3 Ağustos 2015 Pazartesi

Michel Foucault - Seçme Yazılar 4 (İktidarın Gözü)

.
.
.
.


Seçme Yazılar 4. İktidarın Gözü (3. basım, 2012)



            Michel Foucault
İktidarın Gözü, Ferda Keskin, 2003 
I. Hapishane Üzerine Söyleşi: Kitap ve Yöntemi, 1975
            II. İktidar ve Beden, 1975
            III. Tımarhaneler, Cinsellik, Hapishaneler, 1975
            IV. Michel Foucault, Filozofun Cevapları, 1975
            V. Normun Toplumsal Yayılımı, 1976
            VI. Bakış Açıları, 1976
            VII. İktidarın Gözü, 1977
            VIII. İktidar İlişkileri Bedenlerin İçine Nüfuz Eder, 1977
            IX. Kapatılma, Psikiyatri, Hapishane, 1977
            X. Göz Kamaştırıcı Hayvan: İktidar, 1977
            XI. İktidar ve Bilgi, 1977
            XII. On Dokuzuncu Yüzyıl Adli Psikiyatrisinde “Tehlikeli Kişi”
                        Nosyonunun Evrimi, 1978
            XIII. Delilik ve Toplum, 1978
            XIV. Cinsellik ve Siyaset, 1978
            XV. Disiplinci Toplum Krizde, 1978
            XVI. Cezalandırmak Neye Diyoruz? 1983
            XVII. Michel Foucault İle Söyleşi, 1981
XVIII. Michel Foucault, Bir Söyleşi: Cinsiyet, İktidar ve Kimlik
Siyaseti, 1982



Michel Foucault

10
(Vincennes öğrenci boykotları, Hapishaneler Üzerine Enformasyon Grubu, Arap göçmenlere karşı ırkçılığı protesto gösterileri, Franco rejiminin ölüme mahkum ettiği militanlara Madrid’de destek, Doğu Bloku’ndaki rejim aleyhtarı entelektüellere destek…) Bütün bu eylemlerde karşımıza çıkan ortak nokta ise, nereden gelirse gelsin, tahakküm biçimi almış veya almaya eğilimli tüm iktidar ilişkilerine karşı verilen yerel mücadele biçimleri olmaları. Dolayısıyla bu eylemlerde Foucault’nun evrensel hakikatler adına kitlelere öncülük eden entelektüel rolünü tümüyle reddettiğini vurgulamak gerek. Kitlelerin kendileri için neyin iyi ya da doğru olduğunu herkesten iyi bildiklerini düşünen Foucault, teorinin pratik için bir yol gösterici değil; olsa olsa yeri geldiğinde işe yarayabilecek bir alet kutusu olduğunu düşünüyor.


İktidarın Gözü, Ferda Keskin

13
a) bireysellik, kimlik ve öznellik, devlet gibi politik kurumlar ve onlara özgü stratejilerin dışarıdan müdahale edip denetlemeye çalıştığı doğal (insan doğasın özgü) bir alana ait bileşenler değil, tersine bu tür kurum ve stratejilerin işleyişini mümkün kılan araçlardır; b) günümüzün ana politik sorunu dışarıdan dayatılmış bir tür bireysellik ya da kimlik ile onu dayatan bireyselleştirme biçimini reddetmektir.; c) bu bireyselleştirme süreci öznelliğimizle çok temel bir ilişki içindedir ve dolayısıyla ilkini reddetmek ikincisini değiştirmeyi gerektirir. ... Foucault sık sık kendi eserlerini karakterize eden amacın, insanların Batı kültüründe özneye dönüştürülme biçimlerinin bir tarihini yazmak olduğunu söyler...

14
"Kimlik" veya "bireysellik" derken Foucault'nun kastettiği, insanın kendisine atfettiği bir "deneyimler" -bilme, inanma, arzulama, hissetme, davranma, eyleme veya Foucault'nun sıklıkla tercih ettiği bir terminolojiyle söylersek "var olma" biçimleri- kümesidir. Ama insanın bir deneyimi ve ona tekabül eden kimliği kendi deneyimi ve kimliği olarak görmesi, kendini bu deneyim ve kimliğin öznesi konumuna yerleştirmesi anlamına gelecektir. "Özne" olmak veya "öznellik" kavramlarını ise Foucault geleneksel, neredeyse Descartesçı bir anlamda; yani insanın bir deneyimle kurduğu ve bu deneyimi kendi deneyimi olarak görmesini sağlayan bilinç ilişkisi anlamında kullanır. Bu ilişki kurulduğunda söz konusu söz konusu deneyim insanın öznel deneyimi olacak ve dolayısıyla bir kimliği kabullenmek, o kimliği oluşturan deneyim kümesinin öznesi konumunu kabullenmek anlamına gelecektir.

16
... ne kadar çok kimliği sakıncalı bulur (akıl hastası, suça eğilimli ya da sapık kimlikleri) ve kendimi onlardan uzak tutmaya çalışırsam, sahip olabileceğim düşünce ve duygular ile gerçekleştirebileceğim eylemler alanını da o kadar kısıtlarım. Yani belli kimliklerin sakıncalı, yanlış ya da arzu edilmez olarak sınıflandırılması dolaylı olarak başka bir kimliği dayatmanın yolu olarak görülebilir; kuşkusuz bu sınıflandırma ilgili taraflarca uygun bulunduğu ve kabul edildiği sürece. Dolayısıyla, bu tür sınıflandırmaların uygun olduğunu kabul etmek, onlardan hareketle tanımlanmış başka bir kimliğin özne konumunu kabullenmek ve kendini böylece kısıtlamak, bu sınıflandırmaları yapan mercilerin denetim ve manipülasyonuna gönüllü olarak tabi olmak veya boyun eğmek anlamına gelecektir.

18
[Foucault neden özne ve öznellik sorununu bu kadar önemsiyor?] ... çünkü eğer bir kimlik belli bir deneyim kümesinin özne konumunu kabullenmekle ediniliyorsa, o kimliği bir insana doğrudan ya da dolaylı olarak dayatmak, o insanı o deneyimlerin öznesi haline getirmek yani özneleştirmek anlamına geliyor. Özneleştirmekse tabi kılmak, boyun eğdirmek için kullanılan etkili, ekonomik ve güvenli bir amaca dönüşüyor.

20
"Eğer kendimizi kimlik sorununa göre konumlandıracaksak, kendimizi biricikliğimizle konumlandırmalıyız. Fakat, kendimizle sürdürmemiz gereken ilişkiler, kimlik ilişkileri değildir; bunlar, daha ziyade, farklılaşma, yaratma, yenilik ilişkileri olmalıdır. Her zaman aynı olmak çok sakıncalıdır. İnsanlar zevklerini bu kimlik aracılığıyla buluyorlarsa kimliği dışlamamalıyız; ama bu kimliği evrensel bir etik kural olarak kabul etmemeliyiz." (Bu kitap, s. 282)


I. Hapishane Üzerine Söyleşi: Kitap ve Yöntemi, 1975

22
corpus   gövde, fiziki varlık, ana para veya resülmal, derlem, külliyat, fiili egemenlik, fiili hakimiyet; bir yetkinin kullanılmasını sağlamak için emirname

sinaptik   (yapay sinir ağları) Biyolojik sistemlerde öğrenme, nöronlar arasındaki sinaptik bağlantıların ayarlanması ile olur. Yani, insanlar doğumlarından itibaren bir yaşayarak öğrenme süreci içerisine girerler. Bu süreç içerisinde beyin sürekli [sinaptik bağlantıları ayarlar ve hatta yeni bağlantılar oluşturur].

23
“-Baskının tarihinde, cezalandırmadan gözetlemeye geçiş gibi merkezi bir an saptıyorsunuz.”

Doğru. İktidar düzenine göre gözetlemenin cezalandırmadan daha etkili ve verimli olduğunun fark edildiği an. Bu an, on sekizinci yüzyılda ve on dokuzuncu yüzyıl başında yeni tür bir iktidar işleyişinin hem hızlı hem de yavaş oluşumuna denk düşer. … ben iktidar mekanizmasını düşündüğümde, iktidarın bireylerin tohumuna kadar ulaştığı, bedenlerine eriştiği, hal ve tavırlarına, söylemlerine, öğrenimlerine, gündelik yaşamlarına sindiği kılcal var olma biçimini düşünüyorum. On sekizinci yüzyıl iktidarın toplumsal beden içinde -toplumsal bedenin üstünde değil- işleyişinin deyim yerindeyse sinaptik bir rejimini keşfetti. … Saray erkânı, kralın şahsiyeti gibi unsurları dışarı atması için toplumsal bedeni teşvik etmiş olan şeyin bu yeni mikroskobik, kılcal iktidar biçimlenmesi olduğu da doğrudur. Belli bir iktidar biçimi toplumsal beden içinde uygulandığı andan itibaren hükümran mitolojisi artık mümkün değildi. Hükümran, hem canavarca hem de arkaik, fantastik bir şahsiyet halini alıyordu.

24
Hapishanenin başından beri, bireyleri dönüştürmeye yönelik bir projeye bağlı olduğu hipotezini ileri sürüyorum.

Hapishanenin suçluları namuslu insanlar haline getirmek bir yana yeni suçlular üretmeye yaradığı ya da suçluyu daha fazla suça sapladığı daha 1820'de saptanır. İktidar mekanizmasının hep yaptığı şey olan, sakıncalılığın stratejik kullanımı o dönemde görüldü. Hapishane suça eğilimli insanlar üretir; ama bu kişiler sonuçta iktisadi alanda olduğu kadar siyasal alanda da gereklidir.

25
Sermayeleşme halk sınıfının ellerine hammadde, makine, alet edavat biçiminde yatırıma dönüştürülmüş bir zenginlik verdiği andan itibaren bu zenginliği kesin olarak korumak gerekti. Çünkü sanayi toplumu zenginliğin doğrudan doğruya ona sahip olanların değil, onu işleterek kâr elde etmeyi sağlayanların elinde olmasını gerektirir. Bu zenginlik nasıl korunur? Elbette, katı bir ahlakla… Halkı kesinlikle ahlaki bir özne haline getirmek gerekiyordu, dolayısıyla onu suça eğilimli olma halinden uzak tutmak, suça eğilimliler grubunu kesin olarak ayırmak, bunları yalnızca zenginler için değil, yoksullar için de tehlikeli göstermek, bunları her türlü ahlâksızlığı yapabilecek ve en tehlikeli işleri destekleyebilecek kişiler olarak göstermek gerekiyordu. Polisiye edebiyatın doğuşu ve gazetelerdeki gündelik haberlerin, korkunç cinayet haberlerinin önemi buradan kaynaklanır.

26
Birisi hapishaneye girdiği andan itibaren onu lekeli biri haline getiren bir mekanizma işlemeye başlıyordu; hapisten çıktığında yeniden suç işlemeye eğilimli biri olmaktan başka çaresi kalmıyordu.

[cezalandırıcı çalışma] … herhangi bir mesleğin öğrenilmesi değil, çalışma erdeminin öğrenilmesidir. Boşuna çalışmak, çalışmak için çalışmak, bireylere ideal emekçi biçimini vermeliydi. … sorun onlara bir şey öğretmek değildi, tersine, hapishaneden çıkınca hiçbir şey yapamasınlar diye hiçbir şey öğretmemekti.

27
Amerika’da silahlı soygunun büyük mağazalarda sık rastlanılan daimi bir risk olduğu bilinmektedir. Soygunun aşağı yukarı kaça mal olduğu hesaplandığında, etkili bir gözetleme ve korumanın maliyetinin çok yüksek olduğu, dolayısıyla verimli olmadığı anlaşılır. Soygunlara izin verilir. Sigorta karşılamaktadır; tüm bunlar sistemin parçasıdır.

29
“- Tıp sisteminin her zaman ceza sisteminin yardımcısı olduğunu gösteriyorsunuz; özellikle psikiyatrın yargıçla, mahkemeyle, hapishaneyle işbirliği yaptığı günümüzde. Bu türlü gizli anlaşmalardan kaçınmaya çalışmış bazı genç doktorlar açısından bu analiz belki de hatalıdır.”

Belki.

30
1840’a doğru suçlu kahraman ortaya çıktı; suçlu olduğu için kahraman olan, ne aristokrat ne de halktan biri olan kahraman. Bu dönemde burjuvazi kendi suçlu kahramanlarıyla temsil edilir. Suçlular ile halk sınıfları arasındaki kopukluk da o dönemde oluşur: Suçlunun bir halk kahramanı olması gerekmez, yoksul sınıfların bir düşmanıdır. Diğer yandan, burjuvazi de suçun artık halka özgü olmaktan çıktığı, yalnızca burjuvazinin kendisinin becerebildiği şu güzel sanatlardan biri haline geldiği bir estetik oluşturur.

31
[burjuva düşüncesinin kinik zekâsı] Burjuvazinin aptal olduğunu ve erdemlilik tasladığını hayal etmek için Baudelaire kadar naif olmak gerekir. Burjuvazi zeki ve kiniktir.

Suç işleme eğiliminin olmadığı bir toplum on sekizinci yüzyıl sonunda hayal edildi. Ardından poff! Suç işlemeye eğilimlilik öyle faydalıydı ki; bu eğilimin olmadığı bir toplum kadar aptalca ve sonuçta tehlikeli bir şey hayal edilemiyordu. Suç işleme eğilimi yoksa polis de yoktur. Polisin varlığını, polis denetimini toplum için kabul edilir kılan şey suç işleme eğilimi olan kişiden duyulan korku değilse nedir?

Kriminologların metinlerini okuduğunuz hiç oldu mu? Kolunuzu kanadınızı kırar. Bunu şaşkınlıkla söylüyorum, saldırganlıkla değil; çünkü bu kriminoloji söyleminin nasıl böyle kalabildiğini anlayamıyorum. Sanki bu söylem öylesine yararlıdır, sistemin işleyişi onu öylesine gerekli kılmakta ve öylesine güçlü bir şekilde çağırmaktadır ki; kendini teorik olarak doğrulamaya, hatta yalnızca bir bağdaşıklık ya da temel bir çatı bulmaya gerek bile duymaz. Tümüyle faydacıdır. … Bir zamanlar hükümrana, bizzat hükümranlığı suç tarafından saldırıya uğrayan hükümrana özgü bir olgu olan intikam fikri ortadan kaldırıldığı andan itibaren cezalandırmanın ancak bir ıslah teknolojisi içinde anlamı olabilir.

33
… ilk filantroplardan (insansever) biri olan Appert…

“- Deliliğin Tarihi’nde, “kronolojileri ve tarihsel ardışıklıkları her türlü ilerleme perspektifinden kurtarmak” gerektiğini söylediğiniz bir cümle buldum.”

34
… şu anda olup biten geçmişte olanlardan daha iyi, daha gelişmiş ya da daha fazla açıklığa kavuşturulmuş değildir.

35
Genel anlamda, iktidar mekanizmaları tarihte asla fazla incelenmemiştir. İktidarı elinde tutan kişiler incelenmiştir. Bu, krallarla, generallerle ilgili bir anekdotlar tarihiydi. Bunun karşısına süreçlerin, iktisadi altyapıların tarihi çıkarıldı. Bunun karşısına da kurumların tarihi çıkarıldı; yani iktisat karşısında üstyapı olarak kabul edilen şeyin tarihi çıkarıldı. Oysa iktidar, genel ve incelikli stratejileriyle, mekanizmalarıyla asla yeterince incelenmedi.

Oysa, iktidarın bilgiye, bilginin iktidara sürekli eklemlendiği kanısındayım ve ben bunu ortaya çıkarmayı denedim. İktidarın falanca keşfe, filanca bilgi biçimine ihtiyacı olduğunu söylemekle yetinmemeli, iktidar işleyişinin bilgi nesneleri yarattığı, bunları ortaya çıkardığı, enformasyon biriktirdiği ve kullandığı da söylenmelidir. … Üniversiteli efendiler takımı bu gerçekliğin en görünür, en köhnemiş ve en az tehlikeli biçimidir. Bilgiye bağlı iktidar etkilerinin üniversiteli efendiler takımı içinde doruk noktasına vardığını düşünmek için saf olmak gerekir. Bu iktidar etkileri, yaşlı profesörün kişiliğinde değil, başka yerde, başka türlü dağılır, yer edinir, tehlikelidir.

36
Dolayısıyla modern hümanizma bilgi ile iktidar arasındaki bu ayrımı yaparken yanılmaktadır. Bunlar bütünleşmiştir ve bilginin iktidara bağlı olmayacağı bir an bile hayal edilemez; bu ayrımı ileri sürmek, aynı hümanizmayı ütopik bir biçimde sürdürmenin bir biçimidir. … “Bilimsel araştırmayı tekelci kapitalizmin ihtiyaçlarından bağımsızlaştıralım!” Bu belki mükemmel bir slogandır; ama asla bir slogandan başka bir şey değildir.


II. İktidar ve Beden, 1975

38
On yedinci yüzyıl toplumu gibi bir toplumda kralın bedeni bir metaphor değil, siyasi bir gerçeklikti: Kralın fiziksel varlığı monarşinin işleyişi için gerekliydi.

Cumhuriyetin bedeni yoktur. Buna karşılık, on dokuzuncu yüzyıl boyunca yeni ilke haline gelen şey, toplumun bedenidir. Neredeyse tıbbi bir biçimde korunması gerekecek olan şey bu bedendir.

39
İktidar ilişkilerinde hep olduğu gibi, diyalektiğin Hegelci biçimine uymayan karmaşık fenomenlerle karşı karşıyayız. Bedene hâkim olma, beden bilinci, ancak iktidarın bedeni kuşatmasıyla elde edilebilmiştir: Jimnastik, idmanlar, kas geliştirme, çıplaklık, güzel bedenin yüceltilmesi… tüm bunlar, çocukların, askerlerin bedeni üzerinde, sağlıklı beden üzerinde iktidarın uyguladığı kararlı, inatçı, titiz bir çalışmayla insanı kendi bedenini arzulamaya götüren hattadır. Ancak, iktidar bu etkiyi yaratır yaratmaz, bizzat iktidarın bu kazanımlarıyla aynı hatta, iktidara karşı bedenin talep edilmesi, ekonomiye karşı sağlığın talep edilmesi, cinselliğin, evliliğin, erdemin ahlâki normlarına karşı zevkin talep edilmesi kaçınılmaz olarak ortaya çıkar. İktidarın güçlenmesine neden olmuş olan şey, aynı anda, saldırıya uğramasının da nedeni olur… İktidar bedenin içinde mesafe kat etmiştir, yine bedenin içinde saldırıya uğramış bulur kendini…

40
… gözetim ve denetimin hedefi olarak, bir kaygı ve analiz nesnesi haline gelen cinsellik, aynı zamanda, herkesin kendi bedeni için, kendi bedeninde ve kendi bedeni üzerinde duyduğu arzuların yoğunlaşmasına yol açtı…

Beden, çocuklar ile aileler arasında, çocuk ile denetim mercileri arasında bir mücadele konusu haline geldi. Cinsel bedenin isyanı bu gelişmenin karşı-etkisidir. İktidarın buna yanıtı nedir? Erotikleşmeyi, bronzlaşma ürünlerinden porno filmlere kadar iktisadi (ve belki de ideolojik) olarak sömürmek… Hatta bedenin isyanına yanıt olarak, artık denetim-baskı biçiminde değil, denetim-teşvik biçiminde kendini gösteren yeni bir kuşatmayla karşılaşırsınız…

41
On sekizinci yüzyıldan yirminci yüzyıl başına kadar iktidarın bedeni ağır, etkili, sabit, titiz bir şekilde kuşatması gerektiğine inanıldığı kanısındayım. Okullarda, hastanelerde, kışlalarda, atölyelerde, sitelerde, konutlarda, ailelerde rastlanan bu korkunç disipline edici rejimler buradan kaynaklanır… sonra, altmışlı yıllardan itibaren, bu kadar zahmetli bir iktidarın sanıldığı kadar elzem olmadığının, sanayi toplumlarının beden üzerinde çok daha gevşek bir iktidarla yetinebileceğinin farkına varıldı. Bundan böyle, cinsellik üzerindeki denetimlerin yumuşatılabileceği ve başak biçimler alabileceği keşfedildi… Geriye, günümüz toplumunun hangi bedene ihtiyaç duyduğunun incelenmesi kaldı…

Marksist perspektifle ilgili olarak, iktidarın etkilerini ideoloji düzeyiyle sınırlandırmaya çalışanlardan değilim. Geçekten de, ideoloji sorununu ortaya atmak yerine, beden ve iktidarın beden üzerindeki etkileri sorununu inceleyerek daha fazla materyalist olunabileceğini düşünüyorum. Çünkü ideolojiye ayrıcalık tanıyan bu analizlerde beni rahatsız eden şey, modelini klasik felsefenin sunduğu ve iktidarın ele geçireceği bir bilinçle donanmış insan öznesinin her zaman varsayılıyor olmasıdır.

42
Marx'ta beden üzerine çok ilginç şeyler olsa da -tarihsel gerçeklik olarak- Marksizm bilince ve ideolojiye ayrıcalık tanıyarak bunu fena halde gölgede bırakmıştır.

Baskı kavramına abartılı bir rol biçen Marcuse gibi Marksizm yanlılarından da uzak durmak gerekir. İktidarın tek işlevi bastırmak olsaydı, iktidar büyük bir üst-ben tarzında, yalnızca sansür, dışlama, engel, içe atma kipiyle işliyor olsaydı, yalnızca negatif bir biçimde uygulanıyor olsaydı, çok dayanıksız olurdu. İktidar eğer güçlüyse, arzu düzeyinde -bu da artık anlaşılmaya başlanmıştır- ve bilgi düzeyinde pozitif etkiler ürettiği için böyledir. İktidar, bilgiyi engellemek bir yana, onu üretir.

... on dokuzuncu yüzyıldan beri Marksist ve Marksizan devrimci hareketler, mücadelenin hedefi olarak devlet aygıtını öne çıkardılar.

43
Bu durum sonuç olarak neye yol açtı? Yalnızca bir hükümetten ibaret olmayan devlete karşı mücadele edebilmek için devrimci hareketin kendini politik-askeri terimlerle devletin eşiti kılması gerekir, dolayısıyla parti halini alması, devletle aynı disiplin mekanizmalarıylai aynı hiyerarşilerle, aynı iktidar örgütlenmesiyle bir devlet aygıtını -içeriden- model alması gerekir. Bu ağır bir sonuçtur. İkinci olarak, devlet aygıtının ele geçirilmesi muhtemel değişimlerle birlikte bu aygıtın basitçe işgal edilmesi olarak mı kabul edilmeli, yoksa ortadan kaldırılmasının vesilesi olarak mı? Bu sorun, Marksizmin içinde bile büyük bir tartışma yarattı. Bu sorunun sonuçta nasıl çözüme bağlandığını biliyoruz: Devlet aygıtını çökertmek gerekir, ama sonuna kadar değil, çünkü sınıf mücadelesi proletarya diktatörlüğü kurulur kurulmaz bitmeyecektir... Dolayısıyla, devlet aygıtının sınıf düşmanlarına karşı kullanılabilecek kadar sağlam olması gerekir. Böylece ikinci sonuca varılır: Devlet aygıtı, en azından belli bir noktaya kadar, proletarya diktatörlüğü süresince varlığını sürdürmelidir. Nihayet üçüncü sonuç: İşgal edilecek ama parçalanmayacak bu devlet aygıtlarını çalıştırmak için teknisyenlere ve uzmanlara çağrı yapmak uygun olur. Ve bu aygıtları çalıştırmaları için, bunlara alışık olan eski sınıf, yani burjuvazi kullanılır. SSCB'de olup biten kuşkusuz budur. Devlet aygıtının önemsiz olduğunu asla öne sürüyor değilim; fakat bence Sovyet deneyimine yeniden başlamamak için, devrimci sürecin tıkanmaması için bir araya getirilmesi gereken tüm koşullar arasında ilk kavranması gereken şey, iktidarın yerinin devlet aygıtı olmadığı ve devlet aygıtlarının dışında, üstünde, yanında çok daha küçük düzeyde işlev gören iktidar mekanizmalarında değişiklik yapılmadığı takdirde toplumda hiçbir şeyin değişmeyeceğidir.

45
"-Beden siyaseti faillerinin eylemini koordine eden kimdir?"

Bu, son derece karmaşık bir bütündür... On dokuzuncu yüzyıl başındaki insanseverlik örneğini ele alın: İnsanlar başkalarının yaşamlarına, sağlıklarına, beslenmelerine, barınmaya karışmaya başlar... Daha sonra, kişiler, kurumlar, bilgiler... kamu sağlığı, denetçiler, sosyal danışmanlar, psikologlar bu karmakarışık işlevden türemiştir. Daha sonra da, şimdi, sosyal görevliler kategorisinin yaygınlaşmasına tanık olmaktayız.

Fakat, tüm bu "sosyal görevliler"in mozaği -gerçekten de- insanseverlik gibi karmaşık bir ana kalıptan çıkarak oluşmuştur...

İlginç olan şey, tüm bunlara öncülük eden projeyi değil, parçaların nasıl yerine yerleştiğini strateji terimleriyle görmektir.


III. Tımarhaneler, Cinsellik, Hapishaneler, 1975

48
[Nazizmin ve Stalinizmin sona erişinden beri, kapitalist ve sosyalist toplumların içindeki iktidar -yalnızca devlet aygıtı, yönetici sınıf, hegemonik kastlar değil, bireylerin gündelik davranışlarında, bedenlerine varıncaya kadar üzerlerinde işleyen, giderek daha da incelen, tüm mikroskobik iktidarlar- sorunu] ... bu sorun karşısında iki türlü düşünme ve araştırma tarzı var ...  ama ben bunlardan tamamen ayrılıyorum. Birinci tarz, ortodoks ya da geleneksel, bir tür Marksist kavrayıştır ki bu, bu sorunları, eskimiş bir sorun olan devlet aygıtı sorunuyla bütünleştirmek üzere ele almaya hazırdır. "Devletin ideolojik aygıtları" kavramını ortaya atmış olan Althusser'in girişimi bu kapsamdadır. İkincisi, yapısalcı, dilbilimsel, göstergebilimsel akımdır; bu akım da bu sorunu, gösteren düzeyinde sistemliliğe indirgemekten ibarettir.

Entelektüelin rolü, bir süredir, gizli biçimde işleyen baskıcı iktidar mekanizmalarını görünür kılmaktan ibarettir. ... Okulun yalnızca okuma yazma öğretme, bilgi aktarma tarzı olmadığını, bir tür dayatma olduğunu göstermek.

49
Ama analiz burada bitmemelidir. İktidarın bundan daha sinsi olduğunu da göstermek gerek. İktidarın yalnızca baskı uygulamaktan -bastırmak, engel çıkarmak, cezalandırmak- ibaret olmadığını, arzuyu yaratarak, zevki kışkırtarak, bilgiyi üreterek bundan daha derine nüfuz ettiğini de göstermelidir. ... İktidar bedeni çalıştırır, davranışa nüfuz eder, arzu ve zevkle iç içe girer, işte onu bu çalışma içinde suçüstü yakalamak gerekir; yapılması gereken şey bu analizdir, bu da güç bir şeydir.

50
Laing ve Cooper delilikle ilişkiye geçmede yeni bir tarz ortaya atmışlardır. Bu psikiyatrik ve tıbbi olmayan bir tarzdır. Deliliğin bir hastalık olduğu fikri tarihsel olarak yeni bir fikirdir. Aşağı yukarı on sekizinci yüzyıla kadar deli, hasta statüsünde değildi. ... Laing ve Cooper'a göre deli olmak, hasta olmanın bir biçimi değildir.

53
Entelektüelin rolü kendini ilgilendiren konuyla ilgili kişilerle bağlantı kurmaktır. Dolayısıyla, bağlantılı olmadığım alanlar hakkında tavır almayı ya da genel geçer fikirler öne sürmeyi reddediyorum.

56
"-...Deleuze ve Guattari'nin psikanalize yönelttikleri eleştirinin esası nedir?"

Bu soru onlara sorulmalı. Yinede de şunu söyleyebilirim ki; onların kitaplarına kadar, psikanaliz, belki eksik, belki yetersiz ama bir özgürleşme aracı olarak görülüyordu. Bilinçdışının, cinselliğin vs'nin özgürleşmesi. Oysa Deleuze ve Guattari, Freudcu düşünceyi ve psikanalizin işleyişini yeniden ele alarak, günümüzde uygulandığı biçimiyle psikanalizin, libidoyu, arzuyu aile iktidarına nasıl boyun eğdirdiğini gösterdiler. Psikanalizin arzuyu Oedipuslaştırdığını, ailevileştirdiğini gösterdiler. İmdi, psikanalitik pratik arzuyu özgürleştirmek yerine ona boyun eğdirtiyor. Yine bir iktidar mekanizmasının kanıtlanması. Deleuze, on yılı aşkın süredir devam eden bir mücadelenin sürmesini sağlayan yeni kavramlar geliştirdi.

"-Hangi mücadele?"

Günümüzde kendini gösteren türden sorunların çözümü için Marx'ı ve Freud'u mihenk taşı olarak almaktan kurtulmak. Ne Marx ne de Freud bu sorunların çözümüne uygundur; en azından Avrupa'da görüldükleri biçimiyle. Yaklaşık on beş yıldır süren bu mücadelenin amaçlarından biri bu iki kişiliği kutsallıktan arındırmaktı. Sonra da yeni kategoriler, yeni araçlar bulmaktı. Oysa Lacan, çok şey icat etmiş olmasına rağmen, Freudcu alanın içinde yer alır; bu da onun yeni kategoriler yaratmasını engeller.

59
"-Entelektüelin rolü ve üniversite hakkında ne düşünüyorsunuz?"

1968'den sonra üniversitenin öldüğünü herkes söylüyordu. Doğru, öldü; ama bir kanser gibi: yayılarak öldü.

60
Aynı zamanda entelektüelin "evrensel peygamber" rolü kayboldu. Entelektüel çalışma bir uzman çalışması halini aldı.

Nihayet sentezden, bütünlükten kurtuluyoruz.


IV. Michel Foucault, Filozofun Cevapları, 1975

61
On dokuzuncu yüzyılda ve hatta yirminci yüzyıl başında siyasi iktidar sorunu bence esas olarak devlet ve devletin önemli aygıtları sözcükleriyle ortaya atıldı. Ne de olsa devletin önemli aygıtları on dokuzuncu yüzyılda oluşmuştu. Bunlar henüz yeni, görünür, önemli şeylerdi, insanları eziyorlardı ve insanlar da onlarla mücadele ediyordu. Daha sonra, iki büyük deneyim -faşizm ve Stalinizm deneyimleri- dolayısıyla, devlet aygıtlarının altında, bir başka düzeyde, bir noktaya kadar onlardan bağımsız, sabit, sürekli, şiddetli biçimde işleyen ve toplumsal gövdenin korunmasını, istikrarını ve sağlamlığını sağlayan -en azından devletin önemli aygıtları olan adalet ve ordu gibi- tüm iktidar mekanizmasının varlığı fark edildi. Ben, zımni iktidarların, bu görünmez iktidarların, bilgi kurumlarına bağlı bu iktidarların analiziyle ilgilenmeye o dönemde başladım.

62
Üçüncü Dünya'ya gelince, burada sorunun farklı tarzda konduğu kanısındayım. Başka bir iktidar sorunu ortaya atılıyor: ulusal bağımsızlık sorunu. [Tunus gibi]. ... ortadaki sorun aynı zamanda yeni-sömürgecilik ve ulusal bağımsızlıktı. Hükümete saldırı hükümetin otoriter yöntemlerine karşı saldırıydı, aynı zamanda yabancı çıkarlarla bağlılığına ve bağımlılığına da karşıydı. Böylece, Üçüncü Dünya'da otorite-karşıtı bu mücadele anında genel siyasi mücadelenin içine yeniden dahil oldu, böylece spesifikliğini yitirdi.

64
Kelimeler ve Şeyler'de yapmak istediğim şey... ... yaşamla, dille, emekle ve iktisatla ilgili bazı ampirik bilgi alanlarının doğuşunu görmek istiyordum. Hepsi bu kadardı. ... ampirik bir bilimin eleştirisi.

65
"- Diyalektik günümüzde hâlâ hüküm sürmektedir. Tarihsel, iktisadi, sosyolojik, felsefi incelemelerde, eleştiride mevcuttur. "Diyalektik materyalizm"in Batı kültüründeki rolü nedir?"

Güç bir soru. Terimin tam anlamıyla "diyalektik materyalizm" pek bir şeye hizmet etmemiştir -yani, tarih yorumu, felsefe, bilimsel ve siyasi yöntembilim [açısından baktığımızda]. Siz, diyalektik materyalizmi kullanan bir bilim insanı gördünüz mü hiç? Komünist parti, taktiğinde, diyalektik materyalizmi uygulamaz. Ama diyalektik materyalizmin önemli bir referans oluşturduğu açıktır. Bizi belli bir noktaya kadar, en azından söylemde, ona başvurmak zorunda bırakan statüsü, göstergeleri, ritüeli nedir? Bu bir sorundur.

Diyalektik materyalizm, siyasal ve polemik kullanımları önem taşıyan, evrensel bir gösterendir; o bir işarettir, ama onun pozitif bir araç olduğu kanısında değilim.

[Diyalektik üzerine 5. Kitapta (Felsefe Sahnesi),  218- 220 arasında bilgi var]

69
İngiliz hukukunda ve Napoléon hukukunda yargı ritüeline, günümüzde Doğu Avrupa'nın sosyalist ülkelerinde görüldüğü gibi bir soytarılık haline dönüşebilecek kadar aşırı ve ciddi bir rol atfedilmiştir. ... Büyük davalar Stalinist mimariyle ya da sosyalist gerçeklikle ilişkileri içinde görülmelidir. Sosyalist gerçekçilik, bütün olarak ele alınan Batı resminin tam anlamda dengi değildir ama 1850'nin akademik ve şatafatlı resmini inanılmaz ölçüde hatırlatır. Bu, Marksizmin doğuştan gelen bir kompleksiydi: 1850'nin muzaffer burjuvazisininkine tıpatıp benzer bir sanata, ifade biçimlerine ve toplumsal seremoni kurallarına sahip olmayı her zaman hayal etti. Stalinci neo-klasizmdir bu.

70
[devlet] ... tüm iktidar ağının garantisini, temel çatısını temsil eder yalnızca. ... Sonuç olarak, devlet önemli bir yer işgal eder; ama üstün bir yer değil.

73
"-Günümüzde eleştirinin görevleri nelerdir?"

Eleştiriden ne anlıyorsunuz? "Eleştiri" sözcüğüne ancak bir Kantçı genel bir anlam atfedebilir.

"-Eleştirel bir çalışma ne anlama gelir?"

Bilgiye bağlı dogmatizmin tüm etkilerini ve dogmatizme bağlı bilginin tüm etkilerini mümkün olduğunca; yani en derin ve genel biçimde açığa çıkarma girişimi diyebilirim.

74
Sömürgecilik döneminden bu yana başkalarından büyük bir maharetle söz etmiş ve onları egzotik -kendi hakkında söylemde bulunamayan kişi- haline getirmiş emperyalist bir söylem vardır.

İktidarın olumlu etkileri vardır, bilgi üretir, zevk yaratır. İktidar sevimlidir.

75
Ama kapitalizm hâlâ mevcut. Kökünün asla kazınamayacağını söylemek istemiyorum. Söylediğim tek şey, kapitalizmin yıkılışının bedelinin bizim hayal ettiğimiz şey olmadığıdır. İktidar sistemlerinde bir aktarım gerçekleştirmek, iktidarı bir kasttan diğerine, bir bürokrasiden diğerine aktarmak -Çarlık bürokrasisinin durumu buydu, işin doğrusu, dönüşümlerle nitelik değiştirmişti- kapitalizmi yıkmak değildir.

"-İnsan nedir? Var mıdır?"

Elbette vardır. Ortadan kaldırılması gereken şey, on sekizinci yüzyıldan bu yana bazı insani özleri tanımlamakta kullanılan nitelemeler, özellikler ve çökeltiler [sedimantasyonlar] bütünüdür. Benim hatam, insanın varolmadığını söylemek değil, onu geçersiz kılmanın bu kadar kolay olacağını hayal etmekti.

"-Azınlıklardan vs yana olmak hümanizma değil midir? "Hümanist" terimini korumalı mıyız?"

Eğer bu mücadeleler, on sekizinci yüzyıl düşüncesinde oluştuğu biçimiyle insanın belirli bir özü adına sürdürülüyorsa bu mücadelelerin kaybedildiğini söyleyebilirim. Çünkü bu durumda soyut insan adına, normal insan adına, bir dizi iktidarın çözeltisi olan sağlıklı insan adına sürdürülmüş olurlar. Eğer bu iktidarların eleştirisini yapmak istiyorsak, bunu, bu iktidarlardan yola çıkarak inşa edilmiş olan insan fikri adına yapmamalıyız. Kaba Marksist olarak bütünlüklü insandan, kendisiyle barışık insandan söz ettiğimizde neyi kastediyoruz? Normal insan, dengeli insan. Peki, bu insanın imgesi nasıl oluştu? Psikiyatrik, tıbbi bir iktidar, "normalleştirici" bir iktidar ve bunun bilgisi sayesinde. Bir hümanizma adına siyasi eleştiri yapmak, karşısında mücadele ettiğimiz bu şeyi mücadele silahına yeniden dahil etmek anlamına gelir.


V. Normun Toplumsal Yayılımı, 1976

76
... Deliliğin Tarihi'nde büyücülük sorunundan hiç söz etmedim. Aceleci tarihçilerde düzenli olarak rastlanan bir temadan sakınıyordum.

77
... psikiyatr engizisyoncunun soyundan gelir.

[günümüz] norm toplumu

78
hukuk toplumundan   ->   norm toplumuna
hüküm verme            ->   teşhis koyma

Tıp, genel bir toplumsal işlev haline geldi: Hukuku kuşatmaktadır; hukuka eklenir; ona işlev kazandırır. Günümüzde iktidarın temel biçimi olan bir tür hukuki-tıbbi kompleks olarak ortaya çıkar.

Fakat tıbbın böyle bir güçle işlev görmesini sağlayan şey, dinin tersine, bilimsel kuruma dahil olmasıdır. ... Bilimsel türde bir bilgiyle ancak hayali bir ilişki kurabilen psikiyatriyi tıpla aynı anlayışta ele almayı engelleyen budur. Eleştiri aynı düzlemde yer almaz.

79
Eğer delilik nozografik tabloda gelişimi sergilenen bir hastalık değilse, eğer deliliğin kendi spesifik gerçekliği ne tıbbileştirilebilir ne de patolojikleştirilebilir bir gerçeklikse, bu durumda, delilik nedir? Anti-psikiyatri tam da ne akıl hastalığı terimleriyle ne de toplumsal normun terimleriyle kodlandırılması gereken; ama yine de sorun oluşturan bu şeyle karşı karşıya gelmek zorunda.

... her zaman toplumun içindeyiz. Marj, bir mittir. Dışarının sözü, sürdürmeye devam edilen bir düştür.

80
Tarihsel analiz teorik kutsallaştırmayı önlemenin bir yoludur: bilimsel dokunulmazlık eşiğini ortadan kaldırmayı sağlar.

İşine geleni alıp kullanma tekniğini kullanmayı tercih ederim.


VI. Bakış Açıları, 1976

82
Polisin, on sekizinci yüzyıl sonu ile on dokuzuncu yüzyıl başının yeni bir icadı olduğunu unutmamak gerekir.

83
... burjuvazi kendi elleriyle yapmak istemediği yasadışı kaçakçılıkları, elbette, hizmetindeki suç işlemeye eğilimli bu kişilere rahatlıkla yaptıracaktır. ... suça eğilimli kişileri devşirmenin, onları bu eğilim içinde tutmanın ve suça yönelik faaliyetlerinde sürekli olarak gözetleyebilmenin yolu neydi? BU araç, elbette hapishanedir.

Hapishane, suça eğilimli kişi imalathanesiydi... Hapishane suçun tekrarına olanak tanır.

84
[profesyonel yasadışılık biçimi] ... "ahlaklı" olması kesinlikle gerekli olan işçi karşısında iktidardaki sınıfın yasadışılığına hizmet edecektir.


VII. İktidarın Gözü, 1977

85
… hastane mimarisi üzerine bir inceleme yapmayı düşünmüştüm. Tıbbi bakışın nasıl kurumlaştığını; toplumsal uzama fiili olarak nasıl dahil olduğunu; yeni hastane biçiminin, yeni tür bir bakışın hem sonucu hem de dayanağı haline nasıl geldiğini öğrenmek istedim. Hôtel-Dieu Hastanesi’nin 1772 yılındaki ikinci yangınını izleyen çeşitli mimari projeleri incelerken, bedenlerin, bireylerin, şeylerin merkezi bir bakış altında tümüyle görünür olmalarının en sabit yönetici ilkelerden biri haline hangi noktada geldiğini fark ettim. Hastaneler örneğinde bu sorun beraberinde ek bir güçlük daha getiriyordu: Hava akımını ve havalandırmayı sağlayarak, teması, bulaşmayı, istenmeyen yakınlıkları ve sıkışıklıkları engellemek gerekiyordu: Hem uzamı bölmek hem de açık bırakmak, gözetlenecek bireyleri titizlikle birbirinden ayırarak hem topyekûn hem de bireyleştirici bir gözetim sağlamak. Uzun süre, bunların on sekizinci yüzyıl tıbbına ve onun inançlarına özgü sorunlar olduğunu düşündüm.

87
Bu tecrit edici görünürlüğün ilk modellerinden birinin 1751 yılında Paris askeri okulunda, yatakhaneler konusunda uygulamaya konmuş olduğu görülmektedir. Her bir öğrencinin camekânlı bir hücresi vardı; burada diğer öğrencilerle, hatta hizmetlilerle bile hiçbir ilişkiye girmeden bütün gece görülebiliyordu. Ayrıca, çok karmaşık bir mekanizma daha vardı, bunun tek amacı berberin yatılı okul öğrencilerinin hiçbirine fiziksel olarak dokunmadan saçlarını tarayabilmesiydi: Öğrencinin başı bir tür pencere deliğinden dışarı çıkarılıyor, gövdesi camlı bir bölmenin ardında kalıyordu ve bu, olup biten her şeyi görmeyi sağlıyordu.  … panoptikon fikri Bentham’dan önce gelse bile, bunu gerçekten ifade etmiş ve adını koymuş olan Bentham’ın kendisidir. [panoptikon kavramı bütünlük ilkesini ifade eder]. … [O] Hakiki bir keşifte bulunmuş ve bunun “Colombus’un yumurtası” olduğunu söylemiştir. Gerçekten de doktorların, ceza hukukçularının, sanayicilerin, eğitimcilerin aradıkları şeyi Bentham onlara sunar: Gözetleme sorunlarını çözmeye uygun bir iktidar teknolojisidir bulduğu. … Bentham, optik prosedürünün iktidarı rahat ve kolay işletmeye yönelik büyük bir yenilik olduğunu düşündü ve söyledi. … Fakat modern toplumlarda uygulamaya konan iktidar prosedürleri daha çok sayıda, daha çeşitli ve zengindir.

88
“- … sonuçta her şey uzamsaldır, on sekizinci yüzyıl düşüncesinde yalnızca zihinsel olarak değil, maddi olarak da uzamsaldır.”

… on sekizinci yüzyılın sonunda nüfus, sağlık, şehircilik sorunlarıyla mimari arasında bağlantı kurulmaya başlandığı için bu böyledir. Önceden, inşaat sanatı özellikle iktidarı, Tanrısallığı, gücü gösterme ihtiyacına cevap veriyordu. Saray ve kilise büyük yapılardı, müstahkem mevkileri de bunlara eklemek gerekir; güç gösterisi yapılıyor, hükümran gösteriliyor, Tanrı gösteriliyordu. Mimari uzam süre boyunca bu gereklilikler etrafında gelişti. Oysa, on sekizinci yüzyılın sonunda yeni sorunlar ortaya çıkıyordu: Uzamın ekonomik-siyasi amaçlarla düzenlenmesinden yararlanmak.

[On sekizinci yüzyıla kadar ev, farklılık barındırmayan bir uzam olarak kaldı.] Ardından, uzam yavaş yavaş özelleşti ve işlevsel bir hal aldı. 1830-1870 yıllarındaki işçi sitelerinin inşası bu sürece örnek teşkil eder. İşçi ailesi sabit bir yere bağlanacaktır; mutfak ve yemek salonu olarak kullanılan bir bölüm, üreme yeri olan ebeveyn odası ve çocukların odasıyla birlikte işçi ailesine bir yaşam uzamı verilerek bir ahlaklı olma biçimi dayatılacaktır. … [uzamların tarihi aynı zamanda iktidarın da tarihi olacaktır]. Uzamlar sorununun, tarihi-siyasi bir sorun olarak ortaya çıkmasının uzun zaman aldığını görmek şaşırtıcıdır: Ya uzam doğaya -ilk veriye, ilk belirlenimlere, fiziksel coğrafyaya; yani bir tür tarihöncesi tabakaya- geri gönderilmiştir; ya da bir halkın, bir kültürün, bir dil ya da devletin ikâmet yahut yayılma yeri olarak düşünülmüştür. Kısacası, ya toprak olarak ya da alan olarak analiz ediliyordu; önem taşıyan şey, altlık ya da sınırlardı. Kırsal uzamların ya da deniz uzamlarının tarihinin yazılması için Marc Bloch’un ve Fernand Braudel’in ortaya çıkması gerekti.

89
Uzamların çok uzun süre ihmal edilmiş olmasına yol açan nedenler arasında, filozofların söylemiyle ilgili bir nedeni saymakla yetineceğim. Üstünde düşünülmüş bir uzam siyasetinin gelişmeye başladığı dönemde (on sekizinci yüzyıl sonu), teorik ve deneysel fiziğin yeni edindiği bulgular felsefeyi eskiden sahip olduğu, dünyadan, cosmos'tan, sonlu ya da sonsuz uzamdan söz etme hakkından yoksun bırakıyordu. Siyasi bir teknoloji ile bilimsel bir pratiğin uzamı böyle iki yandan kuşatması, felsefeyi zaman sorunsalına başvurmak zorunda bıraktı. Kant'tan bu yana filozofun düşünmek zorunda olduğu şey zamandır.

90
O dönemde (on sekizinci yüzyıl sonu) bir kısım doktor uzam uzmanıydı. Bu doktorlar dört temel sorun ortaya atıyorlardı: Yerleşme sorunu (bölgesel iklimler, toprak yapıları, nemlilik ve kuraklık: 'Yapı' adı altında, verili bir anda herhangi bir türdeki hastalığa uygun ortam sağlayan yerel belirleyicilerin ve mevsimlik değişkenlerin bu bileşimini inceliyorlardı)İ birlikte yaşama sorunları (ister insanların kendi aralarındaki yoğunluk ve sıkışıklık sorunu; ister insanlarla şeyler arasındaki su, lağım, havalandırma sorunları; ister insanlar ile hayvanlar arasındaki mezbaha, ahır sorunları; isterlerse insanlar ile ölüler arasındaki mezarlık sorunları); konut sorunları (mesken, şehirleşme); yer değiştirme sorunları (insanların göçü, hastalıkların bulaşması).  Doktorlar, askerlerle birlikte, kolektif uzamın ilk yöneticileriydi.

91
[monarşi  tek iktidar merkezli bir yönetim biçimi olan monarşi, kralın ya da güç odağının fikir teatisinde bulunacağı bir meclis, divan, kamara ya da kurulun varlığı ile despotizm'den ya da dikta rejimlerinden ayrılır. kralın bu kurula hesap verme, ya da karar ve sanksiyonlarını meşrulaştırma mecburiyeti yoksa mutlak monarşi, varsa meşruti monarşi, meclisin krala hesap verme mecburiyeti yoksa da sembolik monarşi olarak adlandırılır]

"- Fransız Devrimi'nin de ... panoptik projesini olumlu olarak kabul ettiğini öğrenmek şaşırtıcı değil mi? Bildiğimiz gibi, Bentham hizmetleri nedeniyle 1791 yılında 'Fransız vatandaşı' yapıldı."

Bentham'ın Rousseau'nun tamamlayıcısı olduğunu söyleyebilirim. gerçekten de birçok devrimciyi harekete geçirmiş olan Russeau'cu düş neydi? Her bir parçasında hem görünür hem de okunur olan şeffaf bir toplum düşü; karanlık hiçbir bölge, kraliyet iktidarına özgü ayrıcalıklar ya da herhangi bir topluluğun imtiyazları, hatta düzensizlik tarafından düzene konmuş bölge kalmasın diye; herkes, bulunduğu noktadan tüm toplumu görebilsin diye; kalpler birbirleriyle ilişki kurabilsin diye, bakışlar engelle karşılaşmasın diye, kamuoyu hâkimiyeti kurulsun diye, her bir kişinin her bir başkası hakkındaki görüşü hüküm sürsün diye.

92
Bentham hem budur hem de tam tersi. Görünürlük sorununu ortaya atar ama tahakkümcü ve gözetleyici bir bakışın tamamen etrafında örgütlenmiş bir görünürlüğü düşünerek yapar bunu. ... Böylece, Bentham'ın takıntısı olan "her yere bakan" iktidar uygulamasına dair teknik fikir, Russeau'cu büyük temaya -ki bu bir anlamda Devrim'in lirizmidir- bağlanır...

"-Panoptique'de şu cümle vardır: "Her yoldaş bir gözetmen olur.""

Rousseau kuşkusuz tersini söylerdi: Her gözetmen bir yoldaş olur.

"-Fransız Devrimi bizim bugünkü okumamıza yakın bir okuma yapmadığı gibi, Bentham'ın projesinde insancıl hedefler bile buluyor."

Çok doğru, Devrim yeni bir adalet üzerine kendini sorguladığında bu adaletin gücünü nereden alması gerektiğini düşünmektedir? Kamuoyudur bu.

93
On sekizinci yüzyılın ikinci yarısına bir korku musallat olmuştur: Şeylerin, insanların, hakikatlerin tümüyle görünürlüğüne engel oluşturan karanlık perdeden, loş uzamdan korkulur. Işığın karşıtı olan gece kırıntılarını dağıtmak, toplumda loş uzam kalmamasını sağlamak, siyasi zorbalığın, hükümdar kaprislerinin, dini batıl inançların, tiranların ve papazların komplolarının, cehaletin gözbağcılığının, salgınların tezgahlandığı bu karanlık odaları yıkmak. Şatolar, hastaneler, kemiklikler, tutukevleri, manastırlar, Devrim öncesinden itibaren abartılı bir güvensizliği ya da kini kışkırtmıştır; yeni siyasi ve ahlaki düzen bunlar ortadan kaldırılmadan inşa edilemez.

94
Temel itkisi kamu görüşü olan bir iktidar loş bölgeler karşısında hoşgörülü olamaz.

95
Silaha, fiziksel şiddete, maddi kısıtlamalara ihtiyaç yoktur. Yalnızca bir bakış. Gözetleyen bir bakış ve bakışın ağırlığını üzerinde hisseden herkes, bakışı öyle içselleştirir ki, sonunda kendini gözleme noktasına varır; böylece herkes kendi üzerinde ve kendine karşı bu gözetlemeyi işletecektir. Mükemmel formül: Sürekli bir iktidar ve sonuçta gülünç bir maliyet!

96
[Bentham'ın düzenlediği uzam fikri] Bu fikirdeki şeytansı şey de budur, tıpkı yol açtığı tüm uygulamalarda olduğu gibi [Bu arada Foucault'nun Taylor üzerine düşünceleri nedir? Frederick Winslow Taylor: İşçi emeğinden mümkün olduğu kadar fazla yararlanmayı hedef tutmuş bir üretim yöntemidir. İşçinin vücut hareketlerini standartlaştırma ve sistematikleştirmeye yönelik "bilimsel iş örgütlenmesi" yöntemidir. Erken dönem 'yönetim bilimi' kuramının en önemlisidir... ekşi]. Burada tamamen tek bir kişiye verilmiş olan ve bu kişinin başkaları üzerinde yalnız başına, tümüyle uyguladığı bir güç yoktur; bu herkesi içine alan bir makinedir, iktidarı işletenler kadar üstlerinde iktidar işletilenler de buna dahildir. BU bana on dokuzuncu yüzyılda oluşan toplumların özelliği gibi gelmektedir. İktidar, doğumundan itibaren iktidara sahip olan ya da onu işleten bir kişiyle artık maddi olarak özdeş değildir; yasal sahibi hiç kimse olan bir makineler bütünü haline gelmiştir.

99
[Bourdieu'nün Foucault'da en çok yaklaştığı kaynaklar:] Eğer bana, "Bu yeni iktidar teknolojisinin kökeni tarihsel olarak bir bireyde ya da bu iktidarı kendi çıkarlarına hizmet etsin diye uygulamaya ve toplumsal gövdeyi kendileri tarafından kullanılabilir kılmaya kararlı belirli bir bireyler grubunda mıdır?" diye sorarsan, cevabım hayır olur. Bu taktikler, yerel koşullardan ve özel aciliyetlerden yola çıkarak icat edilmiş, örgütlendirilmiştir. Bir sınıf stratejisi onları bağlaşık geniş bütünler halinde sağlamlaştırmadan önce parça parça oluşmuşlardır. Ayrıca belirtmek gerekir ki; bu bütünler bir homojenleşme içinde oluşmazlar, daha ziyade, çok spesifik kalan farklı iktidar mekanizmalarının birbirleri üzerinden destek aldıkları karmaşık bir oyun içinde oluşurlar. Böylece, günümüzde çocuklarla ilgili olarak aile, tıp, psikiyatri, psikanaliz, okul, adalet arasında oynanan oyun bu farklı mercileri homojenleştirmez; fakat onlar arasında, herkesin kendi kipliklerini belli bir noktaya kadar koruduğunu varsayan bağlantılar, atıflar, tamamlayıcılıklar, sınırlandırmalar oluşturur.

100
Burjuvazinin aptal olduğunu hayal etmek için on dokuzuncu yüzyıl dandy’lerinin az çok naif iyimserliğine sahip olmak gerekir. Tersine, burjuvazinin gösterdiği deha örneklerini dikkate almak gerekir; bu örnekler arasında da özellikle, kâr dolaşımını sağlayan iktidar makineleri inşa etmeyi başarması vardır; bu kâr dolaşımı da karşılığında, iktidar dispozitiflerini güçlendirir ve değişikliğe uğratır ve bunu da hareketli ve değirmi biçiminde yaparlar.

101
Çalışmanın üçlü işlevi her zaman mevcuttur: Üretici işlev, sembolik işlev ve terbiye işlevi ya da disipline edici işlev.

102
Bu, kamu görüşüne önemli bir güç bahşetmiş olan hemen hemen tüm on sekizinci yüzyıl reformcularının yanılsamasıdır. Kamu görüşü, tüm toplumsal gövdenin doğrudan bilinci olarak ancak iyi olabildiğinden, bu reformcular insanların bakışın etkisi altında erdemli olacaklarına inanmışlardı. Onlara göre kamu görüşü, sözleşmenin kendiliğinden yeniden güncelleştirilmesi gibiydi. Görüşün gerçek koşullarını, medyayı; basın, yayın, daha sonra da sinema ve televizyon biçimleri altında iktisat ve iktidar mekanizmalarına dahil edilmiş bir maddeselliği bilmiyorlardı.

Kamu görüşünün doğası gereği doğru olacağını, nevi şahsına münhasır biçimde yayılacağını ve bir tür demokratik gözetleme olacağını sandılar.

103
“-M. Perrot: Taylorizm hakkında da aynısı söylenebilir. Bu sistem, aylaklığa karşı, üretimi yavaşlatan her şeye karşı mücadele etmek isteyen bir mühendisin olağanüstü bir icadıdır. Fakat, sonunda, şu soru sorulur: Taylorizm gerçekten hiç işledi mi?”

İnsanların fiili direnişi. Sizin, Michelle Perrot, sizin incelediğiniz şeyler bunlar. Atölyelerdeki, sitelerdeki insanlar sürekli bir gözetleme ve kaydetme sistemine nasıl direndiler? Bu gözetlemenin pekiştirici, tabi kılıcı, katlanılmaz karakterinin bilincinde miydiler? Yoksa bunu doğal mı kabul ediyorlardı? Kısacası, bakışa karşı isyanlar oldu mu?

“M. Perrot: Bakışa karşı isyanlar oldu.”


VIII. İktidar İlişkileri Bedenlerin İçine Nüfuz Eder, 1977

“- … iktidarın cinsellikle olan ilişkisi baskı ilişkisi değildir. … söylem üretimini denetleyen yöntemleri analiz ediyordunuz. Bunlar arasında: yasaklama, sonra eski akıl-delilik ayrımı ve son olarak da hakikat istenci var.”

107
Bu metni [Söylemin Düzeni] bir geçiş döneminde yazdım. O döneme kadar geleneksel iktidar anlayışını kabul etmiştim sanıyorum; yani esasen hukuksal mekanizma olarak iktidar, yasa şunu der, şunu yasaklar, şuna hayır der, bir sürü de olumsuz etkisiyle birlikte: dışlama, ret, engel, inkâr, yokumsama…

Belli bir andan itibaren bu kavrayışın yetersiz olduğunu düşündüm; 1971-1972 yıllarından itibaren, hapishaneler konusunda yaşayabildiğim somut bir deneyim sayesinde böyle düşünmeye başladım. Cezalandırma konusu, [iktidar anlayışının] hukuk terimleriyle değil, teknoloji terimleriyle, taktik ve strateji terimleriyle olması gerektiğine ikna etti beni ve Gözetleme ve Cezalandırma’da ortaya koymayı, sonra, Cinselliğin Tarihi’nde kullanmayı denediğim şey, hukuksal ve negatif bir şifrenin yerine teknik ve stratejik bir şifrenin ikame edilmesi oldu.

108
Fakat on sekizinci yüzyıldan itibaren son derece önemli bir olay meydana geldi, iki büyük iktidar teknolojisinin çarkları iç içe geçti, karmakarışık bir hal aldı: cinselliği gizlice düzenleyen teknoloji ile deliliği pay eden teknoloji.

109
Gözetlemede, özellikle de gözetmenlerin bakışında, gözetlemenin zevkine ve zevki gözetlemenin zevkine yabancı olmayan bir şey vardır. … beden üzerinde işleyen bir iktidarın yerleşmesi…

110
Çoğu zaman ve on altıncı, on yedinci yüzyılın hukuksal-felsefi düşüncesinin öğütlediği modele uygun olarak, iktidar sorununun hükümranlık sorununa indirgendiği kanısındayım: Hükümran kimdir? Hükümran kendini nasıl oluşturur? Bireyleri hükümrana bağlayan nedir? On üçüncü yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla kadar monarşist ya da monarşi-karşıtı hukukçuların ortaya attığı bu sorun bizim de peşimizi bırakmıyor ve bence tüm analiz alanları dizisini diskalifiye ediyor… Toplumsal bir gövdenin her bir noktası arasından, bir kadın ile bir erkek arasından, aile içinden, öğretmen ile öğrencisi arasından, bilen ile bilmeyen arasından geçen iktidar ilişkileri, bireyler üzerinde hükümran olan büyük iktidarın düpedüz bir yansıması değildir; bu iktidar ilişkileri, daha ziyade, büyük iktidarın köklerini saldığı hareketli ve somut topraktır, onun işlev görebilmesini mümkün kılan koşullardır.

111
İktidar analizlerinde sık rastlanan temsil tematiğinin tümünden uzak durmak gerektiği kanısındayım. Bu uzun zaman bireysel istençlerin genel istenç içinde ya da bunun aracılığıyla nasıl temsil edilebileceğini bilme sorunu oldu. Şimdi çok sık tekrarlanan önerme, babanın, kocanın, patronun, yetişkinin, profesörün bir devlet iktidarını temsil ettiği, bu iktidarın da bir sınıfın çıkarlarını temsil ettiğidir. Bu önerme, ne mekanizmaların karmaşıklığını ne spesifikliklerini ne de bu çeşitliliğin açıkladığı dayanakları, tamamlayıcılıkları ve kimi zaman da engellemeleri hesaba katar.

112
“Her şey siyasidir” demek, güç ilişkilerinin her yerde var olduğunu ve siyasi bir alana içkinliklerini dile getirmektir; ama bu tanımsız düğümü çözmenin henüz kabaca belirlenmiş görevini üstlenmektir de. Böyle bir analizi bireysel bir suçluluk duygusu yüklenerek ezmemek gerekir (özellikle, kendi kendine eziyet eden varoluşçulukta onlarca yıldan bu yana uygulanan budur; biliyorsunuz: Herkes her şeyden sorumludur, özünde bizim de suç ortağı olmadığımız hiçbir adaletsizlik yoktur dünyada). Ayrıca, günümüzde seve seve uygulanan şu anlam kaymalarından biriyle -tüm bunlar Pazar ekonomisinden ya da kapitalist sömürüden veyahut basitçe, bu çürümüş toplumdan türemektedir (dolayısıyla, cinsellik, suçluluk ya da delilik sorunları da bir başka topluma atfedilmelidir)- bu analizden sıvışmaya çalışmamak gerekir. Siyasi analizin ve eleştirinin büyük ölçüde yaratılması gerekir; ama aynı zamanda hem bu güç ilişkilerini değiştirmeyi hem de bu değişikliği mümkün kılacak ve gerçekliğe dahil edecek şekilde koordine etmeyi sağlayacak stratejiler de yaratılmalıdır. Bu demektir ki; sorun siyasi bir tavır tanımlamak değil (bu bizi önceden oluşmuş bir tartışma alanı üzerinde tercih yapmaya yöneltir), yeni siyasallaşma şemalarını hayal etme ve var kılma sorunudur.

115
Bu kitabın [Bilme İstenci] kanıtlayıcı bir işlevi yoktur. Klavyeyi yoklamak ve temaları kaba hatlarıyla biraz belirtmek, insanların nasıl tepki göstereceğini, eleştirilerinin ne olacağını, anlayışsızlıkları ve öfkeleri görmek için bir prelüd gibidir ... Kurmaca sorununa gelince, bu, benim için çok önemli bir sorun; kurmacalardan başka hiçbir şey yazmamış olduğumu fark ediyorum. Bunu derken, hakikat dışı demek istemiyorum. Kurmacayı hakikat içinde çalıştırmak, bir kurmaca söylemiyle hakikat etkileri yaratmak ve hakikat söyleminin henüz var olmayan bir şeyi kışkırtması, imal etmesi, yani "kurgulaması" anlamında davranmanın mümkün olduğu kanısındayım. Tarihi gerçek kılan siyasi bir gerçeklikten yola çıkarak tarih "kurgulanır", tarihsel bir hakikatten yola çıkarak henüz var olmayan bir siyaset "kurgulanır".


IX. Kapatılma, Psikiyatri, Hapishane, 1977

119
... en dramatik ya da en rahatsız edici vakaları tedavi etmek ve aynı zamanda, kapatma yerine bir hastane görünümü vererek, kendine bir tür teminat, garanti, bilimsellik görüntüsü edinmek. Hastane adı verilen kapatma yeri, psikiyatri pratiğinin tıbbi olduğunu kanıtlayan teminattı.

[psikiyatri projesiyle ilgili aklama operasyonu:] Toplum her yerde bir yığın sorunla karşılaşır, sokakta, iş yerinde, aile içinde vs ve biz psikiyatrlar da toplumsal düzenin memurlarıyız. Bu karışıklıkları onarma görevi bizimdir. Biz, kamu hijyeninin bir işleviyiz. Psikiyatrinin gerçek yeteneği budur. Onun ortamı budur, bu ufuktan doğmuştur.

120
1890 yılında Saint-Petersburg'da toplanan bir kongrede Bay Léveillé adlı biri -bir Fransızdır- Ruslara şöyle der: "Biz Avrupalılar suçlu olan ama öncelikle akıl hastası olan -akıl hastası oldukları için suçlu ve suçlu oldukları ölçüde de akıl hastası olan- bu kişilerle tartışmakta çok güçlük çekiyoruz ve ne yapacağımızı da pek bilmiyoruz; çünkü onları ağırlayacak yapılara sahip değiliz. Ama Sibirya'da bakir topraklara sahip olan sizler bunu gayet iyi yapabilirsiniz, bizim sürgüne gönderdiğimiz, Cayenne'e ya da Yeni-Kaledonya'ya yolladığımız tüm bu insanları, Sibirya'ya sahip olan sizler, hem tıp hem de ceza hukuku açısından değerlendirebilir, tüm bu kişiler için rahatlıkla büyük çalışma kampları örgütleyebilirsiniz. Onları bu iş için kullanırsınız ve böylece zenginlik vaat eden bu toprakları değerlendirmiş olursunuz..." Cesur Léveillé Gulag'ı tanımlamıştı.

121
[Sovyetler Birliği'nde] ... 1936'ya doğru da lobotominin [ilaçlar ya da elektro şoklar vasıtasıyla beynin muhtelif bölümlerinin öldürülmesi yöntemi] yasal olarak yasaklanmasının ardından...

122
... tepkebilim... Homoseksüellere bir kadın fotoğrafı gösterilir: sonra vücutlarına keyif verici madde zerk edilir. Bir erkek fotoğrafı gösterilir: bulantı verici madde zerk edilir vs.

123
... Sovyetler Birliği'nin tüm bu 1930-1940'lı yılları ikili bir temanın egemenliği altındaydı. Birinci olarak: Doğa kendinde iyidir ve onu bozabilecek olan şey, tarihsel, iktisadi ve toplumsal bir yabancılaşmadan gelir. İkinci olarak: Doğayı dönüştürecek olan insandır ve dönüştürebilir. Doğanın sonsuz iyiliği, doğanın adım adım değiştirilebilirliği: Tüm bu söylemlerin etrafında dönen bu ideolojik bloktur.

124
Sibernetiğin ve tüm bu enformasyon tekniğinin, savaşın hemen ardından, Batı'da tanınmaya başladığı dönemi hatırlıyorum: KP'nin resmi dergileri bu sözde-bilimi, tipik biçimde kapitalist bu tekniği vs teşhir etmeye başlamışlardı. SSCB'de kullanılmayan teknikler önce gözden düşürülüyordu.

"-Sibernetik ideoloji, söz konusu yerlerde şimdi pek revaçta."

126
[on yedinci yüzyılın sonunda itibaren] ... kesin uygulamalar olan ve her önüne gelenin, elbette bakana değil ama mahalle komiserine yakalatma ve kapattırma talebinde bulunabilmesini sağlayan bu lettres de cachet'ler...

Dolayısıyla mektup şöyle başlıyordu: "Monsenyör, ayaklarınıza kapanma onuruna erişmemin nedeni..." ... insanların eline, hatta toplumun en "aşağı" sınıflarına kadar bir ihbar ve kapattırma aracı verilmişti...

132
Genel olarak muhalifliğe nasıl bir ideolojik temel vermeli? Fakat, buna bir ideoloji vermeyi denediğimiz andan itibaren, gerçekten muhalif olmanın engellendiğini düşünmüyor musun?

Ben muhalifliğe araçlar vermek gerektiğini düşünüyorum...

135
Benim tavrım, önerilecek bir şey olmadığıdır. "Öneri yapıldığı" anda, ancak tahakküm etkisi olabilecek bir sözcük dağarcığı, bir ideoloji önerilir. Sunulması gereken şey, bu şekilde yararlı olabileceği düşünülen araçlar ve aletlerdir.

139
Tecavüz konusunda ne söylenebilir?

Ne olursa olsun, cinsellik hiçbir durumda cezalandırma nesnesi olmamalıdır şeklindeki teorik söylem her zaman savunulabilir. Tecavüz cezalandırıldığında ise, özellikle fiziksel şiddet cezalandırılmalıdır. Bunun bir saldırıdan başka bir şey olmadığını başka hiçbir şey olmadığını söylemek gerekir: Ha yumruğunu birinin ağzından içeri sokmuşsun, ha penisini cinsel organına, fark yoktur... Fakat, öncelikle: Kadınların hemfikir olacaklarını sanmıyorum...

"-Pek değil, hayır. Hatta hiç değil."

145
Beccaria, Brissot... Brissot, homoseksüeller üzerine harikulade şeyler söyledi... "Kendi gülünçlükleri" tarafından zaten yeterince cezalandırıldıklarını [1787-1788'de] söylüyordu: Ek cezaya ihtiyaçları yok...


X. Göz Kamaştırıcı Hayvan: İktidar, 1977

151
Aslında, hastaların kafasında neler olup bittiğini değil doktorlar ile hastalar arasında neler olup bittiğini bilmekti sorunum. Bu insanlar arasında, duvarların ardında neler olup biter? Psikiyatri kliniklerinde karşılaşılabilecek tüzükler, alışkanlıklar, kısıtlamalar, zorlayıcı önlemler, şiddet uygulamaları nelerdir? ... Bilimsel bir söylemle düzenlenmiş, doğrulanmış olsa da bu çok tuhaf bir ... mücadele, çatışma, saldırganlık ilişkisi olmaya devam ediyor.

"-Batı'dan söz ediyorsunuz..."

Evet, Batı dediğimde, biliyorsunuz, bu muğlak bir sözcük, kullanılması pek hoş değil ama neredeyse kaçınılmaz. Demek istediğim, Vistül Irmağı ile Cebelitarık Boğazı arasında, İskoçyanın kuzey kıyıları ile İtalya'nın burnu arasında yer alan bir tür coğrafi bölgede, birçok şey, çok sayıda toplumsal pratik, siyasi pratik, iktisadi pratik, son derece güçlü bir şekilde doğup gelişmiştir. Arap dünyasının, örneğin, tüm bunlar üzerinde etkisi olmadığını söylemiyorum... ya da Ortadoğu'nun ya da Pers dünyasının... Ne var ki modern insan olarak yazgımız, yine de ortaçağ başı ile on sekizinci ya da on dokuzuncu yüzyıl arasında yer alan belli bir dönem boyunca bu bölgede olmuştur. On dokuzuncu yüzyıldan itibaren Batı'ya özgü düşünce şemaları, siyasi biçimler, temel iktisadi mekanizmalar, sömürgeleştirmenin uyguladığı şiddet yoluyla evrenselleştiğini söylemek gerekir; ya da diyelim ki çoğu zaman, fiilen evrensel olmuşlardır. Batı'dan anladığım budur; tuhaf ve şiddetli yazgısı sonuçta kendi görme, düşünme, söyleme ve yapma tarzını tüm dünyaya dayatmak olan dünyanın bu küçük parçası. Dünyanın bu Batı'ya isyan ettiği, ondan ayrıldığı, şimdi Batı'nın baskın konumunu yitirmesi için çalıştığı,... şimdi bunu başardığı doğrudur; fakat bu, Batı'yı zayıflatmak ve sultasını sarsmak için tüm dünyada kullanılan araçların hemen hemen hepsinin Batı'da dövülmüş olmasını engellemez.

153
[Batı'da Arap dünyasının ya da Ortadoğu'nun etkisi...] ... Arap dünyasını dikkate almadan, Avrupa düşüncesinin, felsefesinin, biliminin, iktisadının ortaçağdaki gelişimini tasarlamak çok güçtür. ... Katolikliğin on dördüncü ve on beşinci yüzyıllar boyunca geçirdiği dönüşümler, Arap felsefesinin, düşüncesinin ve mistiğinin büyük etkisi altındaydı.

154
[Akdeniz dünyası] ... üç tektanrıcılık vardı, Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman, tüm insanlara seslenme eğiliminde olan iki din vardı, Hıristiyan dini ve Müslüman dini. On ikinci ve on üçüncü yüzyıla kadar Hıristiyanlıktan son derece daha büyük, daha güçlü bir dinamizme sahip gözüken ve gerçekten de sahip olan Müslüman dünyası, Müslüman dini; dini, askeri, toplumsal, kültürel biçimleri yukarı ortaçağ Hıristiyan dünyasından çok daha esnek, çok daha zengin, çok daha güleryüzlü olan bu dünyada nasıl oldu da belli bir andan itibaren olaylar tersine döndü? Müslüman dünyası hareketsizleşti, belli bir anlamda dondu ve önündeki engelleri kaldırmış ve günümüze kadar evrenselliğin büyük odağı olmuş Hıristiyan bir dünya tarafından yavaş yavaş içerildi ve sömürgeleştirildi. Bu, tarihin bir sorunudur ama gerçekte felsefenin de sorunudur.

Felsefi olarak fenomenoloji ve varoluşçuluğun ağır bastığı bir ortamda yetiştim. Yani yaşanan deneyimlere doğrudan doğruya bağlı, onlardan beslenen düşünce biçimleri. Özünde felsefeyi, felsefi söylemi oluşturan şey, bu yaşanmış deneyimin açıklanmasıydı. Oysa, nedenini hâlâ çok iyi bilmesem de, bu yıllarda, ellili, altmışlı, yetmişli yıllarda, özellikle Fransa'da geliştiği haliyle teorik düşüncede her şeye rağmen önem taşıyan bir şey meydana geldi: Bireylerin mahrem, yaşanmış, doğrudan deneyimine verilen önemin azalışı. Buna karşılık, şeylerin kendi aralarındaki ilişkilere, bizimkinden farklı kültürlere, tarihsel fenomenlere, iktisadi fenomenlere verilen önemin artması. ... Lévi-Strauss... aslında yaşanan deneyimden uzak biri varsa o da Lévi-Strauss'du, tüm konusu bizim kültürümüze özellikle en yabancı kültürdü. ... psikanalizin önemi de böyleydi. ... kullanılan şeyin, uğraşılan şeyin bireylerin yaşanmış deneyimi olmaması, ... bilincin değil, bilinçdışının kullanılması Lacan'a verilen önemin kaynağıydı.

155
[delilik sorunuyla ilgilendim] ... kendimi analiz etmek, yaşanmış deneyimimi analiz etmek yerine tozlu arşivlere gözümü karartarak daldım...

Çok şematik olarak diyebilirim ki ortaçağdan on sekizinci yüzyıla kadar Batı toplumlarının önemli sorunu hukuk, yasa, meşruluk, yasallık oldu ve bir hukuk toplumu, kişi hakları, on dokuzuncu yüzyıla kadar Avrupa'yı sarsmış, bir baştan bir başa katetmiş tüm siyasi mücadeleler boyunca güçlükle elde edildi; bir hukuk toplumuna erişildiğinin sanıldığı, örneğin Fransız devrimcilerinin buna inandığı anın ta kendisinde tam da benim analiz etmeye çalıştığım bir şey oldu, bizim bugünkü temel işleyiş kipimiz olan norm toplumuna, sağlık, tıp, normalleştirme toplumuna girmemize neden olan bir şeydi bu.

Bugün Avrupa ülkelerinin çoğunda adli yargı alanında olup bitene bakın. Bir suçluyla karşı karşıya olunduğunda, anında sorulan soru, deli olup olmadığını, suçu işlemesine yol açan psikolojik güdülerinin neler olduğunu, çocukluğunda yaşadığı bozuklukların, aile ortamındaki düzensizliklerin neler olduğunu öğrenmeye yöneliktir... Olaylar anında psikolojikleştirilir; psikolojikleşetirilmek, tıbbileştirilmek anlamına gelir.

156
... şimdi, aileler çocuklar karşısında neredeyse her zaman tıbbileştirici, psikolojikleştirici psikiyatrikleştirici bir konumda bulunuyor. Çocuğun en ufak sıkıntısı, en ufak öfkesi, en ufak korkusu karşısında: Ne oluyor, ne oldu, memeden yanlış mı kestik, Oidipus'undan kurtulmaya mı çalışıyor, diye soruyorlar. Böylece tıbbi düşünce, tıbbi kaygı tüm ilişkileri bozmuştur...

"-Tıbbi düşünce nedir? Terimi hangi anlamda kullanıyorsunuz?"

Tıbbi düşünceden kastım, norm etrafında örgütlenen şeyleri algılamanın bir biçimidir, yani normal olanı anormal olandan ayırmaya çalışan şeyi kastediyorum.

157
Tıbbileştirmeyle, normalleştirmeyle birlikte bir tür hiyerarşi oluşur: İş yapma yeteneği olanlar ile bu yeteneğe daha az sahip olanlar, belli bir norma itaat eden, normdan sapan, ıslah edilemez olan, falanca yöntemle ıslah edilebilir olan, başka yöntemler kullanılması gereken. Tüm bunlar; bireyleri normallikleri ölçüsünde dikkate almak, bence, çağdaş toplumun büyük iktidar aygıtlarından biridir.

"-Üretim verimlilikleri ölçüsünde..."

Evet, terimin çok genel anlamında üretim verimliliği.

"-Evet, yalnızca üretim değil..."

Yalnızca elle yapılan üretim değil...

"-Metaların üretimi değil, İnsani üretim..."

Evet bu.

"-Sanat bile olabilir..."

Kesinlikle.

159
Burjuvazi başlangıçta esas olarak kendi sağlığıyla ilgilendi. Bir anlamda, bu hem onun selameti hem de gücünün onaylanmasıydı. ... belli bir andan itibaren, işgücü sorunları başka türlü ortaya çıktı, çalıştırılan işçilere mümkün olduğunca uzun süre bakmak gerekti ve bir işçiyi on dört, on beş, on altı saat çalıştırarak öldürmektense sekiz, dokuz, on saat yoğun bir şekilde çalıştırmanın daha iyi olduğu fark edildi. İşçi sınıfından oluşan insan malzemesinin, suiistimal edilmemesi gereken değerli bir kaynak olarak kabul edilmesi zaman aldı.

160
"-Sizin çalışmanız daha ziyade tarihsel ve siyasi bir araştırma. Bu konuda ne söyleyebilirsiniz?"

Son yüz yıl ya da yaklaşık yüz yıl boyunca siyasi analiz her zaman ya iktisat teorileriyle ya da bir tarih felsefesince, diyelim ki Marksizm gibi önemli ve az çok tumturaklı teorik yapılarca yönlendirildi. Oysa bu son yirmi, otuz yıl boyunca, örneğin Stalinizmle, aynı şekilde Çin'le ilgili deneyimler, Marksizmin geleneksel analizlerini, en azından birçok cephesiyle kullanılamaz hale getirdi. ... günümüz toplumu üzerine yapılabilecek siyasi analizleri, bağdaşık bir teori çerçevesinde değil, gerçek bir tarih zeminine yerleştirmeyi denemek gerektiği kanısındayım. Bugün bizi, belki pek görkemli olmayan bir tür ampirizme, tarihçilerin ampirizmine yönelten şeyin, büyük teorik sistemlerin güncel siyasi analiz yapmadaki yenilgisi olduğu kanısındayım.

161
... ceza mahkemesi gibi hukuksal bir aygıt bir suçlu karşısında ne yapacağını bilmediğini söylediğinde, bu kişinin normal mi yoksa anormal mi olduğunu sorarak bir ekspertiz raporu istemek için psikiyatra başvurduğunda da hukukun dışına çıkılır. Hukukun sorusu şudur: Flanca şeyi iyi mi yaptı, bunu o mu yaptı, hafifletici nedenleri var mı, onu nasıl cezalandıracağız? Hepsi bu. Normal mi, anormal mi, saldırganlık itkileri var mı sorusuyla birlikte, hukuksal olanın hukuksal olmaktan çıktığını, tıbbın alanına girdiğini görürsünüz. Beni tüm bu fenomenler ilgilendiriyor.

162
"-Deliliği yaratan bir toplum ortaya çıkana kadar deliliğin delilik olmadığını söylediniz..."

Delilik yoktu demek istemiyorum. Çok sayıda insanı ve çok sayıda farklı davranışı kapsayan akıl hastalığı kategorisinin görece olarak yeni bir şey olduğunu söylemek istiyorum.

163
Örneğin Arapça'da meznun sözcüğünün kullanımına bakın: Az çok böyle olan biri, şeytanla belki biraz yakınlığı olan biri meznun'dur; ama bu kişi hiçbir koşulda, bir doktorun ve bir tedavi girişiminin müdahalesini gerektiren bir akıl hastası değildir.


XI. İktidar ve Bilgi, 1977

168
... sunumun sonunda yazarın şunları dediğini okuduğumda ... hayrete düştüm: "Görüyorsunuz, Foucault Lévi-Strauss'un bir öğrencisidir, bir yapısalcıdır ve yöntemi tamamen tarih-karşıtı ya da tarih-dışıdır!"

169
... ardından doğa tarihi, ekonomi politik, dilbilgisi gibi ampirik bilimlerin incelenmesine geçtim.

171
Kliniğin Doğuşu üzerine yaptığım şeyde de ele alınan sorun buydu. Toplum için, devlet için, gelişmekte olan kapitalizm kurumları için hastalık fenomeni, tıbbın, hastanelerin kurumlaştırılması önlemleriyle karşılık verilmesi gereken bir tür meydan okumayı nasıl yarattı? hastalara hangi statü verildi? Hapishane için yapmak istediğim de budur. Yani, bir dizi iktidar analizi.

Falanca ya da filanca nokta üzerine, çok belirgin falanca ya da filanca sektör üzerine empirik soruşturmalardan yola çıkarak bunu inşa etmeye çalışıyorum. Global ve genel bir iktidar kavrayışım yok.

173
Farklı alanlara aynı biçimde uygulayacağım yöntemim yok.

... bu anlamda ben yapısalcı hiç değilim; çünkü ellili, altmışlı yılların yapısalcılarının hedefi esas olarak, evrensel olarak geçerli olmasa bile, en azından bir dizi farklı nesne için -dil, edebi söylemler, mitik anlatılar, ikonografi, mimari...- genel olarak geçerli olan bir yöntem tanımlamaktı. Benim sorunum kesinlikle bu değildir: Bir tür katmanı ortaya çıkarmaya çalışıyorum, modern teknisyenlerin deyişiyle arayüzeyi, bilgi ile iktidarın, hakikat ile iktidarın arayüzeyini. İşte benim sorunum budur.

176
... iktidar ilişkilerini, "ya bunu yaparsın ya da seni öldürürüm!" şeklinde bir tür kaba tahakküm olarak  görmemek gerektiğini de söylemek gerekir. Bunlar iktidarın aşırı durumlarıdır yalnızca. Aslında, iktidar ilişkileri güç ilişkileridir, her zaman tersine dönebilen çatışmalardır. Tamamen muzaffer olan, dolayısıyla tahakkümü sınırlandırılamayan iktidar ilişkileri yoktur

177
İktidar ilişkileri kaçınılmaz olarak direnişe yol açar, her ana direniş çağrısı yapar, direnişe imkân tanır... benim ortaya çıkarmaya çalıştığım şey, tektipleştirici bir aygıtın donuk ve istikrarlı tahakkümünden çok, sürekli ve çok biçimli mücadeledir. Her yerde mücadele halindeyiz -ana babasını kızdırmak için yemek masasında parmağını burnuna sokan çocuğun isyanı her an vardır, bu da bir isyandır denebilir- ve her an, isyandan tahakküme, tahakkümden isyana gidilir ve benim ortaya çıkarmak istediğim şey bu sürekli hareketliliğin tümüdür.

179
empirik, epistemolojik, hermeneotik, ontolojik, dekonstrüktif, semiotik, konstrüktif, fenomenolojik...

Deliliğin Tarihi'nde kırılma sözcüğünü kullandığımı sanmıyorum. Kliniğin Doğuşu'nda ve Kelimeler ve Şeyler'de bunu ve benzer sözcükleri elbette kullandım; çünkü gerçekten de bu bilimsel alanlarda ve yalnızca bu alanlarda, gözlem olguları düzeyinde olan bir yığın ani değişime tanık olduk. ... Bir tıp kitabı okuduğunuzda, bu kitap 1750 öncesi yılların büyük bir hekiminin kitabı bile olabilir, okuduğunuz iki şeyden birinde kendinize şunu demek zorunda kalırsınız: "Hangi hastalıktan söz ediyor? nedir bu? Bu neye denk düşer?"

180
Ama tüm bunlar bilimsel söylemler için geçerlidir ve bu ancak onlarla ilgili olarak meydana gelebilir. Bu ani mutasyonların olması bilimsel söylem tarihine özgüdür. Diğer alanlarda bu ani mutasyonlar asla olmaz. Örneğin Cinselliğin Tarihi'nde ... Sizi temin ederim ki; Aziz Benoît'dan itibaren, Aziz Jérôme'dan itibaren, özellikle Yunan kilise babaları'ndan itibaren ve Suriye ve Mısır keşişlerinden itibaren, on yedinci yüzyıla dek, kesinlikle olağanüstü, kayda değer bir süreklilik vardır...


XII. On Dokuzuncu Yüzyıl Adli Psikiyatrisinde "Tehlikeli Kişi" Nosyonunun Evrimi, 1978

187
Psikiyatrinin ceza alanına müdahalesi on dokuzuncu yüzyıl başında, 1800 ile 1835 yılları arasında, aşağı yukarı aynı biçimde cereyan etmiş bir dizi olayla ilgili olarak başladı.

189
... semptomatolojisini (kesintilerini, geri dönüşlerini, sıklıklarını)...

191
... kriminal deliliğin ya da patolojik deliliğin...

entite   belirli bir oluş, belirli bir varlık

192
Yalnızca psikiyatrların büyük bir ısrarla cezai mekanizmalarda yer edinmeye çalışmalarının tuhaflığını belirtmek istiyorum; en sıradan suçlara eşlik eden deliliğin gözle görülür, binlerce küçük işaretini aramak yerine, yalnızca çok büyük suçlarda kendini gösteren -başka hiçbir yerde değil- delilikler olduğunu iddia ederek -ki bu çizmeyi aşan bir tavırdı- cezai mekanizmalara müdahale haklarını talep etmelerindeki tuhaflığı belirtmek istiyorum.

O zamana kadar, sonsuzca, sıradan suçlular olarak kabul edilmiş insanların deli olduğunu ileri sürmeye doktorlar niçin bu kadar önem verdiler?

193
On sekizinci yüzyılda demografinin, şehir yapılarının, sanayi el emeği sorununun gelişimi, insan "nüfus"unun, yaşam, konut, beslenme koşullarıyla birlikte, doğum ve ölüm oranlarıyla birlikte, patolojik fenomenleriyle (salgınlar, yerleşik hastalıklar, çocuk ölümleri) birlikte biyolojik ve tıbbi sorunu ortaya çıkarmıştı. Toplumsal "beden" (Leviathan'da bulunduğu biçimiyle) basit bir hukuksal-siyasi metafor olmaktan çıktı, biyolojik bir gerçeklik olarak ve tıbbi bir müdahale alanı olarak belirdi. Dolayısıyla doktor bu toplumsal bedenin teknisyeni ve tıp da bir kamu hijyeni olmak zorundadır.

194
On dokuzuncu yüzyıl psikiyatrisi, en azından kişisel ruhun tıbbı olduğu kadar, kolektif bedenin de tıbbıydı.

197
Cezalandırma mekanizmasının işleyebilmesi için yasaya aykırı davranışın gerçekliği ve bu davranışın bir suçluya isnat edilebilirliği yeterli değildir; güdüyü de ortaya koymak gerekir, yani fiil ile fail arasında psikolojik olarak anlaşılabilir bir bağ gerekir.

... doktorlar, demek ki, "güdü uzmanı" olarak çağrılmaya başlanacaktır...

200
... 1870'den hemen önce, ... tek bir noktaya yönelik ve belli anlarda tetiklenen kısmi delilik fikri -sonuçta olumsuz bir fikirdi- yerine, akıl hastalığının düşüncenin ya da bilincin zarara uğraması demek olmadığı; fakat düşünce biçimlerine neredeyse hiç dokunmadan, duygusallığı, içgüdüleri, otomatik davranışları etkileyebileceği fikri geçti (ahlaki delilik, içgüdüsel delilik, içgüdülerin yanılsaması, ... sapkınlık).

Bundan böyle, ister anlaşılmaz katliamlar isterse de (mülkiyeti ya da cinselliği ilgilendiren) küçük suçlar söz konusu olsun, her halükârda, az çok ciddi bir içgüdü bozukluğundan ya da kesintisiz bir ilerleyişin evrelerinden kuşkulanılabilir (böylece, adli psikiyatri alanındaki yeni kategoriler olan nekrofilinin 1840'a doğru, kleptomaninin 1860'a doğru, teşhirciliğin 1876'ya doğru ortaya çıktığı görülür; dahası oğlancılık ya da sadizm gibi davranışlar da bu adli psikiyatri tarafından dikkate alınmaya başlanmıştır). ... Psikiyatri sorusunun yeri artık herhangi bir büyük suçla sınırlı değildir...

208
Kişinin ne olduğuna bağlı kalarak işleme eğiliminde olan bir adalet: İşte, on sekizinci yüzyıl reformcularının düşlemiş olduğu ve yasanın açıkça ve önceden tanımladığı ihlalleri kesinlikle eşitlikçi bir biçimde cezalandırması gereken ceza hukuku karşısında usulsüz olan şey.

Kuşkusuz, bu genel ilkeye rağmen, cezalandırma hakkının on dokuzuncu yüzyılda bile, yalnızca insanların yaptıkları şeylere göre değil, ne olduklarından ya da oldukları varsayılan şeyden yola çıkarak uyarlandığı söylenebilir. Büyük modern kodlar yerleştirilir yerleştirilmez, hafifletici sebepler, tekerrür ya da şartlı tahliye gibi yasalar çıkarılarak bunlar yumuşatılmaya çalışıldı; o dönemde önemli olan, fiillerin altındaki, bunları işleyen kişileri dikkate almaktı. ... Yalnızca yapılan şey üzerinde işleyen bir adalet kuşkusuz bir ütopyadır ve ille de arzulanması gerekmez.


XIII. Delilik ve Toplum, 1978

211
Denilebilir ki; Avrupa sosyoloji geleneğinde, Durkheimcı sosyoloji geleneğinde, on dokuzuncu yüzyıl sonu ile yirminci yüzyıl başında Batı Avrupa'da uygulandığı haliyle düşünce tarihi geleneğinde, esas olarak pozitif fenomenlerle ilgileniliyordu. Bir toplumun içinde kabul görmüş değerlerin neler olduğu bulunmaya çalışılıyordu, bir toplumun kendi sistemini, kendi değerlerini, kendi inançlarını hangi biçimde olumladığı belirlenmeye çalışılıyordu. Başka deyişle, esas olarak, pozitif, içkin, iç içeriğinden yola çıkarak bir kültür ya da bir toplum tanımlanmaya çalışılıyordu.

Birkaç yıldan bu yana sosyoloji ve sosyolojiden daha çok da etnoloji ters bir fenomenle, bir toplumun negatif yapısı olarak adlandırılabilecek olan şeyle ilgilendi: Bir toplumda ne reddedilir? Dışlanan nedir? Yasaklar sistemi nedir? Olanaksızlıkların oyunu nedir? Toplumun dışlama sisteminden yola çıkarak, negatif olarak sahip olduğu şeyden yola çıkarak yapılan bu toplum analizi sosyologların ve özellikle de etnologların, kuşkusuz önceki okuldan daha kesin bir biçimde, farklı kültürleri ve farklı toplumları belirlemesini sağladı. Aslında Lévi-Strauss gibi bir etnoloğun, Durkheim'ın yaptığından farklı olarak yaptığı budur.

213
... bir dönemin ya da bir toplumun kültürünü, bilimini, düşüncelerini inanç sistemlerinden yola çıkarak açıklamak yerine, öncelikle, bir toplum tarafından kabul edilen, tanınan ya da değer verilen şeyi aramak yerine; tersine, bir toplumda, bir düşünce sisteminde yadsınan ve dışlanan şeyi araştırmanın ilginç olup olmayacağını kendime sordum ve hep soruyorum. Kabul görmeyen, kabul göremeyecek, sistemden dışlanmış fikirler, tavırlar, davranışlar hukuksal ya da ahlaki ilkeler nelerdir? ... herhangi bir toplumda deliliğin, her şeyden önce dışlanan şey olduğu açıktır. ... Hangi tür delilik dışlanmaktadır? Delilik nasıl dışlanmaktadır? Akıl ile delilik nasıl ayrılır, aralarındaki sınır nasıl çizilir? ... Etnolojik mahiyette önceden başarılı olmuş bir yöntemi, sistemlerin analiz biçimini düşüncelerin tarihine uygulamak anlamında "etnoloji"den söz ediyorum.

214
Hemen hemen aynı dönemde Fransa'da ve İngiltere'de şu olgu meydana geldi: Sözcüğün dar anlamında akıl hastalarının ya da işsizlerin veyahut sakatların veya yaşlıların kapatılmış olduğu gözetim yerleri aniden boşaltıldı. ... 1792'de ...  tam Fransız Devrimi sırasında ... Hekim Pinel ... Bundan böyle, bu kapatılma yerinin artık bir hapishane olarak faaliyet göstermeyeceğini, ne hücre ne de zincir bulunacağını, buranın, insanların hasta olarak kabul edileceğini ve hekimlerin amacının onlara bakmak ve görevlerinin de onları iyileştirmek olacağını ilan eder.

[İngiltere'de] ... hapishane olarak hizmet vermeye yönelik olmayan ve akıl hastası olarak kabul edilen belli sayıda insanın tedavi amacıyla kabul edildiği binalar açıldı.

216
Kuralsız toplum elbette yoktur; kısıtlayıcı bir sistemin olmadığı toplum yoktur; iyi bilindiği gibi, doğal toplum yoktur: Her toplum, bir kısıtlama getirerek, aynı zamanda bir dışlama oyunu da getirir. Hangisi olursa olsun, her toplumda kısıtlamalar sistemine boyun eğmeyecek bazı kişiler her zaman olacaktır... Her toplumun toplum olarak işleyebilmesi için, bazı bireyleri, bazı tavırları, bazı davranışları, bazı sözleri, bazı durumları, bazı karakterleri kendi alanı ve sistemi dışında bırakan bir dizi zorunluluk parçasına ayrılması koşuldur. Marjı olmayan toplum yoktur, çünkü toplum doğadan öyle net sınırlarla ayrılır ki; bir kalan, bir artık, kaçan bir şey hep olur. Deli her zaman toplumun bu gerekli, kaçınılmaz marjlarında kendini gösterecektir.

Etnologlar, toplumların her zaman dışlarında bıraktıkları marjinal birey kategorilerini oldukça kolay saptayabilirler. Kabaca tüm toplumlarda bulunabilecek dört dışlama sistemi vardır:

1) Çalışma karşısında, ekonomik üretim karşısında dışlama sistemi. Her toplumda, ekonomik üretim ağının parçası olmayan bireyler her zaman vardır, bunlar ya üretimden muhaftır ya da çalışacak durumda değillerdir.

2) ... aile karşısında da ... toplumun üretimi karşısında da marjinal olan bireyler her zaman vardır. ... bekâr olanlar... Bu kişiler aile statüsü karşısında marjinaldir.

3) Her toplumda bazı kişilerin sözünün sıradan birinin sözü gibi kabul edilmemesini sağlayan bir dışlama sistemi her zaman vardır. ... bir peygamberin ... bir şairin söylediği şey, herhangi bir kimsenin söyledikleriyle aynı statüde değildir. Demek ki söylem karşısında ya da sembol üretim sistemi karşısında bir marjinallik söz konusudur.

4) Nihayet, son bir dışlama sistemi vardır: Oyun karşısında işleyen sistem. Her toplumda oyun ya da bayram mahiyetinde bir şeyler olduğu gibi, oyun karşısında diğerleriyle aynı konumu paylaşmayan kişiler de her zaman vardır: Bunlar oyundan dışlanmışlardır ya da oyun oynayabilecek durumda değillerdir... günah keçisi... yani oyun nedeniyle kentten kovulacak kişidir o.

218
... hem üretimden hem aileden hem söylemden hem de oyundan dışlanmış bireyler kategorisi de her zaman vardır. Bu bireyler, kabaca deli diye adlandırılanlardır.

219
Ortaçağ Avrupası'nda deliyi karakterize eden şey neydi? ... başıboş bir serseriydi, coğrafi açıdan olduğu kadar hukuksal açıdan da marjinaldi, ona ne bir meslek ne bir mülk ne de bir aidiyet atfedilebilirdi.

221
Bizim gibi sanayi toplumlarında akıl hastalığının ilk belirtilerini gösteren önemli işaretin, çalışma kurallarına uyum [sağlayamamaktır]. Bir diğer önemli işaret... cinsel davranış bozukluğudur.

nemfoman  zaman, mekan ve kişi tanımadan kadınların cinsellik isteği

Akıl hastası yalnızca çalışamayan kişi değil, aile ahlakının kurallarına uyum sağlayamayan, Avrupalı burjuva ailesinin oluşturduğu bu etik ve hukuksal sisteme dahil olamayan kişidir.

222
[Ortaçağda] ... Avrupa'daki bazı küçük aristokratik topluluklarda tuhaf bir kişiliğe çok geleneksel olarak rastlanıyordu, buna soytarı deniyordu. Soytarı, kendi isteğiyle ya da değil -bunu pratik olarak bilmek mümkün değildir- marjinal bir kişiydi, ne aile kurallarına (genellikle bekârdı) ne de çalışma kurallarına uyması isteniyordu. Bu soytarının esas görevi, toplumda normal statüye sahip birinin söyleyemeyeceği şeyleri söylemekti. ... Soytarı, serbest haldeki bir tür hakikatti... Soytarı, deli sözün kurumsallaşmasıydı; soytarı, deli olan ya da deliliği taklit eden biriydi.

223
Deli, sorumsuz hakikattir.

... on dokuzuncu yüzyıldan beri Avrupa'da edebiyat hakikati söylemeyi amaçlamayan, ahlak dersi vermeyi amaçlamayan, hatta tüketenlerin hoşuna gitmeyi bile amaçlamayan bir söylem biçimidir. Edebiyat, esas olarak marjinal bir söylem türüdür, sıradan söylemler arasında dolaşır, onlarla kesişir, üstlerinde, etraflarında, altlarında döner, onlara itiraz eder; fakat hiçbir koşulda o yararcı söylemlerden biri olarak görülmez, o etkili söylemlerden biri olarak görülmez, siyasetin, dinin, ahlakın ya da bilimin dolaşıma sokmakla görevli olduğu o hakiki söylemlerden biri olarak asla görülemez. Avrupa'da on dokuzuncu yüzyıla kadar edebiyatın son derece kurumsallaşmış bir söylem biçimi olduğu kanısındayım. Bir tiyatro oyunu yazmak, esas olarak iyi tanımlanmış bir grup insanın hoşuna gitmeyi istemekti; bir kitap, bir roman yazmak, belli bir insan kategorisini memnun etmeyi istemekti ya da bir ahlak dersi oluşturmak veya ahlak dersi vermek istemekti. Buna karşılık, on dokuzuncu yüzyıldan itibaren Avrupa'da edebiyat bir anlamda kurumsuzlaştı, kendine ait olan kurum statüsünden kurtuldu ve en yüksek, değerli bulabileceğimiz yegâne ifade biçimleri içinde tümüyle anarşik bir söz halini aldı, kurumsuz söz oldu, tüm diğer söylemlerle kesişen ve onları tahrip eden, derinlemesine marjinal söz oldu. Avrupa'da edebiyatın tam bu andan itibaren, ... delilik tarafından büyülenmesinin nedeni budur sanıyorum. Hölderlin sonuçta modern edebiyatın ya da şiirin ilk büyük örneği olarak kabul görebilir... En şiirsel söz Hölderlin'inkidir; sanki edebiyat, kurumsuzlaşmak için, mümkün anarşisinin tüm yeteneğini göstermek için belli dönemlerde ya da deliliği taklit etmek ya da kendisi de sözcüğün tam anlamıyla delilik olmak zorundaydı. [Hölderlin, Blake, Nietzsche, Artaud, Edgar Poe, Baudelaire, Michaux]

225
... Bayram giderek kolektif bir fenomen olmaktan, bizzat toplumsal bir fenomen olmaktan çıktı... bayramlar giderek marjinalleşmiş, düzen dışına çıkmıştır, toplumsal değil bireyseldir.

226
Sarhoşluk ve uyuşturucu, bayram yapmak için yapay bir deliliğe, geçici ve süreksiz bir deliliğe çağrı yapmanın bir biçimidir.

227
... yapısalcılığın her türlü değişim ve dönüşüm analizini reddettiği söylenir genellikle. ... Yapısalcılık gerçekte, temel projesi dönüşümün ve dönüşümlerin farkına varmak olan bir analiz biçimidir. Muhtemel bir dönüşüm için gerekli ve yeterli koşulların bir tür analizin yapmayan bir yapısalcılık yoktur.

Ortaçağ ve Rönesans boyunca delinin statüsünü karakterize eden şey, esas olarak ona verilmiş olan varoluş ve dolaşım özgürlüğüdür. Ortaçağ toplumları, ne kadar paradoksal olsa da delilik olgusu karşısında tamamen hoşgörülüydü. ... Ona her zaman görece marjinal bir yer ayrılmış olsa bile, toplum içinde bile hoşgörüyle karşılanıyordu. Örneğin, her köyde köyün delisi olarak kabul edilen birinin olması âdettendi ... yine de kabul edildikleri, doyuruldukları ve belli bir noktaya kadar destek gördükleri bir toplumun içinde yaşıyorlardı.

228
On yedinci yüzyıl toplumu ise, tersine, delilik karşısında son derece hoşgörüsüz bir toplum oldu... [Bunun nedeni] On yedinci yüzyıl başı, Avrupa'da esas olarak Fransa ve İngiltere'de, kapitalist toplumların toplumsal, siyasi ve devlet örgütlenmesinin başlangıcıdır. Kapitalizm, devletler ve uluslar çapında örgütlenmektedir. Böyle bir toplumda, aylak bir nüfus kitlesinin varlığı sözcüğün gerçek anlamıyla imkânsız ve hoşgörülemez olur.

229
... 1620-1650 yılları arasında Avrupa'da, Batı'da daha önce hiç görülmemiş bazı yapıların kurulduğunu görmek tamamen karakteristiktir.

... Hamburg'da, ardından Lyon'da, sonra Londra'da, sonra da Paris'te ortaya çıkarlar. Bu yapıların işlevi yalnızca delileri değil, daha genelde, aylak olan, mesleği olmayan, kendi geçim kaynağı olmayan ve kapatılmadıkları takdirde bunları besleyemeyecek bir ailenin yükümlülüğünde olan herkesi kapatmaktır: Çalışamayan sakatların yanı sıra aile servetini saçıp savuran aile babaları, miraslarını har vurup harman savuran müsrif evlatlar, sefihler, fahişeler, kısacası bizim sözcük dağarcığımızda asosyal kişiler olarak adlandırılabilecek ve ortak özellikleri toplumun o dönemde ifade edilmiş ekonomik normlara göre örgütlenmesinin önünde engel olmak, sıkıntı oluşturmak olan kişiler.

230
... bu gözetim altına alma, niceliksel olarak çok önemli bir sayıya ulaştı. On yedinci yüzyılda 250 bin kişinin yaşadığı Paris'te 6 bin kişi gözetim altındaydı. Büyük bir rakamdı bu.

... bu gözetim evleri, ... zorunlu çalışma kuralına tabiydi. Bu insanların tabi oldukları tek şey, belli bir işte çalışma zorunluluğuydu, oysa zaten yapamadıkları şey buydu. ... Bu kişiler kapatılıyordu çünkü çalışmanın dışındaydılar; fakat bir kez kapatıldıklarında, yeni bir çalışma sisteminin içine kapatılmış oluyorlardı.

Nihayet, bu fenomenin önemini gösterdiğini sandığım son nokta, bu büyük gözetim evlerinin ortaya çıkışının çağdaşı olan ve ne yazık ki daha sonra kendinden çok söz ettiren ve kurbanı olduğumuz bir kurumun yerleşmesine bağlı olmasıdır: polis. On yedinci yüzyıldan önce, Avrupa'da, doğrusunu söylemek gerekirse, polis yoktu, devlet polisi hiç yoktu. Geceleyin düzeni sağlamakla, hırsızlığı ya da suçu önlemekle görevlendirilmiş bir tür şehir milisi vardı. Fakat, bireylerin sürekli gözetlenmesine yönelik bu haliyle devletin ellerindeki bir sistem olarak polis on yedinci yüzyılın ortalarında ortaya çıktı. Her halükârda Fransa'da polisi kuran kararname, gözetim evlerini yerleştirmiş kararnameyle aynıdır. Gerçekten de 1650 yılında, Pompone de Belliévre fermanıyla gözetim evleri ve polis müdürlüğü kuruldu.

231
On sekizinci yüzyıl sonu ve on dokuzuncu yüzyıl başında kapitalizmin bir başka hıza ve bir başka rejime geçtiği görülür: Şimdi yerleşmekte olan, sanayi kapitalizmidir.

232
... on sekizinci yüzyıldaki gözetim evi, yalnızca yararsız olmakla kalmıyor, aynı zamanda zararlı ve tehlikeli de oluyordu. Kapitalizmin artık buna ihtiyacı yoktu, bunu istemiyordu.

Klasik gözetim altına alma işsizliği ortadan kaldıran büyük bir sistemdi. On dokuzuncu yüzyıldan itibaren hastaneleşme, çok başka bir işlev görür. Yalnızca işsizliği emmek ya da ortadan kaldırmak söz konusu olmaktan çıkmakla kalmaz, tersine, işsizliği mümkün olan en yüksek düzeyinde tutmak da önem taşır. Bunun için, bir yandan, gözetim evlerine kapatılmış olanlar serbest bırakılacaktır; ikinci olarak, yalnızca geçici olarak çalışamadıkları düşünülen kişileri iyileştirmekle, yani çalışma pazarına, işsizlik ve çalışma döngüsüne yeniden yerleştirmekle görevli olacak bir hastaneleştirme sistemi de yerleştirilecektir.

Akıl hastası olmayan delinin yerine akıl hastası olan bu yeni şahsiyet bu andan itibaren ve bu nedenlerle geçmiş oldu. ... ama şimdi, kapitalist toplumun gerekliliklerine bağlı olarak, hasta statüsüne sahiptir; gündelik çalışma ağına, normal çalışma ağına, yani zorunlu çalışma ağına yeniden dahil edilmesi için iyileştirilmesi gereken kişidir.


XIV. Cinsellik ve Siyaset, 1978

234
Katolik papazın morfolojik iktidarı...

239
[M. Watanabe] "-On dokuzuncu yüzyıl Avrupa toplumu modeline uygun olarak modernleşmiş Japonya'da bu özne sorunu, felsefi, etil plandaki en önemli sorun ve birçok Japon özne-bireyin oluşumunun, ... iktidar tekniği bakış açısından kavranmış olmasından rahatsız olmalı."

240
Cinsel özgürleşme hareketlerince atılan slogan, "Arzuyu serbest bırakın!" sloganı bana yalnızca ikna gücünden yoksun değil, biraz da tehlikeli geliyor. ... Arzuyu serbest bırakmak, psikanalistlerin ve çok önceleri Katolik günah çıkarma disiplininin uygulamaya koyduğu gibi, kendi bilinçdışını kendi kendine çözmekten başka bir şey değildi. Bu perspektif içinde sözü edilmeyen tek şey, zevktir.

Bu anlamda cinsellik biliminden kurtulmak istiyorsak desteği zevkte, azami zevkte bulmalıyız...

Hıristiyan günah çıkarma pratiğinde, beden inceleme konusudur, başka bir şey değil. Kısacası, hangi uygunsuz şeylerin hazırlandığını ve meydana geldiğini öğrenmek için incelenir beden. ... Arzu, şüphe duyulan şeydir, dolayısıyla, beden sorun haline gelir.

241
Oysa, Zen tamamen farklı bir dinsel pratik ve burada beden bir tür araç olarak kavranır.

242
... gündelik iktidara karşı mücadele iktidarı ele geçirmeye yönelik değildir; daha ziyade, bunu reddeder; ulusal düzeydeki basit iktidar onun hedefi değil.

243
Devrimci hareketlerle gündelik iktidara karşı mücadelelerin bir farkı, özellikle birincilerin başarmak istememeleridir. Başarmak ne anlama gelir? Bu, bir talebin, ... örneğin bir grev talebinin kabul edilmesidir. Oysa, eğer talep kabul edilirse, bu, kapitalist düşmanların henüz çok esnek olduklarının, birçok stratejileri olduğunun ve ayakta kalmayı becerebildiklerinin kanıtıdır. Devrimci hareketler bunu istemez. İkinci olarak...hoşnutsuzlukların sayısı arttıkça devrimci gücün de önem kazandığı fikri vardır.

... her şey asla başarı kazanmamak içindir.

Buna karşılık, gündelik iktidara karşı mücadelenin hedefi başarmaktır. Gerçekten başarmaya inanırlar. Herhangi bir bölgeye bir havaalanının ya da bir elektrik santralinin inşasının rahatsız edici olduğuna inanılıyorsa, bunu sonuna kadar engellerler.

244
Günümüzde, iktidarın çoğu işlevinin -ki bunlar karşısında birey direnir- bilgi yollarıyla yayıldığı düşünülebilir. Burada söz konusu olan bilgibilimin bilgisiyle sınırlı değildir, teknolojinin, teknokrasinin bilgisi gibi tüm özel bilgileri de içeren, geniş anlamda bilgidir bu.

Tıbbi tedaviler de elbette gelişiyor; fakat aynı zamanda tıbbi iktidar güçleniyor ve keyfi karakteri artıyor. ... ister tıbbi olsun isterse hukuksal, her disiplinde, entelektüeller bilgi ve iktidar mekanizmalarıyla ilişkili oldukları ölçüde önemli bir rol alan, o zaman kadar uzmanların bilgisi olarak mahrem kalmış enformasyonları vermek ve yaymak rolünü oynayabilirler. Bu sırları açığa çıkarmak iktidarın işleyişini denetlemeyi sağlayacaktır.

245
Kısacası, gündelik iktidara karşı güncel mücadele alanında entelektüellerin bir rol oynayabilme ve yararlı olabilme imkânları, kendi uzmanlıkları içinde mevcuttur, yoksa her şeyi kapsayan bilinçleri içinde değil.

Evrensel bir filozof olmak ve geçmişteki evrensel entelektüel örneği gibi yazmak gerekmez artık. İster avukat olsun isterse psikiyatr, sözünü ettiğimiz bilgiye sıkı sıkıya bağlı olan iktidarın kullanımına herkes karşı çıkabilir ve uygulanmasını engellemeye katkıda bulunabilir.


XV. Disiplinci Toplum Krizde, 1978

247
[Benim konum, kriminal yasamaya tabi bir toplumdur.] Bu toplum Fransa'da, Almanya'da, İtalya'da farklıdır. Sistem farklılıkları vardır. Buna karşılık, iktidarı etkin kılan örgütlenme ortaktır.

Disipline boyun eğmeyen insan kategorileri artmaktadır...

Genel olarak, devlet iktidarına ayrıcalık verilir. Birçok insan diğer iktidar biçimlerinin ondan türediğini sanır. Oysa bence,  devlet iktidarının diğer iktidar biçimlerinden türediğini söylemeye kadar varmasak da; en azından bu iktidarlara dayandığı, devlet iktidarının var olmasını sağlayanın onlar olduğu söylenebilir. ... Devlet iktidarı değiştirilmek isteniyorsa, toplum içinde işleyen çeşitli iktidar ilişkileri de değiştirilmelidir. Yoksa, toplum değişmez. Örneğin, SSCB'de yönetici sınıf değişti ama eski iktidar ilişkileri kaldı.

"-Gözetleme ve Cezalandırma'da iktidar değişince bilginin de değiştiğini yazıyorsunuz. ..."

İkisinin kesin olarak birbirine bağlı olduğunu söylemedim. Platon'dan bu yana, bilginin iktidardan tamamen bağımsız olarak var olamayacağı bilinmektedir. Bu, bilginin siyasi iktidara tabi olduğu anlamına gelmez; çünkü nitelikli bir bilgi bu koşullardan doğamaz. Bilimsel bir bilginin gelişimini, iktidar mekanizmalarındaki değişimler dikkate alınmadan anlamak olanaksızdır. Tipik örnek, ekonomi bilimidir. Fakat, biyoloji gibi bir bilim de; tarımdaki gelişmeler, dış ülkelerle ilişkiler ya da sömürgelerdeki tahakküm gibi karmaşık unsurlara göre evrildi. İktidar mekanizmalarını düşünmeden bilimsel bilginin ilerlemesi düşünülemez.


XVI. Cezalandırmak Neye Diyoruz? 1983

postulat   temel kabul (aksiyom); ön kabul; sayıltı; öncül; koyut; belit

252
... yargıçları, ceza hukuku teorisyenlerini, hapishane kurumu pratisyenlerini, avukatları, sosyal hizmetlileri ve hapishane deneyimi olan kişileri aynı sorun etrafında bir araya getirebilecek hiçbir düşünme ve düşünce girişiminin türemediğini görmekten oldukça hayal kırıklığına uğradım.

253
Kitaplarla çevrili bürosuna kapanıp çalışarak, insanlara ne yapmaları gerektiğini önceden söyleyen, onlara kendi beyninden çıkardığı düşünce çerçeveleri, hedefler ve araçlar öğütleyen peygamber entelektüel rolü oynamamaya hep dikkat ettim. ... yalnızca kurumları ve pratikleri değiştirmek için değil, düşünce biçimlerini yeniden oluşturmak için de pratisyenlerle ortak çalışmak gerekiyor.

254
"-Hapishanenin kendisine atfedilen amaçlara erişmediğine ikna olmamış tek bir ceza hukukçusu yoktur..."

256
... cezalandırma hakkının temeli... on sekizinci yüzyılın ikinci yarısındaki bu reform hareketinde, tüm bir cezalandırma araçları yelpazesi teklif edilmiş ve sonuçta tüm bunlar arasında bir anlamda hapishane ayrıcalık kazanmıştır. Cezalandırmanın tek aracı hapishane değildi; fakat yine de belli başlıklarından biri oldu. Benim sorunum, niçin bu aracın seçildiğini bilmektir. ... cezalandırma hakkının temelleri sorununu bir yana bırakarak, sanıyorum, tarihçilerin çoğu zaman ihmal etmiş olduğu bir başka sorunu ortaya çıkardım: Cezalandırma araçları ve bu araçların rasyonalitesi. Ama bu, cezalandırmanın temeli sorununun önemli olmadığı anlamına gelmez.

258
... sayıları giderek artan normalleştirme dispositifleri...

260
... bizimki gibi bir toplumun, Yunanlardan gelen bir geleneğe hâlâ güçlü biçimde kök salmış olan bir tolumun...

261
Bizimki gibi bir toplumda ceza hukukunun toplumsal oyunun bir parçası olduğunu ve bunu gizlemek gerekmediğini sanıyorum.


XVII. Michel Foucault ile Söyleşi, 1981

264
Benin deliliğinden yola çıkarak nasıl oldu da hakikati üzerine soru sormaya vardık?

Suça her zaman kurumsal tepkilerle cevap verildi; fakat, on yedinci ve on sekizinci yüzyıldan itibaren, bu pratik sorgunun katılımıyla genişletildi; bu, yalnızca cezayı doğrulamaya yönelik, olayla ilgili hukuksal bir soruşturma değil, kriminal kişinin benine yöneltilmiş bir hakikat arayışıydı. Tüm arzuları ve fantazmlarıyla birlikte, nasıl bir kişiliği vardı?

... belli bir anda bu cinsel davranışın nasıl olup da yalnızca pratik değil, aynı zamanda teorik bir müdahalenin de konusu olduğunu sormamız gerekir. Modern insanın kendi hakikatini cinsel arzusunda arıyor olmasını nasıl açıklarız?

265
Cinsel hakikat, günah çıkarma ve itiraf pratiğiyle ortaya çıkar... On altıncı ve on yedinci yüzyıllardan itibaren, demek ki üç diziyle temas halindeyiz: Dışlama-delilik-hakikat, ıslah etme-hapishane-hakikat, cinsel davranış-itiraf-hakikat.

267
... on yedinci ve on sekizinci yüzyıllardan itibaren, keşişlik dışındaki itirafın, niçin kendiliğin kendilik üzerindeki çalışma tekniğinin en mükemmel hali olduğunu öğrenme sorunu ortaya çıktı.

268
ben teknikleri

269
libido   insanın doğuştan getirdiği eğilim; cinsellik; cinsel içgüdünün belirtilerini gösteren yaşama enerjisinin bütünü

... işte Hıristiyanlığın ve özellikle keşişliğin bir katkısı. ... oburluk sorunu ve cinsellik sorunu.

270
... Fransa'da cinsel özgürlüğü hedefleyen bazı hareketler tarafından yanlış anlaşıldım. Taktik açıdan "ben homoseksüelim" demek belirli bir anda önem taşısa da; bence, uzun vadede ve daha geniş bir strateji çerçevesinde, cinsel kimlik üzerine sorular sormamak gerekiyor. Söz konusu durumda, cinsel kimliğini onaylatmak değil, cinsellikle, farklı cinsellik biçimleriyle özdeşleşme buyruğunu reddetmektir önemli olan. Belirli bir cinsellik biçimi yardımıyla ve aracılığıyla kimlik edinme zorunluluğunu yerine getirmeyi reddetmek gerekir.

271
"-Fransa'da homoseksüelliğin özgürlüğü için hareketlere ne ölçüde katıldınız?"

Hangisi olursa olsun, hiçbir cinsel özgürlük hareketine asla katılmadım. Öncelikle, hangisi olursa olsun, hiçbir harekete dahil olmadığım için, dahası, bireyin cinselliği dolayısıyla ve cinselliğiyle tanımlanabileceği olgusunu reddettiğim için. ... Bana göre, cinsellik bir yaşam tarzı işidir, kendilik tekniklerine göndermede bulunur. ... Arzuladığım şeyleri yapabilmeliyim, zaten bunu yapıyorum. Ama bunları ilan etmemi benden istemeyin.

272
Proletaryayı alt-proletaryadan ayıran şey, birinci kategorinin çalışıyor, ikincinin çalışmıyor olmasıdır. Bu sınır, işsizliğin artmasıyla birlikte silinme tehdidi altındadır.

273
... cinselliği ilgilendiren hiçbir unsur yasada yer almamalıysa, tecavüz ne olacak? İşte, benim ortaya attığım soru. [Cooper'la olan tartışma]. ... bir İngiliz dergisi, belki bir çeviri hatası yüzünden ya da gerçek bir kavrayış hatası yüzünden, tecavüzü kriminal sistemden çıkarmak istediğimi, başka deyişle benim iğrenç bir fallokrat olduğumu ileri sürdü.

274
tretman   neyin nasıl anlatılacağını açıklamaya yönelik 15-25 sayfalık metin.

Psikanaliz, her şeyden önce, bir bilim değildir, kendiliğin kendilik üzerinde, itirafa dayalı bir çalışma tekniğidir. Bu anlamda, yanı zamanda da bir denetim tekniğidir; çünkü kendisini cinsel arzuları etrafında yapılandıran bir kişilik yaratır. Bu, psikanalizin kimseye yardım edemeyeceği anlamına gelmez. Psikanalistin, ilkel toplumlardaki Şaman ile ortak noktaları vardır. Eğer müşteri Şamanın uyguladığı teoriye itibar ederse, yardım alabilir. Psikanaliz de böyledir. Bu durum, psikanalizin her zaman mistifikasyon yoluyla iş yaptığını gösterir, çünkü kendisine inanmayan kimseye yardım edemez; bu da, az çok hiyerarşik ilişkiler ima eder. [Sanat eserinin değerini yaratan eser değil, ona duyulan inançtır]

Einstein'ın, fiziğin cinbilimden kökünü aldığını söylediğini ama bunu yaparken fizikçilere saldırmış olmadığını saptıyorum. Bu fenomen nasıl açıklanmalı? Fizikçiler, kendi bilimlerinden çekinecekleri hiçbir şeyleri olmayan gerçek bilim insanları, oysaki psikiyatrlar bilgilerinin bilimsel dayanıksızlığının tarih tarafından lekelenmesini görmekten korkuyorlar.

275
Modern psikanalitik literatüre pek eğilmedim ve Lacan'ın metinleri benim için, bu konuda en küçük bir yorumda bulunamayacak kadar anlaşılmazdır.

"-Kelimeler ve Şeyler'de insanın ölümünden söz ediyorsunuz. Bunu derken, siyasi faaliyetlerinizin referans noktasının hümanizma olmayacağını mı söylemek istiyorsunuz?"

Bu cümleyi yazdığım bağlamı hatırlamak gerekir. Savaş sonrası dönemde hümanist vaizcilerin ahlakçılık batağına nasıl batmış olduğumuzu siz hayal edemezsiniz. Herkes hümanistti. Camus, Sartre ve Garaudy hümanistti. Stalin de hümanistti. Hitler'in tilmizlerinin de kendilerine hümanist dediklerini hatırlatma bayağılığını göstermeyeceğim. Bu hümanizmanın itibarını lekelemez; ama yalnızca, benim, o dönemde, bu kategorinin terimleriyle düşünemeyeceğimi anlamayı sağlar. ... Hümanizma adına, hükümran insan beni adına, özellikle Fransa'da, Sartre ve Merleau-Ponty gibi çok sayıda fenomenolog bilinçdışı kategorisini kabul edemiyordu. Onun bir tür gölge olduğu düşünülüyordu, marjinal bir şey, bir fazlalık olduğu düşünülüyordu; bilinç, hükümranlık haklarını kaybetmemeliydi.

Dilbilimin durumu da yanıdır. İnsanın söylediklerini yalnızca öznenin niyetlerine gönderme yaparak açıklamanın çok basit, hatta yetersiz olduğunu ileri sürmeyi sağlar. Bilinçaltı fikri ve dilin yapısı fikri, ben sorununa, deyim yerindeyse, dışarıdan cevap vermeyi sağlar.

276
Tüm bu durumlarda mücadele etmeyi denedim; fakat, tüm bu ilişkiler altında insanlığın acılarına karşı evrensel bir savaşçı gibi ön saflarda yer almadım.

... insanın temel ihtiyaçlarına inanan bir tür liberter felsefe vardır. Ben kimliklendirilmeyi, iktidar tarafından belli bir yere yerleştirilmeyi arzulamıyorum, özellikle reddediyorum...


XVIII. Michel Foucault, Bir Söyleşi: Cinsiyet, İktidar ve Kimlik Siyaseti, 1982

278
Homoseksüel olduğumuzu keşfetmek zorunda değiliz.

… gay yaşam tarzı yaratmalıyız. Bir gay oluş.

Bir birey için, öncelikle, kendi cinselliğini seçme imkânı -ve hakkı- olması önemlidir. Cinsellikle ilgili birey hakları önemlidir, buna saygı gösterilmeyen birçok yer hâlâ vardır. Bu sorunları, şu anda, çözümlenmiş kabul etmemek gerekir. Yetmişli yılların başında gerçek bir özgürleşme hareketinin var olduğu tamamen doğrudur. Bu süreç, hem durum açısından hem de zihniyetler açısından çok yararlı oldu; ama durum kesin anlamda istikrara kavuşmadı. Sanıyorum, hala bir adım ileri gitmek zorundayız. Bu istikrarın unsurlarından birinin toplumda yeni yaşam biçimleri, ilişki, dostluk biçimleri, sanat, kültür, cinsel, etik ve siyasi tercihlerimiz aracılığıyla oluşacak yeni biçimler yaratmak olacağı kanısındayım. Yalnızca kendimizi savunmakla kalmamalıyız, aynı zamanda kendimizi olumlamalıyız, yalnızca kimlik olarak değil, yaratıcı güç olarak da olumlamalıyız.

280
… zevkin cinselliksizleştirilmesi… Fiziksel zevkin her zaman cinsel zevkten kaynaklandığı fikrinin ve cinsel zevkin olası tüm zevklerin temeli olduğu fikrinin, gerçekten yanlış olduğu kanısındayım.

Bedenimizi sayısız zevkin olası kaynağı olarak kullanma olanağı çok önemli bir şeydir. Örneğin, zevkin geleneksel inşasını ele alırsak, fiziksel zevklerin ya da tensel zevklerin her zaman içecek, yiyecek ve cinsel ilişki olduğunu görürüz. Ve bedeni, zevkleri kavrayışımız bunlarla sınırlı gibidir. … uyuşturucu…

281
Zevk de kültürümüzün bir parçası olmalıdır. Örneğin, yüzyıllardan bu yana, insanların genel olarak -doktorların, psikiyatrların, hatta özgürleşme hareketlerinin de- her zaman arzudan söz ettiklerini, asla zevkten söz etmediklerini saptamak çok ilginçtir. “Arzumuzu özgürleştirmeliyiz” diyorlar. Hayır! Yeni zevkler yaratmalıyız. Belki o zaman peşinden arzu gelir.

Kimlik bir oyundan başka bir şey değilse, ilişkileri, toplumsal ilişkileri ve yeni dostluklar yaratacak cinsel zevk ilişkilerini kolaylaştırmanın bir yoluysa, bu durumda yararlıdır. Fakat eğer kimlik cinsel varoluşun önemli sorunu haline gelirse, eğer insanlar “öz kimlik”lerini “açığa çıkarmak” gerektiğini ve bu kimliğin varoluşlarının yasası, kuralı, kodu haline gelmesi gerektiğini düşünüyorlarsa; eğer sürekli olarak sordukları soru, “bu şey benim kimliğime uygun mu?” sorusu ise, bu durumda geleneksel heteroseksüel erkekliğine çok yakın bir tür etiğe geri dönüş yapacaklardır. Eğer kendimizi kimlik sorununa göre konumlandıracaksak, kendimizi biricikliğimizle konumlandırmalıyız. Fakat, kendimizle sürdürmemiz gereken ilişkiler kimlik ilişkileri değildir; bunlar, daha ziyade, farklılaşma, yaratma, yenilik ilişkileri olmalıdır. Her zaman aynı olmak çok sıkıcıdır. İnsanlar zevklerini bu kimlik aracılığıyla buluyorlarsa kimliği dışlamamalıyız; ama bu kimliği evrensel bir etik kural olarak kabul etmemeliyiz.

283
(İktidarın yalnızca olumsuz değil, üretici bir güç olduğu…] Söz konusu olan bir mücadeledir; fakat iktidar ilişkilerinden söz ettiğimde benim demek istediğim şey, birbirimiz karşısında stratejik bir durumda bulunduğumuzdur. … Birimiz diğeri üzerinde üstünlük sağlarız ve bu durumun uzantısı alınacak tavrı belirleyebilir, ötekinin tavrını ya da tavırsızlığını etkileyebilir. Demek ki, tuzağa düşmüş değiliz. … Kendimizi durumun dışına yerleştiremeyiz, hiçbir yerde tüm iktidar ilişkilerinden bağımsız olamayız.

284
… kadınların yüzyıllar boyunca toplumda tecrit edilmiş, çok çeşitli biçimlerde yoksun bırakılmış, aşağılanmış olması, onlara, erkeklerin tahakkümündeki bir dünyanın dışında bir toplum yaratmanın, kendi aralarında belli ilişki biçimleri yaratmanın gerçek olanağını verdi.

287
Bugün beni ilgilendiren bir şey varsa, bu da dostluktur. … Bireylerin belli bir özgürlükten, bir tür tercihten (elbette sınırlı) yararlandıkları ve onlara çok yoğun duygusal ilişkiler yaşama imkânı da sağlayan toplumsal bir ilişki.

Ordu, bürokrasi, idare, üniversiteler, okullar vs -bu sözcüklerin günümüzde sahip oldukları anlamla- bu kadar yoğun dostluklarla birlikte işleyemez. Tüm bu kurumlarda, duygusal ilişkileri azaltmak ya da asgariye indirmek için önemli bir çabanın gösterildiğinin görülebileceği kanısındayım.

Benim varsayımlarımdan biri -bu işe girişirsek doğrulanacağından eminim- homoseksüelliğin (bundan, erkekler arasındaki cinsel ilişkilerin varlığını anlıyorum) on sekizinci yüzyıldan itibaren bir sorun olmaya başlamış olmasıdır. Polisle, hukuk sistemiyle sorun haline geldiğini görüyoruz. Eğer bu dönemde toplumsal bir sorun haline gelmişse, bunun nedeni dostluğun kaybolmuş olmasıdır. … Dostluk, kültürel olarak kabul edilmiş ilişki olarak bir kez ortadan kalktığında, soru soruldu: “Erkekler bir arada ne yapıyorlar?”

“-Günümüzde önemli olan şey, dostluğun imkânlarını yeniden keşfetmekse, geniş bir ölçü içinde, tüm toplumsal kurumların, homoseksüel dostluk ve yapıları çiğneyerek, heteroseksüel dostlukları ve yapıları teşvik etmek için oluşturulduklarını saptamak gerekir.”

289
Son savaştan bu yana yapmış olduğumuz en önemli saptamalardan birinin tüm toplumsal ve siyasi programların yenilgisi olduğu kanısındayım. Olayların asla siyasi programların bize tarif ettikleri gibi cereyan etmediğini; siyasi programların her zaman ya da hemen hemen ya kötüye kullanımlara ya da ister teknisyenler isterse bürokratlar veya başkaları olsun, bir blokun siyasi tahakkümüne yol açtığını fark ettik. Fakat altmışlı ve yetmişli yılların gerçekleştirdiği şeylerden biri; ki bunu yararlı bir şey olarak kabul ediyorum, bazı kurumsal modellerin programsız denenmiş olmasıdır. Programsız, körcesine -düşüncede kör olarak- demek değildir. Fransa’da, örneğin, bu son dönemlerde, cinsel özgürlükten yana, hapishanelerle, ekolojiyle vs ilgili çeşitli hareketlerin programı olmaması eleştirildi. Fakat bence, programa sahip olmamak, hem çok yararlı hem de çok orijinal ve çok yaratıcı olabilir; tabii bu, olup bitenler hakkında gerçek düşüncelere sahip olmamak ya da imkânsız olanı kafaya takmamak demek değilse.

Korunması gereken şeylerden biri, bence, büyük siyasi partilerin dışında ve normal ya da sıradan programın dışında, belli bir siyasi yenilik biçiminin, siyasi yaratı ve deneyim biçiminin varlığıdır.























.
.
.