanaatkârlarla, daha tutkulu amaçları ve ideolojileri olan sanatçı-zanaatkârlar arasındaki fark bakımından ikiye ayrılır. [sanatçı-zanaatkârlar: çömlekçiler, dokumacılar, cam üfleyicileri, mobilya ustaları, vb.]

327
Güzel zanaat nesneleri "el sanatları" başlığı altında sergiler ve müzelerde teşhir edilir, ödüller kazanır, onları yapan zanaatkârların şöhretlerine katkıda bulunur, kitaplara ve "nasıl yapmalı" tarzı yayınlara konu olur, hatta onlar için kurslar açılır.

Sanatçı-zanaatkârların sıradan zanaatkârlardan daha büyük tutkuları vardır. İzleyicileri, kurumları ve ödülleri sıradan zanaatkârlarla paylaşmakla beraber, güzel sanatlar kurumlarıyla aralarında bir akrabalık olduğunu düşünürler. ... yaptıkları arasında bir devamlılık görürler.

328
Zanaatkârlarla sanatçı zanaatkârların ayrışmasını tipik bir tarihsel süreç olarak düşünebiliriz. ... Bu sanatçı-zanaatkârlar kendi faaliyetleri etrafında bir çeşit sanat dünyası, bir "küçük sanat" dünyası geliştirirler. Bu dünya tam donanımlı temel sanat dallarının aygıtlarının çoğuna sahiptir: gösteriler, sergiler, ödüller, koleksiyonculara yapılan satışlar, öğretmenlik mevkileri ve diğerleri. Bütün zanaat dünyaları bu tip sanatsal, güzellik odaklı bölümler oluşturmazlar (örneğin, sıhhi tesisatçılık bunu yapmaz). Demek su tesisatçılarıyla çalışmak, onların bunu neden yapmadıklarını ya da yapmak istemediklerini bilmek gerekecek. Bir tesisatın kendi içerisindeki kuruluşunu/kompozisyonunu, binanın "içinde" kalan ve dolayısıyla retinal olmayan unsurların bilgisini zihinde nasıl şemalaştırdıklarını/görünür kıldıklarını, konstrüksiyonu kaç kaygı üzerinden gerçekleştirdiklerini, bir bina içerisindeki dolaşım içerisinde oluşan sesin organizasyonunu, sızıntının çıplak gözle arkeolojik kazısını nasıl gerçekleştirdiklerini ve bütün bunları neden bir "sanata" dönüştürmediklerini bilmek gerekecektir. Ancak zanaat dünyası içinde ortaya çıkan sanat bölümü genellikle, aynı dünya içinde bulunan ve ağırlıklı biçimde yararcı olan zanaat bölümüyle uyum içinde bir arada var olur.

Bir diğer süreç, yerleşik ve halihazırda sanat dünyası olarak tanımlanmış bir dünyanın üyeleri, çağdaş sanat dünyasının tipik faaliyetlerinin ve ideolojilerinin içinde yer alan insanlar, yerleşik bir zanaat dünyasını, özellikle onun sanatsal bölümünü istila (bu askeri benzetme burada uygundur) etmesidir. Bu süreç, güzel sanatlar alanında çççalıışan bazı sanatçıların, yaşadıkları bir ifade sorununu çözmek için yeni mecralar aramaları durumunda başlar.

329
Sadece düşük ısıda [dolayısıyla suyu tutamayacak sertlikte] üretilen toprak kapların yapılmasında ısrar ederek, başkan aslında o andan itibaren yaptıkları şeylerin çağdaş heykelin bir versiyonu olacağını ilan ediyordu ['başkan' derken, bu sayfada verilen bir örnek]. Hiç kimse asıl noktayı kaçırmasın diye açıkladı: "Bundan sonra kap yapmayacağız."

330
Yararlılık standardının önemini yitirmesine paralel olarak eski ustalık standartlarının da değeri azalır. Eski sanatçı-zanaatkârların ömürlerini öğrenmek için harcadıkları şeyler birdenbire yapılmaya değmeyecek şeyler olurlar. İnsanlar onların yaptıkları işi en baştan savma şekilde yaparlar ve sadece bu yüzden bu insanların daha üstün oldukları düşünülür.

331
Sanatçıların yarattığı yeni standartlar, bir eserin tek faydasının sanat olmak -beğenilmek, takdir ve tecrübe edilmek- olmasını garanti eder. Sanatçılar eski tarz zanaatkârlığın katıksız ustalığını kınarlar. Sanatın diğer alanlarındaki, özellikle geleneksel resim ve heykel dallarındaki eserlerle bilinçli bir devamlılık olduğunu düşünür ve bu ilişkiyi bilfiil kurarlar. Çalışmalarının nasıl olması gerektiği hakkında diğerlerinin fikirlerinden bağımsız olduklarını ilan eder, yararlılığın gereklerini sırtlarına yükleyecek herhangi bir girişimi kınarlar. Sanatçıların yaptıkların şeyler genellikle büyük oranda maharet ve hâkimiyet gerektirir; ancak söz konusu beceriler sıradan zanaatkâr veya sanatçı-zanaatkârlar tarafından itibar edilen becerilerden genellikle kasıtlı bir biçimde farklıdırlar ve çoğunlukla da bu beceriler iyice gizlenmiştir.

332
Geleneksel zanaat ustalığını sergilememek bir meziyet haline gelir ve sanatçılar ya şok etme amacıyla ya da geleneksel zanaatın belirli sınırlamalarından bağımsız olduklarını göstermek için kasten kaba saba işler yapabilirler (bu tip kaba saba eserlerin yapılması, bu ustalık zanaatkârlarınkiyle aynı olmasa da hayli büyük bir ustalığı gerektirebilir).

Zanaat malzemelerini ve tekniklerini benimseyen sanatçılar, çalışmalarını sanat olarak tanımlayarak, bir zanaat çevresinde gelişenden farklı bir sosyal örgütlenme meydana getirir ve bu örgütlenmenin esaslarına uygun olarak çalışırlar. Zanaat organizasyonları, zanaatkârı, isteği doğrultusunda ve kullanımı için eserin yapıldığı bir işverene tabi kılar. Ancak genel olarak benimsenen çağdaş sanat tanımlaması, sanatçının hiç kimse için çalışmadığını; eserin, sanatın gelişimine içkin olan sorunlara karşılık olarak üretildiğini ve sanatçı tarafından özgürce seçildiğini varsayar. Elbette sanatçı, diğer kişiler ve kurumlarla ilişkisi bakımından bireysel bir kahraman değildir, zamana ve mekâna göre değişiklik gösteren kurumsal sınırlamalar çerçevesinde hareket eder. ... Koleksiyoncular, galeriler ve müzelerden oluşan bir dünyada kapana kısılmış çağdaş sanatçılar normalde, akıllarında belirli bir alıcı olmaksızın üretim yaparlar; eserlerinin, alıcının satın alarak veya almayarak denetim kurduğu geleneksel tacirler ve galeriler mekanizması aracılığıyla pazarlanmasını beklerler. Örgütlenme biçimi nasıl olursa olsun, genel olarak benimsenen sanat tanımı ayrıca, bu alıcıların ve aracıların sanat dünyaları tarafından tanımlanan gerekleri sanatçı kadar umursadıklarını ve bu nedenle de mevcut sanat dünyasının dışında değil de içinde tanımlanmış sorunları ve meseleleri umursadıklarını varsayar. Durum genellikle böyle olmasa da sanatçılar kendilerini sanat tanımına göre yönlendirirler.

335
[Robert Arneson, Daktilo. Seramik, 1965] Bir zanaatın araçlarını kullanmaya başlayan sanatçılar, eserlerinin geleneksel sanat dallarında yapılan eserlerle bir süreklilik içinde olduğunu vurgularlar. Bu eser Pop Art heykellerle benzer özellikleri taşır.

336
Arneson, günümüzde "ilerici" sanatçıların sıkça yaptığı bir biçimde, sanatla ve geleneksel sanatçıların eserleri hakkında yaptıkları açıklamalarla alay eder.

337
Müzeler ideolojik ve estetik modalardan özellikle etkilenirler. Üsluplara karşı duyarlı olmaya eğilimlidirler. Bu, bazen istilacıların zanaat yarışmalarının jürilerinde görev yapmak üzere davet edilmeleriyle sonuçlanır. Kendi standartlarına göre iyi olan eseri seçer, eski standartlara göre yapılan eserleri göz ardı ederler. Bir süre sonra, yeni ve sanatsal yönelimli olan eserler sergilenmeye, ödüller kazanmaya, dergilerde haklarında yazılar yazılmaya, hatta belki de satılmaya başlar. ... Eski zanaatkârlar çileden çıkar, ekonomik olarak zarar görürler.

Yani bir grup -yeni sanatçılar- kısmen, eski sanatçı-zanaatkâr grubun yerini alır. Bu olduğunda, büyük bir ihtilaf meydana gelir. Zanaatkârlar, bir grup yeteneksiz vahşinin, hakları olmayan bir şeyi ele geçirdiklerini düşünür. Sanatçılarsa, sanatsal ilerlemenin yolunda duran bazı eski kafalılardan kurtulduklarını düşünürler.

338
"Dokumacılık ne zaman bir sanat olacak?"

Dokumacılığı bir sanat olarak kabul eden görüş, onun kutsallaştırılmış sanat dalları arasında yerini alması için çabalar... Seramikçilerin kullanıma uygun olmayan çömlekler için bir raison d'étre [varlık sebebi] aradığı zamanları hatırlıyor insan.

Eğer sanat dallarının titiz bir biçimde sınıflandırılmasına gerek yoksa, fikirlerin cisimleşmesini sağlayan farklı yöntemleri nasıl adlandıracağız? Ron Goodman ... yeni bir kategoriye işaret etti: Yumuşak heykel. Bu kadar büyük bir kategori mantıksal olarak esnek parçalardan, elyaf malzemelerden, belirli bir başı veya sonu olmayan bölümlerden yapılmış her şeyi; parçaları germek, karşılıklı olarak dengelemek, ayırmak sonucunda yumuşak malzemelerin sertleştirilmesiyle veya tam tersinin yapılmasıyla ve ağırlıksız, yerçekimi gibi görünmeyen kuvvetlerin kullanılmasıyla üretilmiş olan her tür şeyi kapsayabilir. [Kenneth Snelson, Gabo, Fuller, Eva Hesse, Alan Saret, Robert Morris, Alice Adams...].

339
Bu sözler, zanaatın standartlarını hatta adını değiştirme ve diğer alanlarda çalışan sanatçıların eserleriyle söz konusu zanaat arasında bir devamlılık tesis etme mücadelesini anlatır.

Ancak değişiklik sadece bir grubun diğerinin yerini alması değildir. Zanaatkârlar var olmaya, üretmeye, satmaya, şöhret kazanmaya, kariyer sahibi olmaya devam ettikleri ve zanaat-yönelimli bir dünya inşa edip onu sürdürdükleri için, sanatçılar zanaatkârların yerini tamamen almazlar. Bunun yerine, içinde zanaat bölümlerinin, sanatçı-zanaatkâr bölümlerinin ve sanat bölümlerinin bir arada varolduğu daha yeni ve karmaşık bir dünya oluşur.

Sanatın Zanaat Haline Gelmesi

Yıllar geçtikçe bu dünyalar yerleşir, içlerinde bölümler oluşur, farklılaşmalar ve bölünmeler yaşanmaya başlar. Bu dünyanın içindeki ve dışındaki insanlar tarafından ortak bir biçimde sanat dünyası olarak tarif edilen, kendine ait ideolojileri, estetik anlayışları, örgütlenme biçimleriyle olan gelişmiş bir dünya, genellikle (başka bir tipik süreci izleyerek) karşıt doğrultuda değişir. Önceden ifadesel (expressive) ve özgür olan sanat eserleri ve üsluplar giderek daha düzenli ve örgütlü, sınırlanmış ve kalıplaşmış bir hal alır; söz konusu dünyanın dayattığı biçimler, sanatçıyı sanat dünyasının kısmen veya tamamen dışında bulunan denetim kaynaklarına gittikçe daha çok tabi kılmaya başlar; söz konusu dünya ve bu dünyadaki faaliyetler geleneksel zanaat dünyalarına ve bu dünyalarda üretilen faaliyetlere benzemeye başlar. Bu bağlamda, sanat zanaata dönüşür. Bu süreç iki şekilde olabilir. Sanatın zanaata dönüşme süreci, "akademik" sanat veya "ticari" olarak adlandırılan sanat biçiminde olabilir.

Akademik Sanat

340
Akademizm, yapılan eserden, eserlerin temsil ve ifade ettiği fikir ve duygulardan çok, şeylerin nasıl yapıldığıyla, sanatçı veya icracının sergilediği becerilerle ilgilenir. Bütün sanat dalları temel bir yetenek gerektirdiği için, akademik sanat, ticari sanatta ifadesini bulan bir eğilimin ara ve muğlak bir aşamasıdır.

Akademik sanatın, sanatçılar ve diğerlerinin ifadecilik (expresiveness) ve yaratıcılıktan çok ustalıkla ilgilendikleri bir dünyada üretilen sanat olduğunu söyleyebiliriz. Zanaatın beceriye olan ilgisine paralel olan bu ilgi, geleneksel olarak bir sanat dalının tarihinden doğup gelişen standartlar olarak kabul edilen standartlardan uzağa, zanaata özgü standartlara doğru atılmış bir adımdır. Ancak eserin faydaları sanat dünyasına ait faydalar -takdir edilme, koleksiyon yapılma, sergilenme- olduğu için, bu adım tamamlanmış bir yolculuk değil, sadece tek bir adımdır. [gravür alanında camı ve parlak metalleri, ipek ve kürkleri, ağaç yapraklarını ve sakal kıllarını mükemmel biçimde betimleme... Dürer bile bu tür marifet gösterilerine bulaşmıştır].

341
Klasik bale ve konser müzisyenlerinin ustalıklı enstrüman çalışı da akademizme dair bazı örnekler sunar.

Sanatın zanaata dönüşümünü gösteren kalıplaşmış üslup "akademik" sanatın tam anlamıyla kastettiği şeydir. Akademik olması güzel ve etkileyici olamayacağı anlamına gelmez; ancak uyulması gereken çok fazla doğru uygulama ve biçim kuralı olduğundan etkililik ve güzellik ulaşılması zor bir hal alır. ... Eser görünüşte ne hakkında olursa olsun mesele giderek daha çok, sanatçının becerisi ve ustalığına dönüşür. Böyle eserler sadece, sanatsal kalıpları, kuralları ve becerileri neredeyse sanatçı kadar iyi bilen ciddi izleyicilere hitap eder.

Ticari Sanat

342
Sanatçılar, ticarileşmiş sanat dallarında, izleyici ve işverenlerin taleplerine çok daha güçlü ve mutlak bir biçimde bağlıdırlar. ... Kişisel fikirler ve duyguların ifadesinden ziyade ustalığın sergilenmesiyle ilgilenen bir sanatçı, önerilere, etkilere veya baskıya daha açıktır ve başkaları tarafından teklif edilmiş çeşitli görevleri kabul etmeye daha hazırlıklıdır. Sanatçının kendinden istenebilecek her şeyi yapmaya muktedir olmasıyla övünmesi, zanaattaki işe yararlılık kaygısının başka bir biçimidir.

343
Bu tip teknik becerilere hâkim olan sanatçılar genellikle, zanaatkârlar gibi düşünmeye, konuşmaya ve hareket etmeye başlarlar. Ürettikleri sanatın içeriğinden çok ustalıklarıyla ve hâkimiyetleriyle gurur duyan bu insanlar, karşılarına çıkan her şeyle baş edebilmeleriyle böbürlenirler.

345
İnsanlar, görsel sanatlar, müzik veya tiyatrodaki bu çalışma biçimini genellikle 'ticari' olarak tanımlarlar. Ticari sanatlar, güzel sanatlarla aşağı yukarı aynı beceri ve malzemeleri kullanırlar; ancak bu beceri ve malzemeleri, hiç kimsenin sanatsal saymayacağı, anlam ve gerekçeleri sanat olmayan bir faaliyet etrafında örgütlenmiş bir dünyadan kaynaklanan kullanım biçimlerine koşarlar.

346
Görsel sanatlar alanında çalışan sanatçılar bir reklam veya kullanma kılavuzu için çizim yaptıklarında, müzisyenlerin televizyon cıngılları için müzik yaptıklarında olduğu gibi, iş veya sanayi dünyası tarafından tanımlanmış amaçlara hizmet ederler. Müzisyenler düğün törenlerinde çaldıklarında etnik kültür ve tarafından tanımlanmış amaçlara hizmet eder. Çalışanlar ve tüketiciler ürünü, sanat dünyasının dışındaki bir başka dünya tarafından tanımlanan anlamıyla, sanat dünyasının tanımladığından başka şekilde bir işbirliği faaliyetiyle ilişkili olarak, yararlılığına göre yargılarlar. Sanat akademileri bunu iyi bir şekilde yapmaya muktedir olmak için gerekli olan teknikleri öğretirler.

Başkaldırı
Bir sanat dalı kalıplaşıp gelenekselleştikçe, standartlar giderek daha katı bir hal alır. Çoğu sanatçı bu katı standartları kabul eder... Bu sanatçılar, devrimlerin yaşanmadığı süreçlerde "normal bilim" yapan bilim insanlarına benzeyen entegre profesyonellerdir (Kuhn, 1962). Ancak bazı sanatçılar, bu katılığı sınırlayıcı ve bunaltıcı bulurlar. Bu sanatçılar, yetkinliklerini kanıtlamak için, geleneksel bilgi ve becerileri öğrenmek yolunda çok fazla zaman harcamak zorunda olduklarını, bu yüzden de istedikleri şeyi yapmaya bir türlü fırsat bulamayacaklarını düşünürler.

347
Sanatsal kalıpların sınırlandırmalarını dayanılmaz bulan eleştirmenler, hamiler ve sanatçılar, bu standartlardan olumsuz bir biçimde söz ederek tepkilerini gösterirler. Bu sınırlandırmaları kabul eden eserleri "akademik" olarak adlandırır, bu eserlerin "sadece" ustalık ve zanaattan ibaret olduğunu söylerler.

[Bir sanat biçiminin zanaata dönüştüğü sürecin son halkası, ... isyankâr sanatçılar... yeni bir oyun önerirler.] [Alvin Coburn, Clarence White, Edward Steichen gibi fotoğrafçılar resimsel fotoğraflar çekmişleridir.]

348
Sanatın zanaata dönüşümü ve bunun tersi, tek başlarına hareket eden bireyler tarafından gerçekleştirilmez; bu tip dönüşümler, oturmuş bir sanat dünyasını ele geçirecek veya yeni bir tanesini meydana getirecek sayıda insan bu işin parçası olduğu müddetçe başarılı olur.

Bazı Nihai Düşünceler
Günümüzde yüksek sanat olarak kabul edilen çoğu sanat dalı, muhtemelen yola bir çeşit zanaat olarak koyulmuştur.


10. Sanat Dünyalarında Değişim

351
Sanat dünyaları sürekli olarak değişir; bazen yavaş yavaş, bazen hızlı ve köklü bir biçimde. Yeni dünyalar meydana gelir, eskiler yok olur. Hiçbir sanat dünyası, ister dış kaynaklardan ister iç gerilimlerden kaynaklansın, değişime yönelik dürtülere karşı kendisini tamamen veya uzun süre koruyamaz.

İnsanların büyük sanat eserlerini teşhis ederken kullandıkları temel ölçütün kalıcılık olduğunu unutmayın.

352
[biriciklik] Bununla sanat eserlerinin, sanatçı olmayan kimselerin, sanayi çalışanlarının, zanaat alanında çalışanların, halk sanatçılarının ve aynı nesneyi ve performansı (iddia edildiği üzere) fark edilir hiçbir değişiklik olmaksızın tekrar tekrar meydana getiren insanların yaptığı işlerden nasıl da farklı olduğunu göstermeyi amaçlarlar.

353
Sanatsal bir geleneği ortak olarak tanımlanmış bir soruna yönelik birbiriyle bağlantılı bir dizi çözüm olarak düşünürsek, çözümlerin ve bu çözümlerin çözmeyi amaçladığı sorunun böylesi bir aşamalı süreç içerisinde değişebileceğini görürüz. Yalnızca benzer sorunlar için olası çözümlerin çeşitliliğini değiştirerek de olsa, bilinçli olarak aranan her çözüm sorunu bir şekilde değiştirir.

354
Leonard Meyer (1956), geleneksel uygulamadan sapmanın kendisinin bir gelenek haline geldiği süreci anlatmaktadır.

355
Bazı yenilik ve buluşlar ise mevcut işbirliği biçimlerini bozarak, Thomas Kuhn’un (1962) kavramını genişletirsek, bir ‘devrime’ neden olurlar. İnsanlar bundan böyle diğerleriyle alıştıkları biçimde işbirliği yapamaz, nasıl yapılacağını bildikleri eserleri her zamanki gibi üretemezler. … devrimler, … menfaat, ilgi ve olağan uygulamalar bağlamında aşamalı bir biçimde gerçekleşen değişikliklerden ayrılırlar. Devrimler, sanat dünyasının standart faaliyetlerinin ideolojisine ve düzenlenme biçimine saldırırlar. İdeolojik saldırı, eski idolleri, ideal kabul edilen eserlerin geçersizliğini ilan eden ve yeni eseri evrensel estetik değerlerin temsili olarak öven manifestolar, eleştirel denemeler, yeni estetik ve felsefi fikirler ve sanat dalının revizyonist bir tarihi olarak vücut bulur. Sanat dünyasının mevcut düzenine yönelen saldırı ise, destek kaynaklarını, izleyicileri ve dağıtım araçlarını ele geçirmeyi amaçlar.

İzlenimciler ve kübistler, görsel dili, bir şeyin temsili olarak algılanmasını sağlayacak biçimde değiştirmişlerdi. … Kübizm ve dizisel beste köklü değişikliklerdi; çünkü insanların hiçbirinin yapmayı bilmediği şeyler yapmalarını gerektiriyorlardı…

356
Sanatsal bir kalıba yapılan bir saldırı, onun bağlantılı olduğu estetik görüşe de yapılmış bir saldırıdır. İnsanlar estetik inançlarını doğal, doğru ve ahlaki şeyler olarak tecrübe ettikleri için, sanatsal bir kalıba ve içerdiği estetik anlayışa yapılan bir saldırı, aynı zamanda bir ahlaka da yapılmıştır.

Belirli sanatsal kalıplarda, yöntem ve uygulamalarda somutlaşan estetik inançlara yönelik bir saldırı, neticede mevcut toplumsal tabakalaşma sistemine yapılan bir saldırıdır. Hughes, ... geleneklerin ve ahlâk kurallarının toplumsal statüyü oluşturduğunu iddia eder. Mezhepler -dinsel, politik veya sanatsal- gelenekler ve ahlâk kurallarıyla savaş halindedir. Bu nedenle (bu bağlamda sanatsal kalıplar, yerleşmiş yöntem ve uygulamalar olarak yorumlanacak olan) geleneklere ve ahlak kurallarına yapılan bir saldırı, bu nedenle (bu bağlamda bir sanat dünyasının mevcut düzeni ve örgütlenme biçimi olarak yorumlanacak olan) toplumsal yapıya yönelik bir saldırıdır; sanat dünyasındaki mezhepler ve yenilikçiler, sanatsal kalıplarına saldırdıkları ve yerlerine yenilerini koymaya kalkıştıkları dünyalardaki mevcut rütbe sistemleriyle savaş halindedirler.

357
Kendisinin sahip olduğu, benim olmadığım becerileri gerektiren yeni bir sanatsal kalıbı -örneğin tökezlemeyi- başarılı bir şekilde ileri süren birisi, sadece benim estetik anlayışıma saldırmış olmayacak, aynı zamanda dans dünyasındaki pozisyonumu da tehlikeye sokacaktır. Hem estetik olarak nahoş, dolayısıyla ahlaki olarak da kabul edilemez bulduğum için hem de eski sanatsal kalıbın yerini aldığı takdirde kaybeden taraf olacağım için, yeni uygulamaya karşı koyarım.

[Yeryüzü sanatı örneği...]

Her sanat dünyası, üyelerinin neyin değerli olduğu konusunda uzlaşması yoluyla değer yarattığından, başka yöntem ve uygulamalardaki ustalığı sanatsal değerin işareti olarak tanımlayan yeni bir dünya oluştuğunda, eski dünyanın, bu yeni dünyada yer bulamayan bütün katılımcıları kaybeder.

358
Devrimler, ortak sanatsal yöntem ve uygulamalar tarafından sağlanan işbirliği faaliyetlerinin hepsini değiştirmezler. Değiştirselerdi, bu değişimlere devrim demez, onları bütünüyle yeni bir sanat dünyasının oluşumu olarak görürdük.

Doğuş ve Yok Oluş

361
Bir sanat dünyası, önceden bilinmeyen veya bu biçimde kullanılmayan yöntem ve uygulamalara dayanan ve bu yöntem ve uygulamaları kullanan bir sanatı yapmak için daha önce işbirliği yapmamış insanları bir araya getirdiğinde doğar. BUna bağlı olarak, bir sanat dünyası, artık hiç kimse bu dünyaya özgü yöntem ve uygulamalara dayanan ve onları kullanan sanat eserlerini üretmek için, bu dünyaya özgü biçimlerde işbirliği yapmadığında ölür.

Yenilikle yeni bir sanat dünyasının ortaya çıkışını birbirine karıştırmamalıyız. Yeni dünyalar yeniliklerin -teknik, kavramsal veya örgütsel değişiklikler- etrafında gelişir; ancak çoğu yenilik yeni sanat dünyaları üretmez. Uyumsuzların ilginç yenilikler üretebildiklerini; ancak bunların bir tür açmaz veya çıkmaz sokak haline geldiğini gördük, bunun nedeni söz konusu yeniliklerin uygulanamaz veya geliştitilemez olması değil, yenilikçinin bu atılıma iştirak edecek yeterli sayıda insan bulamamasıdır. Bir sanat dünyası haline gelebilecek olan bir yenilik keşfedilmemiş bir olasılık olarak kalır. Diğer insanların da katılacağı umularak tasarlanan çoğu yenilik bu kaderi paylaşır.

Yeni sanat dünyaları, sanatçılar için önceden alışıldık olmayan bir uygulama etrafında gelişir. Sanat dünyalarında, eserleri yapmak için kullanılan sanatsal kalıplardan sergileme yöntemlerine ve teknik ve maddi bileşenlere kadar çok sayıda olağan uygulama biçimi olduğu için, bunlardan herhangi birini yapmanın yeni bir biçimi yeni bir dünyanın temeli olabilir.

362
Bazı sanat dünyaları belirli birtakım yeni sanat ürünlerini olanaklı kılan bir teknolojinin bulunması ve yaygınlaşmasıyla doğar. Sanatsal meseleler genellikle ciddi mucitlerin dikkatini çekmediği için, teknik gelişmeler muhtemelen sanatsal olmayan amaçlar için meydana getirilmiş olacaktır. [fotoğraf ve sinemanın ilk eğilimlerinin bilimsel, ticari ve eğlencelik olması; madenlerin çeşitli biçimlerde kullanılışından sonra heykel ve mücevheratta kullanılması...]

Ses kayıt cihazının ve (osilatörlerden synthesizerlara) diğer bazı elektronik aygıtların icadı, icra eden insanlar olmadan müzik yapmak için bir yöntem sundu. Buna rağmen, elektronik müzik örneklerinin çoğu, makineleri insanların icra ettikleri canlı müziğe tamamlayıcı olarak kullanan, müzik eğitimi almış kişiler tarafından üretilir, az çok geleneksel konser müziğiyle yetişmiş olan izleyiciler tarafından dinlenir, diğer ciddi müziklere uyguladıkları standartları kullanan eleştirmenler tarafından değerlendirilir.

Elektronik müziğin diğer yaratıcıları da bilgisayar elektroniği ve matematiği dünyasından çıkarlar. Müzikten ziyade programlama ve işleyişle ilgilenen bu kişiler, icra eden insanlar olmadan sadece makinelerle müzik yapmaya başladılar. Bunun sonucunda, sadece müzik pek çok bakımdan -hammadde olarak söz gelimi rastgele sesleri veya elektronik cihazların ürettiği saf sesleri kullanarak- farklılaşmıyor, besteciler de müziğin icrasıyla daha az ilgilenip, birbirlerine kayıtlarını göndermekle ve insanların kayıtlarını dinlemesini sağlamakla ilgileniyorlar. Halka açık performansı, müzik dinlemenin sıradan bir yolu olarak görmeye alışık olmadıkları için; kayıtları bir yazar için kitaplar neyse o şekilde, eserin kendisini içinde barındıran, her bir kopyası bir diğeri kadar iyi olan nesneler olarak görür, nasıl ki bir edebi eser, yazarı tarafından yüksek sesle okunduğunda, bu eserin esas değerini belirleyen kulağa gelişi değilse, bir eserin halka açık icra edilmesinin onun değerine bir şey katmayacağını düşünürler. Elektronik müziğin bu biçiminin yeni bir sanat dünyasının ortaya çıkmasına neden olması daha muhtemeldir.

363
Bazı sanat dünyaları, teknik bir gelişme gibi olanakları keşfedilebilecek ve kullanılabilecek yeni bir kavramın, bir şey hakkında yeni bir düşünme yönteminin ortaya çıkmasıyla doğarlar. Ian Watt, romanın doğuşunun kısmen, kurmaca yazında uygun bir söylem biçimi olarak "biçimsel gerçekçilik" adı verilen yeni bir düşüncenin kabul edilmesine bağlı olduğunu söyler. Romanın Defoe, Richardson ve Fielding gibi yaratıcıları, gerçekçi bir biçimde karmaşık, yeni ve de eksiksiz olarak tasarlanmamış olan olay örgülerinde, karakterlerin ve çevrenin anlatılmasındaki (tümelliğin karşıtı olarak) tekillikte, hikâyenin anlatıldığı gündelik sade dilde kendini gösteren, sıradan deneyimlerin ayrıntılarına yönelik sadakati, daha önceki kurmaca yazının stilize edilmiş olay örgülerinin ve karakterlerinin yerine koydular.

Bazı sanat dünyaları yeni bir izleyici kitlesinin ortaya çıkmasıyla doğar. Bu dünyaların ürettikleri eserler, kendilerinden önceki benzer türlerde üretilmiş eserlerden çok farklı olmayabilir; ancak yeni dağıtım düzenlemeleri aracılığıyla yeni bir izleyici kitlesine ulaşırlar. 1960'ların "yeni" rock müziği önceki müziklere benziyordu: siyahların Blues ve rock'n roll'unun beyazlar tarafından yapılan taklitlerinin country-and-western müziğiyle karışımı. Ancak bu müzik genç insanlara ulaşmak için yeni araçlar kullandı: Woodstock gibi saatlerve hatta günlerce süren açık hava konserleri ve "otuz yaş üstü" kalabalığının bütünüyle terk ettiği Fillmore Auditorium gibi çalışan sınıfa yönelik dans salonları. ... bu müziğin yeni baştan bir kurumlar bütünü oluşturduğu söylenemez. Yine de rock'n roll'un üretim ve tüketiminde o kadar çok sayıda yeni insan grupları ve farklı türde insanlar işbirliği yapıyordu ki yeni bir dünyanın doğmuş olduğundan söz edebiliriz.

romans  Avrupa edebiyatında özellikle ileri ortaçağda aristokrat çevrelerde üretilen ve kabul gören, konu olarak şövalyelerin başından geçen olağanüstü ve fantastik maceraların anlatıldığı, ağdalı bir Latince'yle kaleme alınmış bir edebi tarz (ç.n.).

364
Watt, romanın gelişimiyle ilgili olarak benzer bir noktaya işaret eder. Yeni bir kurmaca kavrayışıyla birlikte yeni bir izleyici kitlesi gelişti ve bu da gerçekçi bir kurmaca yazının sürekli üretimini olanaklı kıldı. 18. yy İngiltere'sinde okuryazarlığın yayılması, iyi kurmacanın ne olduğuna dair önceki aristokrat anlayışı paylaşmayan yeni bir sınıfa mensup bir okur grubunun ortaya çıkmasını sağladı. Ticaret ve imalatla uğraşan orta sınıftan insanların (çoğu durumda çıraklarının ve evdeki çalışanlarının da) eklenmesiyle büyüyen bu yeni okur kitlesi, romandan önceki ciddi ve kapalı üslubu takdir etmek için gerekli olan klasik eğitimi almamıştı.

365
Yeni bir teknik, [yeni bir] anlayış veya [yeni bir] izleyici kitlesi yeni olanaklara işaret etse de olanakları tam olarak belirlemez. ... Yenilikler, taşıdıkları olanaklarla birlikte, genellikle çabucak yayılırlar. Yenilikleri deneyen insanların birbirlerine ulaşması ve iletişim kurması ise daha uzun sürer. Örneğin, bir teknoloji pek çok farklı yerde eşzamanlı olarak ortaya çıkabilir. İnsanlar malzeme ve gereçleri bir katalogtan ısmarlayabilir ve kendi kendilerine kullanmayı öğrenebilirler; ancak aynı katalogtan bu malzeme ve gereçleri ısmarlayan başka insanların neler yaptıklarını bilemezler. ... Bu denemeleri yapan kişiler ... yerel bir sanat dünyası oluştururlar. [stereografinin devamı gelmedi, ama Amerikan cazı uluslararası ölçekte bir başarı kazandı].

366
dagerroyotip  gümüş iyodürle kaplı plaka üzerine kaydedilmiş fotoğraf. Adını mucidi L.J. Dagurre'den alır.

372
Bu öncüler, yeni olanakları denemenin yanı sıra, bir sanat dünyasının -tedarikçi ağları, dağıtım kanalları ve estetik sorunların tartışıldığı, standartların ileri sürüldüğü, eserlerin değerlendirildiği meslektaş grupları gibi- temellerini de atmaya başlarlar. Başarılı tedarikçiler kısa zaman içinde kendi yerellerinin dışına çıkarak, mallarını yerel denemelerin yapılabileceği yerlere satarlar. ... Üreticiler, ekonominin bunu olanaklı kıldığı yerlerde, kısa sürede geniş pazarlar oluştururlar.

İzleyiciler de bir süre yerel kalırlar. ... İnsanların, uzak yerlerde çalınan, bu yüzden duymadıkları bir müziği takdir etmeleri mümkün değildir.

376
Dağıtım
Yeni iş ve dağıtım düzenlemeleri, gelişmekte olan sanat dünyasının daha geniş bir bölgeye yayılmasına yardımcı olur. Bu düzenlemeler, nesne üretimi yapan sanat dalları için bitmiş eserin satışını, performanslar içinse devamlı sözleşmeye dayalı düzenlemelerin oluşturulmasını kapsar.

384
Değiştirilebilir Personel
Bir yeniliği deneyen insanların eserleri o kadar yereldir ki o bölgeden olmayan insanların bu eserlerin üretim veya tüketimine katılmaları mümkün değildir. İletişimin giderek artmasıyla çeşitli eserler incelenmek üzere ulaşılabilir hale gelir ve diğerlerinin eserlerini görmüş veya dinlemiş olan her yerden katılımcı başka yerlerden gelen insanlarla fazla güçlük çekmeden işbirliği yapabilirler.

Bir sanat dünyasının önemli faaliyetlerinden birine katılmak için gerekli olan beceriler yerel olmaktan çıkınca, söz konusu sanat dünyası kendini tekrar tekrar yeniden üretebilir, herhangi bir yerden personel istihdam edebilir, artık belli bir bölgeyi etkileyebilecek talihsizliklere karşı savunmasız değildir. [yarı-özerk bir duruma gelmiş olmak...] Bu dünyanın üyeleri seyahat ettiklerinde, sanat dünyasının çalışmalarının devam edebilmesi için yapılması gerekenin nasıl yapılacağını bilen kişiler bulacaklarını bilirler.

386
Sanat eserleri, onları deneyimleyen ve değerlendiren insanların az çok bildiği malzemeleri kullanırlar... Bir sanat dünyası ulusal ve uluslararası yayınlara konu olacak kadar genişlediğinde, pek çok kimse bu yeni kalıpları, yabancı görüntüleri, tınıları ve fikirleri estetik olarak deneyimlemeyi öğrenmek durumundadır.

390
Bir yenilik, ülke çapında, hatta belki de uluslararası çapta işbirliği yapacak bir insan ağı geliştirdiğinde, bir sanat dünyası kurmak için yapılması gereken tek şey, dünyanın geri kalanını yapılmakta olanın sanat olduğuna ve sanat olmanın getirdiği hak ve ayrıcalıkları hak ettiğine ikna etmektir. ... Sanat olarak kabul edilmeyi amaçlayan bir yenilik, gelişmiş bir estetik sisteme ve eleştirel tartışmaların gerçekleşmesini sağlayacak araçlara sahip olmalıdır. Ayrıca sanat statüsünü isteyen yenilikçiler de ilgili zanaatlardan ve ticari girişimlerden uzak durmalıdırlar. Yenilikçiler kendi dünyalarının ürettiği eserleri, tescillenmiş sanat dalları ve eserleriyle ilişkilendiren tarihçeler oluşturur, geçmişlerine ait en sanatsal olanları öne çıkarırken, makbul saymadıkları köklerini gizlerler.

397
"Çiftçi Güvenliği İdaresi, 1930" [Susan Sontag]

398
Bir sanat dünyası, nihayet, bir tarih meydana getirir; bu tarih onun başlangıcından itibaren sanatsal yeterliliği olan eserler ürettiğini ve istikrarlı bir gelişim sürecinin başlangıçtan, yüksek sanat statüsüne kesin bir biçimde ulaşıldığı bugüne kadar devam ettiğini gösterir. ... Tarihçiler bu olağanüstü büyük mirastan geriye kalanlar arasından mevcut duruma geçerlilik kazandıran bir tarih yazmak için titiz bir seçim yaparlar. (Kuhn [1962] bilim tarihindeki benzer bir durumu anlatır).

400
Toplanabilecek azami kaynağın toplanmasından ve katılabilecek azami sayıda insanın bu dünyaya azami sayıda insanın katılmasından sonra, bir sanat dünyasının büyümesi er ya da geç durur ve uzun bir süre boyunca bu halde devam eder. Bazı sanat dünyaları zirveye ulaştıktan sonra uzun süre boyunca bu konumda kalır. Bu sanat dünyalarının, tıpkı roman, film veya klasik bale dünyasının bugün bize göründüğü gibi, daimi oldukları düşünülür. Ancak hiçbir şey, buna sanat dünyaları da dahildir, sonsuza dek sürmez. [Moissej Kagan]. Pek çoğu, ... yavaş yavaş değişir. Pek çoğu da yok olduklarını düşüneceğimiz ölçüde küçülürler, oysa gerçekte az sayıda sanat tamamen yok olur. (... kurumlar, belirli bir zamanda hiçbir üreticisi ve izleyicisi olmayan binlerce sanat eserini muhafaza eder).

Sanat dünyaları örgütlenmelerin ve kalıpların yayılması sayesinde büyüdüğü için, bu iki çeşit büyümeden herhangi birini engelleyen bir şey sanat dünyalarının büyümesini sınırlandırır. Mesela sınıfsal, etnik, bölgesel, cinsel ve ulusal kültürler, bir sanat dünyasının eserlerini iletebileceği grupları sınırlandırır.


11. Şöhret

403
Biz bir bakış açısını, bu bakış açısı meseleye bakmanın doğru ve tek uygun yöntemi olduğu için değil, bu bakış açısının, farklı bir bakış açısının gizlediği bir şeyi görmemize izin verdiği için yeğleriz. Bu stratejik noktadan nelerin görülebileceğini görmek için, sanat üretiminin ve tüketiminin kolektif niteliğini belki de aşırı vurguladım.

404
Ne de sosyolojiyi bir çeşit eleştiriye dönüştürerek, toplumsal güçlerin ve etkilerin belirli sanat eserlerini etkileme ve biçimlendirme şeklini değerlendirmeye çalışacaktım.

405
Şöhret Kuramı
Şayet oldukça bireyselci olan belirli bir sanat kuramına inanıyorsanız, şöhretleri değerlendirmek için zaman ve enerji harcamak anlamlı hale gelir. Başka türlüsüne değil de belirli, özellikle bireyci bir sanat kuramına ve onun meydana getiriliş biçimine inandığınız takdirde, şöhretleri değerlendirmek ve bağlantılandırmak için zaman ve enerji harcamak anlamlı hale gelir. Bu kurama göre: (1) Özel yetenekleri olan insanlar (2) istisnai güzellikte ve derinlikte eserler yaratırlar, (3) bu eserler köklü insani duyguları ve kültürel değerleri ifade eder. (4) Eserin özel nitelikleri yaratıcısının özel yeteneklerinin kanıtı, sanatçının malum yetenekleri eserin özel niteliklerinin kanıtıdır. (5) Eserler yaratıcının temel niteliklerini ve değerini açığa çıkardığı için, bu kişinin yaptığı bütün eserler, başka eserler değil, şöhretinin dayandığı külliyata dahil edilmelidir.

Bu kuramın tarihsel ve kültürel bakımdan olumsallığına dikkat ediniz. Pek çok toplumda böylesi bir kuram yoktur (ve bu nedenle bu toplumların sanatçıları hakkında hiçbir şey bilmiyoruz).

"Ortaçağda birey olarak sanatçı, kilise ve loncanın kurumsal varlıkları ardında görünmezdi. Sadece Greko-Romen ve Çin tarihleri, tek tek sanatçıların yaşamlarına her ayrıntıyı altarır. [Eski mısır, Amerika, Afrika ve Hindistan'daki diğer antik uygarlıkların kayıtları sanatçıların yaşamları hakkında hiçbir şey söylemez]." (Kubler, 1962).

Orada olsaydık, muhtemelen bu sanatçılar hakkında bir şeyler biliyor olurduk; çünkü sanat kuramımız onların kim olduklarını bilmeyi önemli kılar.

406
"Toplumumuzun sanata ve sanatçılara dair, tartışmalı olsa da, en yaygın anlayışı, kökeni Rönesans'a dayandırılabilecek, insan faaliyetlerinin ayrılması sürecinin bir meyvesidir. 15. yy sonunda İtalya'dan başlayarak, ressam, heykeltıraş ve mimarların faaliyetlerinin el işçiliğinden temelde farklı olduğunun düşünülmesi sonucunda bu faaliyetler "özgür" sanatlar* (liberal arts) payesini elde etti. Sanatçı artık bir zanaat işçisi değil, bir yaratıcı, sıradan normlardan bağımsız bir çeşit alter deus'tu (Diğer Tanrı, İkinci bir tanrı gibi anlamlara gelen Latince deyim ç.n.); sanatçının bu karizmatik temsili, biricik ve paha biçilemez olarak temsil edilen sanat eserinin asil imajıyla karışıp birleşir. Modern yaratıcı ve yaratılmış eser fikrinin başlangıç noktasındayızdır.

İkinci aşama, 18. yy'daki birinci sanayi devrimine rastlar. Bu devrimin başlamasıyla birlikte, sanatsal ürün sanayi ürününe karşıt bir biçimde tanımlanmaya başladı. Makineye karşıt olarak insan eli, bölünmüş işe karşıt olarak bölünmemiş iş, çok sayıda aynı nesnenin seri bir biçimde üretimine karşıt olarak biricik eserin tekilliği. Hümanist ahlak felsefesi tarafından montaj hattı yabancılaşması olarak ifade edilen endüstriyel gerçeklik, ekonomik düzene, biricikliğin ve nadir oluşun özünün olumsuzlanmasına neden olur. Zanaat ve sanayi ürünlerine kıyasla eserlerinin özgünlüğünü göstermek için sanatçılar, diğer ikisinde ortak olan unsuru, faydacı maksadı, kendi faaliyetlerinden çıkarmaya uğraştılar; bu sanat eserlerini, onların varlıklarını sürdürmelerini gerekçelendiren hiçbir amaç olmaksızın nihai oluş olarak ele alan felsefi sanat kuramıdır. Bu yüce amaçsızlığın ve (bir sınai ürün dizisindeki nesnelerin benzerliğine ya da aynı zanaat ürünü dizindeki nesneler arasından bir ürünün ayırt edilmesine olanak tanıyan ufak farklılığa karşıt olarak) özde farklı oluşun üretiminin tekelini kendilerine mal ederek, 19. yy sanatçıları, nadir oluşu ve onun sayesinde de ürettikleri sembolik nesnelere toplumsal ve ekonomik değer verme olanağını muhafaza ettiler." (Moulin, 1978, s.241-42).

Kısacası, şöhretlerin oluşumunu mümkün ve önemli kılan sanat kuramı ezeli değildir; bireysel olanı kolektif olandan üstün tutan kuramların geçerli olduğu toplumlarda ve belirli toplumsal koşullar altında ortaya çıkar. Bu kuram ortaya çıktıktan sonra, daha önceleri bu gibi şeyleri önemsemeyen toplumlara ihraç edilebilir ve bu toplumlar tarafından benimsenebilirler.

* [Liberal Arts]  Özgür sanatlar, antikçağda ve ortaçağda eğitimi verilen çeşitli bilim ve sanat alanlarıdır. Ortaçağda gramer, retorik, mantık alanlarından oluşan bir grup ve aritmetik, geometri, müzik, gökbilim alanlarından oluşan diğer bir grup ve bunların merkezinde en önemli disiplin olarak felsefe "özgür" sanatlar olarak kabul edilirdi. Bu bilim ve sanat dalları el becerisine ve ustalığa dayanan zanaatlardan kesin bir biçimde ayrılır ve üstün tutulurdu. Becker'ın da aktardığı gibi, birtakım sanat dalları Rönesans'la birlikte zanaat alanından ayrı düşünülmeye başlanmış ve yüksek sanatlara, "özgür" sanatlara dahil edilmiştir. ç.n.

407
Şöhret kuramının ilk önermesi sanatçıların oldukça nadir özel yeteneklerinin olduğunu iddia eder. ... "Bir sanatçı, aynı derecede yetenekli olmayan biri tarafından sadece kötü bir biçimde yapılabilecek veya hiç yapılamayacak şeyi az çok iyi bir biçimde yapmasını sağlayan bir yeteneği olan kişidir" (Henry Carr).

408
Bu kuramın yandaşları, bu özel eserlerin sahip olduğu niteliklerin ne olduğu hakkında uzlaşmazlar. Bu soru -sanat eserlerini ayırt eden niteliklerin "ne" olduğu sorusu- estetikçileri, izleyicileri ve diğer sanat dünyası katılımcılarını böler. Bu konudaki genel ve sıkça rastlanan bir çatışmada bazıları, sanat eserlerinin gerçeğe sadık olması, yaşamın anlamı ve insanların nasıl yaşaması gerektiği hakkındaki önemli felsefi meseleleri açıklaması ve bu meselelerin önemini kavramamızı sağlaması gerektiğini düşünür. ... Bazılarıysa, sanat eserlerinin içsel bir düzenin üstün gücünü yansıtmasını, söz konusu sanat dalının geleneği içinde tarif edilmiş meseleleri yeni, farklı ve heyecan verici bir biçimde ele alması gerektiğini düşünür.

Sanatsal üstünlüğü oluştıran şeyin "ne" olduğu şüphesiz zamana ve mekana göre değişiklik gösterir. Genel olarak, özel yetenekleri olan sanatçılar tarafından yapılan bu özel eserlerin, derin duyguları ifade ettiğini ve bu duyguları izleyicilerinde uyandırdığını, bunu da (bu daha az aksiyomatik [kanıtlanması gerekmeyen durumlar] olabilir) temel (belki de evrensel) insani değerler ve duygularla olan bağlantıları sayesinde yaptığını düşündüğümüzü söyleyebiliriz.

410
[sanatçılar dışında eserlerin ve ekollerin de şöhretleri vardır]

411
[bunların dışında, ilgili sanatın türlerinin de şöhreti vardır:]
... White and White, Paris Kraliyet Akademisi'nin ağırbaşlı resim için uygun olan türler hakkındaki kurallarını özetler:

            (1) Klasik ve Hıristiyanlıkla ilgili temalar münasip olan yegane konulardır.
            (2) Bu tip konuları resmetmek için sadece en "mükemmel" formlar seçilmelidir.
            (3) İnsan figürünün temsili için sadece belirli, insanı asil bir biçimde ifade eden duruş
ve jestler uygundur.
            (4) İnsan figürü en yüksek formdur ve kusursuz "mutlak" güzelliği ifade eder.
            (5) Resimsel kompozisyon klasik dengeyi, uyumu ve birliği korumalıdır...
            (6) Çizim resmin hakikatidir. 1965 s.6-7

Son olarak, malzeme ve araçların da şöhretleri vardır.

413
"[Klasik resmin] arz aşamasında, nadirliklerini ve niteliklerini garanti eden iki olgu şunlardır: Satışa çıkarılan her eser tektir ve paha biçilemezdir; eser, biricik bir yaratıcının tek başına harcadığı emeğin biricik ürünüdür. Eserlerin niteliği kadar hakikiliği ve özgünlüğü de sanat uzmanları ve tarihçilerden oluşan bir heyet tarafından garanti edilmiştir" (Moulin, 1978, s. 242-43).

"Her önemli sanat eseri hem tarihi bir olay hem de bir sorunun güçlükle kazanılmış bir çözümü olarak kabul edilebilir (...) bir çözüm, başka çözümlerin de bulunmuş olduğu bir sorunun varlığına işaret eder (...) bu soruna yönelik geliştirilecek diğer çözümler muhtemelen şu anki mevcut çözümü izleyeceklerdir. Çözümler biriktikçe, sorun da değişir" (Kubler, 1962, s.63).

414
... şöhret oluşumu süreci, şöhret kuramını benimseyerek, şöhretin temelini oluşturan eserlere başkalarının yaptıkları katkıları sistematik bir biçimde görmezden gelir.

416
Dağıtım sistemlerinden kaynaklanan bir diğer sorun dille ilgilidir. Müzik ve görsel sanatlar, anlamlı bir biçimde, uluslararası denilebilecek diller kullanırlar. Ancak edebiyat, dünya dillerinden bir tanesini kullanır...

417
Şayet dil cemaatiniz küçük veya önemsizse, büyük bir ün kazanamazsınız. [Kafka]

418
Sanat şayet temel kültürel değerleri ve insani duyguları ifade ediyorsa, belli sanat eserleri bunu diğerlerinden daha iyi yapacaktır...

420
Naif sanatçıların eserleri özel yetenekleri sergileyebilir ancak aşırı kişisel oldukları için genellikle çok insana hitap etmez. Halk sanatçılarının eserleri ise pek çok kimseye hitap eder; ancak özel bir şey olmak için fazla aleladedir.

421
Bir eserin farklı bir zamanda ve mekânda, farklı insanların çabalarıyla yeniden değerlendirilmesi, "sanat" kategorisinin içeriğinin aslında olumsal olduğunu gösterir; "sanat" kategorisinin içeriğinin olumsal olmasının asıl nedeni, [şöhreti olmayan birçok sanatçının dışarıda bırakılmasıdır].


422
... birlikte hareket eden insan ağları tarafından yapılmış olması nedeniyle [sanat toplumsaldır.]

423
"toplumsal örgütlenme", "toplumsal yapı"… bunların mecaz olduklarını unutmamalıyız. ... Sosyologlar toplumsal yapıdan veya toplumsal sistemlerden söz ettiklerinde, bu
mecaz söz konusu ortaklaşa faaliyetin düzenli olarak veya sıklıkla meydana geldiğini ve bu işin içindeki insanların çok çeşitli etkinlikleri gerçekleştirmek için birlikte hareket ettiklerini gösterir.

İnsanların yaptığı kolektif eylemler ve etkinlikler sosyolojik araştırmanın temel birimidir.

 ... katılımcıların faaliyetlerini koordine etmek için alışılagelmiş yöntem ve uygulamaları nasıl kullandıklarına... bakarak, her tür toplumsal örgütlenmeyi araştırabiliriz.

424
... bir sanat dünyasına göre konumlanmanın şu dört biçimi: entegre profesyonel, uyumsuz, halk sanatçısı ve naif sanatçı...


Yirmi Beşinci Yıl Özel Baskısına Sonsöz:
"Dünya" ve "Alan" Kavramları Üzerine Bir Diyalog
(Alain Pessin'le)

425
Alain Pessin: Sanat Dünyaları'nda açımlanan "dünya" kavramı ... insan bu kavramın kullanıldığı anlamların her zaman çok açık olmadığını ve bu kavramı karşılamadığını hissediyor. ... Bazen de özgüllüğü tamamen yadsınarak, en nihayetinde Pierre Bourdieü'nün "alan" adını verdiği şeyin daha iyimser bir benzerine dönüştürülüyor. Bu nedenle pek çok yazar ... alan ve dünya kavramlarının, aynı çalışmada eşit ölçüde doğru bir biçimde kullanılabilecek, biri çatışmayı, diğeri aktörlerin ve eylemlerin birbiriyle uyumunu ve bütünleyiciliğini öne çıkaran, iki alternatif yaklaşım olduğunu düşünüyor.

426
Alan kavramı size neyi çağrıştırıyor?

Howard S. Becker: İlk olarak, kavram oldukça mecazi görünüyor, mecaz muhtemelen fizikten alınmış. Burada belirlenmiş ve kapalı bir uzam söz konusu, burası alan, burada hareket için çok az imkân var, bu nedenle bu alanda ne olursa olsun hiç kimse bir şey kazanmıyor. Bende olan şey sende olamaz. Sonuçta insanlar doğal olarak, bu sınırlı uzam için mücadele eder ve birbirleriyle savaşırlar. Bu sınırlı uzamı denetiminde tutan kimseler, ona sadece kendilerinin ve yandaşlarının sahip olmasını ister, yeni gelenlerin pay almasını engellemeye uğraşırlar.

427
[Bourdieu için uzam, itibar ve tanınma gibi mecazlarla ifade edilebildiği gibi, para veya kitabının basılması gibi maddi şeyler de olabiliyor]

AP: Dünya kavramıyla çok farklı bir yaklaşım önermiş biri olarak, sizi Bordieu'nün yaklaşımından en açık biçimde hangi noktanın ayırdığını söylerdiniz?

HSB: Alan kavramı bana basit tanımlayıcı bir terim olmaktan ziyade bir mecaz gibi geliyor. Bourdieu sanatın yapıldığı toplumsal düzenlemeleri -o bunlara bir alan der- bir şeyi beraber yapan çok sayıda insandan ziyade fizikteki gibi bir kuvvetler alanı olarak tanımladı. Bir alandaki temel varlıklar; kuvvetler, uzamlar, ilişkiler ve ellerindeki değişken miktarlardaki iktidarı kullanarak stratejiler geliştiren (göreli iktidarlarıyla belirlenen) aktörlerdir.

Bir alanda hareket eden insanlar, tüm karmaşıklıklarıyla etten ve kemikten insanlar değildir; onlar daha ziyade, kuramın davranacaklarını ileri sürdüğü biçimde davranmaları için gereken asgari eyleme gücünü taşıyan, ekonomistlerin homo economicus'u tarzında karikatürlerdir. Aralarında, rekabete ve çatışmaya dayalı tahakküm ilişkilerinden başka ilişki yok gibidir.

"Newtoncu anlamıyla hakiki bir çevre olan, fenomenal tezahürlerini aşk veya ihtiras gibi psikolojik güdülenme biçimleri olarak açığa vuran toplumsal güçlerin, çekmelerin veya itmelerin etken olduğu iktidar alanının iki kutbunu konumlandırdıktan sonra, Flaubert bir nevi toplumsal deney için gerekli koşulları oluşturur: Öğrenci konumlarının geçici, bir süreliğine bir araya getirdiği -aralarında romanın kahramanı Frédéric'in de olduğu- beş genç bir güç alanının parçacıkları gibi uzama fırlatılacak ve yörüngeleri alanın güçleriyle kendi eylemsizlikleri arasındaki bağıntıyla belirlenecektir. Bu eylemsizlik, bir taraftan kökenlerine ve yörüngelerine borçlu oldukları ve bir varoluş biçiminde korunması gereken bir eğilimi, dolayısıyla bir yörüngeyi içeren yatkınlıklarda, diğer taraftansa miras aldıkları ve alanın onlara sağladığı olanak ve olanaksızlıkları belirlemeye katkıda bulunan sermayeye kazınmıştır" (Bourdieu, 1996, s.9-10).

Dünya kavramı, benim kafamdaki haliyle, çok farklı. Elbette yine de bir mecaz. Ancak dünya metaforu -ki alan metaforunun hiç de aynısı gibi görünmez- birbirlerini dikkate almalarını, diğerlerinin varlığını bilinçli bir biçimde hesaba katmalarını ve yaptıklarını diğerlerinin yaptıklarının ışığında biçimlendirmelerini gerektiren bir şey yapmakta olan insanları, her türden insanı kapsar.

429
Her şeyden önce dünya metaforu uzamsal değildir. Söz konusu tahlil, bir tür kolektif faaliyet, insanların birlikte yaptıkları bir şeyi merkezine alır. Bu faaliyete ve onun sonuçlarına ne şekilde olursa olsun katılan bir kimse bu dünyanın bir parçasıdır. Bu dünyayı, bu dünyanın parçası olmayan şeylerden ayırmak için çekilen hat, doğada mevcut olan bir şey değildir, bilimsel inceleme sonucunda bulunabilen bir şey de değildir, analitik bir kolaylıktır.

Kimileyin, elbette, üniversite dünyası gibi, bazı oluşum ve insanların oluşturduğu belli kümelerin, söz konusu faaliyet üzerinde tekel oluşturduğu sınırlandırılmış bir faaliyet alanı vardır.

Bir sosyoloji bölümünde veya araştırma merkezinde bir işiniz olmadıkça, çalışmalarınızı sosyolojik çalışmaların yayımlandığı geçerli yerlerde yayımlamadıkça bir sosyolog da olamazsınız.

430
Bu şekilde düşünmek sorunludur. Bu tip durumlarda bile bir tekel neredeyse hiçbir zaman mutlak ve kesinlikle hiçbir zaman kalıcı değildir.

431
International Visual Sociology Association (Uluslararası Görsel Sosyoloji Derneği)

Çalışmak istediğini alanda biri tekel mi oluşturuyor? Başka bir yere gidin ve kendi alanınızı oluşturun. Hatta diğer insanlarla rekabet etmek zorunda da değilsiniz. Takipçilerinize onları eleştirebilir veya onları görmezden gelebilirsiniz ancak onlar yeterince güçlü olmamakla beraber, bir şey yapmanızı engellemeye yetecek bir tekele de sahip değillerdir.

Totaliter rejimlerde bile hemen her zaman, bir faaliyetin meşru alanına hâkim kişilerin yasakladığı şeyleri yapan muhalif entelektüel hareketler olduğunu unutmayınız.

432
Şu halde, şu veya bu ürünü meydana getirmek için iş birliği yapan insanlardan oluşan bir dünya fikri, yaptıkları şeyi kendi disiplinlerindeki daha iktidarlı kimseler onaylamayacak veya kabul etmeyecek olsa da insanların iş birliği yapabilecekleri başkalarını bulduğu bir dünya [fikri], ... bu durumda dünya kavramı anlam kazanır. Bu kavram analitik olarak da yararlıdır; çünkü neyin keşfedilmesi, hangi olayların açıklanması gerektiğini hesaba katar.

"Alan" kavramının aksine "dünya" kavramı bana göre çok daha fazla amprik temellidir. Gözlemleyebildiğimiz şeylerden söz eder; fizikteki teknik anlamlarıyla anladığınızda, gözlemleyemeyeceğiniz "güçlerden", "yörüngelerden", "eylemsizlikten" değil, bir şeyler yapan insanlardan. Elbette bu şeyleri eksiksiz bir biçimde gözlemleyemeyiz; ancak onlar üzerine tartışmaya yetecek kadar gözlemleyebiliriz ve amprik bilimin yöntemleri bize, bilimin verdiği türde, koşullu yanıtlar verir.

Benim anladığım şekliyle bir "dünya", çoğunlukla çalışmalarında kendilerine yardım ederek şeyler yapmaları için başka insanları ikna ederek, işlerini yapmaya çalışan gerçek insanlardan oluşur.

433
Toplumsal yaşam, her şeye karşın büyük ölçüde bir düzenlilik ve süreklilik sergiler. İnsanlar öyle ha deyince akıllarına gelen şeyi yapmazlar. Aksine çoğu zaman şeyleri daha önce onları nasıl yapıyorlarsa öyle yaparlar.

Ben bu açıklamayı esasen "alışılagelmiş-yerleşmiş yöntem ve uygulama" kavramında buldum. İnsanlar, her zaman değilse de genellikle şeylerin geçmişte nasıl yapıldığını, genelde nasıl yapıldığını bilirler ve diğerlerinin de bütün bunları bildiğini bilirler. Öyleyse ben şeyleri, herkesin, genel olarak yapıldıklarını bildiklerini bildiğim biçimde ve onların hazırlıklı olduğu biçimde yaparsam, yaptıklarımın onların yaptıklarına uyacağından ve yapmaya çalıştığımız şeyi en az sıkıntıyla ve yanlış anlamayla başaracağımızdan emin olabilirim.

434
[örnek] ... Batılı müzisyenler, çok uzun bir zaman boyunca, on iki tonluk kromatik gamı müziklerinin temeli olarak kabul etmişlerdir. Bu gam şimdi çaldığımız enstrümanların ayrılmaz bir parçasıdır, tekrar çalmak için müziği yazdığımız notasyon ve Batı müziğiyle bağlantılı diğer her şey, herkesin, bu notaları çalmak için yapılmış enstrümanlarla, bu biçimde yazılmış müziği çalacağını varsayar. Bu nedenle, başka bir sistemde bestelenmiş bir müziktense, bu geleneksel kalıba dayanan müziği çalmak daima daha kolaydır. Harcanan zaman ve enerji, bu geleneksel kalıpları kabul etmediğinizde çok daha fazla olur. Öyleyse -işte, korkarım, fiziksel bir mecaz!- bir tür eylemsizlik, insanları şeyleri geçmişte yapıldıkları gibi yapmaları için tanzim eder; bu da toplumsal yaşamın düzenliliğine ve sürekliliğine büyük ölçüde açıklama getirir.

AP: Alan kavramı kullanılarak süreç bağlamında düşünülemez. Her şey zaten önceden belirlenmiş görünür. Mücadele, faaliyetin normal çerçevesi olarak önceden tayin edilmiştir. Habitus'un* gücü ondan etkilenen kişilerin davranışlarını büyük ölçüde öngörülebilir kılar.

* habitus felsefi terminolojiye Aristoteles tarafından sokulmuş olan terim, edinilmiş bir duyarlılıklar, yatkınlıklar ve beğeni dizisi tarafından karakterize edilen bir zihin yapısını işaret eder. *** Bourdieu'nün nesnel'i işaret eden 'alan' kavramının karşısına koyduğu ve 'öznel'i işaret eden habitus terimi, ... "geçmiş deneyimleri, işlevleri, her an bir algılar, değerlendirmeler ve eylemler matrisi olarak bütünleştiren ve benzerliğin biçimlendirdiği sorunların çözümlerine olanak tanıyan şemaların analojik transferleri sayesinde sonsuz bölünmemiş görevlerin yerine getirilmesini olanaklı kılan bir kalımlı aktarılabilir yatkınlıklar sistemi" dir. Buna göre kişi bu yatkınlıkları karşılaştığı nesnel koşullara karşılık olarak geliştirir, bu süreç içerisinde de bir yandan toplumsal yapıların öznel olana aşılanması söz konusuyken, diğer yandan da bir anlamda kalıt olarak aldığı "sermayeden" de pay alır. ç.n.

HSB: Olaylar ve sonuçlar bu şekilde belirlenmiş değildir. Sosyal bilimcilerin şu ya da bu durumda ne olacağını öngörme girişimlerinin tarihi, bizim bu hülyadan vazgeçmemizi sağlamak için kâfi gelmelidir.

Habitus veya daha kesin ve belirli bir şeye, kantitatif sosyologların çalışmayı sevdiği türde bir "değişkene" dayanarak, bir sonucu tahmin edecek kadar şey bildiğimizi, Bay Jones'un yarın bir otomobil kazası yapacağını bildiğimizi hayal edin. [sarhoş+yağmur+fren+X kişisi+vb, vb.] Olayları çoğalttığınız zaman gerçekleşme ihtimalleri azalır. ... Bu nedenle, ... herhangi bir olayı öngörmenin fiili olabilirliği sıfıra yaklaşır. Buna insanların habitus ve benzer bireysel nitelikler temelinde ne yapacakları hakkındaki öngörüler de dahildir. Bu tür şeyler anlamsız değildir; ancak insanların ve örgütlerin edimleriyle alakalı yüzlerce şeyden sadece birini oluşturur.

436
AP: Şimdi, işbirliği kavramı hakkında tüm yanlış anlamaları açığa kavuşturmanın zamanıdır diye düşünüyorum. Ara sıra sizin hakkınızda çatışmayı unutmuş sosyolog dendiğini duyuyoruz.

HSB: Kolektif eylem -iki veya daha fazla (genellikle çok daha fazla) kişinin bir şeyi beraber yapması- çatışmasızlığı, birbiriyle iyi anlaşmayı ve iyi niyeti çağrıştıran alışılmış ve dar anlamıyla işbirliği değildir. Tam tersine, kolektif eylem içindeki insanlar, birbirleriyle veya Bourdieu'nün toplumsal alanlar hakkındaki ifadelerinde öne çıkan diğer şeylerden biriyle savaşıyor veya bunları yollarından çekmek için planlar yapıyor olabilirler.

Buna rağmen, bir şey yapmak için beraber çalışıyor da olabilirler veya birbirlerini tanımasalar da birinin diğerinin yaptığı bir şey için gerekli bir şey yaptığı, dolaylı bir ilişki içinde olabilirler.

İnsanlar arasındaki ilişkilerin doğası a priori belirlenmemiştir, bu tanımlayarak kurabileceğimiz bir şey değildir.

437
AP: Şu halde, çatışmayı a priori bir üst belirlenim olarak değil, bir durum olarak ele aldığınız müddetçe, çatışma dünya kavramına dahil edilebilir. ... Öte yandan, alan kavramında öne çıkan sadece çatışmanın her yerde oluşu değil; çatışmaların çatışması, yani tüm toplumsal ilişkileri üstbelirleyen toplumsal sınıfların çatışmasıdır. [çatışma, toplumsal yaşamın temel ilkesidir, demiyorsunuz]

HSB: Tek bir temel ilke olduğunu düşünmüyorum.

AP: Bourdieu geniş açılı bir mercek kullanırken Becker mikro-ilişkilere odaklanır; birinin kapsayıcı genel bir bakış açısı varken, diğeri vaka çalışmaları yapar. Sonuçta insanlar, vaka çalışmalarının kaçınılmaz olarak kısmi olduğunu ve toplumsal yaşamda gerçekten belirleyici olan şeyi kavrayamayacaklarını söylerler.

HSB: "Dünya" deyimi, sanat eserleri incelenirken hangi aktörlerin hesaba katılacağı hakkında bizi kapsayıcı bir anlayışa götürür... Bu totolojiktir: Bir eserin yapımına katılan herkes onun yapımına katılır.

438
Merkezine "dünya" kavramını almış bir analizin temel sorusu, kimin kiminle sonuçta oluşan sanat eserini etkileyen ne yaptığıdır. ... Ancak Bourdieu'nün alan kavramı üzerine kurulu bir analiz bu kadar çok soru soramaz.

Aslında Bourdieu ve Becker farklı türde sorular soruyor ve farklı türde yanıtlar arıyorlar, bu yüzden biri diğerine indirgenebilir değildir.

439
[sosyologlar hiç kimsenin bilmediği bir şeyi biliyor değiller]

Herkes her şeyi bilmez. [şeyler onlardan kurumsal düzenlemeler yoluyla gizlenmiştir.]

Pek çok toplumsal kuram, hakikatin sıradan fanilerden saklı olduğu ve bu sınırların ardındakini görmek ve Hakikat'i keşfetmek için özel beceri, hatta belki de fevkalade bir yetenek gerektiği önermesiyle başlar.

[“"İnsan zihni" diye yazmaktadır Batteux, "ancak kusurlu bir şekilde yaratabilir: onun ürünlerinin tümü bir modelin damgasını taşır... Hoşa gitmeye çalışan deha, doğanın kendisinin sınırlarını aşmamalıdır ve aşamaz. Dehanın işlevi, olabilecek olanı hayal etmekten değil, fakat varolanı bulmaktan oluşur. Sanatlarda icadetme, bir nesneye varlık verme sorunu değil, nesneyi olduğu yerde olduğu şekliyle tanıma sorunudur."

“Batteux'ya göre, sanatçı bir orijinaliteye sahip olsa bile, bu orijinalite, onun yaratıcı yetilerinden çıkmaz, sadece bir konu seçip onu kompoze etmekten ibarettir. Sanatçı, yalnızca ifade etmek istediği doğal ide'yı sözgelimi mermer, renk, ses vbg. malzemeler aracılığıyla algılanabilir bir form içerisinde sunar. Sanatçının dehası, doğanın en güzel parçalarından bir seçki oluşturmak ve bu seçkiyi doğallığına zarar vermeksizin bizzat doğadan daha mükemmel bir bütün haline getirmekle sınırlıdır. Sanatların işlevi, doğanın özelliklerini, artık içerisinde doğal olmadıkları nesnelere aktarmaktır. (çizilen bu taslak 18. yüzyılda 17. yüzyıla göre büyük bir değişim yaşanmadığını gösterir:) sanatta bilimi model almak; kurmacanın ve hayalgücünün reddi, icadetme yerine keşfetme, doğanın taklidi, baroque stilin yasaklanması, ifadenin açıklığı, akıl ilkesi, vb.” (Hünler, 106)]





.
.
.
.